Alıntı

"Gerçeği sen tutamaz dokunamazsan, bir gün gelir çok acı şekilde, gerçek sana dokunur ve tutar."

Zeki Demirkubuz

29 Mayıs 2012 Salı

Picasso ile Yaşamak

Hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film… Son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma... Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor

IMDB: 6,2
Meta Critic: % 55
Manalı Filmler: 8,0

“Surviving Picasso” öncelikle adıyla coşku veren bir proje. Dilimize -biraz zorlarsak- “Picasso’dan arta kalmak” biçiminde çevirebileceğimiz isim, Picasso ile geçirilen bir dönemin ardından ayakta kalabilmenin zorluğuna işaret ediyor hınzırca. Çoğu büyük sanatçı gibi egosantrik bir kişilik olan Picasso kendi benliğine tutkun (“Kimse Picasso gibi bir erkeği terk edemez!”), güçlü karizması sayesinde insanları kolayca etkileyebilen, etrafını kendisini Picasso’ya adamış bir dizi insanla çevreleyebilen (“Sen bensiz bir hiçsin”), birlikte olduğu her kadını köleleştirip, kişilikleri nasıl olursa olsun kafasındaki uysal, anlayışlı, anaç eşe dönüştürmekte de fazla zorlanmayan biri, yalnızca resim ve heykelleriyle değil, insanlarla ilişkisinde de adeta bir büyücü.

35 yıllık verimli ortaklıklarında Hint ve İngiliz kültürüne eğilen saygın edebiyat uyarlamalarıyla tanınan James Ivory-Ismail Merchant ikilisi, yeni filmlerinde bu egosantrik kişiliğin iyi resmedilmiş bir portresini çiziyorlar. “Camille Claudel”, “Immortel Beloved / Ölümsüz Sevgi” gibi, yine büyük sanatçıların yaşamlarını aşkı eksen alarak perdeye aktaran yapıtların izinden giden “Surviving Picasso” hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film. Picasso’nun -kendi deyimiyle- “kadınlarından biri" olan Françoise Gilot’nun birinci elden tanıklığından yararlanan senaryo, efendi-köle ilişkisinin hemen tüm yönlerini işlerken, Françoise’ın babası gibi zorunlu duraklardan da geçiyor. Yardımcısı Sabartes’e, Picasso’ya neden bu kadar bağlı olduğunun açıklatılması bu tür ilişkilerin kurulabilmesinde, insanlara üç kuruşluk değer vermeyen “efendi” kadar, ona adeta tapan “köle”lerin de payı bulunduğunu gösteriyor.

Ve bu arada sinemanın gerçekle ilişkisine dair yeni cümleler de kurulmuş oluyor. Picasso’nun Françoise’a kumsalda şemsiye taşıdığı ya da birlikte cam üstüne resim yaptıkları anların, sinemanın gücü sayesinde asıllarına çok benzer bir biçimde resmedilebilmesi heyecan verici.

Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor. Julianne Moore ve Bob Peck öne çikarlarken, yıllardır iyi oyuncu olarak tanınan ama artık adı sinema tarihinde özel bir yeri olan büyük oyuncularla birlikte anılacağa benzeyen Anthony Hopkins, “Welcome to Welville / Welville’e Hoşgeldiniz” ve “Nixon”dan sonra bir kez daha devleşiyor. Üstelik çok kontrollü oyunculuğunu yırtmaya, daha özgür bir tarz tutturmaya iyice yaklaşarak. Françoise ile Marie Therese’in kadınca sohbetlerini taşladığı sahnedeki oyunculuğu düşünülürse Hopkins’in yaratıcılığı ve üstün oyunculuk düzeyiyle hepimizi şaşırtmayı sürdüreceği belli.

Ivory’nin birlikte çalıştığı yapım, senaryo, görüntü ve sanat yönetimi ekibi, bir kez daha eli yüzü düzgün, hedefine ulaşan bir filmin ortaya çıkmasını sağlamış. Ancak bu kez senaryoya temel oluşturan malzemenin çeşitliliği Jhabvala’nın işini güçleştirmiş, mümkün olduğunca fazla olay gösterilmeye çalışılınca senaryonun denetimi elden kaçmış. Filmde tipik Ivory eserlerine kıyasla daha fazla sahne bulunması yönetmenin sahneleme ve kurgu üslubunun bir miktar değişmesine, ortaya daha tempolu, daha akıcı bir filmin çıkmasına yol açmış. Bu üsluba yeterince hakim olunmamasından kaynaklansa gerek, montajda, özellikle sahne bitimlerinde küçük aksamalar gözleniyor, örneğin küçük esler vermesi gereken noktalar hızla geçiyor, izlerken daha düşük tempolu Avrupa filmlerini, baykuşun kediyi kapması gibi üst düzey teknik beceri gerektiren bölümlerinde ise yüksek bütçeli Holivud filmlerini özlediğiniz bir çalışma oluyor “Surviving Picasso”.

Keza geriye dönüş sahneleri de çok yapay duruyor.

Tüm aksamalarına karşın film son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma. Hele kimi bölümlerinde özellikle dikkat çekiyor. Bana en ilginç gelen Matisse’i ziyarete gittikleri bölüm oldu. Bir gün birileri çıkıp Françoise’ın deyimiyle Picasso’ya “onaylamadığı oğlu” gibi davranan ve yüzüne karşı “kadınlardan nefret etmeyi sana bırakıyorum” diyen Matisse’in yaşamını perdeye aktarır mı acaba?..

Sinema, Sayı. 28, Mart 1997

Surviving Picasso / Picasso ile Yaşamak
Yönetmen: James Ivory
Senaryo: Ruth Prawer Jhabvala (Arianna Stassinopoulos Huffington’un “Picasso: Creator and Destroyer” adlı kitabından)
Yapımcılar: Ismail Merchant, David L. Wolper
Oyuncular: Anthony Hopkins (Picasso), Natasha McElhone (Françoise), Julianne Moore (Dora), Allegra Di Carpegra (Genevieve), Joss Ackland (Matisse), Peter Eyre (Sabartes), Joan Plowright (Françoise'nın büyükannesi), Laura Aikman (Maya), Diane Venora (Jacqueline), Peter Eyre (Sabartes), Bob Peck (Gilot)
1996 ABD, İngiltere ortak yapımı, 125 dakika
Dağıtımcı firma: WB.
Gösterim tarihi: 7 Şubat 1997
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

4 Mayıs 2012 Cuma

Paramparça: Aşklar-Köpekler

Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor

IMDB: 8,2 (170. sırada)
Rotten Tomatoes: % 9,2
Manalı Filmler: 9,9

“Amores Perros /Paramparça: Aşklar-Köpekler”, melek tarafımızla hayvan yanımız, “köpek yüreğimizle” “köpek dişlerimiz” arasındaki gerilim yüzünden paramparça olan insan yaşamları hakkında bir film…

Bir araba kazasının birbirine bağladığı üç öykünün ortak tarafı, hikayelerin baş kişilerinin, köpekleri ve belli bir insanı çok seviyor olmaları, tam da bu sevgi yüzünden zarara uğramaları, hissettikleri sevgiyle yırtıcı alışkanlıklarının oluşturduğu kör makasın cenderesinde kalıp ruhen ve bedenen parçalanmaları…

İlk öykünün kahramanı Octavio, ağabeyi Ramiro’nun karısına aşık, köpeği Cofi’yi dövüştürerek kazandığı parayla şehirden kaçıp Susana ile yeni bir yaşama başlamayı arzuluyor.

İkinci öykünün merkezinde ünlü model Valeria var: Sevgilisi Daniel’le yeni bir hayata başladığı gün kaza geçiriyor, vücudu, mesleğini sürdüremeyeceği biçimde zedeleniyor. Evden çıkamadığı –ve kimselerin onu aramadığı- boğucu nekahat günlerinin tek yoldaşı köpeği Ritchie’yi, kaçıverdiği döşemenin altından çıkaramıyor, zavallı hayvanı farelerin parçaladığını sanarak günler geçiriyor.

Octavio ve Valeria’nın arabalarını “parçalayan” kazaya, El Chico (Keçi) lakaplı evsiz tanık oluyor, görevlilerin arabadan çıkarıp yola bıraktıkları Cofi’yi sahipleniyor, yaşadığı terkedilmiş binada baktığı bir grup sokak köpeğinin arasına katıyor. Eski bir gerilla olan El Chico kiralık katil aslında, dağa çıkarken terkettiği kızıyla yeniden ilişki kurmanın yollarını arıyor.

Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, bu üç öyküyü zamanı parçalayarak birleştiriyor, örneğin araba kazasını üç kez izliyoruz, her birinde bir kahramanın bakış (görüş) açısından.

Film, Tarantino’yu dünya çapında üne kavuşturan “Reservoir Dogs / Rezervuar Köpekleri”ni anımsatacak biçimde, hızla giden bir arabanın içinde (kazanın hemen öncesinde) açılıyor. Silahlı takip sürmektedir, filmin baş kişilerinden biri arabayı kullanırken bir yandan da arka koltukta kan kaybetmekte olan “köpek”le ilgilenmektedir vs.

Bu sahne aslında Octavio’nun öyküsünün orta bölümünde yer alıyor. Hikayenin başına dönüp delikanlıyı tanıyor, ağabeyi, annesi ve yengesi Susana ile ilişkisini izlemeye başlıyoruz. Filmde -başka bir çok şeyle birlikte-zamanın da parçalanacağını seyircisine böyle bildiriyor yönetmen.

Filmde parçalananların başında (David Cronenberg’in kulakları çınlasın) bedenler geliyor. Yakışıklı Octavio, duş alırken Ramiro’nun saldırısına uğruyor, kazadan çeşitli kırık ve yaralarla çıkıyor, bastonla yürüyebiliyor. Güzel Valeria’nın bedenine de iki darbe iniyor, araba kazasında parçalanan bacağı, yatak odasındaki -intihar girişimi izlenimi veren- kazadan sonra kangren olduğu için kesiliyor. Listede, Octavio’nun önce kafa attığı, sonra da dövdürdüğü Ramiro’nun banka soyarken bir kurşunla delinen bedeni, kazada ölen arkadaşı ve yine Octavio’nun bıçakladığı rakibi de var.

Sadece insan bedenleri değil, köpekler de parçalanıyor: Cofi’nin dövüşlerde öldürdüğü hemcinsleri, başarısı yüzünden bir insan tarafından kurşunlanması, iyileşir iyileşmez El Chico’nun köpeklerini parçalaması ve tabii ki farelerin yaraladığı Ritchie…

Octavio ve Valeria’nın arabaları kazada, El Chico’nun birbirlerine düşürdüğü üvey kardeşlerin arabaları ise bir hurdacıda parçalanıyorlar. Valeria ve sevgilisi, Ritchie’yi kurtarmak için döşemenin tahtalarını, Daniel yatak odasının kapısını parçalıyorlar.

Ve yaşamlar parçalanıyor… İzlediğimiz üç evliliğin biri 20 yıl önce, El Chico’nun karısı ve kızını terkedip dağa çıkmasıyla yıkılmış. İkincisi, filmin başlarında yıkılıyor, Daniel karısı ve iki kızını terkedip Valeria’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Octavio’nun tüm çabalarına rağmen yıkılmayan Susana’nın evliliği ise Ramiro’nun ölümüyle bitiyor.

Oya gibi işlenmiş senaryo, üç ana kişi arasındaki benzerlik ve farklılıkların altını, zamanı parçalama yönteminden yararlanarak öyle bir çiziyor ki, seyirciye sadece izlemek ve “hayat ne kadar tuhaf” diye düşünmek kalıyor: El Chico’nun kızı babasız büyümüştü, Daniel’in kızlarını ve Ramiro’nun biri henüz doğmamış çocuklarını da aynı gelecek bekliyor.

Üç farklı sınıftan gelen kahramanlar, film boyunca büyük miktarlarda paralar kazanıyor ve kaybediyor ya da sevdikleri kişiye veriyorlar.

Maalesef hayat böyle…
Senaryo paralelliklerle örülmüş, ama her benzerlik, farklılığı da barındırıyor. Örneğin kazadan sonra -ameliyat için- saç ve sakalı kesilen Octavio’nun yeni yüzü kaybettiklerinin resmi olurken, El Chico’nun traş oluşu gerilla/kiralık katil kimliğini bırakacağını düşündürüyor.

Octavio yeni bir yaşama başlayamazken, bunu başarabilen Valeria sonrasında neredeyse her şeyini kaybediyor, katil El Chico’nun parçaladığı aileler, söndürdüğü yaşamlar sayesinde kazandığı paralar cebinde, katil köpeği yanında yeni bir yaşama doğru yürüdüğü final sahnesi ise filmin en çarpıcı bölümlerinden biri. Sadece onun başarabilmesinin nedeni belki de, yaşam ateşinde adamakıllı pişmiş, çelik gibi sertleşmiş olması, ama onun da duyguları, büyük acıları var. Geçmişte inandığı ideoloji uğruna, hapisten çıktığından beridir ise, inançsızlığı sayesinde gözünü kırpmadan adam öldürebiliyor ama Cofi’nin başına dayadığı silahını ateşleyemiyor. Cinayetlerle ilgili hiç suçluluk duymuyor ama kızıyla ilgili vicdan azabı öylesine büyük ki bedenine sığmıyor.

Filmin başarısında Inarritu’nun sağlam bakış açısının payı büyük. Senaryo başta olmak üzere tüm filme, didaktik olmayan, gördüklerini yansız bir tutumla izleyiciyle paylaşan bir anlayış hakim. Tüm karakterlere ne çok yakın, ne çok uzak, orta karar bir mesafede duran yönetmen, öfkeli, ya da isyankâr da değil; küçük kardeşlerinin yaramazlıklarından bahseden bir ağabey gibi, onları anlayarak, “maalesef böyle oluyor” der gibi anlatıyor…

İlginçtir ki film, insanlık durumlarını işlerken köpeklerden bolca yararlanıyor. Köpekler, nedensiz şiddet uygulamayı bilmiyorlar, fakat sahipleri arzu ettiğinde hemcinslerini öldürmeyi de öğreniyorlar. Köpek dövüşünü kazanç vasıtasına çevirenler insanlar; öz ya da üvey kardeşlerine, karılarına ve çocuklarına ihanet edenler de onlar. Köpekler ise sadakatleriyle tanınıyor, ihanet nedir bilmiyor, koşulsuz seviyorlar. İnsanlar da sevebiliyor kuşkusuz, fakat koşulları var, ihanete teşneler, bir yanları ne kadar melekse, öbür tarafları da o kadar hayvansı: Ramiro’nun karısına davranışlarında bu iki ucu da görüyoruz, Valeria ve Daniel’in birbirlerine tavırları da iki uç arasında dalgalanıyor. Octavio ağabeyine köpek gibi davranırken Susana’ya adeta tapıyor. Onlarca çocuğu öksüz bırakan El Chico, kızından bir gülücük, bir tatlı söz alabilmek için çevresinde dolaşıyor.

“Paramparça” tam da bu nedenlerle çok sert bir film, her mideye, her beyne göre olmadığı kesin. Çünkü bize bizi gösteriyor, hem melek, hem köpek olduğumuzu, bu ikisi arasında bir denge tutturmaya çalışırken kendimizi ve başkalarını parçaladığımızı anlatıyor.

Başkalarını da parçalıyoruz çünkü hayat bir bütün, hemcinslerini öldürmeyi öğrettiğin köpek, başka evlerde de sergiliyor marifetini…

Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor.

Tüm bunlarda raslantılar da rol oynuyor; Valeria yemek pişirmeyi biliyor olsa kaza geçirmeyecekti. O kazaya tanık olmasa El Chico, hayatını söndürmek için binlerce peso aldığı genci, sevgilisinin yanında vuracak, iki üvey kardeşi, ortalarında bir silahla başbaşa bırakmayacaktı.

“Paramparça”da böyle çarpıcı onlarca yaşantı parçası, onlarca dram var, hepsi de “Yaşam ne acayip” dedirten cinsten.

Hem de o kadar tuhaf ki; yüksek binalara boydan boya asılan resmin, gün geliyor indiriliyor. Ve sen, o resimde gururla sergilediğin güzel bacaklarından biri kesikken bakabiliyorsun boş duvara… Yanında seni hiç bırakmayacak köpeğin, bu haline uzun süre katlanmayacağı anlaşılan sevgilin ve gözlerinde yaşlarla…

Ağustos 2001
Yapımcı ve yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu
Senaryo: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Emilio Echevarria (El Chivo), Gael Garcia Bernal (Octavio), Goya Toledo (Valeria), Alvaro Guerrero (Daniel), Vanessa Bauche (Susana), Jorge Salinas (Luis), Marco Perez (Ramiro)
2000 Meksika yapımı, 154 dakika
DVD firması: As Sanat

30 Nisan 2012 Pazartesi

Güzel Bir Gün

Bu filmi benzersiz kılan da cesareti: Jack de Mel de boşanmış kişiler ama senaryo seyircinin onları “evliliği sürdürememiş”, yani başarısız insanlar olarak algılaması riskini göze alıyor. Ana karakterlerini “masal kahramanı” olarak çizmekten özellikle kaçınıyor; işleriyle ilgili sorunlarını, katlanmak durumunda kaldıkları durumları da işliyor, yetersiz yönlerini, hatalarını, korkularını da sergiliyor
IMDB: 6,2
Rotten Tomatoes: % 47
Manalı Filmler: 8,5

Mademki “geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları”, birkaç romantik komedi başyapıtını anımsatalım; vatandaşa hizmet olsun.

Türün şablonunu oturtan 1934 tarihli “It Happened One Night / Bir Gecede Oldu”dan beri izleyicinin kalbindeki yerini koruyan romantik komedi türünün temel cümlesi hiç değişmez: Sizin için “yaratılmış” biri mutlaka vardır ve onunla en olmayacak yer ve zamanda karşılaşmanız olasıdır… Bu önerme gerçektir; ama romantik komedi kadın-erkek ilişkisinin yıpratıcı ve zor kısımlarıyla da, aşkın negatif yönleriyle de ilgilenmez, gerçekliğin bir kısmını özellikle ve özenle dışladığı için “masal” olarak kalır. Bunun bir nedeni daha vardır: Herkesin yaşayabileceği bir durum, romantik komedi evreninde milyonda bir rastlanılabilecek bir olay gibi ele alınır, hem ana karakterler, hem de tanıştıkları ve yakınlaştıkları anlar “ilahi bir gücün eseri” olarak sunulur. “Eş ruh” önermesine yaslanan bu filmler, bol hayal kırıklığı yaşamış, adeta aşka küsmüş insanlara ilham ve umut verirken, sıcak, sevimli bir dünya sundukları için, halen mutlu bir ilişkiyi sürdüren ve hatta “unumu eledim, eleğimi astım” pozisyonundaki kişilerle de rahatça diyalog kurabilir, onları da mutlu edebilirler.

Gerçek bir hali masal gibi sunmak ilkesi gereği her romantik komedi, gerçeklikle fantezi arasında makul bir denge tutturmak zorundadır. “Jeux D'Enfants / Cesaretin Var mı Aşka?” (Yann Samuell, 2003) veya “Pretty Woman / Özel Bir Kadın”da (Garry Marshall, 1990) olduğu gibi kastederek masalsı öğelere ağırlık vermesi de mümkündür, “Say Anything… / Bir Şey Söyle”de (1989) Cameron Crowe’un yaptığı gibi, hayli gerçekçi bir tavır sergilemek de…

Özellikle Katherine Hepburn’ün rol aldığı “Bringing Up Baby / Tehlikeli Bebek” (1938), “Woman of the Year / Yılın Kadını” (1942)”, “Pat & Mike” (1952) gibi filmlerle kendine kalıcı bir yer edinen Amerikan romantik komedisi, 1990’larda önemli bir dönüşüm geçirdi, gerçekçi bir yaklaşımla üretilmiş eserler ağırlık kazandı: “Frankie and Johnny” (Garry Marshall, 1991), “Sleepless in Seattle / Sevginin Bağladıkları” (Nora Ephron, 1993) gibi…

Trafiği sıkışık, caddeleri kalabalık, insanları duyarsız bir büyük kentte oradan oraya koşturmak durumunda olan bir çifti gün boyu takip eden “Güzel Bir Gün” de onlardan biri. Üstelik Jack ve Mel’in yanında iki de çocuk var; her an onları düşünmek, korumak, çoğunlukla gazete binası gibi olmadık yerlere onları da götürmek zorunda kalıyorlar.

Çocuklu yetişkin olgusu romantik komedi türü için cazip değildir; genç izleyici kitlesi filmle yeterince bağ kuramayabilir, ama daha önemlisi ortada çocuk varsa evlilik de var demektir, bu durumda da ana karakterlerden en az birinin ya dul veya boşanmış ya da eşini aldatan bir kişi olması gerekir, bunlarsa “masal”ın havasını bozar.

Bu filmi benzersiz kılan da cesareti: Jack de Mel de boşanmış kişiler ama senaryo seyircinin onları “evliliği sürdürememiş”, yani başarısız insanlar olarak algılaması riskini göze alıyor. Bunu bir engel olarak görüp uzak durmak yerine, üzerine gidiyor, her ikisinin de çocukları bazen tehlikeden uzak tutmayı beceremediklerini, hatta Mel’in kendisine emanet edilmiş çocuğu kaybettiğini gösteriyor. Ana karakterlerini “masal kahramanı” olarak çizmekten özellikle kaçınıyor; işleriyle ilgili sorunlarını, katlanmak durumunda kaldıkları durumları da işliyor, yetersiz yönlerini, hatalarını, korkularını da sergiliyor.

Senaryonun belli bir derinlikle işlediği karakterleri “gerçek” kılansa tabii ki başarılı oyunculuklar. Başta iki çocuk olmak üzere, yan rollerdeki isimler son derece başarılı.
Clooney ve Pfeiffer ise hep zamanki gibi karizmatik ve çok çekici; uyumlu bir çift olmuşlar, aralarındaki kimya adeta ekrandan fışkırıyor. Performansları ise yine birinci sınıf, şaşırtıcı derecede usta işi…

Ödülleri:
En İyi Özgün Şarkı dalında Oskar, Altın Küre ve Grammy adaylığı
Ayrıca 4 ödül ve 3 adaylık.

One Fine Day / Güzel Bir Gün
Yönetmen: Michael Hoffman
Senaryo: Terrel Seltzer, Ellen Simon
Yapımcılar: Kate Guinzburg, Mary McLaglen, Lynda Obst, Michelle Pfeiffer
Oyuncular: George Clooney (Jack Taylor), Michelle Pfeiffer (Melanie Parker), Mae Whitman (Maggie Taylor), Alex D. Linz (Sammy Parker), Charles Durning (Lew)
1996 ABD yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: 7 Mart 1997
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox

13 Nisan 2012 Cuma

Gelin

IMDB: 7,2
Manalı Filmler: 8,5

Lütfi Ömer Akad’ın anısına
(2 Eylül 1916 – 19 Kasım 2011)


Büyük usta için yapılan bir tarif vardır: “Yazamadığı romanların sinemasını yapar” denir. Bu tespitin anlatmak istediği, Akad senaryolarının (özellikle “Anadolu Üçlemesi” adıyla bilinen “Gelin”, “Düğün” ve “Diyet”in) çok katmanlı yapısıdır. Üç filmde de oyunculuklar dengeli, reji sakin ve olgun, anlatım alabildiğine yalındır; bu yönetmenlik üslubu, senaryonun çok katmanlı yapısını daha fazla öne çıkarır.

Çok katmanlı oldukları için bu filmler, farklı yaklaşımlarla analiz edilebilirler, senaryo hepsine karşılık verebilecek güçtedir.

Örneğin “Gelin”i feminist eleştiri kuramına uygun bir yaklaşımla incelemek mümkündür. İstanbul’da tutunmaya çalışan Yozgat kökenli geniş ailede sadece Meryem, kadına biçilen rolün dışına çıkar, aile reisi olan kayınpederi İlyas’a ve kocasına karşı durmayı göze alır. Üçlemenin diğer iki filminde de, yine Hülya Koçyiğit’in oynadığı karakterler, diğer ana kişiliklerden bariz biçimde üstündürler, üstelik öykü boyunca dönüşür, daha da güçlenir, bilinçlenirler. Örneğin “Diyet”te Hacer sendikaya üye olur... Üç filmde de, hikayeler farklı olsa da kadının toplumsal rolü irdelenmiş, bununla da kalınmayıp seyirciye “başka bir yol” olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde feminizmin 80’lerde yaygınlaştığı düşünülürse, bu üç film (ama ille “Gelin”) öncelikle bu “öncü rolüyle” değerlidir; Akad bu filmlerde erkeklerden daha cesur, dayanıklı, insancıl, bilinçli kadın karakterler yaratmış ve onları “filmin sesi” olarak kullanmıştır.

Filmlerin yapısı düşünüldüğünde “filmin sesi” aynı zamanda “toplumsal bilincin sesi” anlamına gelir. Çünkü üç film de toplumsal eleştiri kuramına uygun biçimde kotarılmıştır, bu çerçeveye uygun biçimde irdelenebilir. Üç filmde de halkın cahilliği, kapitalist sistemin acımasızlığı eleştirilirken, örnek bir karakter aracılığıyla izlenmesi gereken yol da gösterilir: Ticaretin zalim döngüsü de, başlık parası için kız kardeşini sevmediği adamla evlendirmek de, fabrikada sendikadan değil, patrondan yana tavır almak da yanlıştır, mutluluk getirmez.

Her büyük sanatçı gibi Akad’ın da hümanist yönü belirgindir. Üç film de senarist/yönetmenin insan sevgisini gösteren irili ufaklı öğelerle doludur: Örneğin makinede çalışırken belden aşağı sakatlanan işçiyi sadece sendikalaşma bilinciyle ilgili bir öğe olarak kullanmaz Akad, o insanlık halinin de altını çizer. Keza yine “Diyet”te, geçim sıkıntısı yüzünden balon satmaya çalışan ama utandığı için başarısız olan yaşlı adamın öyküyle doğrudan ilişkisi yoktur; o unutulmaz imge, hümanist bakış açısının sonucu yer almıştır filmde.

Bu açıdan bakıldığında üç film içinde en etkilisi kuşkusuz “Gelin”dir; cahillik ve yoksulluk yüzünden küçük bir çocuğun ölmesinin, bu süreçte annesinin yaşadığı çaresizliğin Akad’ın da yüreğini kanattığı bellidir.

Yönetmenliği ve oyunculuklarıyla da çok başarılı olan “Anadolu Üçlemesi”nin bu üç özelliği, yani hümanist, toplumcu ve feminist filmler olmaları, onları klasik seviyesine yükseltmiştir. Fakat üçünü birlikte değerlendirdiğimizde, ilk film olan “Gelin” bariz biçimde öne çıkmaktadır. Bunun nedeni de o üç özelliğin “Gelin”de çok daha vurgulu olmasıdır.

Diğer iki film de yüksek sesle konuşurlar, ama “Gelin” bir çığlıktır…


Ödülleri:
5. Adana Altın Koza Film Şenliği: En İyi Film, Yardımcı Erkek Oyuncu (Usluer), Yardımcı Kadın Oyuncu (Nazan Adalı)

Açık Gazete, 25 Kasım 2011

Gelin
Senaryo ve yönetim: Lütfi Ömer Akad
Oyuncular: Hülya Koçyiğit (Meryem), Kerem Yılmazer (Veli), Kahraman Kıral (Osman), Ali Şen (Hacı İlyas), Kamran Usluer (Hıdır), Aliye Rona (Ana), Nazan Adalı (Naciye), Seden Kızıltunç (Güler)
Görüntü yönetmeni: Gani Turanlı
Müzik: Yalçın Tura
Yapımcı: Hürrem Erman
1973 Türkiye yapımı, 93 dakika
DVD firması: Gala Film

10 Nisan 2012 Salı

Küçük Deniz Kızı Ponyo

10. uzun metrajlı filminde Miyazaki, dişi bir Japon balığı ile 5 yaşındaki bir oğlan (Sosuke) arasında kurulan dostluğu anlatıyor

IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 47
Manalı Filmler: 9,0

Sinemamız çocuk filmi üretemiyor. Çizgi film alanında zaten çok gerideyiz. Bu durum bilinçli ebeveyni de çaresizliğe itiyor, alternatif olmadığı düşüncesiyle çocuğunun sadece Holivud ürünleriyle yetişmesini kabullenmek veya –çeviri kalitesi ve ne kadar denetlendiği külliyen şüpheli- TV ürünlerine sığınmak durumunda kalıyor.

Neyse ki artık alternatif var. Başka hiçbir ülkenin eserini edinemeseniz bile çocuğunuza Japon çizgi filmlerini seyrettirebilirsiniz. O alanda iyiyi, doğruyu bulmak da çok kolay, bir ismi bilmek yeter: Miyazaki…

40 yıldır yönetmenlik yapan Hayao ustanın önemini anlatmaya bu köşenin sınırları yetmez; birkaç bilgi aktarayım: Japonya’da en yüksek gişe başarısına ulaşan ilk 5 film içinde iki eseri var (Yaptığı çizgi filmler ülkesinde “Titanic” gibi popüler filmlerle boy ölçüşebiliyor). “Sen to Chihiro no Kamikakushi / Ruhların Kaçışı” En İyi Çizgi Film dalında Oskar kazandı ama daha önemlisi, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne değer görüldü (tarihte ilk kez bir çizgi filme bu ödül verildi). “Prenses Mononoke” Yabancı Film Oskarı dalında ülkesinin adayıydı. Ulusal yayın kuruluşu NHK’nın yaptığı bir ankette “Tonari no Totoro / Komşum Totoro” tüm zamanların en sevilen filmi kategorisinde ikinci oldu (Bir Kurosawa başyapıtı birinci olmuştu: “Shichinin no samurai / Yedi Samuray”).

İyi bir öğretmendir Miyazaki, gönül rahatlığıyla çocuğunuzu ona emanet edebilirsiniz. Filmlerinde seyirciyi umutsuzluğa sevk edecek, korkutacak bir şey yoktur. Tersine insanın doğayla ilişkisi, çevrecilik, sevgi, dostluk, barış gibi çok önemli temalar doğru ve pozitif bir bakış açısıyla işlenir… Şiddete ve savaşa karşıdır (ABD’nin Irak işgalini protesto etmek amacıyla Oskar törenine katılmamıştı). Basit hikayeler anlatmaz, yüzeysel karakterler kullanmaz. Kendi ulusunun tarih ve kültürüne meraklı olduğu için sunduğu gerçeklik de, işlediği fantastik öğeler de hayli ilginç, bu ikisinin sentezi şaşırtıcı ve usta işidir. Zaten Hayao-san, düşsel unsurlara “popüler” oldukları için yaklaşmaz, kendi kültüründen aldığı etkileri evrensel temaları irdelemek ve işlemek amacıyla kullanır.

Ve olağanüstü yaratıcıdır…

10. uzun metrajlı filminde Miyazaki, dişi bir Japon balığı ile 5 yaşındaki bir oğlan (Sosuke) arasında kurulan dostluğu anlatıyor. Balık insan olmayı arzuluyor, ancak bu o kadar kolay değil. Ama Miyazaki evreninde imkansız da değil. Belli koşullara bağlı: Örneğin Sosuke’nin Ponyo’yu balık da olsa, insan da olsa çok sevdiğini, bir başka deyişle “koşulsuz sevme”yi bildiğini kanıtlaması gerekiyor. Balığın ise insan olduğunda sihir gücünü kaybedeceğini bilmesi ve kabullenmesi…

Şu kısa özet bile Miyazaki filmleriyle tanışan bir çocuğun/gencin neler kazanabileceğini, bilinçaltına ne türden mesajların yerleşeceğini anlatmaya yetiyor. Bunlara, harikulade çizimlerin ve muhteşem renklerin o körpe dimağda yaratacağı olumlu etki de eklenecek (Ustanın daha önceki filmlerini izlemiş olmama rağmen, özellikle ilk birkaç dakika ekrana bakakaldım. Abarttığımı sanan olabilir, bir bilgi aktarayım: Filmin ilk 12 saniyesi için çizilen eskizlerin toplamı: 1613 sayfa).

Meraklısına:
Miyazaki dışında güvenilir Japon çizgi film yönetmenleri de var. Onları tanımanın en pratik yolu DVD kapağında “Ghibli” kelimesini aramak. Ghibli, Miyazaki’nin bir başka usta çizgi filmci Isao Takahata ile birlikte kurduğu stüdyonun adı.

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı için yarıştı.
Ayrıca 6 ödül ve 8 adaylık

Açık Gazete, 3 Şubat 2012

Gake no ue no Ponyo/ Ponyo on the Cliff by the Sea/ Küçük Deniz Kızı Ponyo
Senaryo ve yönetim: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Toshio Suzuki
Seslendirenler: Tomoko Yamaguchi (Risa), Yuria Nara (Ponyo), Hiroki Doi (Sôsuke), Kazushige Nagashima (Kôichi), Jôji Tokoro (Fujimoto), Rumi Hiiragi (Fujin)
2008 Japonya yapımı, 101 dakika
Gösterim tarihi: 31 Temmuz 2009
Yaş sınırı: Yok
DVD firması: Tiglon / Bir Film

23 Mart 2012 Cuma

Sefiller

Çünkü “Sefiller” bir uyarlama değil, Hugo’nun eseri üzerine bir tür zihin alıştırmasıdır. Romana saygı duruşunda bulunan, bağımsız bir metindir; “kötü bir ‘Sefiller’ uyarlaması” olduğunu söylemek haksızlık olur

IMDB: 7.4
Rotten Tomatoes: %79
Manalı Filmler: 9,0

Avrupalı yönetmenlerden ikisine çok özel bir sempatim var: Lina Wertmüller ve Claude Lelouch… Wertmüller 1928 İtalya doğumlu, ilk filmini 1963’te yapıyor. 1937’de Fransa’da doğan Lelouch ise 1960’ta ilk filmini çekiyor. Lelouch’un yıldızı 1966’da -senaryo Oscar’ı aldığı- “Un Homme et une Femme / Bir Kadın Bir Erkek”le, Wertmüller’inki ise 1965’te “Let’s Talk About Men” ve 1972’de Cannes’da En İyi Yönetmen ödülüne değer görüldüğü “The Seduction of Mimi / Onuru Kırılmış Metalürji İşçisi Mimi” ile parlıyor.

Daha ilginci bu iki yönetmenin dünyalarının çok paralel olması. Lelouch’un daha estetik, Wertmüller’in daha ironik olması dışında birbirlerine o kadar yakın duruyorlar ki birini anlamak, ötekini tanımayı sağlıyor.

Deneyelim:

Lelouch filmlerinin bildiğimiz anlamda bir konuları yoktur. Çünkü Lelouch eserlerinde “hayatı” anlatır. Filmini -çoğunlukla- öykünün en başından, yani doğumdan başlatır, ana karakteri ölüme çok yaklaştığı döneme kadar izler.

Lelouch filmleri çok uzundur. Senaryolarını geniş tutar, ayrıntı gibi görünen onlarca olaya girer, çok esnek bir yapı kurar, bu yüzden insanda filmin daha kısa olması gerekirmiş duygusu uyandırır. Çağdaş film öyküleriyle kıyaslayınca Lelouch öyküleri klasik roman yapısını andırır. Arada uzun esler verse de malzemesi bir romandaki kadar yoğun ve dramatiktir.

Öykü, öyküleme ve senaryoda olduğu gibi reji anlayışında da başına buyruktur. Işıkla, renkle, görüntüyle oynar, yer yer denemeler yapar. İki dakika boyunca kamera oyuncunun yüzünde sabit kalırken, aynı filmin bir başka iki dakikası birkaç 360 dakikalık çevrinme ve onu izleyen çok uzun şaryolarla geçebilir. Çünkü o sahnelerini herhangi bir sinema anlayışına uygun olarak değil, kendi dünyasının gerektirdiği biçimde kurar.

Estetikten ödün vermez: Tam bir mükemmeliyetçi, has sinemacıdır… Filmleri ilk planından sonuncusuna sinema kokar. Yalnızca Lelouch filmlerinde rastlanabilecek öyle planlar vardır ki başlı başına birer sinema dersidirler. Çok sevdiği geniş açılı çekimlerle seyirciyi anlattığı dünyanın birinci elden tanığı haline getirir, “Sefiller”de olduğu gibi eşsiz bir görsel ziyafet çeker.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”i iki dakikadan fazla bir süre Belmondo’nun yüzünün yakın planıyla başlatabilir. Üstelik bu asla bağlı kalmak kaygısı gütmediği romandan alınmış bir sahneye ait ve fakat filmin içinde kullanmadığı bir plandır.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”i yaparken Bay Ziman’ın öyküsünü de araya sıkıştırıverir, seyirciyi, savaşın sürdüğünü ve Hitler’in ABD’ye iki atom bombası attığını sanan bir insanın dramıyla baş başa bırakır.

O kadar kendine özgüdür ki böyle bir “Sefiller” filmini ancak o yapabilir. Ortaya koyduğu eser çok özgür bir yapıdadır, o yüzden “uyarlama” biçiminde algılayanları şaşırtır.

Çünkü “Sefiller” bir uyarlama değil, Hugo’nun eseri üzerine bir tür zihin alıştırmasıdır. Soderbergh’in “Kafka”da yaptığı gibi Lelouch da Hugo’nun “Sefiller”ine çok uygun bir karakter yaratmış, onu “İnsanlık tarihinin en sefil dönemi” diye tanımladığı 20. yüzyılda yaşatmış, başından Jan Valjean’ın yaşadıklarına benzer olaylar geçirtmiştir. Film “Sefiller”e saygı duruşunda bulunan, bağımsız bir metindir; “kötü bir ‘Sefiller’ uyarlaması” olduğunu söylemek haksızlık olur.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”e selam yolladığı filminde romandan aynen alınmış sahnelere de yer verir. Sanki bu tavrıyla, kendisinden bir “Sefiller” uyarlaması bekleyenleri selamlamakta, “Bakın, Hugo’ya çok uygun bir biçimde de çekebiliyorum, ama canım böyle çekmek istemiyor, bu sahneleri aralara sizin için koydum” demektedir.

Dahası var: Hugo’nun “Sefiller”de yazdığı, insanların başlarından hep aynı olayların geçtiği biçimindeki tümceleri filmine yerleştirir, filmi çözümlemeye girişecek “dedektif seyircilere” en önemli ipucunu kendi elleriyle sunar.

Yani Lelouch tüm filmlerinde olduğu gibi “Sefiller”de de, insanların başından geçen işte o olayları, yani “hayat”ı anlatmış, kendi “Sefiller”ini yaratmıştır.

Lelouch işte bu kadar kendine özgüdür…

Sinema, sayı: 17, Mart 1996

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre
Ayrıca 4 ödül ve 1 adaylık

Les Misérables / Sefiller
Yapım, senaryo ve yönetim: Claude Lelouch (Victor Hugo’nun aynı adlı romanından esinlenilerek)
Görüntü yönetmeni: Philippe Pavans de Ceccatty, Claude Lelouch
Müzik: Francis Lai, Philippe Servain, Erik Berchot, Michel Legrand, Didier Barbelivien
Kurgu: Helene de Luze
Sanat yönetmeni: Jacques Bufnoir
Kostüm: Dominique Borg
Oyuncular: Jean-Paul Belmondo (Henri Fortin/Jean Valjean), Michel Boujenah (Andre Ziman), Alessandra Martines (Elisa Ziman), Ticky Holdago (Kibar serseri), Clementine Celarie (Catherine/Fantine)
1995 Fransa yapımı, 174 dakika
Dağıtımcı firma: Umut Sanat Ürünleri/UIP
Gösterim tarihi: 2 Şubat 1996

9 Mart 2012 Cuma

Harika Çocuk

Bu iki karakter arasındaki en temel farklılık, Carrie’nin içindeki nefreti karşısındaki insanlara yöneltip toplu kıyıma girişmesi, Pudra’nınsa ona düşmanlık besleyenleri anlayıp bağışlaması. Çünkü Pudra insanların ta içini görebilmekte, herkesin kendisinin çok farklı olduğunu düşündüğünü, oysa hepimizin aslında aynı olduğumuzu bilmektedir

IMDB: 6,2
Rotten Tomatoes: %47
Manalı Filmler: 8,5

Victor Salva “Powder” ile Holivud’un bu dönem içinde bulunduğu kendini yenileme çabasının simgesi olabilecek denli ilginç bir yapıta imzasını atıyor.

Doğuma giderken annesine şimşek çarptığı için olağanüstü bir beyne ve insanüstü güçlere sahip olarak doğan Pudra’nın öyküsünü anlatan “Powder”, Brian De Palma-Stephen King işbirliğinin ürünü “Carrie” tarzı bir “anormal yeniyetmenin doğaüstü güçleri ve diğerlerine yaşattığı kabus” filmi olabilecek malzemeye sahip. Salva’nın getirdiği asıl yenilik de bu noktada beliriyor: Genç yönetmen, bilinen tipte bir gerilim filmi malzemesinden, kimi toplumsal meselelere de parmak basan, ama asıl bir marjinalin yalnızlığını anlatan bir film yaratıyor.

Pudra da Carrie kadar yalnız bir insan aslında; onun annesinden nefret ettiği gibi o da babasından nefret ediyor, herhangi bir topluluğa katılamıyor, çevresindekiler tarafından sürekli aşağılanıyor, yaşamının her dakikasında nefreti yaşıyor. Daha önemlisi gerilim-şiddet edebiyatındaki çoğu kötü adamın tersine Pudra da Carrie gibi doğaüstü güçlerinin ne kadar önemli ve değerli olduğunu bilmiyor, onları “numara” olarak adlandırıyor, çevresindekilerden sempati toplamak için bunlardan yararlanıyor.

Pudra’yla ilgilenen hiç olmazsa birkaç kişinin olması dışında bu iki karakter arasındaki en temel farklılık, Carrie’nin içindeki nefreti karşısındaki insanlara yöneltip toplu kıyıma girişmesi, Pudra’nınsa ona düşmanlık besleyenleri anlayıp bağışlaması. Çünkü Pudra insanların ta içini görebilmekte, herkesin kendisinin çok farklı olduğunu düşündüğünü, oysa hepimizin aslında aynı olduğumuzu bilmektedir.

Bu kimliğiyle Pudra modern bir İsa görünümüne bürünüyor. Anlayan ve bağışlayan, tokat atıldığında öteki yanağını çeviren bir İsa… Bu yüzden finalde, o da İsa gibi insanlar arasında tümüyle yalnız bırakılacak ve gökyüzüne yükselecektir.

Böylece Salva başta yarattığı karakter olmak üzere filmini üzerine inşa ettiği tüm öğeleriyle, şiddet filmlerinden sevgi filmlerine dönüşmeye çalışan Holivud’un seyirci kitlesiyle buluşabilecek değerde ürünlerinden birini yaratmış oluyor. Ona bilim adamı gözüyle bakan fizik öğretmeni Donald (“The Fly / Sinek” filminden beri bu tür bilimsel çalışmalara ilgisini yitirmemişe benzeyen Jeff Goldblum), karısının hastalığıyla ilgilenmesini isteyen Şerif Barnum, çocuğa bir tür anne şefkatiyle yaklaşan öğretmen Jessie gibi karakterlerle çevrelenen Pudra’nın bu insanların varlık ve yardımlarına karşın sürekli evine dönmekten söz etmesi, yeryüzünde yapamayıp gökyüzünü yeğlemesi, filmin tematik yöneliminin bu doğrultuda olduğunu gösteriyor. Eve el koyan bankanın Pudra’nın kitaplarını bile alması, Şerif’in karısının oğluyla kocası konuşmadıkları için ölememesi ve belki de en önemlisi, Pudra’nın av meraklısı şerif yardımcısına can çekişen yaralı geyiğin acısını yaşatması gibi yan öykücük ve öğeler de Salva’nın filmini ilginç ve önemli kılan unsurlar.

Fakat asıl başarı kuşkusuz, genel olarak doğaüstü güçlerden söz eden gerilim filmlerini andırsa da, ana çerçeveyi oluşturan öğeler bakımından filmin yenilikçi tavrı. Şapkası, komik giyimi, tuhaf konuşma ve davranışları, tek bir kılı bile olmayan vücudu ile Pudra, bir eşine rastlamadığımız ve kolay kolay unutulmayacak kadar güçlü, değişik bir karakter.

Salva’nın gerilim yaratmak ve korumakta ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayan kimi sahneler (özellikle Pudra’nın sinirlendiği iki sahne) alabildiğine göz doldururken, Pudra rolünde Sean Patrick Flannery’nin yanı sıra, Lance Henriksen’in oyunu da göz okşayıcı. Fakat asıl sürpriz iyi bir oyuncu olarak bilinse de uzun süredir takdire şayan bir performansını izleyemediğimiz Jeff Goldblum’dan geliyor.

“Powder”ın asıl söylemeye çalıştığı şeyleri dile getiren en güzel sahne, Donald’la fizikten ve arkadaşlıktan konuştukları, Hoca’nın çocuğa dokunduğu bölüm. Doğrusu Holivud ürünü bir filmde, uzun süredir böyle dokunaklı bir sevgi sahnesi göremediğimiz için “Natural Born Killers / Katil Doğanlar”daki repliği anımsayıp duruyorduk: “Holivud öpüşmenin anlamını unuttu mu?..”

Sinema, Sayı: 22, Eylül 1996

Powder / Harika Çocuk
Senaryo ve yönetim: Victor Salva
Yapımcılar: Roger Birnbaum, Daniel Grodnik
Görüntü yönetmeni: Jerzy Zielinski
Müzik: Jerry Goldsmith
Kurgu: Dennis M. Hill
Oyuncular: Sean Patrick Flannery (Pudra), Jeff Goldblum (Donald Ripley), Mary Steenburgen (Jessie Caldwell), Lance Henriksen (Şerif Barnum), Brandon Smith (Şerif yardımcısı Harley)
1995 ABD yapımı, 112 dakika
Gösterim tarihi: 19 Temmuz 1996