Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

dostluk filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dostluk filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2016 Pazar

Can Dostum

Bu anlamda “Can Dostum” hiçbir süprizi olmayan, gayet sıradan bir film. İyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, ama çok da yüzeysel. Traş sahnesi veya yamaç paraşütü sekansı gibi hoş anlar içeriyor ama bu yönetmenlerin sonraki eserlerini heyecanla beklememize yol açacak bir özelliği de yok.

Tamer Baran

IMDB: 8,6 (38. sırada)
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler: 8,0

Bir sanatçının çok popüler olması, hele hele ününü yıllarca koruyup farklı kuşaklara da kendini sevdirebilmesi için iki şart gerekir: Hem zanaatçı, hem de sanatçı olarak belli bir seviyenin üstüne çıkabilmesi ve ait olduğu toplumun bilinçaltında bir karşılığı bulunması… Aynı şekilde bir eserin çok popüler olması da benzer şartlara bağlıdır, ama bunlar içinde en önemlisi toplumsal bilinç ve bilinçaltına denk düşmesidir.

“Can Dostum” ülkesi Fransa’da 20 milyona yakın bilet keserek gişe rekorlarını alt üst etti (halen gelmiş geçmiş en yüksek  gelire sahip ikinci film konumunda). Her öğesiyle “kendini iyi hisset” filmi olarak düzenlendiği için insanların bilincinde hangi özleme karşılık geldiği belli: Sağlam, hiç kimsenin veya hiçbir gücün bozamayacağı bir dostluk kurma isteği… Böylece onaylanmak, hiç olmazsa bir kişinin sizi tanıması, özelliklerinizi, beğenilerinizi öğrenmesi, anlaması… Sosyal bilinçaltındaki yeri ise daha ilginç: Belli ki Fransızlar bir uzlaşma ve ateşkesin, hatta mümkünse toplumsal barışın yakıcı özlemini duyuyorlar.

Filmin iki ana karakteri bu “çatışan” iki kesimin simgesi: Ülkeyi yöneten, toplumsal sorunları çözemeyen, hatta çoğunlukla onların kaynağı konumunda olan burjuvaziyi temsil eden Philippe, çok zengin bir beyaz (boynundan aşağısı felçli olduğu için tekerlekli iskemlede yaşaması bu açıdan çok ilginç). Onun bakımını üstlenen, ona yarenlik eden Driss ise varoşlarda büyümüş, suça bulaşmış, Senegal kökenli bir zenci (2007’de Paris’i alt üst eden kişiler gibi o da “dış kökenli”). Ama özünde iyi biri, hümanist ve dost canlısı… Muhteşem bir evde yaşayan Philippe, sınıfının tipik özelliklerine sahip: Örneğin sanattan anlıyor, resim koleksiyonu yapıyor. Driss ise birlikte gittikleri operada kahkahalarını tutamıyor, Beethoven veya Mozart yerine Earth, Wind & Fire dinlemeyi yeğliyor. Ona göre iyi müziğin temel şartı dans etme imkanı vermesi.

Dans (hızlı araba kullanmak, kadınlara kur yapmak vs ile birlikte) Driss’in yaşamayı çok seven biri olduğunu gösteriyor. Aralarında sağlam bir dostluk kurulmasını sağlayan da bu: Driss patronunu güldürüyor, yaşamına heyecan katıyor, içindeki yaşama sevincinin tekrar alevlenmesini sağlıyor…

Bu tür bir öykünün seyircinin hoşuna gitmesi doğal. Hele de filmin başında “gerçek olaylardan alınan ilhamla yapıldığı” yazıyor ve arka jenerikte gerçek kişiler de gösteriliyorsa. Fakat yönetmenler bununla da yetinmemiş, gişe başarısını garantilemek amacıyla iki önemli tedbir almışlar: Hastabakıcı karakterini zenci yapmışlar ve romantik komedi şablonlarını dostluğa uygulamışlar. Zıt özelliklere sahip iki kişi tanışıyor, ilk başta biraz didişiyor, zamana yakınlaşıyor, birbirlerini çok seviyorlar. Her şey harika giderken ayrılmaları gerekiyor, derken tekrar buluşuyorlar.

Bu anlamda “Can Dostum” hiçbir sürprizi olmayan, gayet sıradan bir film. İyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, ama çok da yüzeysel. Traş sahnesi veya yamaç paraşütü sekansı gibi hoş anlar içeriyor ama bu yönetmenlerin sonraki eserlerini heyecanla beklememize yol açacak bir özelliği de yok.

Dolayısıyla filmin asıl güzelliği, Fransızların kalbini fethetmesi. Herhangi bir manası olmayan aksiyonlar veya yeni yetmelere seslenen basit komediler yerine böyle bir dostluk filminin gişe şampiyonu olması, doğaldır ki insanı mutlu ediyor.

Açık Gazete, 25 Mayıs 2012

Intouchables / The Intouchables / Can Dostum
Senarist ve yönetmenler: Olivier Nakache, Eric Toledano
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: François Cluzet (Philippe), Omar Sy (Driss), Anne Le Ny (Yvonne), Audrey Fleurot (Magalie), Clotilde Mollet (Marcelle), Alba Gaïa Kraghede Bellugi (Elisa)
2011 Fransa yapımı, 112 dakika
Gösterim tarihi: 11 Mayıs 2012
DVD firması: Calinos

10 Mayıs 2013 Cuma

Tibet'te Yedi Yıl


Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor  

IMDB: 6,8
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9,0

Bir “dünya yönetmeni”dir Annaud, içinde doğup yetiştiği ülkenin ve kültürün sınırlarıyla kısıtlamaz kendini, farklı coğrafyalarda, değişik zaman dilimlerinde geçen ve birbirine hiç benzemeyen öyküler anlatmaktan hoşlanır. Bir bakarsınız 14. yüzyılda, Franziskan rahipleri arasındadır, bir cinayet soruşturmasına dalmıştır (“The Name Of the Rose / Gülün Adı”). Derken 1920’lerde, Hindiçin’de geçen bir tutku hikayesine odaklanır (“L’Amant / Sevgili”). Oradan 2. Dünya Savaşı’na ışınlanır, ama yurttaşlarının yaptığı gibi bir Direniş hikayesi anlatmaz, biri Rus, diğeri Alman iki keskin nişancı arasındaki rekabet ona daha ilginç gelmiştir (“Enemy at the Gates / Kapıdaki Düşman”).

Ülkemizde halen gösterimde bulunan “Black Gold / Kara Altın” ise petrolün bulunmasının Arap yaşantısını nasıl değiştirdiğini anlatan bir epik. Fransa’yla herhangi bir ilişkisi olmayan bir öykü, ancak bir dünya yönetmeninin çekebileceği bir film. Özellikle bakış açısıyla… Kendi ülkesinin sınırlarını aşabildiği içindir ki Annaud’nun filmlerinde yargıya rastlanmaz, taraf bile tutmaz o, sadece inceler, üstelik her karaktere eşit mesafede kalmayı başararak, hepsiyle sağlıklı biçimde empati kurarak.

Bu yeteneği o kadar ileri seviyededir ki hayvanlarla da ileri derecede duygusal bağ kurabilir, hatta iki filminin ana karakterleri ayılar ve kaplanlardır (“L’Ours / Ayı” ve “Deux frères / İki Kardeş”). Aynı kabiliyet Annaud’nun, bir Nazi dağcı ile Tibet’in ruhsal lideri Dalay Lama arasında gelişen beklenmedik dostluğu da anlatabilmesini sağlamıştır.

“Tibet’te Yedi Yıl”ın önemli bölümü, Himalayalar’a tırmanmaya çalışan Avusturyalı iki dağcının, “talihin yönlendirmesiyle” kendilerini buldukları Llasa’da geçiyor. Dalay Lama ile tanışan Harrer, genç lidere ders vermeye başlıyor, zamanla yakınlaşıyorlar. Dalay Lama ile dostluğu sayesinde Harrer, hayata ilişkin ileri bir bilinç kazanıyor, olgunlaşıyor. Filmin en etkili bölümleri bu iki aykırı insan arasındaki sohbetler ve Harrer’in Tibetlilerden öğrendiği hayat dersleri… Örneğin sinema salonu inşa edilirken çalışanların kazdıkları topraktan çıkan solucanları incitmeden alıp başka bir yere götürmelerine çok şaşırıyor Harrer, zamanla Budistlerin tüm hayatın tek bir Bütün olduğuna inandıklarını ve bu yüzden hiçbir canlıya zarar vermemeye çalıştıklarını öğreniyor.

Tüm Annaud filmleri ortalamanın çok üzerindedir, izlenmesi gereken eserlerdir, ama “Tibet’te Yedi Yıl” diğerlerinden bir açıdan üstün: Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor.  

Meraklısına:
Yine 1997’de Martin Scorsese Dalay Lama’nın yaşamını “Kundun” adıyla sinemaya aktardı. Bu iki filmin artarda izlenmesi, çağımızın en önemli kişiliklerinden biri olan Dalay Lama’yı yakından tanımak için önemli bir imkan veriyor.

Tibet Çin işgali altında olduğu için film gerçek mekanlarda çekilememiş, Himalayalar yerine And Dağları kullanılmış, kutsal kent Llasa ise Arjantin’de kurulmuş. Film gösterime çıktıktan sonra Annaud, bir ekibi Tibet’e yolladığını ve orada gizlice çekim yaptırdığını açıklamış. Çin devletini eleştirdiği için filmi protesto eden Çin yönetimi Pitt ve Thewlis’in de ömür boyu ülkeye girişini yasaklamış. 

Tibet’te Yedi Yıl
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Senaryo: Becky Johnston (Heinrich Harrer'in kitabından)
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: Brad Pitt (Heinrich Harrer), David Thewlis (Peter Aufschnaiter), BD Wong (Ngawang Jigme), Mako (Kungo Tsarong), Jamyang Jamtsho Wangchuk (14 yaşındaki Dalai Lama), Sonam Wangchuk (8 yaşındaki Dalai Lama)
1997 ABD, İngiltere ortak yapımı, 136 dakika
Gösterim tarihi: 15 Mayıs 1998
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

1 Şubat 2013 Cuma

Savaş Atı



Yaşamın işleyiş biçimine duyulan sevgi ve hayranlık ise filmin daha gizli temaları. Hiçbir orduyu “düşman”, hiç kimseyi “kötü” göstermeyen bir savaş filmi bu. Dahası var: Spielberg artık -ruhsal olgunluk bakımından- o kadar ileri bir noktada ki, savaşı da yargılamıyor…

IMDB: 7,2
Rotten Tomatoes: % 77
Manalı Filmler: 10

Yeni filmiyle Spielberg, hiç düşmeyen performansına alışkın ve hem yeteneğine, hem bilgeliğine hayran olanları bile şaşırttı.

“Schindler’s List / Schindler’in Listesi” gibi başyapıtlarını bile –her açıdan- geçen bir film çekebileceği kimin aklına gelirdi?

Hele bu içerik, böyle bir bakış açısı…

Genelde beğenilmesine karşın “Savaş Atı” henüz hak ettiği yere konamıyor; “Citizen Kane / Yurttaş Kane” gibi, değeri ve önemi zamanla daha iyi anlaşılacak.

Orson Welles “Kane”de insanın ne kadar muazzam ve karmaşık bir yapı olduğuna dikkat çekmişti.

Spielberg ise hayata saygı duruşunda bulunuyor: Asıl muhteşem olan o…

“Eğlencelik” filmler de çekiyor oluşu kafaları karıştırsa da, müthiş bir hümanisttir Spielberg, “The Color Purple / Mor Yıllar”dan “The Terminal”a, 10’dan fazla filmde, siyasi ve ulusal farklılıkların ötesine ulaşarak “insan” hikayeleri anlattı. Kendi Yahudi kimliğinin de üzerine çıkmayı başardığı 2. DS filmi de var: “Saving Private Ryan / Er Ryan’ı Kurtarmak”… Bununla da kalmayıp “Munich / Münih”te İsrail devletini açıkça eleştirdi.

Muhalifleri görmek istemeseler de sevgi adamıdır, inançlıdır, spiritüel temalarla da yakından ilgilidir (Örneğin “Minority Report / Azınlık Raporu” kader-özgür irade meselesini irdeler) ve mesela “Close Encounters of the Third Kind / Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”da kanıtladığı gibi açık fikirli ve cesurdur.

Ayrıca epik serüven filmlerine düşkündür ve sinema sanatına sadakatinden asla taviz vermemiştir. Artık sayıları iyice azalan büyük, seyirciyi “büyüleyen” filmlerin adamıdır o.

Tüm bunlara gücünü, ününü ve olağanüstü yeteneğini ekleyince, “War Horse” gibi “zor” bir proje için ideal yönetmen olduğu ortada.

Bu film de Spielberg için ideal: İstediği, bir süredir özlediği her şey var içinde. Arzu ettiği biçimde şekillendirmeye çok uygun ve öykünün temeli: Sevgi...

Tüm bu nedenlerle o da çok sevmiş projeyi, büyük bir aşkla çalıştığı filmin her karesinden belli. Tek kelimeyle mükemmel bir iş çıkarmış, oyunculuklar, görsel yapı… her şey muhteşem…

Sadece Spielberg değil, romanı sinemaya uyarlamak üzere ilk harekete geçen kişi olan Revel Guest’ten ilk senaryoyu yazan Lee Hall’a kadar pek çok insan bu hikayeyi çok sevmiş, sevgilisine perdede kavuşmayı düşlemiş.

O yüzden aslında bu filmi okumak zor değil: Tabii ki sevgiyi anlatıyor. Ama sadece Albert ile atı Joey arasındaki duygu alışverişini değil, Fransız’ın torununa, Alman’ın kardeşine duyduğu sevgiyi de. Hatta –insanların geçinemeyeceklerini sandığı- iki at arasında oluşan dostluğu da.

Yaşamın işleyiş biçimine duyulan sevgi ve hayranlık ise filmin daha gizli temaları. Hiçbir orduyu “düşman”, hiç kimseyi “kötü” göstermeyen bir savaş filmi bu. Dahası var: Spielberg artık -ruhsal olgunluk bakımından- o kadar ileri bir noktada ki, savaşı da yargılamıyor (Stanley Kubrick’in ünlü bir sözü vardır: “Full Metal Jacket”ta savaşı “Tanrı’nın gördüğü şekliyle” anlatmak istediğini söyler, iyi veya kötü olarak değil, olduğu gibi). İstese örneğin iki Alman gencin kurşuna dizildiği planı –genelde yapıldığı gibi- onların tam karşısından çekip silahlar patlamadan evvel baş planına keserek izleyicisini duygulandırmaya çalışabilirdi. Atın ikinci “sahibi” Yüzbaşı Nichols’un öldüğü an da yok filmde. Ama örneğin tel örgülere takılan atı kurtarmak için “düşman”la işbirliği yapan askerler var.

Çünkü bu filmin odağında ölüm değil hayat duruyor.

Kötülüğe prim vermeyi reddeden bir film yapmış Spielberg, seyircisini de o bilgeliğe davet ediyor. Posta güvercinleriyle ilgili hikaye, hem filmin şifresi, hem de nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin bir kıssa: Asıl cesaret (ve olgunluk) savaşın üzerinden uçabilmekte…

Aşağıda yaşanan trajediye katılmayı, taraf olmayı reddederek…                      

Ödülleri:
En İyi Film, Müzik (John Williams), Kurgu (Michael Kahn), Sanat Yönetmeni, Ses ve Ses Kurgusu dallarında Oskar adaylığı
Amerikan Film Enstitüsü Yılın Filmi Ödülü
Ayrıca 4 ödül ve 29 adaylık.

War Horse / Savaş Atı
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Lee Hall, Richard Curtis (Michael Morpurgo'nun romanından)
Yapımcılar: Kathleen Kennedy, Steven Spielberg
Yürütücü yapımcılar: Revel Guest, Frank Marshall
Oyuncular: Jeremy Irvine (Albert Narracott), Peter Mullan (Ted Narracott), Emily Watson (Rose Narracott), Celine Buckens (Emilie), Niels Arestrup (Emilie’nin dedesi), David Thewlis (Lyons), David Kross (Gunther), Tom Hiddleston (Yüzbaşı Nicholls)
2011 ABD yapımı, 146 dakika
Gösterim tarihi: 3 Şubat 2012
DVD firması: Tiglon / Walt Disney Studios Home Entertainment

Açık Gazete, 13 Şubat 2012

Seçme replikler:
Belki de cesur olmanın farklı yolları vardır. Fransız posta güvercinlerinin en iyisi olduğunu, biliyor muydun? Mesajlarımızın yerine ulaşması savaşın gidişatını değiştirebilir. Bunlar cephede bırakılıyor ve evlerine gidiyorlar. Tek bildikleri bu. Evlerine varmak için savaş alanının üstünden geçmeliler. Acı ve dehşet dolu bir alanın üstünden geçerken aşağı bakamazsın. İleriye bakmalısın, yoksa asla evine ulaşamazsın. Sorarım sana, bundan daha cesurca ne olabilir? 

10 Nisan 2012 Salı

Küçük Deniz Kızı Ponyo

10. uzun metrajlı filminde Miyazaki, dişi bir Japon balığı ile 5 yaşındaki bir oğlan (Sosuke) arasında kurulan dostluğu anlatıyor

IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 47
Manalı Filmler: 9,0

Sinemamız çocuk filmi üretemiyor. Çizgi film alanında zaten çok gerideyiz. Bu durum bilinçli ebeveyni de çaresizliğe itiyor, alternatif olmadığı düşüncesiyle çocuğunun sadece Holivud ürünleriyle yetişmesini kabullenmek veya –çeviri kalitesi ve ne kadar denetlendiği külliyen şüpheli- TV ürünlerine sığınmak durumunda kalıyor.

Neyse ki artık alternatif var. Başka hiçbir ülkenin eserini edinemeseniz bile çocuğunuza Japon çizgi filmlerini seyrettirebilirsiniz. O alanda iyiyi, doğruyu bulmak da çok kolay, bir ismi bilmek yeter: Miyazaki…

40 yıldır yönetmenlik yapan Hayao ustanın önemini anlatmaya bu köşenin sınırları yetmez; birkaç bilgi aktarayım: Japonya’da en yüksek gişe başarısına ulaşan ilk 5 film içinde iki eseri var (Yaptığı çizgi filmler ülkesinde “Titanic” gibi popüler filmlerle boy ölçüşebiliyor). “Sen to Chihiro no Kamikakushi / Ruhların Kaçışı” En İyi Çizgi Film dalında Oskar kazandı ama daha önemlisi, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne değer görüldü (tarihte ilk kez bir çizgi filme bu ödül verildi). “Prenses Mononoke” Yabancı Film Oskarı dalında ülkesinin adayıydı. Ulusal yayın kuruluşu NHK’nın yaptığı bir ankette “Tonari no Totoro / Komşum Totoro” tüm zamanların en sevilen filmi kategorisinde ikinci oldu (Bir Kurosawa başyapıtı birinci olmuştu: “Shichinin no samurai / Yedi Samuray”).

İyi bir öğretmendir Miyazaki, gönül rahatlığıyla çocuğunuzu ona emanet edebilirsiniz. Filmlerinde seyirciyi umutsuzluğa sevk edecek, korkutacak bir şey yoktur. Tersine insanın doğayla ilişkisi, çevrecilik, sevgi, dostluk, barış gibi çok önemli temalar doğru ve pozitif bir bakış açısıyla işlenir… Şiddete ve savaşa karşıdır (ABD’nin Irak işgalini protesto etmek amacıyla Oskar törenine katılmamıştı). Basit hikayeler anlatmaz, yüzeysel karakterler kullanmaz. Kendi ulusunun tarih ve kültürüne meraklı olduğu için sunduğu gerçeklik de, işlediği fantastik öğeler de hayli ilginç, bu ikisinin sentezi şaşırtıcı ve usta işidir. Zaten Hayao-san, düşsel unsurlara “popüler” oldukları için yaklaşmaz, kendi kültüründen aldığı etkileri evrensel temaları irdelemek ve işlemek amacıyla kullanır.

Ve olağanüstü yaratıcıdır…

10. uzun metrajlı filminde Miyazaki, dişi bir Japon balığı ile 5 yaşındaki bir oğlan (Sosuke) arasında kurulan dostluğu anlatıyor. Balık insan olmayı arzuluyor, ancak bu o kadar kolay değil. Ama Miyazaki evreninde imkansız da değil. Belli koşullara bağlı: Örneğin Sosuke’nin Ponyo’yu balık da olsa, insan da olsa çok sevdiğini, bir başka deyişle “koşulsuz sevme”yi bildiğini kanıtlaması gerekiyor. Balığın ise insan olduğunda sihir gücünü kaybedeceğini bilmesi ve kabullenmesi…

Şu kısa özet bile Miyazaki filmleriyle tanışan bir çocuğun/gencin neler kazanabileceğini, bilinçaltına ne türden mesajların yerleşeceğini anlatmaya yetiyor. Bunlara, harikulade çizimlerin ve muhteşem renklerin o körpe dimağda yaratacağı olumlu etki de eklenecek (Ustanın daha önceki filmlerini izlemiş olmama rağmen, özellikle ilk birkaç dakika ekrana bakakaldım. Abarttığımı sanan olabilir, bir bilgi aktarayım: Filmin ilk 12 saniyesi için çizilen eskizlerin toplamı: 1613 sayfa).

Meraklısına:
Miyazaki dışında güvenilir Japon çizgi film yönetmenleri de var. Onları tanımanın en pratik yolu DVD kapağında “Ghibli” kelimesini aramak. Ghibli, Miyazaki’nin bir başka usta çizgi filmci Isao Takahata ile birlikte kurduğu stüdyonun adı.

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı için yarıştı.
Ayrıca 6 ödül ve 8 adaylık

Açık Gazete, 3 Şubat 2012

Gake no ue no Ponyo/ Ponyo on the Cliff by the Sea/ Küçük Deniz Kızı Ponyo
Senaryo ve yönetim: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Toshio Suzuki
Seslendirenler: Tomoko Yamaguchi (Risa), Yuria Nara (Ponyo), Hiroki Doi (Sôsuke), Kazushige Nagashima (Kôichi), Jôji Tokoro (Fujimoto), Rumi Hiiragi (Fujin)
2008 Japonya yapımı, 101 dakika
Gösterim tarihi: 31 Temmuz 2009
Yaş sınırı: Yok
DVD firması: Tiglon / Bir Film

2 Aralık 2011 Cuma

Fareler Ve İnsanlar

IMDB: 7.8
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 9.5

Lewis Milestone'un anısına
(30 Eylül 1895 – 25 Eylül 1980)

“Kimdir, önemi nedir?” sorusunun kısa cevabı şu olabilir: 1910’lardan 60’lara uzanan etkileyici bir kariyere sahip bir yönetmen, ana akım sinemanın ilk büyük ustalarından biri. Uzun kaydırmalarla sahnenin duygusunu ve olay örgüsünü kesintisiz aktarmak gibi bazı anlatım tekniklerini keşfetmekle kalmamış, mükemmel uyguladığı için haleflerini ciddi biçimde etkilemiş bir şahıs.

Milestone yoksulluğu iyi bilirdi: 19 yaşında ABD’ye ayak bastığında cebinde sadece 6 dolar vardı.

Savaşı da iyi bilirdi: Rus ordusuna katılma zorunluluğundan kurtulmak için ülkesinden kaçmış, ama ABD adına savaşmaya mecbur kalmıştı.

Bu ikinci zorunlu yaşama/öğrenme sürecinden ilk başyapıtı “All Quiet On The Western Front / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” doğdu. Şu nokta özellikle ilginç: Milestone Fransa topraklarında Almanya’ya karşı savaşmıştı, film ise Fransızlarla çarpışan Alman gençlerinin dramıdır. Yönetmenin zamanında “düşman” bilip kurşun sıktığı kişileri böyle bir sevgi ve duyarlılıkla işleyebilmesi şaşırtıcı ve takdire şayandır… Film hala önemli bir eser olarak görülür, romanın yazarı Erich Maria Remarque’a da yakışan bir iştir: Güçlü, namuslu, insancıl ve kesinlikle savaş karşıtı...

Aynı sıfatlar bir farkla ikinci Milestone başyapıtı için de geçerli: “Fareler Ve İnsanlar”daki savaş cephede değildir, yaşama kavgasının etkileyici bir belgesidir film.

Milestone yolu Holivud’a düşene kadar bulduğu her işte, hatta –filmin ana karakterleri gibi- gezici işçi olarak bile çalışmıştı, o acı tecrübelerin izleri filme damgasını vurdu, aslına sadık bir uyarlama çıktı ortaya. Diyalogların argodan arındırılması dönemin şartlarının bir gereğiydi, bunun dışında filmde aslına aykırı bir şey yoktur. Daha da önemlisi film, yazarın çok önemsediği için farklı eserlerinde de işlediği temaları aynı ciddiyetle ve ustalıkla ele alır: Yalnızlık, dostluğun önemi, daha iyi bir hayata duyulan özlem, hayaller ve tüm umutları ezip geçen toplumsal şartlar… Steinbeck’i bir yazar olarak en çok ilgilendiren mesele insanı anlamaktır, daha iyi bir dünyanın insanların birbirini tanımasıyla mümkün olabileceğini çünkü tanımanın kabullenmeyi, hatta sevmeyi getirdiğini söyler. Örneğin 1992 tarihli uyarlamaya kıyasla Milestone’un filmi, tüm ana karakterlerin iç dünyasına mümkün olduğunca girer.

Milestone’un “uyarlama bilinci” çok üst seviyede, bu proje için en doğrusunun romanın ayak izinden ayrılmamak olduğunu iyi kavramış, bu tavrı filmin her anına ve öğesine yaymış. Oyunculuklar, reji ve mizansen vb her şey Steinbeck’in yaklaşımını (örneğin hümanizmini) perdede canlandırmak hedefine uygun olarak düzenlenmiş. Yönetmenin ustalığı sayesinde film, romanla aynı seviyede olabilmiş. Özellikle Candy’nin yaşlı köpeğinin vurulduğu sahne gibi bölümler çok etkileyici. Bugünden bakınca sadece Curley’nin karısının öldüğü sahne zayıf görünüyor, onun dışındaki her şey çok kuvvetli, insanın ruhunda iz bırakıyor.

Lennie ile George’un unutulmaz hikayesini bilenler bu filme zaten kayıtsız kalmayacaklardır. Bilmeyenlerinse zaten büyük bir eksiği var.

Ödülleri:
En İyi Film dahil dört dalda Oskar adaylığı.

Meraklısına:
Gary Sinise’ın yönettiği (1992 tarihli) uyarlama da hiç fena değil, siyah beyaz filmlerden hoşlanmayanlar onu tercih edebilir, fakat bilmeliler ki bu versiyon çok daha iyi.

Açık Gazete, 23 Eylül 2011

Of Mice and Men / Fareler Ve İnsanlar
Yönetmen: Lewis Milestone
Senaryo: Eugene Solow (John Steinbeck’in romanından)
Yapımcılar: Lewis Milestone, Frank Ross
Oyuncular: Burgess Meredith (George), Betty Field (Mae), Lon Chaney Jr. (Lennie), Charles Bickford (Slim), Roman Bohnen (Candy), Bob Steele (Curley), Leigh Whipper (Crooks)
1939 ABD yapımı, 111 dakika
DVD firması: As Sanat

6 Ekim 2010 Çarşamba

Kader Bağlayınca

Irkçılıkla ilgili en manalı filmlerden biri, sarsıcı bir dostluk hikayesi... "Judgment at Nuremberg / Nüremberg Duruşması"nın yönetmeninden

IMDB: 7,7
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 86
Manalı Filmler: 9,0

Tony Curtis’in anısına
(3 Haziran 1925 – 29 Eylül 2010)


Bir trafik kazası olur, devrilen hapishane arabasından iki mahkum çıkmayı başarır. Beyaz Joker ve zenci Cullen birbirlerine zincirlidirler, bu durum arazide ilerlemelerini zorlaştırır. Köpekli ekipler peşlerindedir, üstelik karşılaştıkları bazı insanlar da onlara kötü davranır, hatta linç edilmekten kıl payı kurtulurlar. Başka sorunları da vardır: Cullen beyazlardan, Joker siyahlardan nefret etmektedir, bu bilindiği için peşlerindeki Şerif bile “birkaç kilometre ilerlemeden birbirlerini öldürmüş olurlar” demektedir.

Ancak Joker ve Cullen, iki kez gırtlak gırtlağa gelseler de, sonunda birbirlerini anlamaya başlayacak, “kader arkadaşı” ve gerçekten dost olacaklardır…

Üstelik birkaç gün içinde…

Hem eleştirmenler nezdinde, hem gişelerde büyük başarı kazanan “Kader Bağlayınca”, Kramer’in yolunu açmış, büyük bütçeli, yıldız oyuncuları olan ama ciddi konulara eğilen filmler yapan bir sinemacı olabilmesini sağlamıştı.

İki ana karakteri arasında ayrım yapmayan film, dönemin seyircisinin “tehlikeli caniler” olarak algılayabileceği bu mahkumları, şiddet düşkünü, ırkçı, cahil insanlardan üstün tutuyor ve bunu açıkça yapıyor. Her ikisinin de önyargılarından kurtulup bilinçlenmelerini önemsiyor ve neden ve nasıl dost olabildiklerini gösteriyor. İnsan sevgisi ve yüksek ahlak filmin temel yapı taşları. Film boyunca devam eden Şerif-Yüzbaşı ilişkisi de buna hizmet ediyor (bir sahnede Şerif, kaçakların üzerine dobermanların salınmasını silah çekerek engelliyor ve “Bizim işimiz onları yakalamak, yok etmek değil” diyor).

Filmin düşünmeyi sevenlere sunduğu ikram ırkçılık konusuyla sınırlı değil; örneğin o dul kadının “kendi hapishanesini içinde taşıdığını”, hapsedilmemiş kişilerin de özgürlükten yoksun olabildiklerini gösteriyor, her mesele gibi özgürlüğün de bilinçle ilgili olduğunu vurguluyor (ki Kramer o kadın karakterini, linç-sever erkeklerle bir tutup toplumda yaygınlaşan “gizli faşizmin” eleştirisi açısından da değerlendiriyor).

Diğer özellikleriyle de çok başarılı bir film olan “Kader Bağlayınca”nın en çok iz bırakan yönleri, senaryosundaki incelikler, Kramer’in olgun yönetimi, muhteşem siyah-beyaz görüntüleri ve oyuncuların olağanüstü başarısı…

Ve tabii bir de Curtis’in cesareti… Bu film yapıldığında Curtis neredeyse 10 yıldır star konumundaydı ve çok popülerdi (Universal’a haftada ortalama 10 bin mektup gelirmiş, bir tutam saçı için yalvaran kadınlardan). Fakat olumlu eleştiriler, önemli ödüller alamıyordu çünkü kariyeri “aklı bir karış havada, kafasız ve amaçsız genç” rollerine sıkışmış durumdaydı (1958’den evvel Burt Lancaster sayesinde yer alabildiği iki ciddi film vardır sadece: “Trapeze” ve “The Sweet Smell of Success”). Bir yol ayrımına gelmişti: Yakışıklılığını öne çıkaran “boş” filmlerle devam edip ününü koruyacak ve çuvalla para kazanmaya devam edecekti veya mimlenme, seyirciyi hoşnut edememe, oyunculuk gücünü kabul ettirememe gibi riskleri göze alıp sosyal-siyasi meseleleri işleyen filmlere kabul edilmek için uğraşacaktı. Joker rolünü ona veren Kramer’in bile ciddi kaygıları vardı.

Ama sonuçta Curtis kendini herkese kanıtlamayı ve kabul ettirmeyi başardı, hatta iki yıl sonra Kubrick’le “Spartacus”te çalıştı.

Seçme replikler:
Joker: Kocana ne oldu?
Kadın: Sekiz ay önce kaçıp gitti. Burada sıkışıp kaldım.
Joker: Çok yalnız hissediyorsundur.
Kadın: Hapishane de öyle, değil mi?
Joker: Evet, aynen öyle.
Kadın: Gerçekten kötü oluyordur bazen?
Joker: Hıhı.
Kadın: Hayır.. Demek istediğim… Bazen o kadar kötü olur ki içini bomboş hissedersin. Anlıyor musun? Kocaman bir boşluk olur. Gözyaşlarınla doldurmak istersin.
Joker: Sana bir şey diyeceğim: Gözyaşlarıyla doldurursan işin biter.
Kadın: Başka ne yapabilirsin ki?
Joker: Ben o boşluğu hayallerle doldururum.
Kadın: Ama bir şeyi hayal edebilmen için onunla ilgili bilgin olması gerekir.
Joker: Hayır, gerekmez.
Kadın: Buradan 40 kilometre ilerde doğdum ben. Başka bir şey bilmiyorum, hiçbir şey…
Joker: Bilmen gerekmez. İstemen yeter. Eğer istersen kafanda milyonlarca resim yaratabilirsin.
Kadın: Resim mi?
Joker: Hıhı.
Kadın: Nasıl resim?
Joker: Her çeşit… Değişik yerler, değişik kişiler… Sahip olmak istediğin ama elde edemediğin her şey…

Meraklısına:
Filmin fragmanı

Filmin hikayesini yazan Nedric Young o dönemde kara listede olduğundan Oskar ödülü takma ismi Nathan E. Douglas adına verilmiş. Young’ın adını filme koyamamasına sinirlenen Kramer, iki senariste hapishane arabasının şoförleri rolünü vermiş, hatta jenerik akarken isimlerini ikisinin yüzünün göründüğü planın üzerine denk getirmiş (Resmi belgeler, 1993 yılında Young’ın dul karısının başvurusu üzerine düzeltilmiş).

Cullen rolü için ilk düşünülen isim Sammy Davis Jr imiş. O dönemde Elvis Presley de Joker rolünü oynamak için girişimlerde bulunmuş ama menajerinin ısrarlı itirazı yüzünden vazgeçmiş.

Kramer ilk günden itibaren Joker rolü için Marlon Brando’yu düşünmüş. Efsane oyuncu filmde rol almayı istemesine rağmen “Mutiny on the Bounty / Denizde İsyan” (1962) filminin çekimleri inanılmaz uzadığından o seti bırakıp gelememiş. Kramer son ana kadar Brando’yu beklemiş, çekimlere birkaç gün kala başka bir oyuncu aramaya başlamış ve Curtis’le anlaşmış.

Asılsız bir söylenti yüzünden Robert Mitchum’un zenci bir oyuncuya zincirlenmeyi istemediği için Joker rolünü reddettiğine yıllarca inanılmış. Oysa oyuncunun itirazının nedeni farklıymış: kendisi de eski bir mahkum olan Mitchum, bir Güney hapishanesinde biri zenci, diğeri beyaz iki mahkumun birbirlerine bağlandığına hiç tanık olmadığını, o dönemde kimsenin böyle bir şey yapmayacağını, bu trüğün filmin inandırıcılığını zedelediğini söyleyerek teklifi reddetmiş.

Çekimler sırasında eski bir mahkum danışman olarak çalışmış. Ancak adı jenerikte belirtilmemiş çünkü adam hala aranıyormuş.

Ödülleri:
En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Görüntü (siyah beyaz) dallarında Oskar ödülü; Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu (Curtis), Erkek Oyuncu (Poitier), Yardımcı Erkek Oyuncu (Bikel), Yardımcı Kadın Oyuncu (Williams) ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı
En İyi Film (dram) dalında Altın Küre ödülü; Yönetmen, Erkek Oyuncu (Curtis), Erkek Oyuncu (Poitier) ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Williams) dallarında Altın Küre adaylığı
Dram kategorisinde Amerikan Yazarlar Birliği WGA ödülü
Ayrıca 11 ödül, 8 adaylık

The Defiant Ones / Kader Bağlayınca
Yapımcı ve yönetmen: Stanley Kramer
Senaryo: Nedrick Young (öykü), Harold Jacob Smith (senaryo)
Oyuncular: Tony Curtis (John 'Joker' Jackson), Sidney Poitier (Cullen), Cara Williams (çiftlikteki kadın), Theodore Bikel (Şerif Max), Charles McGraw (Yüzbaşı Frank), Lon Chaney Jr. (Koca Sam)
1958 ABD yapımı, 97 dakika
Gösterim tarihi: Aralık 1965

20 Haziran 2010 Pazar

Merkez İstasyonu

IMDB: 8
All Movie Guide: 4/5 yıldız
Metacritic: % 80
Manalı Filmler: 8,5

İzleyiciye yoğun duygusal deneyim yaşatan, bol ödüllü bir Brezilya filmi…

Emekli öğretmen Dora, Rio’nun merkez istasyonunda mektup yazıcılığıyla geçinmektedir. Bir gün genç bir anne, 9 yaşındaki oğlunun babasına mektup yazdırır, ardından kaza geçirip ölür. Dora istasyonda yaşamaya başlayan oğlanla önce ilgilenmez, posta parasını da aldığı halde mektubu yollamadığı için duyduğu vicdan azabının etkisiyle çocukla ilgilenmeye başlar. Yavaş yavaş gelişen ilişkileri, onları çocuğun babasını bulmak üzere Brezilya yollarına düşürecek, yaşadıkları deneyimler ikisini de zenginleştirecektir.

“Merkez İstasyonu” kuşkusuz ki çok iyi yazılmış ve çekilmiş, hayli etkileyici bir film. Özellikle Montenegro’nun oyunculuğu olağanüstü. Yine de filmin bunca ödül almasında güçlü alt metninin payı büyük. Yolda tanıştıkları aşırı dindar kamyon şoförü, kasabadaki kalabalık dini festival ve tabii ki karakter isimlerinin çoğunun İncil’den alınmış olması vb öğelerle örülen film, sonuçta dindar ahlakını öneriyor, ama işin bu kısmına hiç aldırmasanız da anlatılan insanlık durumundan etkileniyorsunuz.

“New York Daily News”ün sinema eleştirmeni Jami Bernard’ın şu cümlesini aktarmak isterim: “Sinema salonlarında normalde patlamış mısır çıtırtısının sesi duyulur. Bu filmde duyulan, kalplerin kırılmasının sesiydi”.

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film ve Kadın Oyuncu dallarında Oskar adayı
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre, ayrıca Norveç Amanda, Arjantin Gümüş Akbaba, Danimarka Guldbagge, İspanya CEC, BAFTA ödülleri; Fransa Cesar ve Indipendent Spirit Ödülü adaylığı
Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü
Ayrıca 22 ödül ve 7 adaylık.

Merkez İstasyonu / Central Station / Central do Brasil
Yönetmen:
Walter Salles
Senaryo:
Marcos Bernstein, Joao Emanuel Carneiro (Salles’in hikayesinden)
Yapımcılar:
Martine de Clermont-Tonnerre, Arthur Cohn
Oyuncular:
Fernanda Montenegro (Dora), Marília Pêra (Irene), Vinícius de Oliveira (Josué), Soia Lira (Ana), Othon Bastos (Cesar), Otávio Augusto (Pedrao), Stela Freitas (Yolanda), Matheus Nachtergaele (Isaías), Caio Junqueira (Moisés)
1998 Brezilya, Fransa ortak yapımı, 102 dakika
Gösterim Tarihi:
28 Mayıs 1999
DVD firması:
Palermo / Film Pop.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Black

IMDB: 8.0
Sinemalar.com: 6.4
Manalı Filmler: 7.5

Çok etkileyici bir dostluk filmi…

Bebekken görme ve işitme duyularını kaybeden Michelle’e, 8 yaşındayken özel bir öğretmen tutulur. Başına buyruk, ele avuca sığman bir karakter olan Debraj tutkulu bir öğretmendir ve küçük kızı geliştirmek için her yola başvurur. Sofrada oturarak ve çatal-bıçak kullanarak yemek yemesini öğretmekle başlayan yolculukları, her ikisinin de kararlı oluşları yüzünden Michelle’in üniversiteden mezun olmasına kadar varır. Bu süreçte ilgili herkesin de hayatı değişir.

Kapadia’nın 1962 tarihli Arthur Penn filmi “The Miracle Worker”dan etkilenerek yazdığı oyuna yaslanan “Black”, Hindistan geleneklerinin tümüyle dışında bir film. Müzikal olmadığı gibi ağdalı bir melodram da değil. Aslında tam olması gereken seviyede, abartısız, samimi bir eser. Güç almak için sadece hikayesini anlattığı karakterlere ve onların insanlık hallerine yaslanıyor. Olgun yönetmenlik, son derece estetik görsellik ve dozunda oyunculukları sayesinde film tüm dünyada ilgiyle ve ödülle karşılandı.

Meraklısına:
Besteci Monthy, Michelle’in durumunu alçak perdeden çalınan piyano ve yaylılarla yansıtırken Debraj’ın mücadeleci karakterini simgelemesi için duduk kullanmış.

Ödülleri:
19 ödül ve 2 adaylık.

Filmi öneren:
Simavi Can

Black
Yönetmen:
Sanjay Leela Bhansali; Senaryo: Bhavani Iyer, Prakash Kapadia, Sanjay Leela Bhansali; Yapımcılar: Anshuman Swami, Sanjay Leela Bhansali; Oyuncular: Amitabh Bachchan (Debraj), Rani Mukherjee (Michelle), Shernaz Patel (Catherine), Dhritiman Chatterjee (Paul), Sillo Mahava (Bayan Gomes); 2005 Hindistan yapımı, 122 dakika.

Kara Yılan İnliyor

IMDB: 7.1
All Movie Guide: 3/5 yıldız
Metacritic: %52
Manalı Filmler puanı: 7,5

Hala aşık olduğu karısı tarafından aldatılan ve terk edilen zenci çiftçi Lazarus, yolda dövülmüş halde bulduğu beyaz Rae’yi evin götürür, iyileştirmeye çalışır. İnançlı bir adamdır; kızın seks bağımlısı olduğunu öğrenince onu zincirler, “içindeki şeytanlardan” kurtarmaya uğraşır.

İlk filmi “The Poor and Hungry” (2000) ile dikkat çeken genç yönetmen Brewer’dan beklenmedik derecede başarılı bir yapıt… İlginç hikayesinin katmanlarını ustaca işleyen Brewer, ana karakterlerinin ruh hallerini irdelemekte de ciddi bir başarıya ulaşıyor, Amerikan Bağımsız Sineması’nın en üst seviyesine anlamlı bir katkı yapıyor. Bunda iki başrol oyuncusunun başarıları en büyük etken…

Adını Blind Lemon Jefferson’ın 1927’de kaydettiği bir şarkının bir dizesinden alan film, izleyicisine tam bir müzik ziyafeti sunuyor. Filmde beşini –bu film için gitar çalmayı öğrenen- Samuel Jackson’ın söylediği 10’dan fazla blues şarkısı kullanılmış. Ki bunlardan “Black Snake Moan” ve Christina Ricci’nin seslendirdiği “This Little Light of Mine" özellikle dikkat çekiyor.

Seçme replikler:
Lazarus (yemek yiyen Mae’ye): “Bunları yetiştireceğim diye bir sürü bel ağrısı çektim. Gerisi de yemeğe koyduğum birazcık sevgi. Biraz yavaşlarsan tadını alabilirsin.”

Mae: “İnsanlara zarar vererek dolaşacaksın, sonra da tövbe edeceksin ve her şey temizlenecek... Cennet neden böyle insanları istesin ki?”

Lazarus (Mae’ye): “İçinde pislikten başka şeyler de olduğunu biliyorum.”

Black Snake Moan / Kara Yılan İnliyor
Senaryo ve yönetim:
Craig Brewer; Yapımcılar: Stephanie Allain, John Singleton; Oyuncular: Samuel L. Jackson (Lazarus), Christina Ricci (Rae), Justin Timberlake (Ronnie), S. Epatha Merkerson (Angela), John Cothran (Vaiz R. L.), David Banner (Tehronne), Michael Raymond-James (Gill); 2006 ABD yapımı, 116 dakika; Gösterim tarihi: 27 Temmuz 2007; DVD Firması: Tiglon / Paramount Pictures.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Man in the Chair

IMDB: 7.3
Rotten Tomatoes: % 50
Manalı Filmler puanı: 8.5

Lise öğrencisi Cameron’ın film okuluna burs kazanabilmek için kısa film çekmesi gerekmektedir, ama bilgisi de, parası da yoktur. Eski filmler gösteren bir sinema salonunda tanıştığı Flash’ın “Yurttaş Kane”de bile görev yapmış bir elektrikçi olduğunu öğrenince ondan yardım ister. Flash’ın emektar sinema emekçisi arkadaşlarının da yardımıyla huzurevleri hakkında bir belgesel yapmaya girişirler.

B sınıfı gerilim filmleri yönetmeni Michael Schroeder’in, kariyerine on yıldan fazla ara verdikten sonra yazıp yönettiği bu küçük film, umulmadık bir başarı kazandı, fakat maalesef ülkemizde gösterilmedi.

Her öğesiyle çok başarılı bir film. Hele Plummer muhteşem.

Ödülleri: Heartland Film Festivali’nde bağımsız yapımlara verilen Crystal Heart Ödülü’nü kazandı.
Ayrıca 7 ödül ve 1 adaylık.

Seçme diyaloglar:
Flash: “Bir insanı mükemmel yapan güç değil, içindeki duyarlılığının sürekliliğidir.” (Nietzsche’den alıntı)

Flash: “Günün birinde (yönetmen olmayı) başarırsan Mickey gibi iyi insanlara hiçbir zaman kötü davranmayacağına söz ver bana. Ve o sandalyeye nasıl ve kim sayesinde oturduğunu asla unutmayacaksın.”

Flash: “Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. O yüzden ünlü olmayı kafana takma. İşini iyi yapmaya çalış. Şöhret beraberinde gelir zaten.”

Cameron: “Her insan değerlidir. Yaptıklarımız ve olduğumuz kişi, kuşakları etkileyecektir.”

Flash: “Amerika, sadece gençlere, güzellere ve "kazanan"lara değer verir!”

Man in the Chair
Senaryo ve yönetim: Michael Schroeder
Yapımcılar: Michael Schroeder, Sarah Schroeder, Randolf Turrow
Oyuncular: Christopher Plummer (Flash Madden), Michael Angarano (Cameron Kincaid), M. Emmet Walsh (Mickey Hopkins), Robert Wagner (Taylor Moss), Joshua Boyd (Murphy), Mitch Pileggi (Floyd)
2007 ABD yapımı; 107 dakika.

16 Mayıs 2010 Pazar

Şimdi ya da Asla

Film, carpe diem kavramını (sadece hazcılıkla ilişkili yönüyle değil) açık ve gizli tüm anlamlarıyla ele alıyor ve işliyor: Her anı hakkını vererek yaşa… çünkü beş dakika sonra ölebilirsin… Yani Reiner’ın filminin ana teması ölüm değil, “ölüm bilinci”

IMDB: 7.5
All Movie: 2.5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 41
Manalı Filmler: 8.5

Her sinemaseverin kişisel tarihinde “yıldızın parladığı anlar” vardır; bir plandaki bir bakıştan veya bir diyalogdan etkilendiği, ruhunun adeta “yandığı”... Kısacık bir anın bu kadar büyük etki yapması şaşırtıcıdır: İnsanı değiştirir, genişletir, zenginleştirir…

Charles Chaplin filmleri genelde böyle bir etki yapar, ve fakat hiçbiri, “Monsieur Verdoux”daki o replik kadar alt üst etmemiştir beni: Son arzusu babında ikram edilen romu önce reddeden, sonra içen Verdoux, fikir değiştirmesinin nedenini şöyle açıklar: “Daha evvel rom tatmamıştım”…

O dört kelimeyi ilk duyuşum “Dead Poets Society-Ölü Ozanlar Derneği” dönemine denk gelmişti, yani “carpe diem” çağına. Çok gençtim, sorgulama ve idrak gücüm çok sınırlıydı. Ayrıca bir kavram ve bir tavır olarak “dolu dolu yaşamak” öylesine büyüleyiciydi ki, ötesini aramak aklıma bile gelmedi, Chaplin’in repliğini de yüzeysel değerlendirdim... Carpe diem kelimeleri içinde gizli olan “akışına bırakmak”, “hayatın sunduklarını onurlandırmak”, “o anın (o anı yaşıyor olmanın) değerini bilmek” vb daha derin ve karmaşık anlamlar sonraki yıllarda kapılarını (bana da) açmaya başladı.

Ölüm gerçeğiyle yakınlaşmadıkça yaşamın değerini ne kadar anlayabilir ki insan?..

“The Bucket List”, özellikle ölüm temasıyla ilişkisi ve bu konudaki cesareti dolayısıyla etkileyici ve önemli bir film. Seyircisini iki saat boyunca ölüm düşüncesiyle iç içe olmaya, ölmekte olan insanları izlemeye davet ediyor. Başrollerini iki ünlü (ve Oskar kazanmış) oyuncunun paylaştığı, A sınıfı bir Holivud filminin (sadece) ölümü konu edinebilmesi zaten çok büyüleyici ve takdire şayan… Ve fakat dahası da var: “Şimdi Ya Da Asla”, carpe diem kavramını (sadece hazcılıkla ilişkili yönüyle değil) açık ve gizli tüm anlamlarıyla ele alıyor ve işliyor: Her anı hakkını vererek yaşa… çünkü beş dakika sonra ölebilirsin…

Yani Reiner’ın filminin ana teması ölüm değil, “ölüm bilinci” (ve bunun insanı nasıl değiştirdiği, nasıl “öldüğünde gözleri kapalı ama kalbi açık” hale getirdiği)… Filmin ana kahramanlarının “bugünün işini yarına bırakma” imkanları yok, kanser vücutlarını öyle sarmış ki, hakikaten birkaç dakika sonrasını göremeyebilirler. Bu durum bilinç seviyelerini hızla yükseltiyor, bu da seyirciye, sadece ölmekte olan değil, aynı zamanda ölüm bilincine erişmekte olan iki insanın son aylarına tanık olma imkanını sunuyor, ve senaryonun satır aralarına daha iyi nüfuz etmesini sağlıyor…

Ölüm gerçeğiyle böylesine apaçık bir şekilde yüzleşmek hiç kolay bir şey değil. Normal şartlarda insan bundan kaçar, bir gün kendisinin de öleceğini bilmeyi istemez, bunu anlamasının hayatın tadını kaçıracağını sanar. Oysa bir insanın ölüm bilinci ne kadar gelişmişse hayatın tadına da o kadar yüksek düzeyde varır, çünkü o muhteşem bir rehberdir: Gelecek için kaygılanmamayı, yaşadığı her ana (ve her şeye) şükretmeyi ve örneğin gerçekte neyin ne kadar önemli olduğunu (dolayısıyla kişinin ne zaman neyi yapması gerektiğini anlamasını) sadece ölüm bilinci sağlayabilir…

Örneğin Edward gene inat edip kızıyla barışmayabilirdi, belki de ertesi gün ölebileceğini bilmeseydi… Örneğin Carter son aylarını dünyayı dolaşarak değil ailesinin yanında geçirebilirdi, gerçekten çok az zamanı kaldığını ve zaten tüm ömrünü onlara adadığını bilmeseydi...

Senarist Justin Zackham’ın ustalığı orada ki, öyküsünü bir değil iki kişi üzerine kurmuş ve karakterlerini serbest bırakmış: Böylece Edward ve Carter örneğin Taj Mahal’de sohbet ederken izleyici hem o muhteşem mekanı, hem de mekanda yaşanan görkemli zamanın karakterleri nasıl değiştirdiğini seyretme ve algılama şansına sahip oluyor. Değişik kişiliklere sahip oldukları için, bu “son çılgın macera”dan farklı şekillerde etkileniyorlar. Ama ortak yönleri de var: Hastaneden kurtulduktan sonra yaşanan her şey içlerindeki özgürlük duygusunu artırıyor ve (en geniş anlamıyla) daha fazla sever hale geliyorlar: Birbirlerini, dünyayı, arabaları, Everest’i, sevgiyi… her şeyi…

Çünkü ölüm bilincinin en önemli etkisi aslında şu: Hayatı daha fazla sevmenizi sağlıyor… Her şeyin değerini daha iyi bilmenizi…

Örneğin böyle bir filmin…

Kameranın önünde ve arkasında yaşı 60’ı geçmiş bir grup sinemacı olduğuna göre belki de (Clint Eastwood için yapıldığı gibi) sette ambülans bulundurulmuştur... Edward arkadaşının cenaze töreninde konuşurken, belki de Nicholson’ın aklından birkaç ay sonra kendisinin veya Freeman’ın cenaze töreninin yapılabileceği geçmiştir (ne de olsa ikisi de 1937 doğumlu)…

Ölümle ilgili falanca repliği söylerken ölebileceğini bile bile iyi oynamaya (veya o planı iyi çekmeye) çalışan bu olağanüstü insanlara saygı duymamak ne mümkün!.. Onlar (ve ürettikleri eser) sayesinde biz seyirciler de “görkemli bir şeye tanık olma” imkanı bulduk.

Bu idrakin yaşandığı an da kısacık ve fakat o kadar etkili ki ardından sadece sükut gelebiliyor…

Çünkü ötesine kelimeler yetmiyor...

Ödülü: Japon Sinema Akademisi'nce En İyi Yabancı Film dalında aday gösterildi.

Sinema, Mart 2008

The Bucket List / Şimdi ya da Asla
Yönetmen:
Rob Reiner; Senaryo: Justin Zackham; Yapımcılar: Alan Greisman, Neil Meron, Rob Reiner, Craig Zadan; Oyuncular: Jack Nicholson (Edward Cole), Morgan Freeman (Carter Chambers), Sean Hayes (Thomas), Beverly Todd (Virginia Chambers), Rob Morrow (Dr. Hollins), Alfonso Freeman (Roger Chambers), Rowena King (Angelica); 2007 ABD yapımı, 97 dakika; Gösterim tarihi: 1 Şubat 2008; DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

11 Mayıs 2010 Salı

The Snow Walker

IMDB: 7.5
Allmovie: 3.5/5 yıldız
Rotten Tometoes: %85
Manalı Filmler puanı: 8.0

Kanada’nın kuzeyindeki göller-adalar bölgesinde ticari uçuşlar yapmakta olan pilot Charlie, veremden muzdarip bir Eskimo kızı hastaneye götürürken uçağı düşer. Rotasını değiştirdiği ve bölge çok geniş olduğu için kimse onları bulamaz. Issızlığın ortasında kalan ikili haftalarca hayatta kalma mücadelesi verirken, aralarında kopmaz bir dostluk bağı da oluşur ve tüm bu macera, Charlie’nin kişiliğinin olumlu yönde değişmesini sağlar.

Filmin gerçek mekanlarda, -28 ile -45 arasında değişen iklim koşullarında çekilmesi gerçeklik seviyesini çok artırmış, izleyici, karı, rüzgarı, adeta içindeymiş gibi hissediyor, usta işi senaryo ve oyunculuklar sayesinde karakterlerle tam olarak özdeşleşebiliyor.

Charlie’nin sağ dönmesinden umut kesildiğinde gıyabında düzenlenen cenaze töreninde patronu Shep’in okuduğu şiir ise bir filmde rastladığımız en etkileyici metinlerden biri…

Ödülleri:
Kanada Sinema ve Televizyon Akademisi’nin dağıttığı Genie ödüllerinde film, yönetmen ve senaryo dahil 9 adaylık (2004)

Seçme diyaloglar:
Shep: “Savaş sırasında Kanadalı teğmen pilot John McGee tarafından yazılmış ve uçağı düşürüldükten sonra dolabında bulunmuş: ‘Dünyadaki sert prangalarımdan kurtuldum ve gümüş kanatlarla gökyüzünde dans ettim. Güneşe doğru tırmandım ve bulutlar arasındaki baş döndürücü şenliğe katıldım. Hayalini bile kurmadığınız yüzlerce şey yaptım. Sallandım, döndüm, süzüldüm, güneşin sessizliğine doğru. Oralarda dolandım, haykıran rüzgarı izledim. Hünerli uçağımı havanın ayak basılmamış duvarlarına fırlattı. Coşkuyla yanan mavilikte yükseldim, yükseldim, rüzgârlı tepelere hafifçe dokundum... Ki orda ne bir leylek uçmuştur, ne de bir kartal. Ve zihnim hafiflemiş, sessizleşmişken, uzayın ayak basılmamış kutsallığına ulaştım. Elimi uzattım... ve Tanrı'nın yüzüne dokundum.’"

The Snow Walker
Senaryo ve yönetim:
Charles Martin Smith (Farley Mowat’ın "Walk Well My Brother” isimli kitabından); Yapımcılar: Rob Merilees, William Vince; Oyuncular: Barry Pepper (Charlie Halliday), Annabella Piugattuk (Kanaalaq), James Cromwell (Walter Shepherd), Kiersten Warren (Estelle), Jon Gries (Pierce), Robin Dunne (Carl), Malcolm Scott (Warren); 2003 Kanada yapımı, 103 dakika.