Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

affetmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
affetmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2011 Salı

Gözlerimi De Al

Bu film kocasından dayak yiyen bir kadının hikayesi değil; ilişkilerinin merkezinde şiddetin yer aldığı bir çiftin değişme ve barış içinde bir arada yaşamayı öğrenme çabalarının hikayesi. Tam da bu yüzden değerli

IMDB: 7.0
Rotten Tomatoes: % 91
Manalı Filmler: 8.5

Her şiddet eylemi bir yardım çığlığıdır aslında...

Iciar Bollain'in yönettiği "Gözlerimi De Al" bu gerçeği iyi ifade ediyor.

Filmin zalim kocası Antonio'nun devam ettiği terapi grubunda küçük bir canlandırma yapıyorlar bir gün. Adam içeri giriyor, karısına ilk sözü: "Yemek hazır mı?" oluyor. Terapist gruptaki 8-10 erkeğe başka bir açılış cümlesi önermelerini söylüyor, kimseden çıt çıkmıyor. Sonunda Antonio "Merhaba, günün nasıl geçti?" demesini öneriyor. Canlandırmada koca rolünü üstlenen adam bu kez de: "Merhaba, günün nasıl geçti, yemek nerde?" diyor.

Trajik, değil mi?

Sadece karılarıyla değil, kimseyle samimi bir diyalog kurmayı bilmiyorlar, kendilerini ifade edemiyorlar. Hep savunmadalar, hep mesafeliler. Tam da bu yüzden şiddete başvuruyorlar. İletişimin başka biçimlerini kullanabilseler böyle davranmazlardı ki.

Antonio'ya psikologun dediği gibi, hedefleri yok, yaşamlarını kendi seçimleriyle şekillendiremiyorlar, hep dayatmalara maruz kalmışlar, zorunluluklara boyun eğmişler.

Kişilikleri gelişmemiş.

Bu nedenle karılarının kişiliğinin gelişmesinden, dışa açılmasından, toplumda saygı görmesinden çok korkuyorlar. Onları baskı altında tutmaya çalışmalarının sebebi bu.

Terapiye katılanlardan biri anlatıyor: "Hoşuma gidiyordu bu durum. Bana saygı duyuyordu. Ben evdeyken sessiz oluyordu. Çok sonra fark ettim, aslında benimleyken korkudan ödü patlıyordu. Kişiliğini yok etmiştim."

Bu yok edici tavrın altında yatan korkuyu Antonio çeşitli biçimlerde dile getiriyor filmde. Terapistine, karısı olumlu yönde değişirse artık onunla kalmayacağından korktuğunu anlatıyor. Pilar'a onsuz yaşayamayacağını söylerken ciddi. O kadar ki, evi bu kez geri dönmemek üzere terk edeceğini anladığında karısının gözlerinin önünde bileklerini kesmeye kalkışıyor.

O kadar çaresiz.

O kaba saba görünümün altında yardıma muhtaç bir çocuk yatıyor.

Pilar kadar çaresiz bir çocuk...

Bir filmde dendiği gibi: "Bu kadar korkan biri zararsız olamaz..." Antonio da sevdiklerine zarar veriyor. O ve benzerlerinin uyguladıkları şiddetin, kıskançlık nöbetlerinin altında hep aynı korku var aslında: Kaybetme korkusu.

Yani kendi yetersizlikleri. Özgüvensizlikleri. Kendilerinin değersiz olduklarına ilişkin sarsılmaz bir inanca sahip oluşları.

Antonio karısına gününün nasıl geçtiğini sormayı akıl edebiliyor, ama onun da şartları var: Pilar'ın günü "zararsız" biçimde geçtiyse iyi, örneğin Madrid'de çalışmaya karar verdiyse kötü. Çünkü Antonio o koca kentte kendisinin iş bulamayacağından, ezileceğinden, kaybolup gideceğinden korkuyor. Pilar'ın "Bir sürü iş yapabilirsin, sen çok yeteneklisin" cümlesini yanıtsız bırakıyor, ne desin, kendisi inanmıyor ki yetenekli olduğuna. Kendisini alt tarafı buzdolabı satan bir adam olarak görüyor.

O yüzden bir yardım çığlığıdır karısına attığı tokatlar...

Ve tam da o davranış biçimi sevgiyi yok eder, yardımı engeller...

"Gözlerimi De Al" Antonio gibilerin içinde debelendikleri kısır döngüyü iyi anlatıyor.

Sürekli eziliyorlar, yaşamın kenarında kalmışlar. Dünya onları hiçe sayıyor. Erkek kardeşinin Antonio'yu ailenin önünde "Bir de başımıza mimar kesildin" diyerek aşağılaması, Pilar'ın "Artık kendimi göremiyorum. Kim olduğumu bulamıyorum" demesi kadar trajik...

Ezildikçe eziyorlar. Hınçlarını karılarından çıkarıyorlar. Ve çocuklarından. Güçleri sadece onlara yetiyor çünkü...

Bu film kocasından dayak yiyen bir kadının hikayesi değil; ilişkilerinin merkezinde şiddetin yer aldığı bir çiftin değişme ve barış içinde bir arada yaşamayı öğrenme çabalarının hikayesi. Tam da bu yüzden değerli.

Sadece Pilar'ın değil, Antonio'nun da aslında bir "kurban" olduğunu gösterdiği için. O maço erkeklerin dünyasına içeriden bir bakış atabildiği için. Atalarından (örneğin Pilar'ın annesinden) aldıkları mirası ve geleceği de aynı biçimde inşa ettiklerini (örneğin Antonio'nun oğluna davranış biçimi) sergilediği için.

Ayrıntıların önemi
Hikayesini, sakin sakin anlatıyor Iciar Bollain. Köpürtmüyor, seyircinin duygularını kabartacak numaralara baş vurmuyor. Öykü çok elverişli olmasına rağmen şiddet dolu sahnelerden kaçınıyor. Örneğin rahatlıkla Antonio'nun Pilar'ın ağzını burnunu dağıttığı, oğlanın annesine sarılıp ağladığı, babasına vurmasın diye yalvardığı birkaç sahne koyulabilirdi filme, ama yok, onun yerine aslında karısını sevdiğini gösteren sahneler var, öfkesini kontrol etmeye çalıştığını, değişmek için gerçekten uğraştığını, ama özellikle Pilar müzedeki işinde başarılı olmaya başladıktan sonra olup bitenlerle başa çıkamadığını izliyoruz.

Pilar'ı onun kendisini terk etmesinden ölesiye korktuğu için yitirdiğini, yani kendi korkularının ve sevgiye teslim olamayışının kurbanı olduğunu...

Pilar'ın kendini geliştirmek ve ilişkilerini yeniden -küllerinden- yaratmak konusundaki başarısını Antonio'nun gösterememesinde kendini bırakamamasının etkisi büyük. Pilar kadın olduğu için daha kolay veriyor kendini, daha uyumlu, sevgiye teslim olmayı daha iyi beceriyor. "Gözlerimi de al" diyebiliyor... Antonio erkek, maço yetiştirilmiş, feminen özellikler geliştirmekte zorlanıyor. Kendini bırakmak dürtüsü, sahip olması gerektiğini düşündüğü "güçlü, koruyan, sahip çıkan aile reisi" imajıyla çelişiyor.

Tüm bunları klişelerden uzak durarak, gerçekçi portreler çizerek ve ayrıntılara inerek anlatıyor "Gözlerimi De Al"; bir kadının ayağında terliklerle evi terk etmesindeki trajediyi anlayabilen seyirciye sesleniyor.

Bollain dokunaklı bir hikaye anlatırken hemen tüm gücünü iyi çalışılmış senaryosundan ve güçlü oyunculuklardan alıyor... Laia Marull'un eriştiği başarıyı kelimelerle ifade etmek zor, Pilar'ın umutlarını, korkularını, her şeye rağmen kocasına duyduğu sevgiyi iyi anlatmış, filmin genelinde inanılmaz bir oyunculuk düzeyi yakalamış. Luis Tosar gayet inandırıcı, oğulları Juan'ı canlandıran hüzünlü yüzlü Nicolas Fernandez Luna ise bir kasting harikası...

Hikayesini anlatırken film kapsamını, Pilar'ın kız kardeşi, annesi ve sürekli erkeklerle ilişkilerinden bahseden müze çalışanları aracılığıyla kadınlara, Antonio'nun erkek kardeşi ve grup terapisine katılanlar aracılığıyla da erkeklere doğru genişletiyor.

Herhangi bir kadın ve erkek arasında yaşanmıyor bunlar; belki de tüm kadınlar ve erkekler arasında yaşanıyor.

Yüzyıllardır...

Bu yüzden vahim.

Pilar'ın kocasını şikayete gittiği karakolda dediği gibi: "Yara çok derinde..."

Film+, sayı: 4, Temmuz 2005

Ödülleri:
39 ödül, 17 adaylık

Take My Eyes / Te doy mis ojos / Gözlerimi De Al
Yönetmen: Iciar Bollain
Senaryo: Iciar Bollain, Alicia Luna
Yapımcılar: Santiago Garcia de Leaniz, Enrique Gonzalez Macho
Oyuncular: Laia Marull (Pilar), Luis Tosar(Antonio), Candela Pena (Ana), Rosa Maria Sarda (Aurora), Kiti Manver (Rosa), Sergi Calleja (terapist)
2003 İspanya yapımı, 109 dakika
Gösterim tarihi: 10 Haziran 2005

6 Mayıs 2011 Cuma

Mutluluğun Peşinde

IMDB: 7,3
Meta Critic: % 76
Rotten Tomatoes: % 87
Manalı Filmler: 8,5

Bu filmin ana karakterleri “mutluluğun peşinde” değiller, çok büyük bir mutsuzluğu atlatmaya çalışıyorlar. 4 yaşındaki oğulları Danny 8 ay önce ölmüş, hayatları alt üst olmuş, onsuz yaşamaya alışmaya uğraşırken bir yandan da “bu neden bizim başımıza geldi?” türünden sorulara yanıt arıyorlar.

Filmin özgün ismi daha anlamlı: “Tavşan deliği” anlamına geliyor, “Alice Harikalar Diyarında” göndermesi çok açık. Aslında buna gönderme demek yanlış, Lindsay-Abaire, eserinin ana temalarını irdelerken ünlü kitabı kullanıyor, ondan yardım alıyor.

Kitapta Alice, beyaz tavşanı ilk gördüğünde nehir kenarında bir bankta oturmaktadır, Becca da Jason’ın yazdığı “Rabbit Hole” çizgi romanını onunla bir bankta otururken görüyor, paralel evrenler hakkında sohbet ediyorlar. Becca başka bir alemde mutlu bir hayat sürüyor olması olasılığından hoşlanıyor.

Böylelikle “Rabbit Hole” benzer süreçleri inceleyen eserlerden farklı bir pozisyon edinmiş oluyor. Amacının sadece mutsuzluğu aşmaya çalışma sürecini anlatmak olmadığı çok belli, hayatın anlamına ilişkin bir sorgulama var burada, adeta seyirciye şöyle sesleniyor: hayat sandığımızdan çok daha geniş olabilir, o nedenle yaşadığın tek şey bu mutsuzlukmuş gibi davranmayabilirsin...

Mecazi anlamıyla alındığında Becca başka açılardan da Alice’i andırıyor, örneğin kendi gözyaşlarında yüzmesi veya fiziksel olarak küçülüp büyümesi gibi (ilgili İngilizce deyimleri düşünürsek)… Fakat bunlardan daha önemli bir buluşu var Lindsay-Abaire’in: Alice ile Becca arasındaki paralellikleri bilinçli koymuş olmasına rağmen ana karakterini “harikalar diyarı”na yollamıyor. Hatta kaçmakla ilgili her olasılığı dışlıyor. Ana karakterlerinin uyuşturucuya sarılmalarından, yeni bir bebek yapmalarından veya teselliyi başka kadınların kollarında aramalarından da yana değil, bu mutsuzluğun tek bir çözümü olduğunu söylüyor: Zaman (Becca’nın annesi Nat’le yaptığı konuma çok anlamlı).

Tabii ki gayet iyi çekilmiş ve oynanmış, son derece başarılı bir film bu, ama asıl puanları senaryosu sayesinde alıyor: Yalın, ama hayli gerçekçi, insanlık hallerini başarıyla sergileyen ama sergilemekle de yetinmeyen bir metin yazmış Lindsay-Abaire.

O kadar cesur ve bilge bir yazar ki, hayat denen “harikalar diyarı”nın en umutsuz hallerini büyüteç altına almaya cüret edebilmiş ve –filmlerde- nadir rastlanan önerileri var.

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında Oskar adayı
Ayrıca 16 adaylık

Meraklısına:
David Lindsay-Abaire’in oyunu Tony ödülüne aday gösterilmiş ve Pulitzer kazanmıştı.

Seçme replikler:
Becca (annesine, acıyı kastederek): Hiç geçmiyor mu?
Nat: Hayır… Bende geçmedi en azından. 11 yıldır devam ediyor. Geçmiyor ama… değişiyor…
Becca: Nasıl?
Nat: Bilmiyorum… Ağırlığı değişiyor sanırım. Bir noktada dayanılır olmaya başlıyor... Başka bir şeye dönüşüyor. İçinde tutabiliyorsun. Cebinde bir tuğla taşır gibi taşıyabiliyorsun... Hatta bir süreliğine unutabiliyorsun bile. Sonra tekrar çıkıyor ortaya. Korkunç oluyor. Ama her zaman değil. Öyle bir şey ki... sanki oğlunun yerinde artık o acı var. Bundan hoşlanmıyorsun ama devam ediyorsun. Asla geçmiyor… ki...
Becca: Devam et?
Nat: Ki aslında geçmemesi daha iyi…

Benzer filmler:
"Amish Grace" (Gregg Champion, 2010)
"La Stanza Del Figlio / Oğul Odası" (Nanni Moretti, 2001)
"Ordinary People / Sıradan İnsanlar" (Robert Redford, 1980)
"What Dreams My Come / Aşk İçin" (Vincent Ward, 1998)

Rabbit Hole / Mutluluğun Peşinde
Yönetmen: John Cameron Mitchell
Senaryo: David Lindsay-Abaire (Kendi oyunundan)
Yapımcılar: Nicole Kidman, Gigi Pritzker, Per Saari, Leslie Urdang, Dean Vanech
Oyuncular: Nicole Kidman (Becca), Aaron Eckhart (Howie), Dianne Wiest (Nat), Miles Teller (Jason), Tammy Blanchard (Izzy), Sandra Oh (Gaby)
Gösterim tarihi: 22 Nisan 2011
2010 ABD yapımı, 91 dakika.

26 Nisan 2011 Salı

Mızrakların Sonu

IMDB: 6,7
Rotten Tomatoes: %45
All Movie: 2,5 yıldız
Manalı Filmler: 7,5

Birbirine çok uzak iki kültürden gelen insanlar arasındaki dostluğu anlatan bir film. Üstelik bu dostluk bir trajedinin üzerine kuruluyor.

Ekvator ormanlarında yaşayan Waodani yerlileriyle diyalog kurmaya çalışan 5 misyoner, bir yanlış anlama sonucu öldürülür. Maktullerin yakınları olayın bir talihsizlik olduğuna karar verir, yerlileri suçlamazlar. Babası Nate öldürüldüğünde henüz küçük bir çocuk olan Steve, büyüdüğünde babasının düşüncelerini yaşama geçirir, aralarında katillerin de bulunduğu yerlilerle dostluk kurmayı başarır.

Gerçek olaylardan hareketle kotarılan film, “bağışlama” üzerine yapılmış en güzel eserlerden biri.

Arka jenerikte Steve ile babasının katili Mincayani’yi sohbet veya birlikte alışveriş ederken gösteren planlar bulunuyor. Filmin ardından bunları da izleyince hayatın ne kadar ilginç ve müthiş olduğunu düşünüyorsunuz bir kez daha…

Ödülleri:
1 ödül ve 1 adaylık

Meraklısına:
Hanon elindeki malzemeyi önce belgesel olarak değerlendirmiş, 2002’de “Beyond the Gates of Splendor” isimli filmi gerçekleştirmişti.

Benzer filmler:
Amish Grace (Gregg Champion, 2010)
"The Mosquito Coast / Sivrisinek Sahili" (Peter Weir, 1986)
"The Mission / Görev" (Roland Joffé, 1986)
"Black Robe" (Bruce Beresford, 1991)

End Of The Spear / Mızrakların Sonu
Yönetmen: Jim Hanon
Senaryo: Bill Ewing, Bart Gavigan, Jim Hanon
Yapımcılar: Bill Ewing, Bart Gavigan, Mart Green, Tom Newman
Oyuncular: Louie Leonardo (Mincayani), Chad Allen (Nate Saint / Steve Saint), Jack Guzman (Kimo), Christina Souza (Dayumae), Chemo Mepaquito (Gikita), Sara Kathryn Bakker (Rachel Saint)
2005 ABD yapımı, 108 dakika.
DVD firması: Horizon International

5 Nisan 2011 Salı

Amish Grace


IMDB: 6,7
Manalı Filmler: 8,5

Bazen küçük bir projede doğru isimler bir araya gelir ve projenin çapından beklenmeyecek denli iyi bir film kotarırlar. “Amish Grace”de de bu durum yaşanmış.

İşledikleri gerçek hikayeyi çok ciddiye alan senaristleri, neye, ne zaman vurgu yapacağını iyi bilen, deneyimli bir yönetmeni ve titiz oyuncuları olmasa bu projeden küçük, önemsiz bir film çıkabilirdi. Tersine, hiçbir kusuru, aksaması olmayan, son derece etkili bir film çıkmış.

“Amish Grace” ABD’de sık rastlanan toplu katliam öykülerinden birini anlatıyor. Bir sınıfa dalan bir adam rast gele ateş açıyor, beş kızı öldürüp beşini de yaraladıktan sonra intihar ediyor. Bu öykünün diğerlerinden farkı, maktullerin aşırı dindar Amiş topluluğunun üyeleri olması ve Amişlerin, bu tür olaylarda hep görüldüğü gibi nefret ve intikam duygularıyla davranmamaları. Bu yönüyle olay ABD kamuoyunda büyük ilgi uyandırmış. Bu kez toplum, acılı insanların kendilerine bu acıyı yaşatan adamın cenaze törenine katıldığını, dul eşini ziyaret ettiğini görmüş ve bundan çok etkilenmiş. Amişlerin affetmekten yana tavır koymaları, benzer durumlarda affetmek mümkün müdür tartışmalarına yol açmış.

Film o gün okulda katledilen 5 kız çocuğundan birinin annesini merkeze alıyor. Diğer topluluk üyelerinden farklı olarak Ida, affetmekte zorlanıyor, yüreği ile zihni arasında kalıyor, günler geçtikçe ruhsal bir dönüşüm yaşıyor ve olgunlaşıyor.

Bu süreci dengeli bir üslupla aktarırken film, Amiş hayat tarzının prensiplerini de yeterince işliyor. Dini inançları gereği Amişler çok sade yaşıyorlar. Teknolojiyi reddediyor, tek tip giyiniyorlar. İlginç olan, mahkeme kararıyla zorunlu eğitimden de muaf tutulmaları; çocuklarını kendi hayat anlayışlarına göre eğitiyorlar.

Sadece bu hayat tarzının sergilenmesi bile çok değerli ve önemli.

Kaldı ki “Amish Grace” bu ilginç topluluğu bir kriz döneminde yakalıyor, inançlarının en zorlu sınava tabi kaldığı günlere odaklanıyor ve bu nedenle istisnasız herkes için değerli öğretilerle dolu bir film haline geliyor…

Seçme replikler:
Gideon (Kızı Katie'ye): Nefret çok büyük, çok aç bir şeydir. Bir sürü keskin dişi vardır. Kalbini yiyip bitirir ve sevgiye hiç yer bırakmaz.

Rachel: Benim kızım da öldü. Ben de dünyaya haykırmak istiyorum. Ama kalbimi nefretle sevginin çatıştığı bir savaş alanına çevirmek istemiyorum. Bu çok canımı acıtıyor.

Gideon: Affetmek kolay değildir Ida. Tanrı bizi kolay yollara yöneltmiyor. Ama şunu iyi biliyorum. Hayatında her şey istediğin gibi gidiyorsa inancın gerçek değildir. Asıl hayatlarımız parçalanırken inancımızı sahici kılma imkanını elde ederiz.

Judith: Her sabah uyandığımda Anna'yla Lydia'nın evde iş yaparken birlikte şarkı söylediklerini duymayı bekliyorum. Sessizlik bana öldüklerini hatırlatıyor. İçim öfkeyle doluyor... O kadar ki, güç bela nefes alıyorum… Sonra o öfkeyi Tanrıya bırakıyorum... Bağışlıyorum. Bazen bir saat sonra bunu tekrar yapmam gerekiyor... Ve bir saat sonra bir daha. Ama böyle yapmazsam, bir daha nasıl nefes alırım, bilmiyorum.

Rahip (Charlie'nin cenaze töreninde): Bu önemli günde, tüm bu olaylardan sonra, kötülük yokmuş gibi davranamayız. En dindar insanın bile, kötü eylemler gerçekleştirmesi için karanlık tarafından aklının çelinemeyeceğini iddia edemeyiz. Ama Amiş kardeşlerimizin bize gösterdiği gibi duyduğumuz acı yüzünden intikam peşinde koşmadığımızda, kalplerimizi affetmenin şifa veren ışığına açtığımızda karanlık kovulur ve kötülük yok olur.

Meraklısına:
Amişler fotoğraf çektirmeyi dahi günah kabul ettikleri için kitabın yazarları filmin hazırlık ve çekim sürecine katılmayı reddetmişler.

Filmin oyuncuları ve yapım ekibinden 11 kişi 24 dalda Emmy ödülüne aday gösterilmiş ve dördü toplam 5 ödül kazanmış.

Ida rolünü üstlenen Kimberly Williams-Paisley daha ziyade TV dizilerinden tanıdığımız bir isim. En ünlü çalışması ise “According to Jim” dizisindeki baldız Dana rolü.

Amişler arasında geçen en ünlü sinema filmi 1985 tarihli “The Witness / Tanık”. Peter Weir’ın yönettiği filmde Harrison Ford, bir cinayete tanık olan genci korumak amacıyla Amişler arasında yaşamaya başlayan bir polisi canlandırıyordu. O film de gayet iyidir ama Amiş hayat tarzına ve bunun nedenlerine pek eğilmez, aşk hikayesine daha fazla odaklanır.

Amish Grace
Yönetmen: Gregg Champion
Senaryo: Sylvie White, Teena Booth (Steven Nolt, David Weaver-Zercher ve Donald B. Kraybill'in "Amish Grace: How Forgiveness Transcended Tragedy" isimli kitabından)
Yapımcılar: Kyle A. Clark, Marta M. Mobley
Oyuncular: Kimberly Williams-Paisley (Ida Graber), Tammy Blanchard (Amy Roberts), Matt Letscher (Gideon Graber), Fay Masterson (Jill Green), Madison Mason (Levi Brennaman), Gary Graham (Henry Taskey), Darcy Rose Byrnes (Rebecca Knepp), Karley Scott Collins (Katie Graber)
2010 ABD yapımı, 88 dakika.

27 Temmuz 2010 Salı

Çocuk

IMDB: 7,4
Allmovie: 4/5 yıldız
Metacritic: % 87
Manalı Filmler puanı: 8,5
“İnanç ve Sanat” sitesinin listesinde 46. sırada

Dardenne Kardeşler’in (Rosetta”, “The Silence Of Lorna / Lorna’nın Sessizliği”) Avrupalı sinemacılara (özellikle sanat sineması yapanlara) Fransız Yeni Dalga akımı hız kestiğinden beri, yani çooook uzun zamandır unuttukları şeyleri hatırlatmayı misyon edinmiş gibi bir halleri var: Hayata yönelmeyi, masa başında uydurulmuş hikayeleri değil, gerçeği anlatmayı…

Belgesel yönetmeni olmalarından gelen bir alışkanlıkla kameralarını sokağa çeviriyor, sıradan insanların öykülerini anlatıyorlar. Müzik kullanmıyor, özellikle Holivud filmlerinden aşina olduğumuz ana akım sinema anlatımından uzak duruyor, teknik gösterilere yüz vermiyor, çoğunlukla deneyimsiz oyuncularla çalışıyorlar. Tüm bunların sonucunda, ortaya çok gerçekçi filmler çıkıyor, ne söylediğine kulak verirseniz, ruhunuzu alt üst edebilecek kadar güçlü eserler…

“Çocuk” o kadar gerçekçi bir film ki, sokaktaki insanları gizli kamerayla çekmişler gibi bir izlenim veriyor. Dolayısıyla Dardenne Kardeşler’in sinema tavrını, Yılmaz Güney’in bir cümlesiyle açıklamak mümkün: “Umut”la ilgili bir soruya kendisi “Bütün bunlar zaten oluyordu, ben sadece sokağın başında durdum ve seyrettim” yanıtını vermişti.

Dardenne’lerin “Çocuk”ta seyredip bize aktardıkları ise bir arınma, iflah olma hikayesi… Küçük hırsızlıklarla geçinen, bencil, yalancı, hiçbir duygusu yokmuş izlenimi veren Bruno’nun sevgilisi Sonia’dan bir bebeği oluyor. Genç kadını hastanede kaldığı süre içinde hiç ziyaret etmeyen, o yokken evini başkalarına kiralamakta sakınca görmeyen Bruno, bebeği hayatının neresine yerleştireceğini bilemiyor, yasadışı evlatlık veriyor, yani satıyor. Sonia’nın durumu polise bildirmesi, ikisinin de hayatını değiştiriyor.

Dardenne Kardeşler’in her filmleriyle en saygın festival olan Cannes’da büyük ödül için yarışmaları, üstelik 6 yıl içinde 2 kez Altın Palmiye kazanmaları sadece sinemasal tavır ve ustalıklarıyla ilişkili değil, bu başarılarında ele aldıkları hikayeleri “spiritüel” bakış açısıyla işlemelerinin de payı büyük.

Sonuç: Hele de Bresson tarzı sinemayı seviyorsanız, her yaptıklarını izlemeniz gereken yönetmenler listesinde üst sıralardalar…

Ödülleri:
58. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye.
Ayrıca 10 ödül ve 12 adaylık.

The Child / L’enfant / Çocuk
Senaryo ve yönetim: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
Yapımcılar: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne, Denis Freyd
Oyuncular: Jérémie Renier (Bruno), Déborah François (Sonia), Jérémie Segard (Steve), Fabrizio Rongione (küçük hırsız), Olivier Gourmet (sivil polis)
2005 Belçika, Fransa ortak yapımı, 100 dakika
Gösterim tarihi: 2 Nisan 2006 (İstanbul Film Festivali)
DVD firması: As Sanat