“Eğitilmiş beyaz kafa” anlamaz tabii ki böyle şeylerden, ama aslında “mış gibi yapmak” en tehlikeli şey: İnsan duyguları, düşünceleri ve eylemleriyle enerji oluşturur, o enerji de büyür ve yeni olayları doğurur. Bugün “mış gibi yaptığı her şeyin” yarın başına gelebileceğini bilen yerli, tabii ki yanaştırmaz bebeğini suya…
IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 88
Manalı Filmler: 8,5
Ülkemizde diğerlerinden ziyade “Te doy mis ojos / Gözlerimi de Al” (1993) filmiyle tanınan İspanyol (kadın) yönetmen Icíar Bollaín, yeni çalışmasında yine çok önemli meseleleri irdeliyor.
Bolivya’da Kolomb dönemiyle ilgili bir filmin hazırlık ve çekimini yürüten bir ekip, zamanında İspanyollara esir düşmüş yerlilerin torunlarının başlattığı bir ayaklanmanın ortasında kalır. Üstelik filmde önemli rolü olan bazı kişiler gözaltına alınmakta, hatta polisten dayak yemekte, filmin yapımcı ve yönetmeninin, eseri tamamlayabilmek için bu meselelerle de uğraşması gerekmektedir. Olayların gelişimi ön plandaki karakterleri, hayatta gerçekte neyin değerli olduğunu tekrar değerlendirmeye mecbur bırakacaktır…
Çekilmekte olan filmin sıradan, popüler eserlerden biri olmadığını, dünya tarihine ciddi bir eleştiri getirdiğini baştan belirten film, günümüzde geçen olaylara paralel olarak çekilen filmden sahnelere de yer veriyor, böylece seyirciye geçmişle bugünü kıyaslama şansı sunuyor.
Kolomb döneminde “uygarlar” yerlilerin altınına göz dikmiş, hedefe ulaşmak için yapmadıkları kötülük bırakmamışlar. Bugünse suyun işletme hakkı uluslararası bir şirkete devrediliyor, faturaların 3-5 katına çıkması söz konusu, yerliler bu kez “su hayattır” diye ayaklanıyorlar.
Zengin ve entelektüel sinema insanları ilk başlarda yerlileri hiç anlayamıyor, aslına bakarsanız, çok da ilgilenmiyorlar. Onların tek derdi, insanlığa “önemli” şeyler söyleyeceğine inandıkları filmi tamamlamak… Ama o insanlarla her gün sette birlikte oldukça aralarında bir yakınlık gelişiyor, “insan sıcağı”nı hissetmeye başlıyor ve olaylara müdahale etmek durumunda kalıyorlar. Özellikle yönetmen Sebastian ve yapımcı Costa’nın dönüşümü çok ilginç ve etkileyici.
Ken Loach filmlerine yazdığı senaryolarla tanınan (“Sweet Sixteen / Afili Delikanlı” ile Cannes’da ödül kazanan) Paul Laverty, hep yaptığı gibi, olayları ve kişileri olanca derinliğiyle irdelemeye çalışırken duygusallığa, ajitasyona yer vermeyen, dengeli, ağır başlı bir metin hazırlamış, Bollain de o senaryoyu, olanca ustalığıyla, akıcı, etkili bir filme dönüştürmüş. Her zamanki gibi oyunculuklar çok başarılı ve yönetmenin hümanizmi ön planda.
“Uygarlarla” “ilkeller” arasındaki farklılık bakımından özellikle bir sahne çok önemli: Rolleri gereği yerli kadınlardan bebeklerini nehirde boğarmış gibi yapmaları isteniyor. Yönetmen özellikle ilgilenip, çocuklar suya değerken sahneyi keseceklerini, devamını oyuncak bebeklerle çekeceklerini, bir tehlikenin söz konusu olmadığını anlatıyor. Buna rağmen kadınlar Nuh diyor, peygamber demiyorlar.
“Eğitilmiş beyaz kafa” anlamaz tabii ki böyle şeylerden, ama aslında “mış gibi yapmak” en tehlikeli şey: İnsan duyguları, düşünceleri ve eylemleriyle enerji oluşturur, o enerji de büyür ve yeni olayları doğurur. Bugün “mış gibi yaptığı her şeyin” yarın başına gelebileceğini bilen yerli, tabii ki yanaştırmaz bebeğini suya…
Genel olarak film, “beyazların” yerlilere yaklaşımını eleştiriyor, arada geçiveren bu türden sahnelerle de asıl cümlesini kuruyor: “İlkel” dediklerinizin sizinkiyle kıyaslanamayacak denli hacimli ve kadim bir bilgeliği var. Tüfeklerinize, polisinize, çok güçlü şirketlerinize karşı koyamıyor olabilirler, ama hayat içinde sizden çok daha güçlüler…
Ödülleri:
16 ödül ve 13 adaylık
También la lluvia / Even the Rain / Yağmuru Bile
Yönetmen: Icíar Bollaín
Senaryo: Paul Laverty
Oyuncular: Luis Tosar (Costa), Gael García Bernal (Sebastián), Juan Carlos Aduviri (Daniel / Atuey), Karra Elejalde (Antón / Colón), Raúl Arévalo (Juan / Montesinos), Carlos Santos (Alberto / Las Casas), Cassandra Ciangherotti (María)
Yapımcı: Juan Gordon
2010 İspanya, Fransa, Meksika ortak yapımı, 103 dakika
DVD firması: Tiglon / Bir Film
sistemle savaşmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sistemle savaşmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Yağmuru Bile
Etiketler:
film çekimi,
filmcilik,
gerçek olaydan,
insan hakları,
kadim uygarlık,
olumlu yönde dönüşüm,
sistem eleştirisi,
sistemle savaşmak,
sosyal patlama,
Yeni Sömürgecilik
3 Temmuz 2012 Salı
Avukat
Güç-başarı odaklı Amerikan sosyal yaşamını eleştiren “Jerry Maguire”, “Milyon Dolarlık Bebek”, “Köstebek” gibi yakın dönem filmlerine sağlam bir örnek daha eklendi: “Şeytanın Avukatı”nın senaristi Tony Gilroy, yönettiği ilk eser olan “Avukat”da, benzer temaları, daha geniş açılımlarla ele almış
Krallığını genişletmek
“Avukat” filminin ana karakteri Michael’a oğlu “Krallık ve Fetih” isimli bir kurgusal-fantezi romanından bahsediyor, kitabı veriyor ve kuralları açıklıyor: Yeni topraklar fethetmek, bir başka deyişle etki ve kontrol alanını genişletmek için sadece kendi gücüne güven, diğer oyuncularla işbirliği yapabilirsin ama kimliğini kimseye açıklama, çünkü karşındaki düşmanın olabilir (zaten herkes rakibin)… Gilroy ve ekibi “Krallık ve Fetih”i, standart FRP (belli bir kimliğe bürünüp maceralar yaşadığınız, gizemleri çözerek ilerlediğiniz oyunlar) yapısında tasarlamışlar. Aynen “Avukat” filmi gibi… Ünlü “Bourne / Geçmişi Olmayan Adam” serisini de yazan Gilroy bu yapıya zaten aşina.
Gilroy’un FRP ile ilişkisi “Avukat” filmini çözümlemek için en uygun anahtar olduğu gibi, kendisini yakından tanımak için de çok elverişli bir malzeme. Açıkladığı üzere kendisi, 70’ler Holivud sinemasına bayılıyor, özellikle de Alan J. Pakula, Sydney Lumet ve Sydney Pollack’ın çalışmalarına… Bu 3 yönetmenden ne kadar etkilendiği “Avukat” filminin ilk 5 dakikasını seyretmekle bile anlaşılabiliyor, çünkü filmin görsel yapısı o tarz sinemayla aynı: Çoğunlukla dar mercek kullanımı, sıkışık kadrajlar, popülist filmlere oranla düşük bir film temposu, minimalist oyunculuk ve müzik kullanımı, koyu renkler ve bunaltıcı bir atmosfer… “Avukat”da da dahili mekanlar şaşaadan uzak ve gölgeli, neredeyse tüm harici sahneler ya yağmurlu veya gece… Bu görsel yapı sayesinde “Avukat” da selefleri gibi “fazla gerçek” görünüyor (zaten bu amaçla, çekimleri stüdyoda değil gerçek mekanlarda yapmak gibi kararlar alınmış). Keza “Avukat”da da ana karakter bir anti-kahraman; kendini sosyal/siyasi bir meseleyle ilintili bir tuzağın içinde buluyor, film boyunca karşılaştığı (bazıları ölümcül) sorunlarla güç bela başa çıkabiliyor ve film mutlu son şablonuna prim vermiyor.
Bu açıdan bakıldığında “Avukat”ı, “Serpico” (Lumet), “The Parallax View” (Pakula) veya örneğin “Three Days Of The Condor-Akbabanın Üç Günü”nün (Pollack) devamı olarak görmek mümkün; ama fazlası da var: Gilroy sistem-insan ve hayat-insan ilişkisine de dikkat çekiyor, ki bu daha evvel yapılmamıştı.
Bir önceki paragrafta bahsi geçen filmlerde kahramanımız Naziler, CIA veya Derin Devlet kaynaklı bir meselenin ortasına düşer. İnsanların ölmesine neden olan şey sistemdir, suçlu ise yöneticiler (Zaten Holivud’un ana prensibi sistemi değil, bireyleri suçlu göstermektir)… İşlenen macera ise özel bir durumdur; herhangi bir gün, herhangi birinin başına gelemeyecek bir şey…
“Avukat”da ise Gilroy, sistemin, bu türden meselelerin her an ortaya çıkmasına yol açacak kadar geliştiğini, bu hikayelerin sıradan olaylar haline geldiğini gösteriyor. Bir başka deyişle sistemin kendisi bir tuzağa dönüşmüş… En azından yüksek seviyelerde… (“Şeytanın Avukatı”nda sistemi Şeytan yönetiyordu, bu kez o da yok, çünkü ona ihtiyaç yok…) 3 milyar dolarlık davaların söz konusu olduğu alanlarda sistem, yasa dışılığı meşrulaştırıyor. “Kölesi” olan kişileri, yani gece gündüz demeden bağlı olduğu şirket için çalışan Karen’leri, Marthy’leri ödüllendiriyor ve “çürük elma”ları ayıklıyor: Arthur gibi psikolojik sorunları, Michael gibi kumar bağımlılığı olanlar her an sistemin dışına itilebilirler ki bu, onlar için “hiç” olmak demek… “Birisi” olarak kalmanın yolu “temiz yaşamak”tan geçiyor, yani kendini sadece ve sadece işine adamaktan…
Karakterlerinin “suçlu sistem”le neden ve nasıl işbirliği yaptığını da irdeleyen Gilroy, kimseyi standart “kötü adam” olarak çizmediği gibi, aslında herkesin her açıdan haklı olduğunu özellikle vurguluyor (örneğin “iyi” Michael ile “kötü” Karen arasında çok benzerlik var). Dolayısıyla “Biz insanlar böyleyiz, bu nedenle de sistem böyle” cümlesine varıyor…
Savunma psikolojisi içinde yaşıyor, kendi küçük krallıklarımızı genişletmeye, en azından sınırlarını korumaya çalışıyoruz. Çünkü ne kadar büyük (güçlü) olursan o kadar çok kazanıyor ve kendini o kadar iyi koruyabiliyorsun… 600 avukatın çalıştığı hukuk şirketinin ortaklarından Marty’nin de, dev U/North şirketinin hukuk danışmanı Karen’in de hedefleri aynı: Mümkün olduğunca çok büyümek… Bu uğurda gereken her savaşa girmek, kazanmak için gereken her şeyi yapmak…
Yani hiçbirimiz “masum değiliz”…
Daha önceki bazı çalışmalarında da Gilroy, ana karakterinin, içinde debelendiği tuzakla doğrudan ilişkili olduğunu göstermişti: Örneğin avukat Kevin’in (K. Reeves) yaşadığı felaketin sorumlusu Şeytan (A. Pacino) değil, bizzat kendisidir: Sunulan seçenekler içinden hep kötüsünü, ahlaksız olanını seçmiştir… Keza Jason Bourne (M. Damon) da, 3. filmin sonunda kendisiyle karşılaşır, yaşadığı ölümcül serüveni kendi tercihinin başlattığını öğrenir.
Ana karakterlerini masum/mağdur/kurban olarak çizmemesi, Gilroy’un Pollack-Lumet-Pakula çizgisinden önemli farklılıklarından biri…
Yap-boz ve FRP
Sistem-insan ilişkisine dair cümleleri –seleflerininkinden- daha gerçekçi olan Gilroy’un hayat-insan ilişkisine dair kurduğu tümce ise daha da şaşırtıcı ve Orson Welles’inki kadar önemli: Başyapıtı “Citizen Kane / Yurttaş Kane”de, Kane’in ikinci karısının yap-bozlara sardırdığını gösterirken Welles’in amacı seyirciye bir anahtar sunmaktı: “Yurttaş Kane”i analiz edebilmek için filmin de bir yap-boza benzediğini anlamak gerekir; karmakarışık sunulmuş parçaları yerli yerine oturtursanız, resmin tamamı ortaya çıkar, filmin/Welles’in muradının ne olduğu da anlaşılır…
Welles’in temel meselesi “anlamak”la ilişkiliydi; seyirciden bir insanı tanımanın ne kadar zor olduğunu anlamasını talep eden bir film için yap-boz ideal bir metafordu. Gilroy’un meselesi daha karmaşık: Michael neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama bu yeterli değil; her yeni idrak seviyesinde, “doğru” hamleyi bulup yapması da lazım. Seçimler de çok önemli.
Aynen FRP’lerde olduğu gibi…
Gilroy’un FRP’leri bu kadar önemsemesinin nedeni de zaten bu: Bir FRP, hayatın –yap-boza oranla- daha gelişmiş bir metaforudur…
Filmin kilit sahnesinde Michael kırda gördüğü üç ata daha yakından bakmak amacıyla arabasından uzaklaştığında araca yerleştirilmiş bomba patlıyor, yani atlara bakması yaşamını kurtarıyor. Üstelik bu sahne ortalık yeni ağarmışken gerçekleşiyor, yani bir “aydınlanma” anıyla karşı karşıyayız. O an Michael, çok önemli iki şeyi anlıyor: Birincisi, yaşamı bir FRP’ye dönüşmüş (“Krallık ve Fetih”in bölümlerinden birinin başında, kırdakilerden birine çok benzeyen bir atın resmini görmüştü)… Ve ikincisi, içinde debelendiği FRP, artık yeni bir aşamaya varmış, oyun çok sertleşmiş. Bir oyuncu olarak Michael sert oynamayı tercih etmeyebilir, ama diğer oyuncular ona bu hakkı tanımıyorlar…
FRP’lerde çocuğunuzu iyi yetiştirdiğiniz veya evinize şahane bir bahçe yaptığınız için puan alamazsınız, sadece zaferler puan getirir. Yani FRP, hayatın sınırlı bir simülasyonudur, sadece kazanmak için geçerli araçların (silah, maden vs) olduğu sınırlı bir evrendir.
O nedenledir ki insan hayatlarının FRP’ye dönüşmüş olması çok tehlikelidir.
Bu tehlikeyi anlayan Michael FRP’yi terk etmeye karar veriyor (kendi seçimleri sonucu oluşan tuzaktan ancak böyle çıkabilir zaten). Bir taksiye biniyor, cebindeki son parayı taksiciye uzatıp kendisini oradan “elli dolarlık uzaklaştırmasını” istiyor. Hem dramatik, hem de felsefi açıdan çok etkileyici olan bu replik, “ne halleri varsa görsünler” gibisinden bir anlamı da içeriyor, “hiçbiriniz bir FRP’de yaşamaya mecbur değilsiniz” manasına da geliyor.
Gücünü artırmak
Sinemaya aktarmak bakımından kimi zorluklar taşıyan, biraz da geniş tutulmuş bir senaryoyu, tüm güçlükleriyle başa çıkarak, dengeli, sakin, olgun bir yönetmenlikle filme aktarmayı başaran Tony Gilroy, böylelikle, kariyerinin bir “üst aşamasına” tırmanmış oluyor. Yanında Sydney Pollack ve George Clooney de var. Yani Holivud’daki az sayıdaki muhaliflerin üçü, ilk iş birliği denemelerinden yüz akıyla çıkmış oluyorlar.
Bu da Holivud’daki güç ve kontrol alanlarını, yani “krallık”larını genişletmeleri anlamına geliyor…
Ki bu, çok sevindirici bir gelişme; çünkü Holivud yıllardır tüm dünyayı, kendi yarattığı sığ FRP’lerin batağında tutmaya çalışıyor…
Sinema, Ocak 2008
Michael Clayton / Avukat
Senaryo ve yönetim: Tony Gilroy
Yapımcılar: Kerry Orent, Sydney Pollack, Steven Samuels, Jennifer Fox
Oyuncular: George Clooney (Michael Clayton), Tom Wilkinson (Arthur Edens), Tilda Swinton (Karen Crowder), Sydney Pollack (Marty Bach), Michael O'Keefe (Barry Grissom)
2007 ABD yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: 23 Kasım 2007
DVD firması: Tiglon / Fida Film
Krallığını genişletmek
“Avukat” filminin ana karakteri Michael’a oğlu “Krallık ve Fetih” isimli bir kurgusal-fantezi romanından bahsediyor, kitabı veriyor ve kuralları açıklıyor: Yeni topraklar fethetmek, bir başka deyişle etki ve kontrol alanını genişletmek için sadece kendi gücüne güven, diğer oyuncularla işbirliği yapabilirsin ama kimliğini kimseye açıklama, çünkü karşındaki düşmanın olabilir (zaten herkes rakibin)… Gilroy ve ekibi “Krallık ve Fetih”i, standart FRP (belli bir kimliğe bürünüp maceralar yaşadığınız, gizemleri çözerek ilerlediğiniz oyunlar) yapısında tasarlamışlar. Aynen “Avukat” filmi gibi… Ünlü “Bourne / Geçmişi Olmayan Adam” serisini de yazan Gilroy bu yapıya zaten aşina.
Gilroy’un FRP ile ilişkisi “Avukat” filmini çözümlemek için en uygun anahtar olduğu gibi, kendisini yakından tanımak için de çok elverişli bir malzeme. Açıkladığı üzere kendisi, 70’ler Holivud sinemasına bayılıyor, özellikle de Alan J. Pakula, Sydney Lumet ve Sydney Pollack’ın çalışmalarına… Bu 3 yönetmenden ne kadar etkilendiği “Avukat” filminin ilk 5 dakikasını seyretmekle bile anlaşılabiliyor, çünkü filmin görsel yapısı o tarz sinemayla aynı: Çoğunlukla dar mercek kullanımı, sıkışık kadrajlar, popülist filmlere oranla düşük bir film temposu, minimalist oyunculuk ve müzik kullanımı, koyu renkler ve bunaltıcı bir atmosfer… “Avukat”da da dahili mekanlar şaşaadan uzak ve gölgeli, neredeyse tüm harici sahneler ya yağmurlu veya gece… Bu görsel yapı sayesinde “Avukat” da selefleri gibi “fazla gerçek” görünüyor (zaten bu amaçla, çekimleri stüdyoda değil gerçek mekanlarda yapmak gibi kararlar alınmış). Keza “Avukat”da da ana karakter bir anti-kahraman; kendini sosyal/siyasi bir meseleyle ilintili bir tuzağın içinde buluyor, film boyunca karşılaştığı (bazıları ölümcül) sorunlarla güç bela başa çıkabiliyor ve film mutlu son şablonuna prim vermiyor.
Bu açıdan bakıldığında “Avukat”ı, “Serpico” (Lumet), “The Parallax View” (Pakula) veya örneğin “Three Days Of The Condor-Akbabanın Üç Günü”nün (Pollack) devamı olarak görmek mümkün; ama fazlası da var: Gilroy sistem-insan ve hayat-insan ilişkisine de dikkat çekiyor, ki bu daha evvel yapılmamıştı.
Bir önceki paragrafta bahsi geçen filmlerde kahramanımız Naziler, CIA veya Derin Devlet kaynaklı bir meselenin ortasına düşer. İnsanların ölmesine neden olan şey sistemdir, suçlu ise yöneticiler (Zaten Holivud’un ana prensibi sistemi değil, bireyleri suçlu göstermektir)… İşlenen macera ise özel bir durumdur; herhangi bir gün, herhangi birinin başına gelemeyecek bir şey…
“Avukat”da ise Gilroy, sistemin, bu türden meselelerin her an ortaya çıkmasına yol açacak kadar geliştiğini, bu hikayelerin sıradan olaylar haline geldiğini gösteriyor. Bir başka deyişle sistemin kendisi bir tuzağa dönüşmüş… En azından yüksek seviyelerde… (“Şeytanın Avukatı”nda sistemi Şeytan yönetiyordu, bu kez o da yok, çünkü ona ihtiyaç yok…) 3 milyar dolarlık davaların söz konusu olduğu alanlarda sistem, yasa dışılığı meşrulaştırıyor. “Kölesi” olan kişileri, yani gece gündüz demeden bağlı olduğu şirket için çalışan Karen’leri, Marthy’leri ödüllendiriyor ve “çürük elma”ları ayıklıyor: Arthur gibi psikolojik sorunları, Michael gibi kumar bağımlılığı olanlar her an sistemin dışına itilebilirler ki bu, onlar için “hiç” olmak demek… “Birisi” olarak kalmanın yolu “temiz yaşamak”tan geçiyor, yani kendini sadece ve sadece işine adamaktan…
Karakterlerinin “suçlu sistem”le neden ve nasıl işbirliği yaptığını da irdeleyen Gilroy, kimseyi standart “kötü adam” olarak çizmediği gibi, aslında herkesin her açıdan haklı olduğunu özellikle vurguluyor (örneğin “iyi” Michael ile “kötü” Karen arasında çok benzerlik var). Dolayısıyla “Biz insanlar böyleyiz, bu nedenle de sistem böyle” cümlesine varıyor…
Savunma psikolojisi içinde yaşıyor, kendi küçük krallıklarımızı genişletmeye, en azından sınırlarını korumaya çalışıyoruz. Çünkü ne kadar büyük (güçlü) olursan o kadar çok kazanıyor ve kendini o kadar iyi koruyabiliyorsun… 600 avukatın çalıştığı hukuk şirketinin ortaklarından Marty’nin de, dev U/North şirketinin hukuk danışmanı Karen’in de hedefleri aynı: Mümkün olduğunca çok büyümek… Bu uğurda gereken her savaşa girmek, kazanmak için gereken her şeyi yapmak…
Yani hiçbirimiz “masum değiliz”…
Daha önceki bazı çalışmalarında da Gilroy, ana karakterinin, içinde debelendiği tuzakla doğrudan ilişkili olduğunu göstermişti: Örneğin avukat Kevin’in (K. Reeves) yaşadığı felaketin sorumlusu Şeytan (A. Pacino) değil, bizzat kendisidir: Sunulan seçenekler içinden hep kötüsünü, ahlaksız olanını seçmiştir… Keza Jason Bourne (M. Damon) da, 3. filmin sonunda kendisiyle karşılaşır, yaşadığı ölümcül serüveni kendi tercihinin başlattığını öğrenir.
Ana karakterlerini masum/mağdur/kurban olarak çizmemesi, Gilroy’un Pollack-Lumet-Pakula çizgisinden önemli farklılıklarından biri…
Yap-boz ve FRP
Sistem-insan ilişkisine dair cümleleri –seleflerininkinden- daha gerçekçi olan Gilroy’un hayat-insan ilişkisine dair kurduğu tümce ise daha da şaşırtıcı ve Orson Welles’inki kadar önemli: Başyapıtı “Citizen Kane / Yurttaş Kane”de, Kane’in ikinci karısının yap-bozlara sardırdığını gösterirken Welles’in amacı seyirciye bir anahtar sunmaktı: “Yurttaş Kane”i analiz edebilmek için filmin de bir yap-boza benzediğini anlamak gerekir; karmakarışık sunulmuş parçaları yerli yerine oturtursanız, resmin tamamı ortaya çıkar, filmin/Welles’in muradının ne olduğu da anlaşılır…
Welles’in temel meselesi “anlamak”la ilişkiliydi; seyirciden bir insanı tanımanın ne kadar zor olduğunu anlamasını talep eden bir film için yap-boz ideal bir metafordu. Gilroy’un meselesi daha karmaşık: Michael neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama bu yeterli değil; her yeni idrak seviyesinde, “doğru” hamleyi bulup yapması da lazım. Seçimler de çok önemli.
Aynen FRP’lerde olduğu gibi…
Gilroy’un FRP’leri bu kadar önemsemesinin nedeni de zaten bu: Bir FRP, hayatın –yap-boza oranla- daha gelişmiş bir metaforudur…
Filmin kilit sahnesinde Michael kırda gördüğü üç ata daha yakından bakmak amacıyla arabasından uzaklaştığında araca yerleştirilmiş bomba patlıyor, yani atlara bakması yaşamını kurtarıyor. Üstelik bu sahne ortalık yeni ağarmışken gerçekleşiyor, yani bir “aydınlanma” anıyla karşı karşıyayız. O an Michael, çok önemli iki şeyi anlıyor: Birincisi, yaşamı bir FRP’ye dönüşmüş (“Krallık ve Fetih”in bölümlerinden birinin başında, kırdakilerden birine çok benzeyen bir atın resmini görmüştü)… Ve ikincisi, içinde debelendiği FRP, artık yeni bir aşamaya varmış, oyun çok sertleşmiş. Bir oyuncu olarak Michael sert oynamayı tercih etmeyebilir, ama diğer oyuncular ona bu hakkı tanımıyorlar…
FRP’lerde çocuğunuzu iyi yetiştirdiğiniz veya evinize şahane bir bahçe yaptığınız için puan alamazsınız, sadece zaferler puan getirir. Yani FRP, hayatın sınırlı bir simülasyonudur, sadece kazanmak için geçerli araçların (silah, maden vs) olduğu sınırlı bir evrendir.
O nedenledir ki insan hayatlarının FRP’ye dönüşmüş olması çok tehlikelidir.
Bu tehlikeyi anlayan Michael FRP’yi terk etmeye karar veriyor (kendi seçimleri sonucu oluşan tuzaktan ancak böyle çıkabilir zaten). Bir taksiye biniyor, cebindeki son parayı taksiciye uzatıp kendisini oradan “elli dolarlık uzaklaştırmasını” istiyor. Hem dramatik, hem de felsefi açıdan çok etkileyici olan bu replik, “ne halleri varsa görsünler” gibisinden bir anlamı da içeriyor, “hiçbiriniz bir FRP’de yaşamaya mecbur değilsiniz” manasına da geliyor.
Gücünü artırmak
Sinemaya aktarmak bakımından kimi zorluklar taşıyan, biraz da geniş tutulmuş bir senaryoyu, tüm güçlükleriyle başa çıkarak, dengeli, sakin, olgun bir yönetmenlikle filme aktarmayı başaran Tony Gilroy, böylelikle, kariyerinin bir “üst aşamasına” tırmanmış oluyor. Yanında Sydney Pollack ve George Clooney de var. Yani Holivud’daki az sayıdaki muhaliflerin üçü, ilk iş birliği denemelerinden yüz akıyla çıkmış oluyorlar.
Bu da Holivud’daki güç ve kontrol alanlarını, yani “krallık”larını genişletmeleri anlamına geliyor…
Ki bu, çok sevindirici bir gelişme; çünkü Holivud yıllardır tüm dünyayı, kendi yarattığı sığ FRP’lerin batağında tutmaya çalışıyor…
Sinema, Ocak 2008
Michael Clayton / Avukat
Senaryo ve yönetim: Tony Gilroy
Yapımcılar: Kerry Orent, Sydney Pollack, Steven Samuels, Jennifer Fox
Oyuncular: George Clooney (Michael Clayton), Tom Wilkinson (Arthur Edens), Tilda Swinton (Karen Crowder), Sydney Pollack (Marty Bach), Michael O'Keefe (Barry Grissom)
2007 ABD yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: 23 Kasım 2007
DVD firması: Tiglon / Fida Film
19 Ağustos 2011 Cuma
Dövüş Kulübü
Fincher’a göre sağlam temel bilgidir. Bilgi insana kendi gücünü öğretir, aslolan da budur, çünkü birey sistemin/toplumun dayatmalarına sadece içindeki gücü kullanarak karşı çıkabilir
IMDB: 8,8 (14. sırada)
Rotten Tomatoes: % 81
Manalı Filmler: 9,5
David Fincher ölmüş olsa ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorsalar, birbiriyle çelişen sıfatlar kullanırdım: “Parlak bir yetenekti. Bize ayna tutardı. Tehlikeli bir adamdı. Şakacı bir çocuktu. Önemli bir sinemacıydı. Çok duyarlıydı. Seyircisine oyun oynamaktan hoşlanırdı. Müthiş analizler yapardı. İnsanları çok severdi. Gerilla ruhu taşırdı. Hollywood’dan çıkan son ‘auteur’dü. İnsafsızdı. Entelektüeldi. Depresifti. Ona hâlâ çok seviyorum.”
Fantezi bu ya, “Peki ya ‘Dövüş Kulübü’ nasıldı?” diye de sorsalar tek cümleyle yanıtlardım: “Tam bir David Fincher filmiydi.”
“Alien 3”, “Se7en / Yedi” ve “The Game / Oyun”, kendi reji tarzını geliştirmiş, öykü anlatmayı iyi bilen, atmosfer kurmakta becerikli bir yönetmenin ürünleriydi. Fincher özellikle “Yedi”de, çağdaş uygarlığa ilişkin düşüncelerini ortaya koydu, “lider ülke” ABD’nin kimi açılardan cehennemden farksız olduğunu savundu, gurur duyulan ekonomik ve siyasal gelişmelerin sıradan bireyler üzerindeki etkisinin korkunç olabileceğini gösterdi.
“Dövüş Kulübü” ise yönetmenin kimi -bilmediğimiz- yönlerini deşifre ediyor, anlattığı öykü ve karakterleriyle (Flaubert’in “Madame Bovary benim” dediği anlamda) ciddi bir özdeşleşme içinde olduğunu gösteriyor. Fincher yine bir bireyin, sistemin şekillendirdiği toplumla ve hayatla ilişkisinin yeniden tanımlanması sürecini anlatıyor ama bu kez çok daha serbest bir stil kullanıyor, yeni öyküleme teknikleri geliştiriyor, Müfettiş’in Tyler’ı tanıttığı sahnelerde belgesel üslubuna geçip araya sıkıştırdığı diğer sinemaya dair esprilerle de seyircisini oyuna katılmaya davet ediyor.
Bu çağrıyı kabul edip Fincher’ın da Tyler’vari bir tutumla kendi filmine porno parça koymasından keyif almak mümkün, filmi sadece kimi bölümleriyle değerlendirip faşizm söylemini geliştirdiğini iddia etmek de… Yönetmenin, adeti olduğu üzere bize tuttuğu aynadan kendimize dair bilgiler edindiğimiz için mutlu da olabiliriz, aynayı parçalama isteğiyle de dolabiliriz. Oraya buraya bomba koymayı savunduğunu varsaymak da bize kalmış, iyi yönetmenlerin mesaj vermek gibi bir dertleri olmadığını düşünüp Fincher’ın sorularını ciddiye almak da.
Bu filmin soruları çok ve hayli de ilginçler. Örneğin Tyler Müfettiş’e diyor ki: “Babamızı Tanrı yerine koyduk ve o bizi terk etti; öyleyse Tanrı’ya ne oldu?”. Başka sorular da var: “Ülkemizi seviyorduk. Amerikan rüyası yalan çıktı. Üstelik proletarya da devrimci işlevini yitirdi. Öyleyse toplumu hangi sınıf dönüştürecek? Hizmet sektörü çalışanları ve beyaz yakalılar mı? Eğer onlarsa, kullanacakları yöntemler tarihteki örneklerden ne kadar farklı olur? Öfkeleri daha mı büyüktür?”
Fincher’ı asıl ilgilendiren bireyin tüm bunlar ortasındaki konumudur. Herkesin seçme şansı vardır, veteriner olma idealini yaşam koşulları yüzünden bir yana bırakıp bir markette çalışmak da yeğlenebilir, böyle davranan kişileri enselerine silah dayayıp ideallerine sarılmaya zorlamak da.
Seçim şansını kullanabilmek seçenekleri görebilme becerisine, bu da kişinin kendini ve yaşamı ne kadar tanıdığına bağlıdır. “Yedi”nin finalinde Brad Pitt, filmin asıl kişisi Morgan Freeman’ın engelleme çabalarına rağmen seri katilin oyununa gelmiştir çünkü hayatı sağlam bir temel üzerine inşa edilememişti.
Fincher’a göre sağlam temel bilgidir. Bilgi insana kendi gücünü öğretir, aslolan da budur, çünkü birey sistemin/toplumun dayatmalarına sadece içindeki gücü kullanarak karşı çıkabilir, içine kıstırıldığı tuzaktan ancak bu yolla kurtulabilir. Bu yüzden Michael Douglas’a “oyun” oynanmış, sahip olduğu her şeyi geri alabilmesi için “dövüşmeye” zorlanmıştır. Ders yalındır: Yaşamına sahip çık, canlan, hayata aktif olarak katıl, pasif kalırsan yok olur ya da edilirsin.
“Dövüş Kulübü” baş kişi Müfettiş’in benzer bir öğrenme sürecinden, kendi öğretmenini bizzat yaratarak geçişinin öyküsüdür.
Alt ben Tyler sahneye çıkmadan hemen önce Müfettiş bir Yeni Çağ’cı toplu meditasyon seansına katılır, kişilerin kendilerini tanımalarına yardımcı olması amacıyla geliştirilmiş “güç hayvanı” tekniğini uygular: Buzlarla kaplı mağara onun hem kendini, hem de çevresindeki dünyayı algılama biçimini simgeler. Mutlu olmak istiyorsa güç hayvanı pengueni örnek alıp çevresindeki yaşama uyum sağlayabilecek biçimde evrimleşmiş, kendisiyle kavgasız, evrenle barışık bir varlık haline gelmesi, benzer dertlerden muzdarip bir kıza benzeyen Marla’yla işbirliği yaparak diğer insanları sevmeyi öğrenmesi gerekmektedir.
Son 15 yılda epey yaygınlaşan Yeni Çağ felsefesi de bunu savunur, bir zamanlar Nietszche de “Amor fati” demiştir. Kişinin kaderini sevebilmesi uzlaşmayı gerektirir. Fakat Fincher zaten iyi bir analizci ve uslanmaz bir şakacıdır: İnsanın içindeki kötü tarafı temsil eden Mr. Hyde’dan kurtulmak için Dr. Jekyll’ın kendini öldürdüğü noktaya gelir, biz orada durmasını beklerken devam eder, filmini şu cümleyle bitirir: “Tyler ölmedi, içimizde yaşıyor!”
Sinema; Sayı: 59, Ocak 2000
Ödülleri:
4 ödül ve 15 adaylık
Meraklısına:
Afiş için hazırlanan sloganlardan biri şöyle: “Tüm ümidini yitirmek özgürlüktür”
Fight Club / Dövüş Kulübü
Yönetmen: David Fincher
Senaryo: Jim Uhls (Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Art Linson, Cean Chaffin, Ross Grayson Bell
Oyuncular: Edward Norton (Müfettiş), Brad Pitt (Tyler Durden), Helena Bonham-Carter (Marla Singer), Meat Loaf Adey (Robert Paulson), Jared Leto (Angel Face)
1999 ABD, Almanya ortak yapımı, 139 dakika
Gösterim tarihi: 10 Aralık 1999
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox
Etiketler:
çarpıcı görsellik,
felsefi,
insan ruhunun karanlık yönleri,
kıssa,
kült film,
meditasyon,
olumlu yönde dönüşüm,
romandan,
sistemle savaşmak,
spiritüel,
Yeni Çağ
9 Temmuz 2010 Cuma
Sınırda Yaşayanlar
IMDB: 6,4 Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: %45
Manalı Filmler puanı: 7,5
İnanılması güç ama gerçekten yaşanmış olayları karşımıza getiren, hoş ve faydalı bir film…
İki çocuğu birden ender görülen genetik bir hastalıktan mustarip olan John, ölümlerini geciktirebilmek umuduyla araştırmacı Dr. Robert’la ilişkiye geçer. Robert’ın bulduğu tedavi yöntemini hayata geçirebilmek için ciddi miktarda paraya ihtiyaç vardır. John aynı hastalıkla yaşayan ailelerden işe başlamak için gereken miktarı bulur, daha ötesi için yatırımcı aramaya başlar. İşin içine büyük miktarların girmesi, acı-tatlı pek çok olayların yaşandığı bir süreci başlatır.
Bu filmi en çok bu açıdan önemsedim: Sağlıkla ekonominin iç içe olmalarının yarattığı tüm olumlu ve olumsuz halleri ayrıntılarıyla ve ustaca aktardığı için. Bir açıdan bakarsanız, ABD’deki sağlık sistemi çok acımasız, (“Patch Adams”ta da izlediğimiz gibi) parası olmayanlar insan yerine konmuyor, sistem çok büyük şirketlerin elinde ve bu yüzden “kar marjı” en önemli kavrama dönüşmüş... Öte yandan, bu filmde izlediğimiz türden hastalıklara ilişkin araştırmaları sadece o büyük şirketler yapılabiliyor, sonuçta insan hayatlarının kurtarılması o “kar marjı” sayesinde oluyor.
10 yıl önce “Chocolat / Çikolata” uyarlamasıyla Oskar’a aday gösterilen Jacobs’un dengeli senaryosu, tarafsız yaklaşımıyla dikkati çekiyor, aynı ustalık yönetmen Vaughan’da da gözleniyor. Sonuçta film herkese ve her olaya, tam gerektiği kadar yer ve önem veriyor: Örneğin kızının fiziksel yeteneklerini yitirmeye başladığını gören acılı John, işine tutkusu yüzünden bazen dengesini ve yolunu kaybeden Robert’tan daha önemli veya “haklı” değil. Önemli olan –filmin sloganında dendiği gibi- mucize beklemeyip kendileri mucize yaratmaları…
Benzer bir cümleyi Fraser ve Ford için de kurmak mümkün. Popüler filmlerle yarattıkları kariyerleri sayesinde bu filmde oynayabiliyorlar. Ne mutlu ki ikisi de gerçekten zor rollerin altından başarıyla kalkabilmişler.
Extraordinary Measures / Sınırda Yaşayanlar
Yönetmen: Tom Vaughan
Senaryo: Robert Nelson Jacobs (Geeta Anand'ın kitabından)
Yapımcılar: Harrison Ford, Carla Santos Shamberg, Michael Shamberg, Stacey Sher
Oyuncular: Brendan Fraser (John Crowley), Harrison Ford (Dr. Robert Stonehill), Keri Russell (Aileen Crowley), Meredith Droeger (Megan Crowley), Diego Velazquez (Patrick Crowley), Sam M. Hall (John Crowley, Jr.), Jared Harris (Dr. Kent Webber)
2010 ABD yapımı, 106 dakika
Gösterim tarihi: 19 Mart 2010
DVD Firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment.
Etiketler:
baba olmak,
dram,
hümanizm,
idealizm,
ilham veren film,
iş dünyası-bilim ilişkisi,
ruhun zaferi,
sağlık,
sevgi,
sistemle savaşmak,
tedavisi olmayan hastalık,
tıbbi araştırma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

