Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

kült yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kült yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2013 Cuma

Savaş Atı



Yaşamın işleyiş biçimine duyulan sevgi ve hayranlık ise filmin daha gizli temaları. Hiçbir orduyu “düşman”, hiç kimseyi “kötü” göstermeyen bir savaş filmi bu. Dahası var: Spielberg artık -ruhsal olgunluk bakımından- o kadar ileri bir noktada ki, savaşı da yargılamıyor…

IMDB: 7,2
Rotten Tomatoes: % 77
Manalı Filmler: 10

Yeni filmiyle Spielberg, hiç düşmeyen performansına alışkın ve hem yeteneğine, hem bilgeliğine hayran olanları bile şaşırttı.

“Schindler’s List / Schindler’in Listesi” gibi başyapıtlarını bile –her açıdan- geçen bir film çekebileceği kimin aklına gelirdi?

Hele bu içerik, böyle bir bakış açısı…

Genelde beğenilmesine karşın “Savaş Atı” henüz hak ettiği yere konamıyor; “Citizen Kane / Yurttaş Kane” gibi, değeri ve önemi zamanla daha iyi anlaşılacak.

Orson Welles “Kane”de insanın ne kadar muazzam ve karmaşık bir yapı olduğuna dikkat çekmişti.

Spielberg ise hayata saygı duruşunda bulunuyor: Asıl muhteşem olan o…

“Eğlencelik” filmler de çekiyor oluşu kafaları karıştırsa da, müthiş bir hümanisttir Spielberg, “The Color Purple / Mor Yıllar”dan “The Terminal”a, 10’dan fazla filmde, siyasi ve ulusal farklılıkların ötesine ulaşarak “insan” hikayeleri anlattı. Kendi Yahudi kimliğinin de üzerine çıkmayı başardığı 2. DS filmi de var: “Saving Private Ryan / Er Ryan’ı Kurtarmak”… Bununla da kalmayıp “Munich / Münih”te İsrail devletini açıkça eleştirdi.

Muhalifleri görmek istemeseler de sevgi adamıdır, inançlıdır, spiritüel temalarla da yakından ilgilidir (Örneğin “Minority Report / Azınlık Raporu” kader-özgür irade meselesini irdeler) ve mesela “Close Encounters of the Third Kind / Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”da kanıtladığı gibi açık fikirli ve cesurdur.

Ayrıca epik serüven filmlerine düşkündür ve sinema sanatına sadakatinden asla taviz vermemiştir. Artık sayıları iyice azalan büyük, seyirciyi “büyüleyen” filmlerin adamıdır o.

Tüm bunlara gücünü, ününü ve olağanüstü yeteneğini ekleyince, “War Horse” gibi “zor” bir proje için ideal yönetmen olduğu ortada.

Bu film de Spielberg için ideal: İstediği, bir süredir özlediği her şey var içinde. Arzu ettiği biçimde şekillendirmeye çok uygun ve öykünün temeli: Sevgi...

Tüm bu nedenlerle o da çok sevmiş projeyi, büyük bir aşkla çalıştığı filmin her karesinden belli. Tek kelimeyle mükemmel bir iş çıkarmış, oyunculuklar, görsel yapı… her şey muhteşem…

Sadece Spielberg değil, romanı sinemaya uyarlamak üzere ilk harekete geçen kişi olan Revel Guest’ten ilk senaryoyu yazan Lee Hall’a kadar pek çok insan bu hikayeyi çok sevmiş, sevgilisine perdede kavuşmayı düşlemiş.

O yüzden aslında bu filmi okumak zor değil: Tabii ki sevgiyi anlatıyor. Ama sadece Albert ile atı Joey arasındaki duygu alışverişini değil, Fransız’ın torununa, Alman’ın kardeşine duyduğu sevgiyi de. Hatta –insanların geçinemeyeceklerini sandığı- iki at arasında oluşan dostluğu da.

Yaşamın işleyiş biçimine duyulan sevgi ve hayranlık ise filmin daha gizli temaları. Hiçbir orduyu “düşman”, hiç kimseyi “kötü” göstermeyen bir savaş filmi bu. Dahası var: Spielberg artık -ruhsal olgunluk bakımından- o kadar ileri bir noktada ki, savaşı da yargılamıyor (Stanley Kubrick’in ünlü bir sözü vardır: “Full Metal Jacket”ta savaşı “Tanrı’nın gördüğü şekliyle” anlatmak istediğini söyler, iyi veya kötü olarak değil, olduğu gibi). İstese örneğin iki Alman gencin kurşuna dizildiği planı –genelde yapıldığı gibi- onların tam karşısından çekip silahlar patlamadan evvel baş planına keserek izleyicisini duygulandırmaya çalışabilirdi. Atın ikinci “sahibi” Yüzbaşı Nichols’un öldüğü an da yok filmde. Ama örneğin tel örgülere takılan atı kurtarmak için “düşman”la işbirliği yapan askerler var.

Çünkü bu filmin odağında ölüm değil hayat duruyor.

Kötülüğe prim vermeyi reddeden bir film yapmış Spielberg, seyircisini de o bilgeliğe davet ediyor. Posta güvercinleriyle ilgili hikaye, hem filmin şifresi, hem de nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin bir kıssa: Asıl cesaret (ve olgunluk) savaşın üzerinden uçabilmekte…

Aşağıda yaşanan trajediye katılmayı, taraf olmayı reddederek…                      

Ödülleri:
En İyi Film, Müzik (John Williams), Kurgu (Michael Kahn), Sanat Yönetmeni, Ses ve Ses Kurgusu dallarında Oskar adaylığı
Amerikan Film Enstitüsü Yılın Filmi Ödülü
Ayrıca 4 ödül ve 29 adaylık.

War Horse / Savaş Atı
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Lee Hall, Richard Curtis (Michael Morpurgo'nun romanından)
Yapımcılar: Kathleen Kennedy, Steven Spielberg
Yürütücü yapımcılar: Revel Guest, Frank Marshall
Oyuncular: Jeremy Irvine (Albert Narracott), Peter Mullan (Ted Narracott), Emily Watson (Rose Narracott), Celine Buckens (Emilie), Niels Arestrup (Emilie’nin dedesi), David Thewlis (Lyons), David Kross (Gunther), Tom Hiddleston (Yüzbaşı Nicholls)
2011 ABD yapımı, 146 dakika
Gösterim tarihi: 3 Şubat 2012
DVD firması: Tiglon / Walt Disney Studios Home Entertainment

Açık Gazete, 13 Şubat 2012

Seçme replikler:
Belki de cesur olmanın farklı yolları vardır. Fransız posta güvercinlerinin en iyisi olduğunu, biliyor muydun? Mesajlarımızın yerine ulaşması savaşın gidişatını değiştirebilir. Bunlar cephede bırakılıyor ve evlerine gidiyorlar. Tek bildikleri bu. Evlerine varmak için savaş alanının üstünden geçmeliler. Acı ve dehşet dolu bir alanın üstünden geçerken aşağı bakamazsın. İleriye bakmalısın, yoksa asla evine ulaşamazsın. Sorarım sana, bundan daha cesurca ne olabilir? 

25 Aralık 2012 Salı

Cennetin Krallığı

Kudüs kuşatması sırasında kalenin zayıf noktası olan kapı parçalanıp iki ordu karşı karşıya kaldığı an çarpışmalarla ilgilenmek yerine gökyüzüne çekiyor kamerayı, hem savaşın o an kilitlendiğini, Balian'ın zekasını kullanarak yetersiz askeri gücünü kendisinden çok üstün Eyyubi ordusuyla eşitlemeyi başardığını gösteriyor, hem de Tanrısal bakış açısının avantajından yararlanarak orada o an olup bitmekte olan her şeyin aslında tarihte bir an ve evrende küçücük bir nokta olduğunu seyirciye anımsatıyor. O an mutlaka geçecek, o nokta el değiştirecektir, önemli olan geriye kalandır, yani içinde bulundukları zor koşullarda insanların nasıl davrandıkları

IMDB: 7,1
Metacritic: % 63
Manalı Filmler: 9,5

Ele aldığı temalar ve onları işleyişi bakımından büyük öneme sahip bir film var karşımızda. Batı'nın empoze ettiği resmi tarihi alt üst ettiği için değil sadece, yaşamın akacağı yönü insanların -ve dönemin- bilinç seviyesinin belirlediğini gösterdiği için. Filmin ana teması şövalyelik ruhu; değer verilen erdemlerin değişik durumlarda nasıl uygulanabileceğini, onlardan ödün verilip verilemeyeceğini tartışıyor, hemen tüm toplumların kültüründe bulunan mistik ahlak anlayışını uygulamaya çalışan karakterleri ve karşıtlarını inceliyor. Daha doğrusu, onlar arasındaki ilişki ve çatışmanın tarihe nasıl yön verdiğini... Bu çok önemli bir tavır, çünkü tarihsel öneme sahip olayları bu iki grup arasındaki çatışma belirliyor, dün olduğu gibi, bugün de...

Senarist Monahan tüm karakterlerini bütünsel gerçeklikleri içinde ele almaya çalışıyor, herkesin elinden gelenin en iyisini yaptığını vurguluyor. Reyland'a "Ben neysem oyum" dedirtiyor, hatta filmin "jöndamı" olan Kraliçe'nin de erdemli davranmayı sonradan öğrendiğini göstermekten kaçınmıyor. Bu arada seçimlerin önemine de dikkat çekiyor: Selahaddin Eyyubi durup dururken savaş başlatmakla kalmayıp aptalca bir hamleyle ordusunun yok olmasına da neden olan Guy de Lusignan'a, Kral IV. Baldwin'e çok yakın olduğu halde onu örnek alamadığını belirtiyor. Kraliçe'ye Balian'ın önerisi ise tüm dinlerdeki mistiklerin -eski- arınma (ve mutluluk) yolu: İktidarı terk etmek, sade bir hayatı seçmek; sahip olunan nesneler ve konumun değil, içsel yolculuğun daha önemli olduğunun bilinciyle...

Vicdan krallığı
Senaryo Hıristiyanlara da, Müslümanlara da aynı mesafede duruyor, yaptığı ayrım dinle değil, ahlakla ilgili: Şövalye yemininin dört cümlesiyle ifade edilen yaşam anlayışını uygulayanları olumluyor, diğerlerinin kendilerine ve başkalarına zarar verdiklerini gösteriyor. Selahaddin Eyyubi, cüzzamlı kral ve Balian bir tarafta, Guy, Reyland ve fanatik Müslüman Mullah karşıda. Bulundukları konumu, mensubu oldukları din değil, ahlak anlayışları, şefkat, onur, dürüstlük gibi erdemlere sahip olup olmadıkları belirliyor, yani aslında yaşama ilişkin bilinç seviyeleri...

Kudüs piskoposu ile Hospitaler Şövalyesi arasındaki belirgin fark, filmin bu tavrını net olarak ortaya koyuyor. Şövalye, tarikatına bağlılığı uğruna öleceğini bile bile yanlış bulduğu bir savaşa katılırken yaşamsal tehlikeyi gören piskopos din değiştirmeyi kabul etmelerini öneriyor, "Sonra tövbe ederiz" diyerek. Filmin anahtar diyaloglarından biri o, bu cümleyi duyan Balian şaşırıyor, "Sayenizde din hakkında çok şey öğrendim ekselans" diyor.

Bu film, ana karakterinin hayatı öğrenme sürecinin hikayesi olarak da okunabilir. Haçlı Seferleri'ne katıldığı için Kudüs'te bulunan Hıristiyan Balian, tüm dini öğeleri ve mabetleri aynı değerde görmeyi öğreniyor. Düşük bilinç seviyesinde olanlara küfür gibi gelen fikirler ediniyor. Kuşatma sırasında ölenlerin cesetlerini yakmak gerektiğini savunurken "Bunu Tanrı anlayacaktır. Eğer anlamazsa Tanrı değildir zaten, o zaman da sorun yok" diyor. Balian için sorumluluğu altındaki insanları ölümden korumak neyin günah olduğundan daha önemli. Yani Hz. İsa'nın öğretisine inanıyor, insanın ve hayatın kutsallığına...

Filmin her karesine sinen bu yaklaşım, çoğu kişiye fazla sert geliyor, çünkü perdede gördükleri, Hıristiyanlık hakkında bildiklerinden çok farklı. Fakat zaten sorun dinlerin kökenlerinde değil, sonradan dönüştükleri biçimde. Monahan ve Scott, Hz. İsa'nın fikirlerini temel alıyor, vicdan kavramını anımsatıyor, dinin hakimiyetinde geçen Ortaçağ'ın aslında Hz. İsa'nın fikirlerine uzak olanlar yüzünden yaratıldığını gösteriyorlar, her fırsatta "Bunu (savaşı) Tanrı istiyor" diye avaz avaz bağırsalar da...

Bu temaları, bu kadar bilinçli bir yaklaşımla ele alan kaç film var?

Anlamı derinleştirmek
Bu yaklaşımla yazılmış bir epik Ridley Scott'a "Gladyatör"de kaldığı noktadan ileriye gitme imkanını veriyor, felsefi açıdan ve yönetmenlik sanatı bakımından.

Görsel açıdan çok önemli bir farklılık başrol oyuncusunda. Orlando Bloom'un -çok eleştirilen- oyunculuğunda bir sorun yok, "Gladyatör"deki Russell Crowe'la, "Braveheart / Cesur Yürek"teki Mel Gibson'la kıyaslayınca daha zayıf duruyor, karakteri taşıyamıyormuş gibi. Oysa karakter farklı; daha mülayim, alçakgönüllü, öfkesi, nefreti, intikam duygusu yok, merhameti bol. Filmde onun kimliğinde yansıtılan bilinç seviyesinin Batı'da en yaygın bilinen simgesine çok benziyor, yani Hz. İsa'ya...

Çünkü Ridley Scott, -her büyük usta gibi- senaryodaki anlamı derinleştirmek ve artırmak için elindeki tüm gereçleri mükemmel biçimde kullanıyor ve artık çok da cesur davranıyor. Fiziksel gücü düşürerek içsel gücün vurgulanmasının etkisinin olağanüstü olacağını biliyor, olumlu anlamda da, çoğu seyirci için olumsuz anlamda da...

Bir başka örnek: Kudüs kuşatması sırasında kalenin zayıf noktası olan kapı parçalanıp iki ordu karşı karşıya kaldığı an çarpışmalarla ilgilenmek yerine gökyüzüne çekiyor kamerayı, hem savaşın o an kilitlendiğini, Balian'ın zekasını kullanarak yetersiz askeri gücünü kendisinden çok üstün Eyyubi ordusuyla eşitlemeyi başardığını gösteriyor, hem de Tanrısal bakış açısının avantajından yararlanarak orada o an olup bitmekte olan her şeyin aslında tarihte bir an ve evrende küçücük bir nokta olduğunu seyirciye anımsatıyor. O an mutlaka geçecek, o nokta el değiştirecektir, önemli olan geriye kalandır, yani içinde bulundukları zor koşullarda insanların nasıl davrandıkları, yani şövalye ruhu.

Filmde anlatılan temaların ne kadar bilinçli seçildiği, savaş sahnelerinin azlığından ve Aslan Yürekli Rişar'ın Kudüs'ü almaya çalıştığı dönemi anlatmamayı tercih etmelerinden de belli zaten, bunun da imkan dahilinde olduğu finalde anımsatılıyor.

Scott bu temaları ustalıkla işliyor, ayrıca onlara seyircinin ruhunda yankılanan bir duygu katıyor, hem de ilk plandan başlayarak: "Gladyatör" Maximus'un başakların üzerinde okşar gibi dolaşan elleriyle açılmıştı, "Cennetin Krallığı"nda yeryüzünü okşar gibi sakin sakin yağan bir karla açıyor filmini, çektiği acılara dayanamayıp kendini öldüren (pes eden) bir kadının üzerine yağan karla... Bu plan filmde, yaşanan acı-tatlı deneyimleriyle birlikte hayatın anlamının ve -hem içsel, hem dışsal anlamda- doğanın, dökülen kandan daha fazla önemsendiğini belirtiyor...

Film+, sayı: 3, Haziran 2005

Kingdom Of Heaven / Cennetin Krallığı
Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: William Monahan
Yapımcılar: Mark Albela, Bruce Devan, Ridley Scott
Oyuncular: Orlando Bloom (Ibelin'li Balian), Eva Green (Sybilla), Liam Neeson (Ibelin'li Godfrey), Jeremy Irons (Tiberias), Edward Norton (Kral Baldwin IV), Brendan Gleeson (Reynald), Michael Fitzgerald (Humphrey), Ghassan Massoudu (Selahattin Eyyubi)
2005, ABD yapımı, 145 dakika
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox






7 Aralık 2012 Cuma

Hayat Treni

Komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar da var

IMDB: 7,6
Rotten Tomatoes: % 62
Manalı Filmler: 9,5

“Le Concert / Paris’te Son Konser”in gördüğü ilgi ve kazandığı başarı (örneğin Altın Küre’ye aday olması), Romen asıllı Fransız yönetmen Radu Mihaileanu’yu “takip edilmesi gereken” isimler arasına soktu. Dünya çapında üne kavuşan ilk filmi olan “Hayat Treni”ni anımsamakta yarar var.

Mihaileanu’yu bizim sinema sektörümüz açısından önemli kılan özelliği, komedi-dram türünde çalışıyor olması... Komedi-dram, Türk sinemasının ana kollarından biri. 1970’lerde Ertem Eğilmez’in yönettiği Arzu Film eserlerinin hala büyük ilgi gördüğü malum. O kadroda görev yapan Yavuz Turgul da özellikle “Muhsin Bey” ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ile zarif komedi-dram örnekleri sergiledi. 2000’li yıllarda Murat Şeker, Yılmaz Erdoğan, Yüksel Aksu, (bazı filmleriyle) Murat Saraçoğlu, Çağan Irmak gibi yönetmenlerimiz aynı çizgiyi takip ettiler, türe “Dondurmam Gaymak”, “Babam Ve Oğlum” gibi kalburüstü filmler eklediler.

Komedi-dram türünde bir film, “Selamsız Bandosu”, “Züğürt Ağa”, “Değirmen”, “Vizontele” gibi örneklerde olduğu gibi toplumsal, “Beynelmilel” ve “Yangın Var”da yapıldığı gibi siyasi meseleleri ve temaları da makul bir seviyede işleyebiliyor. Mihaileanu bu açıdan da çok önemli bir isim. Örneğin “Paris’te Son Konser”, aynı zamanda ciddi bir Stalinizm eleştirisidir.

1941 yılında geçen “Hayat Treni”nde, toplama kampı ve soykırıma ilişkin söylentileri duymuş olan Yahudi cemaati, komşu köye Nazilerin geldiğini öğrenince, yaklaşan felaketten kaçmak amacıyla sahte bir sevkiyat düzenlemeye karar veriyor. Aralarından bazılarını Nazi kılığına sokuyor, bir gece yükte hafif, pahada ağır her şeyi doldurup trenle yola çıkıyorlar. Amaçları Rusya üzerinden Filistin’e, “kutsal topraklara” ulaşmak… Filmin yaklaşık üçte biri yolculuk hazırlığıyla, kalan kısmı ise yolda geçiyor.

Böyle bir hikaye dram, hatta gerilim-dram gibi türlerde de yapılabilirdi kuşkusuz. Komedi-dram türü ise, yaşamın bütününe dair bir bakış açısı sergileme imkanı sağlıyor. Bu tarz filmler, hikayesi ne olursa olsun, temelde “keyifli bir eğlencelik” sunma amacı güdüyor, ilk kareden sonuncusuna seyirciyi gülümsetmeyi amaçlıyorlar. Böylece film izleyicisine “her türlü olaya pozitif bakış açısıyla yaklaşmayı” önerir hale geliyor.

Ayrıca komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar, evde kalmak istemeyen genç kızlar, aşık delikanlılar da var ve Mihaileanu, karakterlerinin sevinç ve sıkıntılarından hiç kopmuyor. Aralarındaki küçük anlaşmazlıkları, çekişmeleri ve dönüşümlerini (örneğin Yossi’nin Marksist olmasını, Mordechai’nin havaya girip, gerçek bir Nazi komutanıymış gibi davranmaya, cemaatin bazı üyelerini “düşman” olarak algılamaya başlamasını) da işliyor.

Filmin önemini artıran bir başka yönü ise, trendeki Yahudi’lerin Romanlarla karşılaşması, hatta yola onlarla birlikte devam etmeleri. Soykırımla ilgili filmler genelde Yahudilerin katledilmesinden söz eder, oysa Nazizm demir yumruğunu önce Çingenelere indirmiş; onlar, zihinsel özürlüler ve komünistler yok edilirken toplumun olup bitenlere ses çıkarmadığı görülünce “düşman” tarifini Yahudileri de kapsayacak biçimde genişletmişti.

Romanları da hikayeye dahil etmesi, Nazizm kadar Stalinizm eleştirisi de yapması, Mihaileanu’nun konumlandığı yer açısından çok önemli: Aslında o sadece Nazilere değil, her tür baskıcı ideolojiye karşı ve tüm renkleriyle, olanca çeşitliliğiyle hayattan yana…

Zaten o yüzden filmin adı “Hayat Treni”…

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde En İyi İlk Film dalında Eleştirmenler (FIPRESCI) Ödülü
9 ödül ve 4 adaylık

Meraklısına:
İtalyan oyuncu Roberto Benigni de 1997 yılında soykırım olgusunu komedi-dram türü bir filmle işlemiş, “La Vita e Bella / Hayat Güzeldir” de çok beğenilen bir çalışma olmuştu.

Açık Gazete, 27 Nisan 2012

Train of Life / Train de Vie / Hayat Treni
Senaryo ve yönetim: Radu Mihaileanu
Yapımcılar: Marc Baschet, Ludi Boeken, Frédérique Dumas-Zajdela, Eric Dussart, Cédomir Kolar
Oyuncular: Lionel Abelanski (Shlomo), Rufus (Mordechai), Clément Harari (Başhaham), Michel Muller (Yossi), Agathe de La Fontaine (Esther), Johan Leysen (Schmecht), Bruno Abraham-Kremer (Yankele)
1998 Fransa, Belçika, Hollanda, Romanya, İsrail ortak yapımı, 103 dakika
Gösterim tarihi: 31 Mart 2000
DVD firması: Palermo

23 Kasım 2012 Cuma

Bulut Atlası

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz

IMDB: 8,2
Rotten Tomatoes: % 63
Manalı Filmler: 6

İki ayrı ekip oluşturulmuş, birini Tykwer, diğerini Wachowski kardeşler yönetmiş. Bunların ortak elemanı yok (görüntü yönetmeni bile). Tabii ki oyuncular her iki ekiple de çalışıyorlar. Onların işi de zor ve karmaşık, örneğin Halle Berry, bir gün Tykwer’in setinde, 1930’larda geçen hikayede canlandırdığı karakteri oynuyor, ertesi gün diğer sette, gelecekte geçen öyküdeki kadın oluyor…

Böyle film çekilmez… Bu çalışma yöntemini, sadece sinemanın doğasını anlayamamış yönetmenler makul bulur. Üçü de zekice fikirler içeren senaryolar yazmış, ilginç hikayeler anlatmış popüler isimler, ama asla Hitchcock, Ridley Scott veya Spielberg seviyesinde yönetmen olamadılar, olamayacaklar.

Böyle film çekilmez çünkü sinema bir ekip işidir; filmde çalışanların enerjileri esere siner. Bir planı en iyi açıdan çekmek kimseyi büyük yönetmen yapmaz; sinemanın ustaları, ekibin enerjisini, bir orkestra şefinin çalgı gruplarını yönettiği gibi ustaca yönetir, onlarca insandan (filmin temalarını, ruhunu en uygun biçimde seyirciye iletecek) ortak bir ses çıkarırlar. Başyapıtlar öncelikle uyumlu yapılardır; ne yaptığını iyi bilen insanlar ancak “büyük film” üretebilirler.

Filmin nasıl çekildiğini öğrenince insan, izlediğimiz yapının neden karmakarışık, katlanılmaz derecede eklektik olduğunu daha iyi anlıyor. Örneğin: Başarısız yayıncının hikayesindeki –filme neden dahil edildiği belirsiz- geriye dönüş sahnelerini düşünün: Genç adamın sevgilisinin anne babasına yakalandıkları an yaşananlar C sınıfı bir Amerikan gençlik komedisinde rastlayabileceğiniz yapının tıpatıp aynısı. Aynı filmin içinde dramatik ve komik, hatta gerilimli anlar yer alabilir elbette; fakat birbirlerinden bu derece farklı olmazlar, çünkü filmler, senaristin/yönetmenin aklına esen her şeyi içine tıkıştırdığı bohçalar değildir.

“Bulut Atlası” ise tam “duyan gelmiş” türü bir film; bir hikayenin yapısı, Pollack, Pakula gibi yönetmenlerin 1970’lerde çektiği siyasi içerikli macera-gerilimlerinden aynen kopyalanmış; sanki “Three Days Of The Condor / Akbabanın Üç Günü”ne ait planlardan oluşuyor. Bir diğeri “Master and Commander / Dünyanın Uzak Ucu” gibi yelkenli gemilerde geçen serüven/macera filmlerinin kötü bir taklidi…

O nedenle ortaya çıkan hilkat garibesi, o heyecan verici içeriği aktarmayı başaramıyor. Anlaşılan romanda gerçekten üst düzey bir bilgelik ve teknik ustalık var; eser, yetenekli ve usta bir sanatçının ellerinde, muhteşem bir filme dönüşebilirdi. Öyle bir yönetmen, senaryoyu fazlalıklardan arındırır (büyük ihtimalle 6 hikayeyi 3 veya 4’e indirir), hedefe olabilecek en makul biçimde ilerlerken filme ihtiyaç duyduğu derinliği katmayı başarırdı (Bu kadar uzun olup da bu kadar “koşturmak” zorunda kalan bir başka film herhalde yoktur).

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz. Fakat bu aslen Hanks’in ustalığı ve yeteneği sayesinde, yönetmenlerin değil. Örneğin Broadbent ve Weaving de usta oyuncular ama klişelerle dolu bir senaryoyla ve vasat yönetmenlerle çalışmanın kurbanı olmuşlar, projeye Hanks kadar ağırlık koyamadıkları belli.

Sonuç olarak “Bulut Atlası” önemli temalar işleyen, kesinlikle çok ilginç ama fena halde yetersiz bir film olarak tarihteki yerini alıyor. Eleştirmenlerin değerlendirmesiyle IMDB kullanıcılarının puanı arasındaki fark ise, yönetmenlerin, bir kez daha “konuşulan” bir film yapmayı başardıklarının kanıtı. Ama tek başarıları bu.

Açık Gazete, 5 Kasım 2012
Haber Anı, 6 Kasım 2012

Cloud Atlas / Bulut Atlası
Senaryo ve yönetim: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski (David Mitcell’in aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Stefan Arndt, Grant Hill, Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Susan Sarandon, Hugh Grant
2012 ABD, Almanya, Hong Kong, Singapur ortak yapımı, 172 dakika
Gösterim tarihi: 26 Ekim 2012

16 Kasım 2011 Çarşamba

İnanmak İstiyorum

Tüm bunlarla beraber film, Carter cephesinden iki önemli haberi taşıyor: Pes etmemen, neyi ne kadar anladıysan, neye ne kadar inanıyorsan onunla yaşamaya devam etmen lazım, anlayışına ulaştığını ve (Tanrı’ya) inanmak istediğini…

IMDB: 5.9
Rotten Tomatoes: % 31
Manalı Filmler: 9.0

Doğaüstü temaların sinemaya yansımasından söz edildiğinde en başta sayacağımız isimlerden biri hiç kuşkusuz Chris Carter. 1980’lerin ortalarında çeşitli TV filmi ve dizilerinin senaristliğini yapan sanatçıyı dünya çapında ün ve saygınlığa kavuşturan eseri, “X Files-Gizli Dosyalar” oldu. 1993-2002 arasında yaklaşık 200 bölüm çekilen bu dizi, belki de tüm TV tarihinin en çok izlenen ve beğenilen çalışmalarından biriydi. “Gizli Dosyalar” devam ederken Carter, “Millenium”, “Harsh Realm” gibi başka diziler de yarattı, hatta “Gizli Dosyalar”ın bilgisayar korsanı yan karakterlerini odağa koyduğu “Lone Gunmen”i gerçekleştirdi ama bunların hiçbiri “X Files” kadar ünlü ve etkili olmadı.

“Gizli Dosyalar” iki ana koldan akan bir diziydi: Asıl hikaye, hazırlıkları süren uzaylı istilasına ilişkindi ve Carter, Amerikan devletinin de bu öykünün bir parçası olduğunu, hatta uzaylılarla işbirliği yaptığını iddia ediyordu. Belgelere dayanarak yazdığı bu bölümler, tüm dünyada yankı uyandırdı, 1998’de gerçekleştirilen ilk “X Files” sinema filmi de öyküye yeni açılımlar getirdi. Bağımsız bölümlerde ise, Batı kültüründe bilinen neredeyse tüm doğaüstü olgular işlendi.

Bir bütün olarak düşünüldüğünde “Gizli Dosyalar” dizisi, doğaüstü temaların eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde popüler olmasını sağladı, ki bu Carter’ın en büyük başarısıydı.

Gündemde olan ikinci “X Files” filmi “I Want to Believe-İnanmak İstiyorum”un aldığı olumsuz eleştiriler, bu özetle yakından ilişkili: Film, dizinin 15 yıllık tarihine sırt çeviren bir eser gibi algılandı, hayal kırıklığı büyük oldu.

Oysa bu 15 yıl, aynı zamanda Chris Carter’ın kişisel tarihiydi. İnandığı, inanmak istediği ve anlamayı arzuladığı her konuyu diziye aktarmış ve bu süreçte, insanın doğaüstüyle ilişkide yaşayabileceği her hali yaşamıştı.

Ki zaten dizinin ana karakterleri Scully ve Mulder, Carter’ın iki ayrı yönünü temsil ediyorlardı: Scully, Materyalist öğretiyle yetişmiş ve onu terk etmeye hiç niyeti olmayan, bu anlamda tipik bir Batı insanı; bilgiye ve deneye dayalı bir yöntemle dünyayı ve hayatı kavramaya çalışıyor. Mulder içinse sezgi ve inanç daha önemli ve öncelikli. Scully karşılaştığı herhangi bir öğeyi reddetme dürtüsüyle inceliyor, Mulder’sa kabullenme güdüsüyle. Bilgiyle ilişkisi bakımından Scully daha asosyal, Mulder içinse bildiği, gördüğü şeyleri başkalarına aktarmak çok önemli.

Bu açıdan bakıldığında Mulder’ın, bilgi edinmeye ve aktarmaya tutkun bir kişilik olan Chris Carter’ı daha fazla temsil ettiğini söylemek mümkün. Bir başka deyişle “inanmak isteyen” Carter’ın ta kendisiydi; Fox Mulder, bilinmeyeni araştırmakta kullandığı en elverişli araç oldu…

Bu filme adını veren “İnanmak İstiyorum” cümlesi de diziden gelir. FBI’da kullandıkları odada, Mulder’ın masasına en yakın duvarda asılı olan posterde bir UFO fotoğrafı ve altında bu cümle vardır. Haliyle bu filmin de uzaylılarla ilgili olduğu sanıldı. Oysa Carter dizinin son iki bölümünde uzaylı istilası ile ilgili son cümlelerini de kurmuş, yani “o dosyayı kapatmıştı”...

Açık tek bir dosya, henüz araştırmadığı tek bir giz vardı, ki bu filmin ana konusu bu, yani: Tanrı…

Filmin yapısal çözümlemesi de bu yönü işaret ediyor: Karşımızda herhangi bir polisiye filmde rastlayabileceğimiz kadar sıradan bir hikaye var. Filmin ana öyküsünde –bir medyum Rahip’in katkıları dışında- doğaüstüyle ilişkili hiçbir şey yok. Fakat bu hikayenin ana kahramanları Mulder ve Scully… Carter’ın muradı bu hikayeyi anlatmak olsaydı, bunu başka karakterler aracılığıyla da yapabilirdi. Oysa, filmin adından, afişinden başlayarak bunun bir “X Files” öyküsü olduğunu, yani Mulder ve Scully’nin bir “gizem”in peşinden koşacaklarını söylüyor. Bununla da yetinmiyor, Scully’nin ilgilendiği bir çocuk hastayla ilgili bir yan hikaye de kullanıyor ki onda da doğaüstü bir tema yok. Her iki hikayenin ortak noktası ise, öykü kahramanlarının sevdikleri bir kişinin ölümünü engelleme çabaları…

Oysa ölüm, bazen, bir anda geliveren bir şey, FBI Ajanı Whitney’in, Mulder’ın gözü önünde ölmesi gibi… Filmde iki ölüm daha var: Rahip Joseph ve Scully’nin ameliyatı engelleyerek ölümüne yol açtığı Rus hasta… Hepsi birbirinden esrarengiz…

Tüm bu öykülerde ise sayılamayacak denli çok spiritüel tema var.

Carter’ın kişisel gelişimiyle ilgisi açısından önemli verilerden birini daha değerlendirmeye almak gerekiyor: Scully’nin “Tanrı’nın böyle yapmamı istediğini sandım” deyişini…

Tüm bunlarla beraber film, Carter cephesinden iki önemli haberi taşıyor: Pes etmemen, neyi ne kadar anladıysan, neye ne kadar inanıyorsan onunla yaşamaya devam etmen lazım, anlayışına ulaştığını ve (Tanrı’ya) inanmak istediğini…

Sözün kısası film, Carter’ın parapsikolojiden spiritüalizme geçişini müjdeliyor; o artık, kendi deyimiyle “dinsel deneyim yaşamak isteyen bir dinsiz” değil ve bundan sonra yapacakları daha da ilginç olacak.

Sinema, Ekim 2008

The X Files: I Want to Believe / Gizli Dosyalar: İnanmak İstiyorum
Yönetmen: Chris Carter
Senaryo: Frank Spotniz, Chris Carter
Yapımcılar: Frank Spotniz, Chris Carter
Oyuncular: David Duchovny ( Fox Mulder), Gillian Anderson (Dana Scully), Amanda Peet (Dakota Whitney), Billy Connolly (Rahip Joseph Crissman), Mitch Pileggi (Walter Skinner)
2008 ABD, Kanada ortak yapımı, 104 dakika
Gösterim tarihi: 12 Eylül 2008
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox

30 Eylül 2011 Cuma

Sessizlik

IMDb: 7.9
Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 9.0

Bergman sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri. En İyi Yabancı Film Oskarını tam 3 kez kazandı, ayrıca 9 Oskar adaylığı var. 5 kez Altın Palmiye için yarıştı, 1997’de “Palmiyelerin Palmiyesi” ödülüne değer görüldü. “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” seçmesinde 10 filmiyle yer aldı.

Steven Spielberg şöyle demişti: “Ona her zaman imrendim. Keşke onun kadar büyük bir sinemacı olabilseydim, ama bu imkansız. Ondaki sinema aşkı bana vicdan azabı yaşatır”.

O aşk Bergman’da öylesine yoğundur ki, filmlerini adeta elle tutulabilir bir sinema duygusuyla donatır, açıklanamaz bir çekicilik verir onlara. Sinemanın çok az sayıdaki gerçek büyücülerindendir o.

Büyük ustanın bu özelliklerini en çok yansıtan filmlerinden biridir “Sessizlik”. Önemli bölümü bir otelde, 3-4 kişi arasında geçen bir filmin, yapıldıktan 50 yıl sonra da sinema tarihinin en başarılı eserleri arasında kabul edilmesi, sadece Bergman adıyla açıklanabilir.

Güçlü bir filmdir “Sessizlik”. Genelinde iletişimsizlik, Anna’nın ablasına bakışlarında nefret ve kayıtsızlık ve örneğin Esther’in hastalığının nüksettiği sahnede ölüm korkusu çok yoğundur.

Zaten Bergman filmleri, aynı zamanda felsefi yönleriyle ünlüdür. Eserlerinin çoğunda varoluşa dair sorunları, iletişimsizlik, yalnızlık gibi meseleleri ve tabii ki inanç ve ölümü irdelemiştir.

Film ilk planda görülen ana temasını (iletişimsizlik) çeşitli biçimlerde irdeler: İki kız kardeş (Anna ve Esther) yabancı bir kentte iki gün kalırlar. Birbirlerinin dilini bilmedikleri için Anna ve sevgilisi olan garson cinsellik, Anna’nın oğlu Johan ile cüceler oyun, Esther ile otel görevlisi ise işaret diliyle anlaşırlar (Tüm bu insanlar içinde en az anlaşabilenler, aynı dili konuşanlardır). Müzik, fotoğraf, sinema ve gösteri sanatları da bir iletişim aracı olarak kullanılır.

Anna ile Esther’in çocukluklarından kalma ciddi meseleleri vardır, artık iletişim zeminini bile yitirmişlerdir. Yaşama arzuları da yok olmuştur. Daha dışa dönük olmasına rağmen Anna, çevresindeki dünyada sadece cinsellik arar. Aydın bir kişilik olmasına rağmen Esther de bulundukları kenti merak etmez, gezip tanımaya çalışmaz. Dış dünyayla, kendi iç dünyalarıyla ve diğer insanlarla iletişim kuramayan, buna çabalamayı bile bırakmış bu iki kadın aslında –yönetmenin ülkesi- İsveç’in simgesidirler; filmin daha az fark edilen temalarından biri modern yaşam eleştirisidir. Kente giren tanklar, o uygarlığın sonuna ilişkin bir öngörüdür.

Johan’ın otelde tanıştığı cücelerin yedi tane oluşu, ise ünlü masalı düşündürür: Ne Esther’de, ne de Anna’da o saflık kalmıştır, zihinleri kadar ruhları da kirlidir.

Filmin adıyla kastedilense, iki kız kardeş arasındaki iletişimsizlik değildir sadece, Tanrı’nın sessizliğidir. “The Seventh Seal / Yedinci Mühür” gibi filmlerinde de aynı temayı işleyen Bergman’ın ünlü “inanç üçlemesi”nin son halkasıdır bu film; Tanrı’nın var olup olmadığı tartışılmaz artık, sessiz, acılı bir kabulleniş noktasına varılmıştır.

İki kardeş, aynı kişiliğin iki yönüdür aslında. Anna, hasta ablasını otel odasında bırakıp gider, içe dönük ve entelektüel kimliğin ölüme terk edilişidir bu. Anne ile oğulun neyi geride bıraktıklarını, Esther’in yeğenine verdiği mektuptaki kelime anlatır: “Ruh”.

Aklın susuşu. Umutsuzluk.

Sessizlik.

Meraklısına:
Üçlemenin diğer filmleri, “Aynanın İçinden" ve “Kış Işığı”nın da videoları piyasada bulunuyor.

Filmin senaryosu da ülkemizde yayımlandı.

Ödülleri:
3 ödül ve 1 adaylık.

Açık Gazete, 26 Ağustos 2011

Tystnaden / The Silence / Sessizlik
Senaryo ve yönetim: Ingmar Bergman
Yapımcı: Allan Ekelund
Oyuncular: Ingrid Thulin (Ester), Gunnel Lindblom (Anna), Birger Malmsten (garson), Håkan Jahnberg (otel görevlisi), Jörgen Lindström (Johan)
1963 İsveç yapımı, 96 dakika, siyah beyaz
DVD firması: Tiglon / Bir Film

15 Temmuz 2011 Cuma

Gölgeler

Mutluluğa ulaşmanın yolları gibi çok önemli temaları gerilim yapısıyla harmanlayan, fevkalade önemli bir film

IMDB: 6,6
Rotten Tomatoes: % 60
Manalı Filmler: 8,0

İlk filmi “Before the Rain / Yağmurdan Önce” (1994), Milcho Manchevski’nin tüm dünyada tanınmasını sağladı: Aşk, doğum, şiddet, ölüm, cinsellik, özgürleşme, mutluluk arayışı gibi önemli temalara duyduğu yoğun ilgi dikkat çekiyor, üst seviyede bir sosyal bilinç ve eşine az rastlanır bir insan sevgisiyle dolu olduğu anlaşılıyordu. Yönetmen, Makedonya’da bir dağ köyünün dingin atmosferi içinde yaşanan gerginliğin neden ve nasıl tırmanıp patladığını ustalıkla anlatmakla kalmıyor, hikayesini Londra’ya da (benzer toplumsal sorunların artık yaşanmadığı Batı Avrupa’ya) yaymak suretiyle, deyim yerindeyse Avrupa’nın portresini kanla çiziyordu. Aslında tek bir bütün olan film hikayesini, üç ayrı başlıkla sunmuş, film zamanıyla da ustaca oynayarak, akışı, üç durağı olan bir hat biçiminden çıkarmış, kendi üzerine kapanan bir çembere dönüştürmüştü. Filmin ilk bakışta görülebilen (zahiri) yönü buydu ve toplumsal temaları bakımından esere çok uygundu. Çeşitli sahnelerde, farklı vesilelerle somutlaşan çember motifi, (insan ilişkilerindeki şiddet konusunda tarihten gelen ve bugünkü koşullarla pekişen) kısırdöngüyü irdelemek için idealdi.

Filmin spiritüel temalarına, kolay görülemeyen (batın) yönlerine, repliklerde ve bir duvar yazısı olarak yinelenen bir cümle rehberlik ediyordu: “Zaman asla ölmez. Çember asla tamamlanmaz”. Dolayısıyla bu cümle filmin “gizli” anlamlarını çözmek için bir anahtar işlevi üstleniyordu.

“Dust” da (2001) tinsel bir filmdi ve 19. yüzyıl sonlarında ABD’de, 20. yüzyıl başlarında Makedonya’da ve günümüzde Manhattan’da geçen yine üç hikaye vardı, ama bu kez bir değil, birbirinin içine geçen üç çember söz konusuydu (bir hikayenin kahramanı, 100 yıl önce veya sonrasındaki hikayede de görülüyordu). Bir başka deyişle Manchevski, film zamanıyla oynamakla kalmıyor, seyircisini zamanın lineer akışından sıyrılmaya davet ediyordu.

“Yağmurdan Önce”nin tüm ana izleklerine görelilik, arınma, kefaret, diriliş gibi yeni temalar eklenmişti. Filmin adı gibi (“küller küllere, toz toza”) iki erkek kardeş arasındaki ilişki de İncil kökenliydi (Habil ile Kabil) ve bu kez “Bu benim hikayem” cümlesi yineleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlardaki ulusların bağımsızlıklarını kazanma girişimlerine müdahalesine (ve bu süreçte yaşanan bol kanlı olaylara) epeyce yer veren Manchevski, tarihin de bir “kurmaca” olduğunu vurgulamayı ihmal etmemişti. Bir hikaye anlatıcısı olarak kendini özgürleştirmeye azami özen gösterdiği dikkat çekiyor, kullandığı trükler seyirciyi çok zorlayacak noktalara varabiliyordu. “Yağmurdan Önce”yi çok beğenenlerin önemli bir bölümünü şok edebilecek kadar farklı bir filmdi “Dust”, ve tüm bunların doğal bir sonucu olarak selefi kadar beğenilmedi, ülkemizde zaten hiç gösterilmedi.

Son filmi “Senki / Gölgeler” ilk bakışta çok farklı algılansa da, aslında o kadar tipik bir Manchevski eseri ki, adeta -adı konmamış- bir üçleme bu filmle tamamlanıyor.

Filmin baş kahramanı doktor Lazar (yine İncil kökenli bir isim, Hazreti İsa’nın dirilttiği Lazarus’tan geliyor) bir trafik kazası geçirip ölümden dönüyor. Hayatına giren (ve film ilerledikçe hayalet oldukları anlaşılan) varlıklarla arasında bir ilişki gelişmeye başlıyor. Bu yeni “aile”nin bireyleriyle (yaşlı kadın, genç kadın ve kucağında bir bebek olan yaşlı adam) Lazar arasında gelişen ilişki, yine kefaret (hem annenin günahının, hem Lazar’ın kazadan kurtarılmasının bedeli olarak), mutluluk arayışı ve ruhsal arınma temalarına ve tarihi olaylara bağlanıyor. Manchevski’nin filmin tinsel yönünü vurgulamak amacıyla yinelediği öğe bu kez şu cümle: “Senin olmayanı geri ver”. Nitekim bu iade gerçekleştiğinde Lazar diriliyor, “ölü gibi” yaşamaktan (çok ünlü bir doktor ve dominant bir karakter olan annesinin ağırlığından, çoktan ölmüş bir ilişkiyi sürdürmeye çalıştığı karısından) kurtuluyor. Tabii ki bu soyut temalar, birkaç kez yinelenen somut tünel görüntüleriyle destekleniyor, tünel hem doğumun, hem ölümün simgesi oluyor.

Bu üç film içinde yapısı en karmaşık olanı bu, filmin derinlerine nüfuz etmek, yoğun bir emek ve sabır gerektiriyor. Bu da çok doğal, “kendi dirimine ölülerle iletişim kurarak ulaşmak” diye özetleyebileceğimiz bir ana fikirle ilk kez karşılaşıyoruz.

Tabii bir de Manchevski’yle uğraşmak hiç kolay değil. Hem çok başarılı bir yapı ustası, hem de felsefi donanımı üst düzeyde olan bir sanatçı. Projelerine uzun sürede ve çok araştırma yaparak hazırlanıyor, seyircinin karşısına (sadece senaryosu değil, ışığı, müziği, kurgusuyla) tam teçhizatlı olarak çıkıyor ve ondan da aynı özeni talep ediyor.

Üstelik çok da oyunbaz; gerçeğin sınırlarını araştırmayı sevdiği için, seyircinin algısıyla da oynuyor. Örneğin hayaletlere fiziksel beden gerektiren işler yaptırıyor, Lazar’ı araçtan çıkararak ölümden kurtarıyorlar mesela.

Böylece seyirciyi köşeye sıkışıyor: Ya bunun nasıl olabildiğini, yani Manchevski’nin mantığını öyle ya da böyle kavrayacak, ya da yönetmenin saçmaladığına hükmedecek.

Hayattaki her şey gibi filmler de göreli, bir filmin karakteri seyreden kişiye göre şekilleniyor ve üstelik bu kimlik zaman içinde değişiyor. Dolayısıyla saçmaladığına karar vermenin hiçbir sakıncası da yok.

Öyle ya, sonuçta “bu onun hikayesi”…

Sinema, Kasım 2008

Meraklısına:
Yabancı Film dalında Makedonya’nın Akademi Ödülleri adayıydı.

Senki - Shadows / Gölgeler
Senaryo ve yönetim: Milcho Manchevski
Yapımcılar: Mariela Besuievski, Nermin Gladers, Dimitar Gochev, Martin Husmann
Oyuncular: Borce Nacev (Dr Lazar Perkov), Vesna Stanojevska (Menka), Sabina Ajrula (Dr. Vera Perkova), Salaetin Bilal (Gerasim), Ratka Radmanovic (Kalina)
2007 Makedonya Cumhuriyeti, Almanya, İtalya, Bulgaristan, İspanya ortak yapımı, 130 dakika
Gösterim tarihi: 3 Ekim 2008

29 Kasım 2010 Pazartesi

La Jetée

IMDB: 8,3
Allmovie: 4,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 93
Manalı Filmler: 9,0

Sinema tarihinin en ünlü ve manalı kısa filmlerinden biri, belki de birincisi…

Ünlü belgesel yönetmeni Chris Marker, 1962’de, tamamı fotoğraflardan oluşan, yani hareketli görüntü içermeyen bu kısa filmle adını tarihe yazdırdı (Sadece Kadın’ın uyandığı an, kısacık bir hareket var). Üstelik film (Almanca fısıltılar haricinde) diyalog da içermiyor, hikayeyi dış ses anlatıyor.

Ve bu özelliklere sahip olan bu film çok beğeniliyor, sinema otoriteleri tarafından “takipçi”lerinden daha başarılı bulunuyor, bugün bile bilim kurgu dalının en iyi filmlerinden biri olarak kabul görüyor…

Haliyle “La Jetée”, azımsanamayacak bir katkı yapmış, pek çok sinemacıyı etkilemiş. Filmin zaman yolculuğuna yaklaşımından ilham alan eserler arasında örneğin “Terminator” serisi sayılabilir. Ünlü Terry Gilliam filmi “Twelve Monkeys / Oniki Maymun” zaten bu kısa filmden hareketle kotarılmıştı.

3. Dünya Savaşı dünyayı yerle bir etmiş, sağ kalan bir avuç insan yeraltında yaşamaya başlamışlardır. Totaliter yetkililer uygarlığın yeniden yaratılmasında ihtiyaç duyulan kaynakları bulması amacıyla seçilmiş kişileri zaman yolculuğuna çıkarır, ama sadece Adam başarılı olur. Çocukluğunda bir kez gördüğü, ama unutamadığı Kadın’ı bulur, aralarında bir yakınlık gelişir.

Bu öykü aracılığıyla Marker hayata anlamını veren değerleri anımsatıyor, seyircisini sevgi, zaman ve bellek üzerine düşünmeye davet ediyor.

Taklitlerinden sakınınız: “La Jetée” onların olamayacağı kadar şiirsel, duygulu ve etkili bir film…

Meraklısına:
Filmi izlerken, Marker’ın film ekonomisi açısından bulduğu çözümleri (örneğin “geleceğin dünyası”na seyirciyi nasıl ikna ettiğini) de incelemenizi öneririm.
Kadın ve Adam’ın birlikte kesilmiş ağaç gövdesine baktıkları sahne, ünlü Hitchcock yapıtı “Vertigo”ya gönderme.

Sinema eleştirmeni ve akademisyen Janet Harbord filmi her yönüyle incelediği bir kitap yayımladı.

Ödülleri:
Jean Vigo Ödülü

İzlemek için:
Google
Dailymotion
DVD’sinde ise yine zaman ve bellek temalarını işleyen Marker belgeseli “Sans Soleil” (1983) ile birlikte.

La Jetée / The Pier
Senaryo ve yönetim: Chris Marker
Oyuncular: Jean Négroni (anlatıcı), Hélène Chatelain (Kadın), Davos Hanich (Adam), Jacques Ledoux (Deneyi yapan)
1962 Fransa yapımı, 28 dakika, siyah beyaz

Kara Şövalye

IMDB: 8,9 (10. sırada)
Allmovie: 4,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 93
Manalı Filmler: 8,0

Bruce Wayne’in dönüşümü sürüyor…

“Batman Başlıyor”da Wayne, intikam arzusuyla dolu genç bir adamdan topluma hizmet için uğraşan bir kahramana dönüşmüştü. Bu filmde ise Batman olarak kendi varoluşunu sorguluyor, “toplumun kahramana ihtiyacı var mı?” sorusuyla cebelleşiyor, sonunda egosunu biraz daha geri çekmeye karar veriyor. “Nasıl tanındığı” önemini yitirmiştir artık, alkış, iltifat ve madalya yerine nefret, aşağılanma ve belki de hapis cezasıyla karşılaşacağını bile bile “kara şövalye” olmaya razı geliyor.

Batman’in bu dönüşümünde Joker ve Dent’i yakından tanımasının, onların iç yolculuklarına tanık olmasının payı büyük. Bu üç karakter aracılığıyla “insanın içindeki iyi ve kötü” meselesinin tartışılması ise bu filme asıl değerini veren unsur. Bu açıdan ilham veren bir yanı da var.

Şahsen bu filmi “Batman Başlıyor” kadar bile beğenmiyorum. Yine de bir sonraki Nolan/Batman filmi “The Dark Knight Rises”ı sabırsızlıkla bekliyorum çünkü belli ki Batman’in dönüşümü devam edecek. Nolan, ana karakterinin spiritüel gelişimini anlatmayı ısrarla sürdürüyor ve çok başarılı sonuçlar elde ediyor. Bir sonraki filmde Wayne egosunu tamamen sıfırlayabilecek mi bilmiyorum, ama bu ihtimalin varlığı bile heyecan verici…

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Heath Ledger) ve Ses Kurgusu dallarında Oskar; Sanat Yönetmenliği, Görüntü Yönetmenliği, Makyaj, Kurgu, Görsel Efekt ve Ses dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 79 ödül ve 55 adaylık.

The Dark Knight / Kara Şövalye
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, Jonathan Nolan (Öykü: Christopher Nolan ve David S. Goyer; Karakterler: Bob Kane)
Yapımcılar: Charles Roven, Emma Thomas, Christopher Nolan
Oyuncular: Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Heath Ledger (Joker), Aaron Eckhart (Harvey Dent), Michael Caine (Alfred), Maggie Gyllenhaal (Rachel), Gary Oldman (Jim), Morgan Freeman (Lucius Fox)
2008 ABD, İngiltere ortak yapımı, 152 dakika
Gösterim tarihi: 25 Temmuz 2008
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

12 Kasım 2010 Cuma

Prestij

IMDB: 8,4 (73. sırada)
Allmovie: 3,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 75
Metacritic: % 66
Manalı Filmler: 8,5

Christopher Nolan’ın, “Insomnia” yazısında yaptığım tarife (“Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen”) en uygun filmlerinden biri de “Prestige / Prestij”. Ayrıca film, belli başlı Nolan temalarının neredeyse tamamını içeriyor: Gerçek, gerçekliğin(in) tutsağı olan birey, gerçekliğin değiştirilmesi, başkasının gerçekliğine müdahale etmek, yanılsama, yalan, vicdan azabı vs…

Ayrıca film, kişisel eğilimleri dolayısıyla Nolan’ın mesafeli kalamayacağı, ama bu filme kadar da eğilme fırsatı bulamadığı alanlara girmesini de sağlıyor: Sihirbazlık, yani gerçeği değiştirme yanılsaması üzerine kurulu bir uğraş/sanat ve hem gerçeği en iyi aktaran, hem de yeni bir gerçeklik kurmaya en çok yaklaşabilen sanat dalı, yani sinema (Bu dönem filminde bugün bildiğimiz anlamıyla “sinema” yok elbette, ama tüm film hem sinemaya saygı duruşu, hem de sinemayla ve seyirciyle hesaplaşma üzerine kurulu. Cutter’ın açılıştaki repliklerinin finalde yinelenmesinin anlamı çok açık; o cümleler sinema seyircisine söyleniyor: “Gerçekten anlamayı/keşfetmeyi arzu etmiyorsunuz, kandırılmak istiyorsunuz”.

Gerçeklikle ilgili tipik Nolan temalarını işlerken kıskançlık, rekabet, tutku, takıntı, fedakarlık gibi insani duygu ve hallere de geniş yer veren “Prestij” senaryosunun asıl şaşırtıcı tarafı Nolan’ın kendine ve seyirciye duyduğu güven. Teknik açıdan bu kadar zor bir senaryoyu, yüksek bütçeli bir ana akım sinema filminde kullanmak gerçekten büyük cesaret gerektirir. Filmin açılışını hatırlatayım:

Cutter’ın Borden’ın kızına sihirbazlık tekniklerine ilişkin açıklaması önsöz niteliğindedir, bunlarla Angier’in öldüğü sekans paralel kurguyla aktarılır.

Borden idamla yargılanmaktadır.

Bir avukat hapishanede onu ziyaret eder, sırlarını satmasını ister, o görüşme sırasında Angier’in günlüğünü Borden’e verir.

Borden günlüğü hücresinde okurken Angier merkezli geriye dönüş sahneleri başlar (dış ses/anlatıcı da Angier’dir bu bölümde)

Angier Tesla’yı ziyarete gider, görüşemez, otelde beklerken Borden’ın günlüğünü okumaya başlar. Geriye dönüş sahneleri bu kez Borden merkezlidir, ikisinin de genç sihirbaz çırağı oldukları günler onun ağzından anlatılır.

Böylece film henüz 12. dakikasına varmadan, iki kahramanıyla birlikte Tesla, Cutter gibi önemli yan karakterlerden bazılarını da seyirciye tanıtmış, ana hikayesini özetlemiş (iki sihirbaz arasındaki kıskançlık ve rekabet), -Nolan’a her zamanki “gerçeklik kurma ve yıkma” yaklaşımı gereği çok gereken- tekinsiz, gizemli ama öte yandan çekici bir atmosfer sunmuş ve buna seyirciyi alıştırmış, ana dram öğelerinin bir kısmını işlemeye başlamış (ün, ustalık, kıskançlık, cinayet, mahkumiyet, olası bir idam, babasız kalacak bir çocuk vs) ve -bence en tuhafı- çok katmanlı yapısını izleyicisine kabul ettirmiş olur (iki kahraman, iki ayrı defter, sürekli iki dış ses kullanımı vs). Böyle bir teknik seviyeye (ki şu an sadece senaryo tekniklerinden söz ediyorum) binde bir rastlanıyor.

Üstelik bu, bir dönem filmi, yani bu 12 dakikada, sadece kostüm, mekan veya oyunculuk tarzına ilişkin değil, görüntü yönetmenliği ve rejide de uygun bir stilin belirlenmiş ve başarıyla uygulanmakta olması gerekiyor.

Üstelik bu, sihirbazlık gibi özel bir alana eğilen, yani seyirciye o alana ilişkin belli bilgiler aktarması, ama bazılarını özenle gizlemesi, bu konuda çok sağlıklı bir denge tutturması gereken bir film (Nitekim Nolan bunları başarmakla kalmamış, ayrıca filmin yapısını sihirbazlık numaralarındaki gibi üç aşamalı olarak kurmuş.)

Uzatmayayım, sadece ilk 12 dakikasını izlediğinizde bile, “Prestij”in sadece senaryo teknikleri açısından başarısı bile insanın başını döndürmeye yetiyor. Ayrıca diğer sinemasal aygıtların (oyunculuk, görüntü, kurgu vs) tamamında da çok üst düzey bir başarıya ulaşılmış ve bu seviye filmin son karesine kadar aksamadan gidiyor.

Mana açısından değerlendirdiğimizde filmin önemini artıran iki faktör daha var: İlki sonuçta tüm hikayenin “yaşama bilinci”yle alakalı oluşu, arzu eden seyircinin “ahlaki ders” çıkarmasına müsait yapısı ve ikincisi gerçekliği –gerçeküstücü denilebilecek bir yaklaşımla- değiştiren dahi bilim adamı Tesla’yı gündeme getirmesi… Filmin Tesla’yla ilgili sahneleri, onun dehası hakkında epey bilgi veriyor ve en büyük tutkusu olan “kablosuz enerji aktarımı”nı kolay unutulmayacak bir görsellikle aktarıyor.

Filmin tek olumsuz yönü de senaryosuyla ilişkili, Nolan yine zekasını denetleyememiş, öyküyü/filmi daha da ilginç kılmak adına yaptığı manevralar (falancanın ikizi varmış modeli trükler) bir yerden sonra “fazla” oluyor, gerçeklikle fantezi arasındaki sağlıklı denge finale doğru adam akıllı bozuluyor.

Meraklısına:
Filme temel oluşturan roman ülkemizde de yayımlandı

Yapım firması New Market romanını uyarlamak istediğinde Christopher Priest’a “The Following / Takip”in kopyasını yollamış (zaten o sırada daha henüz “Memento / Akıl Defteri” çekilmiş değilmiş), Priest Nolan’ın yaklaşımını kendi romanlarındaki tavra çok benzetmiş, filmi sevmiş ve başka teklifler almış olmasına rağmen New Market’le anlaşmış.

Ödülleri:
Sanat Yönetmeni ve Görüntü Yönetmeni dallarında Oskar’a; Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Bilimkurgu Film ve En İyi Kostüm dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 3 ödül ve 11 adaylık.

Seçme replikler:
Angier (Borden’a): “Hiçbir şey mi?.. Bu işi neden yaptığımızı hiç anlayamamışsın. Seyirci gerçeği bilir. Dünya basittir. Sefildir. Tümüyle maddidir. Ama onları kandırabilirsek, bir saniye için bile olsa… o zaman hayret etmelerini sağlarsın. Sonra… çok özel bir şey görürsün. Gerçekten bilmiyorsun demek… Yüzlerindeki ifade… her şeye değerdi.”

Cutter (açılış replikleri): “Dikkatle seyrediyor musun? Her sihirbazlık numarası üç bölümden, üç sahneden oluşur. İlki ‘vaat’ bölümüdür. Sihirbaz sana sıradan bir şey gösterir, bir deste kağıt, bir kuş veya bir insan. Bu desteyi sana gösterir, hatta belki incelemeni ister… gerçek, normal, üzerinde oynanmamış bir şey olduğunu görmen için. Fakat gerçek, farklı olabilir… İkinci perdeye ‘dönemeç’ denir. Sihirbaz o sıradan nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürür. İşte o an, hilenin sırrını arar ama bulamazsınız. Çünkü dikkatli bakmıyorsunuz. Sırrı bilmek değil, kandırılmak istiyorsunuz. Henüz alkışlamazsınız... çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir. Onu geri getirmeniz gerekir. İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında üçüncü bir perde bulunur. En zoru… Ona ‘Prestij’ deriz…" (Filmin en sonunda bu monolog kısaltılmış olarak kullanılıyor ve “Kandırılmak istersiniz” kelimeleriyle bitiyor.)

İleri okuma için:
“Following / Takip” senaryo analizi
Rüyalar Gerçek Olsa

Benzer filmler:
“The Illusionist / Sihirbaz” (2006, Neil Burger)
“Death Defying Acts / Öldüren Cazibe” (2007, Gillian Armstrong)


The Prestige / Prestij
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, Jonathan Nolan (Christopher Priest’ın aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Aaron Ryder, Emma Thomas, Christopher Nolan
Oyuncular: Hugh Jackman (Robert Angier), Christian Bale (Alfred Borden), Michael Caine (Cutter), Piper Perabo (Julia), David Bowie (Tesla), Andy Serkis (Alley)
2006 ABD, İngiltere ortak yapımı, 130 dakika
Gösterim Tarihi: 22 Aralık 2006
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

27 Ekim 2010 Çarşamba

Batman Başlıyor

IMDB: 8,3 (108. sırada)
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 84
Manalı Filmler: 7,0

Amerikan süper kahramanlarından genelde hazzetmem, Batman kültürüne de hiç sempatim yoktur, hatta manasız bulurum. Anne-babası öldürüldüğü için kötülerle savaşmaya azmetmiş, koca bir holdingi yönetirken boş zamanlarında suçluları kovalayan bir karakter bana inandırıcı da gelmez, çekici de. Sadece insanüstü bir özelliği olmaması dikkate değerdir, parayla yaptırdığı özel cihazları kullanan sıradan bir adam olması onu diğer Amerikan süper kahramanlarına kıyasla biraz daha “katlanılabilir” kılar.

Tabii işin içine sinema girince durum değişiyor, ana karakter veya öykü size çekici gelmese bile usta bir yönetmenin çalışmasından büyülenebiliyorsunuz. Örneğin Tim Burton imzalı “Batman Returns / Batman Dönüyor”u beğenirim. Hatta genelde Batman külliyatındaki diğer karakterlere de soğuk yaklaşmama rağmen, o filmdeki Kedi Kadın ve özellikle Penguen yüreğimi titretmeyi başarır. Sonraki “Batman” filmlerini ise “iş gereği” izlemişimdir, teknik açıdan müthiştirler, çok iyi çekilmişlerdir, ama mana ve duygu bakımından yerlerde sürünürler (ki bu da normal ve hatta kaçınılmazdır, çünkü o filmler kültürlü yetişkinler için değil, çocukları büyülemek için yapılmıştı).

Batman ürünleriyle ilişkim bu nedenlerle yıllarca mesafeli kaldı. Derken mizahçı-senarist arkadaşım Kutsi Akıllı bana bir Batman albümü verdi: Frank Miller (“Sin City / Günah Şehri”, “The Spirit”) imzalı “Year One / Batman: İlk Yıl” idi o albüm ve Kutsi haklıydı, o farklıydı, maceradan ziyade psikolojiye ağırlık veren bir çalışmaydı, karakterin süper kahramana dönüşmesi sürecini anlatırken çocukluğunu ve gençliğini ayrıntılı işliyor, külliyat açısından önemli bir boşluğu dolduruyordu. Çok güçlü bir eserdi, çizgi roman olmasına rağmen tüm Batman filmlerinden daha “gerçek” görünüyordu.

“Batman Başlıyor” Miller’ın o yaklaşımını sinema perdesine taşıyor. Bu film “Batman: İlk Yıl” uyarlaması değil, ama bakış açısı aynı… Burton’ın çektiği Batman filmleri, görkemli, çekici, hoş masallardı. Gerçekle fantezi arasında ikincisine ağırlık veren bir denge kurulmuştu. Ama artık o yaklaşım eskimişti, satmıyordu. Aynen James Bond konusunda olduğu gibi stüdyoya “gerçekçi” bir Batman gerekiyordu ve bu zor işin altından kalkabilecek belki de tek kişi Christopher Nolan’dı.

Doğal olarak Nolan’ın önce gerçekle fantezi arasında kuracağı dengeyi iyi hesaplaması gerekiyordu, ilk cümlesini kurdu: “her şey gerçek olmalı” (Filmin sitesinde Goyer, Nolan öyle istediği için bu şiara uygun çalıştıklarını, Batman’in pelerininden arabasına varıncaya kadar her öğeyi elden geçirdiklerini anlatıyor). Ayrıca Nolan - Ra's Al Ghul’un ölümsüz olması gibi- fantastik öğeleri dışladı, gerçekle fantezi arasında ilkine ağırlık veren bir denge kurdu, sonuçta, olabilecek en gerçekçi Batman filmini yaptı.

İşin başında Nolan olunca, doğal olarak “yeni bir gerçekliğin kurulması” teması da önem kazanıyor. Filmin ilk 40 dakikasında Bruce Wayne’in “dönüşüm” öyküsünü izliyoruz, öfkeli, intikam arzusuyla dolu bir gençten toplumun yararına çalışmaya karar veren birine ve yavaş yavaş Batman’e dönüşüyor. Filmin asıl değerli ve ilginç bölümü de bu 40 dakika… Bu kısımda işlenen temalar çok önemli, ben de çok seviyorum (sadece bu filmde değil, her nerede karşıma çıkarsa), “bir insan olarak kalmayıp bir fikre, bir ideale dönüşmek” anlayışına da bayılıyorum; ama sonrasında kopuyorum: “Tüm bunlardan çıka çıka yarasa peleriniyle çatılarda zıplayan bir adam mı çıktı?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Tabii bu Nolan’ın sorunu ya da kabahati değil, Batman 1939’dan beri var. Nolan zaten yapılagelen Batman filmlerine yeni bir soluk, yeni bir enerji kazandırdığı için kutlanabilir veya eleştirilebilir.

Sadece sinema açısından değerlendirirsek Nolan’ın bu filmde yaptığı iş çok büyük, başarısı müthiş… Ama bir subayın Atatürk’e, bir avukatın Gandi’ye nasıl dönüştüğünü bilenler için, Bruce Wayne’in dönüşümü (ve tabii sonrasında yaptığı “kahramanlık”lar), kim çekerse çeksin, “geyik” kalıyor.

Ödülleri:
En İyi Görüntü Yönetmeni dalında Oskar adaylığı (Wally Pfister)
En İyi Dram filmi dalında Hugo adaylığı
Ayrıca 6 ödül ve 37 adaylık.

Batman Begins / Batman Başlıyor
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, David S. Goyer (Karakterler: Bob Kane)
Yapımcılar: Larry J. Franco, Charles Roven, Emma Thomas
Oyuncular: Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Michael Caine (Alfred), Liam Neeson (Henri), Katie Holmes (Rachel), Gary Oldman (Jim), Cillian Murphy (Dr. Jonathan Crane), Tom Wilkinson (Carmine Falcone), Rutger Hauer (Earle), Ken Watanabe (Ra's Al Ghul), Morgan Freeman (Lucius Fox)
2005 ABD, İngiltere ortak yapımı, 140 dakika
Gösterim tarihi: 17 Haziran 2005
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

5 Ekim 2010 Salı

Insomnia

Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır

IMDB: 7,2
Allmovie: 4 yıldız
Metacritic: % 78
Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 8,0

Kendi imkanlarıyla (ve üç kuruşa) çektiği “The Following / Takip” sayesinde “Memento / Akıl Defteri” için bütçe bulan Christopher Nolan’ın, o filmin başarısından sonra ne yapacağı merak konusuydu… Sinema camiası “Akıl Defteri”nden büyülenmişti, Holivud’da kapılar Nolan’a açıktı, ama hangi kapıdan girecekti? Ondan önce Bryan Singer, Robert Rodriguez, Mikael Hafström gibi yönetmenler, farklı ülkelerden, bağımsız filmlerden gelip A sınıfı Holivud ürünlerinde yönetmenlik koltuğuna oturmuşlardı. Stüdyolarla çalışmayı reddedip bağımsız filmler çekmeye devam edenler de vardı. Temel iki seçenek de bunlardı.
Bir yol daha vardı; daha zor, tam olarak nereye çıkacağı belirsiz, bu yüzden de daha tehlikeli, haliyle diğerlerinden daha az tercih edilen bir yol: Stüdyolarla (üstelik yüksek bütçeyle) çalışmak, ama ruhen bağımsız kalmak, kişisel eğilimlerine, zevklerine, ilgilendiği temalara ihanet etmemek…

Nolan’ın işi zordu, o aşamada yapacağı seçim, büyük olasılıkla geleceğini belirleyecekti.

Fakat Allah Nolan’a “yürü ya kulum” demişti bir kere; karşısına üçüncü yoldan, rahat bir şekilde ilerleyebileceği bir proje çıktı: “Insomnia”… Bu bir uyarlama idi. Norveçli Erik Skjoldbjærg 1997’de modern bir kara film çekmiş, başta senaryosu olmak üzere hemen tüm öğeleriyle film çok beğenilmiş, hatta yönetmen Holivud’a gidip “Prozac Nation / Prozac Toplumu”nu yapmıştı.

Bir cinayeti çözmek üzere Norveç’e giden İsveçli bir dedektif olan Jonas’a (“Amistad”, “Mama Mia”, “Angels & Demons / Melekler Ve Şeytanlar” gibi filmlerden tanıdığımız Stellan Skarsgard) odaklanan “Insomnia” tipik Nolan temalarını zaten içeriyordu: Çalıştığı bölgede –yılın o mevsiminde- güneş hiç batmadığı için uyuyamayan Jonas’ın gerçeklikle bağı zayıflıyor, ortağını yanlışlıkla öldürmesinden kaynaklanan vicdan azabı hayatını mahvediyordu. Ayrıca dedektifin bu ikinci cinayeti de aranan katilin üzerine yıkmaya çalışması, yani “gerçekliği değiştirme” –ve tabii ki, bunun beraberinde gelen bedel ödeme- teması da vardı.

Senaryonun haklarını çoktan satın almış ve yeni metni yazdırmış olan yapımcılar yönetmen arayışındaydılar, Nolan “Insomnia”yı çok beğeniyordu, sonuçta buluşuldu. Nolan senaryoya gücü yettiğince müdahale etti (hatta rivayetlere bakılırsa son yazımı bizzat yaptı), kendi temalarını derinleştirdi. Örneğin hikayeye bir kedi-fare oyunu ekledi, böylece gerçekliği değiştirip yeni bir gerçeklik yaratma izleğini iki taraflı işledi: Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da katille dedektifin bir tür kader birliği içine girmeleri söz konudur, her iki cinayeti de öldürülen kızın erkek arkadaşı üzerine yıkmaya karar verirler, ama bu sırada dedektif Will (Pacino) katili (Williams) bir punduna getirip içeri tıkmaya, katilse dedektifin iş ortağını öldürdüğüne bizzat tanık olan tek kişi olmasının avantajını kullanıp yakayı sıyırmaya çalışır. Yani anlaşmazlık konusu, yeni gerçekliğin nasıl yaratılacağıdır.

Bir başka gerçeklik yaratmaya cüret etmek ise, belki de en aşırı insan davranışıdır…

Kim çekerse çeksin, Holivud’un yaptığı bir uyarlamada orijinal filmdekinden daha derli toplu bir anlatımın olacağı, rahatsız edici senaryo zaaflarının giderileceği, ana akım sinemanın kurallarına daha fazla riayet edileceği, filmin orijinali kadar tedirgin edici olmayacağı ve bazı bölümlerinin törpüleneceği kesindi. Örneğin dedektifin ölen kızın en yakın arkadaşı ile arabadayken kızın bacağını okşaması, otel görevlisine adeta tecavüze kalkışması vs Holivud uyarlamasında yoktur. Hem ana karakter daha “temiz” biridir, hem de film daha steril: Örneğin Jonas bir köpeği öldürür, Will ise bir köpeğin cesedine ateş eder… Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen Nolan için bu arındırma harekatı sorun değildi; bunları yaptı. Öte yandan filme başka bir yönetmenin büyük ihtimalle katamayacağı şeyler kattı, örneğin Pacino ve Williams’ın oyunculuklarında tuhaf bir denge olmasını sağladı, bununla karakterleri yazılan hallerinden daha derin ve ilginç hale getirdi, sonuçta filmin varoluşçuluğun sularına açılmasını sağladı.

Ayrıca örneğin, orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, sağlam inşa edilmiş ama zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Her iki filmde de ortağını katilin değil, dedektifin öldürdüğü sonunda anlaşılır ama Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır, geçmişte de gerçekliği bozmuş, bunun “ilk zelzeleyi yaratacağını” hesaba katamamış, sonunda mecburen yalan yalanı kovalamış, bina giderek harabeye dönüşmüştür, dışarıdan saraya benzese bile…

Bu “Insomnia”da suçluluk duygusu çok daha hacimli işlenmiştir. Will’in vicdan azabının derinleştirilmesinin yanı sıra, Walter’ınki de daha geniş biçimde işlenmiş, ikisinin bu güçlü duyguya farklı tepkiler vermesi sağlanmış, bu tepkilerin kıyaslanmasından bir ahlaki tartışma yaratılmıştır. Bu nedenle olsa gerek bir söyleşisinde Nolan filmin “suçluluk duygusuna verilen tepkiyle ilgili” olduğunu söylüyor.

Uzatmayayım: Başka bir yönetmenin elinde “Insomnia” şık bir macera-polisiye olarak kalabilirdi, Nolan çekince, insanoğlunun en temel meselelerini, polisiye bir öykü aracılığıyla anlatan bir filme dönüştü.

Ödülleri:
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Williams) dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 1 ödül ve 6 adaylık.

Meraklısına:
Filmin başarısında Warner Bros.’un eşine az rastlanır bir yapımcı kadrosu kurmasının da payı büyük. Başta Clooney ve Soderbergh olmak üzere birkaç ayrı ekip bir araya getirilmiş. Hepsinin biyografileri için filmin resmi sitesine bakınız.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Insomnia
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Hillary Seitz (Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjærg'in 1997 tarihli senaryolarından)
Yapımcılar: Broderick Johnson, Paul Junger Witt, Andrew A. Kosove, Edward L. McDonnell (Yürütücü yapımcılar: George Clooney, Kim Roth, Steven Soderbergh, Tony Thomas, Charles J.D. Schlissel; Ortak yapımcı: Emma Thomas)
Oyuncular: Al Pacino (Will Dormer), Robin Williams (Walter Finch), Hilary Swank (Ellie Burr), Martin Donovan (Hap), Paul Dooley (Şef Nyback), Nicky Katt (Fred), Larry Holden (Farrell)
2002 ABD, Kanada ortak yapımı, 118 dakika
Gösterim Tarihi: 25 Ekim 2002
DVD firması: Palermo

Tanrının Kitabı

Berbat bir senaryo, feci bir Hıristiyanlık propagandası...

IMDB: 6,9
Allmovie: 3 yıldız
Metacritic: % 53
Rotten Tomatoes: % 48
Manalı Filmler puanı: 4,5

Teknik açıdan bu kadar üst düzey bir filmin, “mana” bakımından bu kadar yerlerde sürünmesi çok tuhaf. Daha iyisinin imkanı varken üst seviyelere çıkamayan filmlerde hissedilen “yazık olmuş” duygusu bu örnekte birkaç misline çıkıyor.

Bir filmin herhangi bir öğretiye sırtını yaslamasına karşı değilim, yeter ki “Book of Eli” gibi seyirciyi aptal yerine koyup saçma sapan propaganda yapmasın. İlle de yapacaksa da bari iyi çalışılmış olsun, senaryosunda ciddi boşluklar barındırmasın… Her dinde olduğu gibi, Hıristiyanlık’ta da öğretici, hayli değerli temalar var, “Tanrının Kitabı”nın sorunu bunlarla aslında samimi bir şekilde ilgilenmiyor oluşu. Ne de kıyamet olgusunu ciddiye alıyor.

Hikayesi o kadar basit ki, kendi üzerine çöküyor: Tanrı Eli’yi sağlam kalmış tek İncil’i uygarlığı yeniden kurmaya çalışan bir topluluğa götürmekle görevlendirmiştir… Devamını yazmama gerek yok, bu cümle zaten eserin vahamet derecesini anlatmaya yetiyor: Filmin temellendiği çerçeveye göre insanlığın ve uygarlığın önemli bir bölümünün yok olmasını engellemeye Tanrı’nın gücü yetmemiş (veya bunu kendisi istememiş), ama uygarlığı yeniden başlatmak arzusunda. Bunun için İncil mutlaka gerekiyor (ille İncil lazım, Kuran’ı yollayan Tanrı değilmiş gibi…), binlerce kopyanın yok edilmesine seyirci kalan Tanrı, yeni bir peygamber/kitap göndermeyi de arzu etmiyor, velhasıl bulduğu tek çözüm, zavallı Eli’yi 30 yıl yürütmek.
Uzatmayayım, saçma sapan bir öyküsü var filmin. Sadece öykü de değil, senaryonun tamamı, tüm yönleriyle sekizinci sınıf… “I Am Legend / Ben Efsaneyim”in yanına yaklaşamıyor, ama örneğin “Legion / Kıyamet Melekleri”nin kuzeni…

Düşük bütçeli bir TV filmi olabilecek bir senaryoyu, “From Hell / Cehennemden Gelen”le saygın bir yer edinen Hughes Kardeşler’in yönetmesi, başlıca rolleri ünlü ve yetenekli isimlerin üstlenmesi, herhalde ancak emektar yapımcı Joel Silver’ın projedeki varlığıyla açıklanabilir...

Öte yandan teknik yönleriyle film (sadece görüntü değil, örneğin ses, ses efekti kullanımı vs de dahil), tam bir ustalık gösterisi, Holivud’un rakip sektörlere ne kadar büyük bir fark attığının önemli örneklerinden biri…

Meraklısına:
Filmin teknik başarısının mimarı olan Don Burgess, “The Contact / Mesaj”, “Cast Away / Yeni Hayat” ve hatta “The Polar Express / Kutup Ekspresi” gibi başarılı Robert Zemeckis filmlerinin görüntü yönetmeni.

Book Of Eli / Tanrının Kitabı
Yönetmenler: Albert Hughes, Allen Hughes
Senaryo: Gary Whitta
Yapımcılar: Broderick Johnson, Andrew A. Kosove, Joel Silver, David Valdes, Denzel Washington
Oyuncular: Denzel Washington (Eli), Gary Oldman (Carnegie), Mila Kunis (Solara), Ray Stevenson (Redridge), Jennifer Beals (Claudia), Tom Waits (Mühendis)
2010 ABD yapımı, 118 dakika
Gösterim tarihi: 5 Şubat 2010
DVD firması: Tiglon / Fida Film

5 Eylül 2010 Pazar

Akıl Defteri

IMDB: 8,7 (29. sırada)
Allmovie: 4.5 yıldız
Metacritic: % 80
Manalı Filmler: 9.5

Tüm sinema tarihinden mutlaka izlenmesi gereken 100 film seçsek, “Memento” listeye girerdi. Üstelik sadece sinemasal özellikleriyle değil, “mana değeri” bakımından da…

Sigorta müfettişi Leonard’ın (Lenny) karısı öldürülmüş, aynı olayda kendisi de yaralanmış ve kısa dönemli hafızasını yitirmiştir. İntikam fikrine saplanan Lenny, kazadan önceki yaşamına ilişkin hatırladıklarına yeni edindiği (ama aklında tutamadığı) bilgileri ekleyerek karısının katilini bulmaya çalışır…

“Memento”nun bu kadar beğenilmesinin ve Nolan’ın kariyerine dev bir sıçrama yaptırmasının birkaç nedeni var, öyküleme teknikleriyle ilgili getirdiği yenilikten başlayalım (filmi izlememiş olanlara bunu anlatmak çok zor olacak, ama deneyeyim): Film uzun süre iki koldan akıyor, siyah beyaz çekilmiş olan kısım filmin bugününde ileri doğru, renkli kısım ise geriye doğru ilerliyor. Geriye derken: Sekanslar, olması gerektiği gibi doğrusal akış içinde, ama olay sırası bakımından önce gelmesi gereken sekans sonra konmuş; hepsi bu şekilde kurgulandığı için önce –filmin zamanına göre- “şimdi olanı”, sonra mesela yarım saat öncesini, sonra diyelim ki bir önceki günü izliyoruz. Bu sırada siyah beyaz kısım da ilerliyor ve bir noktada buluşuyorlar.

Bu öyküleme tekniğine “dahiyane” demek herhalde abartılı olmaz. Ayrıca senaryo zekice ve ustalıkla yazılmış, reji önceki filmlerdeki aksaklıkları artık taşımıyor ve çok olgun, oyunculuk seviyesi takdire şayan… Fakat filmi çağdaş bir klasik konumuna yükselten sadece bunlar değil; belki de içeriği, biçiminden bile çarpıcı.

Fakat içeriğin neden önemli olduğunu ifade etmek de zor. Çünkü “Başlangıç”ta olduğu gibi, bu filmde de belirsizlikler o kadar akıllıca düzenlenmiş ki, “filmin tam olarak neyi anlattığı” konusunda sadece kendi yorumunuzu geliştirebiliyorsunuz. Öne çıkan 4 yorum var ve Nolan kendi düşüncesini söylemiyor, tersine şu cümlesi biliniyor: “Bence izleyicilerin çoğu, belirsizliği kabullenmek yerine Teddy’nin anlattıklarının doğru olduğunu düşünmeyi yeğleyecekler”.

Trajedi kahramanı Lenny
Ben de o seyirci grubundanım, filmi çözecek anahtarın Teddy olduğuna inanıyorum (Bu filmin asıl “mana” değeri ana cümlesinde olduğu için, filmi izlerken alacağınız zevki azaltacak bilgiler vermeden anlamı deşifre etme imkanı yok; filmi henüz izlemediyseniz yazının devamını daha sonra okumanızı öneririm) Bu yoruma göre: Lenny aradığı kişiyi bulmuş, öldürmüş, ama bunu hatırlamadığı için aramayı (ve dolayısıyla insanları öldürmeyi) sürdürmektedir. Filmde Sammy diye anlatılan/gösterilen kişi de bizzat Lenny’dir, yani karısının ölümünden sorumludur… Nolan’a ilişkin bilgilerimiz ve kısacık görünen bir planda Lenny’nin (eşi sağken) kalbinin üstünde “yaptım” dövmesinin olması, bu yorumu “gerçekçi” kılıyor.

Nolan’ın ana temasının “gerçekliğin(in) tutsağı olan bireyler” olduğunu biliyoruz. Örneğin “Takip”teki Bill kendi bilinçsizliği yüzünden bir örümcek ağına yakalanıyor, akıllıca kurulmuş bir tuzağa… Teddy’nin söyledikleri doğruysa Lenny bir tutsak bile değil, “bir trajedi kahramanı”. Bellek kaybı ve saplantısı yüzünden onun gerçekliği bir labirent bile değil, bataklık… Ortalıkta pimi çekilmiş bir el bombası gibi dolaşıyor, “o katil” olduğuna inandığı herkesi rahatça öldürebilir. Ayrıca hayatına giren insanların birinin, Lenny’nin hastalığını kendi çıkarları için kullandığını (moteldeki görevlinin kazık atması), bir başkasının ise ona cinayet işlettiğini de görüyoruz.

Lenny’nin durumunu trajik kılan şey, vicdan azabı yüzünden gerçekliği değiştirmesi, bir yanılsama içinde yaşamaya devam etmeyi istemesi. Karısının ölümünden asıl kendisinin sorumlu olduğunu bilmesine rağmen, bunu kaldıramadığı için gerçekliği çarpıtıyor, suçu başkasına yüklüyor, hatta başından geçen öyküyü, ona tanık olmuş gibi anlatıyor. Kendini buna inandırmış…

Dahası da var: Kısa dönemli hafıza kaybı yüzünden o kişiyi öldürdüğünü de hatırlamıyor, olmayan birini aramaya devam ediyor. Yani işlediği cinayetler vicdanına yeni yük eklemiyor. Kendini gayet bilinçli olarak kandırması da...

Bu kadar da değil: Lenny sağlıklı bir beyinde de hafızanın anıları değiştirdiğini biliyor, bunu söylüyor da. Ama bu genel doğruyu, kendi özeline uygulamıyor, uygulamak istemiyor: Bellek bu şekilde çalışıyorsa, Lenny’nin kafasına darbe aldığı o geceden öncesine ilişkin hatırladıkları da doğru olmayabilir. Örneğin karısını anlattığı kadar çok sevdiğinden de kuşkulanabiliriz…

Benlik denen hapishane
Bu aşamada Nolan’ın cümlesi netleşiyor: Gerçeklik zaten belirsizliklerle dolu iken, ve hepimiz onu yorumlayarak yaşamımızı sürdürürken, en azından bazılarımız (çoğumuz?), vicdan azabı, suçluluk duygusu, takıntı, saplantı ve bağımlılık gibi nedenlerle o yarım gerçekliği de bir yanılsamaya dönüştürmeyi yeğliyor, üstelik bunu başarıyor, kendimizi hapishanelere kilitliyoruz (dışarıda özgürce dolaşan, hatta cinayet işleyenler de dahil). Kendi gerçekliğimizde tutsak oluyoruz…

Diğer ana karakterlerin hayat felsefesi ve yaşama şekilleriyle Lenny’den çok da farklı olmamaları, eserin mana değerini artırıyor. “Takip”teki Sarışın’ın, “Insomnia”daki cinayet dedektifinin, “Prestige / Prestij”deki sihirbazların Lenny gibi özel bir durumları yok, ama onların da başka takıntıları, saplantıları var. Onlar da kendi geçmişlerinin, yanlışlarının, günahlarının bedelini ödüyorlar, aynı neden hepsi için geçerli: Kendi egolarının esiri olduklarını görecek bilinç seviyesinde değiller...

Nolan –tabii ki o da yorumlardan biri ama- ilk kez “Başlangıç”ta o hapishaneden çıkmanın mümkün olabileceğini gösterdi. Ondan önceki tüm filmlerinde ana tema “esaret” olmasına rağmen, bunun hayata dair bilinçle ilişkisi de bir yan tema olarak belirdi, genişlemeye, büyümeye başladı. Bu temanın dozu “Memento”da hayli yüksek; hatta seyirciye bu temayı fark ettirme isteği çok belirgin: Örneğin Natalie “İntikam alsan bile bunu hatırlamayacaksın” diye uyardığında Lenny’nin verdiği karşılık (aşağıda), filmin en etkili, en yürek yakan yerlerinden biri. Keza Teddy onu sorularla sarsmaya, uyandırmaya çalışıyor, hatta “Sen gerçeği aramıyorsun, kendin bir gerçek yaratıyorsun” diyor.

Haklı… Çünkü Lenny uyanmak istemiyor; bazı açılardan kabusa benzese de bu rüya (yanılsama), gerçeğin kendisinden daha kolay, daha az acı verici geliyor ona. Gerçek o kadar ağır ki, yanılsamayı gerçek kabul etmek daha karlı, hatta zevkli (Karısının aynı kitabı defalarca okuması gibi)... Hele de o yanılsama Lenny’ye kendini filmlerdeki karizmatik dedektifler gibi hissetme/yaşama ve bir de ideal (intikam almak), hatta hayat amacı veriyorken…

Lenny’nin, küçücük şeylerde bile (camı tamir ettirmek gibi) yardımına koşan Teddy’ye değil de, ona yardım edeceğini sadece söyleyen Natalie’ye inanması da bu yüzden. Bir yanda karısını hatırlatan genç ve güzel bir kadın, öbür yanda onu sürekli uyandırmaya, “gerçeğe” döndürmeye çalışan, kendine yaptığı kalkanı sorularıyla incelten, egosunun tuzaklarını ona sürekli hatırlatan Teddy… Kimin yok olması gerektiği çok açık; Teddy yaşamaya devam ederse, eninde sonunda Lenny’nin elinden o mutluluğu alacak, onu gerçeğe uyandıracak…

Asıl trajik olan da bu: Kendi yarattığı hapishanede kendini tutsak etmekten zevk almak, çıkar sağlamak…

Asıl büyüklük ise şu: Tüm film insanın aslında ne kadar geniş boyutlu, ne kadar karmaşık bir varlık olduğu üzerine kuruluyken, baş kahramanın, insanları birkaç kelimeye indirgeyen notlar aracılığıyla hayata tutunmaya çalıştığını göstermek…

Ödülleri:
En İyi Senaryo ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 42 ödül, 32 adaylık

Meraklısına notlar:
Nolan’ın belleğin anıları değiştirdiğini geniş kitlelere duyurmasını çok önemsiyorum. Bu konu NTV Bilim dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında geniş yer almıştı. (Ayrıca bakınız: Özkök’ün yazısı)

Filmi ilk kez görecekseniz veya bu yazı yeniden izleme arzunuzu uyandırdıysa, “Memento”dan hemen önce “Citizen Kane / Yurttaş Kane”i izlemenizi öneririm.

Filmin içeriği, özellikle yanılsama ile vicdan azabı arasındaki ilişki ilginizi çekiyorsa “Shutter Island / Zindan Adası” ve “The Machinist / Makinist”i de izlemenizde yarar olacaktır.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Seçme replikler:
Lenny (fotoğraftaki not): Natalie. O da birini kaybetmiş. Sana yardım edecek.

Natalie: Ama intikam alsan bile bunu hatırlamayacaksın ki. Hatta o işin bittiğini bile bilmeyeceksin.
Lenny: Karım bu intikamı hak ediyor. Benim bilip bilmemem bir şeyi değiştirmez. Hatırlayamadığım şeylerin olması yaptıklarımı anlamsız kılmaz. Dünya gözlerini kapattığın anda kaybolmuyor, değil mi?..

Lenny: Ne kadar zamandır yalnız olduğumu bilmeden yatıyorum burada. Öyleyse nasıl iyileşebilirim? İyileşmem nasıl beklenebilir ki… zamanı hissedemezken…

Teddy: Bir adamın hayatını küçük notlarına ve resimlerine bağlayamazsın.
Lenny: Neden olmasın?
Teddy: Çünkü notların güvenilmez olabilir.
Lenny: Hafıza güvenilir değildir.
Teddy: Aa, lütfen...
Lenny: Gerçekten. Bellek mükemmel değildir. İyi bile değildir. Polise sor. Görgü tanıklarının ifadeleri güvenilmezdir. Polisler bir katili, oturup bir şeyler hatırlayarak yakalamazlar. Olguları toplar, inceler, sonuca varırlar.
Teddy: Bunu kastetmiyorum.
Lenny: Olgular ve gerçekler… Bellek değil… İşte böyle araştırma yaparsın. Biliyorum, eskiden ben de yapıyordum. Hafıza bir odanın şeklini değiştirebilir, bir arabanın rengini değiştirebilir. Ve anıları çarpıtmak mümkün. Hafıza bir yorumdur sadece, kayıt değildir. Olgular elindeyse, anıların bir önemi yoktur.

Lenny (dış ses): Hepimizin bize kim olduğumuzu hatırlatacak aynalara ihtiyacı var.
Ben farklı değilim.

Lenny: Ne gibi?
Teddy: Bu elbiseye, bu arabaya nasıl sahip olduğun gibi?
Lenny: Param var.
Teddy: Nereden?
Lenny: Karımın ölümünden. Sigorta işindeydim zaten, iyi korunuyorduk.
Teddy: Yani yas tutarken bir Jaguar almakla uğraştın, öyle mi? (Lenny yanıt veremez) Hiçbir fikrin yok, değil mi? Kim olduğunu bile bilmiyorsun.
Lenny: Evet, biliyorum. Hafızamı kaybetmedim. O olaya kadar olan her şeyi hatırlıyorum. Adım Leonard Shelby. San Francisco'luyum.
Teddy: O eskidendi... Kim olduğunu bilmiyorsun. Olaydan sonra neye dönüştüğünü bilmiyorsun. Ortalıkta dedektif pozlarında dolaşıyorsun. Olayın ne kadar zaman önce olduğunu bile bilmiyorsun (…) Sigorta satarken de özel tasarlanmış takımlar mı giyiyordun?
Lenny: Sigorta satmıyordum, araştırıyordum.
Teddy: Doğru, doğru. Sen araştırmacısın... Belki de kendini araştırmaya başlamalısın.
Lenny (alaycı): Tavsiyen için teşekkürler.

Lenny (dış ses): Sence çözmek gereken bir yapboz daha ister miyim? Bir başka John G.’yi aramayı?.. Sen de John G.’sin. Öyleyse benim aradığım John G. de olabilirsin... Mutlu olmak için kendime yalan mı söyleyeceğim? Konu sensen Teddy… evet, söyleyeceğim.

Memento / Akıl Defteri
Senaryo ve yönetim: Christopher Nolan (Jonathan Nolan'ın "Memento Mori" isimli kısa hikayesinden)
Yapımcılar: Jennifer Todd, Suzanne Todd
Oyuncular: Guy Pearce (Leonard), Carrie-Anne Moss (Natalie), Joe Pantoliano (Teddy Gammell), Stephen Tobolowsky (Sammy), Mark Boone Junior (Burt), Jorja Fox (Leonard'ın karısı),
2000, ABD yapımı, 113 dakika
Gösterim Tarihi: 27 Temmuz 2001
DVD firması: Palermo