Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

22 Nisan 2015 Çarşamba

Ovadaki Alevler


Kimi uzmanlara göre gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film... Modern 2. DS başyapıtları, örneğin -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, “Piyanist” veya “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...



Tamer Baran



IMDB: 8,0 
Rotten Tomatoes: 
% 100
Manalı Filmler: 
10,0

Kon Ichikawa'nın anısına
(20 Kasım 1915 – 13 Şubat 2008)

Uzaktan bakıldığında dost sanılabilecek iki asker. Biri kırık ayağıyla tek başına ilerleyemiyor, öteki sürekli aç, arkadaşının kimbilir nereden bulduğu tütünleri askerlerle yer elması karşılığı takas edemedikçe karnını doyuramıyor. Ticaret yapamazsa ikisi için de bir şekilde erzak bulmak zorunda, daha olmadı “maymun” öldürerek...

Bu iki asker birbirlerine ölümüne muhtaçlar.

Ve ikisi de, diğerini öldürmek için fırsat kolluyor; tütünleri veya tüfeği çalmak için...

2. Dünya Savaşı'nın son günleri, Filipinler... Japon ordusu paramparça; kalan bir avuç asker dağınık, bazılarının silahı yok, üniformaları dökülüyor, birinin bir ölüde daha iyisini bulup terk ettiği eski botu bir diğeri şükranla karşılıyor... “Nobi / Ovadaki Alevler” (1959) koca bir ordunun can çekiştiği günleri veremli er Tamura'nın gözlerinden aktarıyor: Hastalığı yüzünden diğerleri kadar başarıyla savaşamayacağı için komutanı istemez onu, hastaneye geri yollar. Oradaki yetkilininse önceliği yaralılardır; “Yürüyebiliyorsan hasta değilsindir” diye tersler Tamura'yı... Kahramanımız rüzgarda savrulan bir yaprak gibi ordusunun hezimetinin acılı köşelerinde dolanır durur. Yürüdükçe birbirinden dehşetli insanlık hallerine tanık olur. Örneğin, kırık ayaklı ile yoldaşının maymun eti olduğunu savundukları yiyeceğin gerçekte ne olduğunu keşfetmek, o koşullarda yaşarken bile ağır gelir Tamura'ya...

“Nobi” öncelikle bir karakter çalışması: Terrence Rafferty'nin belirttiği gibi Tamura, tüm sinema tarihinin belki de en yalnız karakteri: Kendisine sırt çeviren bir orduya mensup; dilini, adetlerini, yiyeceklerini bilmediği bir ülkede oradan oraya sürüklenen, teslim olursa öldürüleceğinden korktuğu için Amerikalılara, istilacılardan nefret ettikleri için Filipinlilere de yaklaşamayan bir asker... Bu da tesadüf değil çünkü Ichikawa: (filmlerinde) “Bir adamın kendi sınırlarını zorladığı anların ağırbaşlılığını yakalamaya ve kendisini yenmeyi başaranların yalnızlığını yansıtmaya çalıştığını” söylemiş. Tamura da kendi sınırlarını “Hastane seni kabul etmezse el bombanla kendini öldür” emrine karşı çıkarak, her ne olursa olsun yaşamaya çalışarak zorluyor. Hem başına gelenler, hem de tanık oldukları çok ağır olmasına rağmen...

İkincisi “Nobi”, savaşı gerçekte olduğu haliyle perdeye yansıtmakta çok başarılı... Shohei Ooka'nın bir asker ve savaş esiri olarak kendi tecrübelerine yaslanan romanından uyarlanan bu film o kadar ağır insanlık halleri sergiliyor ki, modern 2. DS başyapıtları, örneğin “Piyanist”, “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” veya -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...

O kadar ki bazı uzmanlar “Ovadaki Alevler”i gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film olarak selamlıyorlar...

Ichikawa'nın başarısı burada: maalesef savaş tam bu kadar acı bir şey...

Ve maalesef bazen hayatta kalmak, ölmekten daha kötü olabiliyor...

Batı ülkeleri Ichikawa'yı “Biruma no tategoto / The Burmese Harp”ın (1956) Venedik Film Festivali'nde ödül kazanmasıyla keşfetmişlerdi. Burma'daki Japon askerlerinin yaşadıklarına odaklanan film, Yabancı Film dalında Oskar'a aday gösterilmiş, ama “La Strada / Sonsuz Sokaklar”a geçilmişti. Yönetmenin 3 yıl sonra bir başka savaş karşıtı filmle çıkagelmesi sürpriz olmadı (Bugün de en çok bu iki filmiyle anılıyor).

Bu iki filmin ardından Ichikawa, kimi otoritelerce, tüm zamanların 5 büyük Japon yönetmeni arasında sayılır hale geldi (Diğerleri: Akira Kurosawa, Kenji Mizoguchi, Mikio Naruse ve Yasujiro Ozu). Bazılarıysa onu dönem dramlarından detektiflik öykülerine, aile komedilerinden aşk hikayelerine çok çeşitli türlerde film yaptığı için eleştiriyor, hem temaları, hem görselliğiyle eklektik olduğunu düşünüyorlar. Ama onların bile reddedemediği bir gerçek var: Ichikawa, Japon sinemasının dünyaya açılmaya başladığı -kimilerinin “hümanist dönem” diye adlandırdığı- 2. DS sonrası yılların (Kurosawa, Kinosuke Kinoshita ve Masaki Kobayashi ile birlikte) birkaç büyük ustasından biri.

Ki o dönem Japon sinemasının altın çağı idi...

Meraklısına: Roman geçen yıl bir kez daha uyarlandı; fakat o film hiç beğenilmedi.

Nobi / Fires on the Plain / Ovadaki Alevler
Yönetmen: Kon Ichikawa
Senaryo: Natto Wada (Shohei Ooka'nın romanından)
Yapımcı: Masaichi Nagata
Oyuncular: Eiji Funakoshi (Tamura), Osamu Takizawa (Yasuda), Mickey Curtis (Nagamatsu), Mantarô Ushio (Teğmen)
1959 Japonya yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: -
DVD firması: - 


AçıkGazete, 16 Şubat 2015

ÖtekiSinema, 24 Şubat 2015

17 Kasım 2014 Pazartesi

Hayat Çok Güzel


IMDB: 7,8 
Rotten Tomatoes: % 86 
Manalı Filmler: 9,5

“Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor

Tamer Baran
 
1989 yapımı “My Left Foot / Sol Ayağım”, (en büyük 3 ödül de dahil olmak üzere) 5 dalda Oskar'a aday gösterilmiş ve başrol oyuncuları Daniel Day Lewis'le Breanda Flicker'e bu önemli ödülü kazandırmıştı. Tüm dünyada ilgi gören bu film, beyin felci (serebral palsi, SP) hastası Christy Brown'ın gerçek öyküsünü ekranlara taşıyordu.
 
Bu Polonya filmi de gerçek bir SP hastasının iç dünyasına götürüyor bizleri. Çocukluğundan başlayarak iç sesini dinleterek, hayli zeki ve duyarlı biri olduğunu anlamamızı sağlıyor. Aslında bizler gibi, sevinci hüznüyle, geniş imkanları olan, dolu bir hayat sürebilecek Mateusz'un hastalığından kaynaklanan kısıtlamalar onu bir trajedi kahramanı yapmaya yeterli. Seyahat edemiyor örneğin, cinselliği yaşamıyor, tek başına kitap bile okuyamıyor... Fakat bir sorun daha var: Neredeyse yeni binyıla kadar SP hastaları zihinsel özürlü sanıldığı için 30'lu yaşlarına gelene kadar Mateusz bu yaygın yanlıştan payını alıyor, çevresindeki her şeyi aslında anladığını kimseye anlatamıyor. Duyarlı bir doktor sayesinde, özel bir kitap aracılığıyla başka insanlarla iletişim kurabildiğinde ilk kurduğu cümle “Ben bitki değilim” oluyor.
 
Uzun lafın kısası “Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor.
 
Bu iç burkan filmi kurarken Maciej Pieprzyca önemli bir karar almış: İç ses aracılığıyla üst düzey bir özdeşleşme sağlarken, Mateusz'un evde ve hastanede yaşadıklarına sadece tanık olmamızı istemiş. Çoğu sahnenin tek bir açıdan çekilmiş olması, filmin etkisini çok artırıyor, işlenen temaların seyirciye ulaşmasını kolaylaştırıyor. Pieprzyca'yı bu zor anlatım biçimini üstün başarıyla uygulayabildiği için kutlamak gerek.
 
Tabii ki ana karakteri canlandıran Ogrodnik başta olmak üzere belli başlı tüm oyuncuları da... Ki onlardan biri, Mateusz'un babasını oynayan Arkadiusz Jakubik, örneğin “The Dark House / Dom Zly”de de izlediğimiz olağanüstü bir yetenek...

Ödülleri:
12 ödül ve 5 adaylık

Meraklısına:
Filmin orijinal ismi “Yaşamak İstiyorum” anlamına geliyor.

Filmin fragmanını izlemek ve seyirci yorumlarını okumak için buraya tıklayınız.

Chce sie zyc / Life Feels Good / Hayat Çok Güzel
Yazan-Yöneten: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Dawid Ogrodnik (Mateusz), Dorota Kolak (Mateusz'un annesi), Arkadiusz Jakubik (Mateusz'un babası), Helena Sujecka (Matylda), Mikolaj Roznerski (Tomek), Kamil Tkacz (çocuk Mateusz)
Yapımcı: Wieslaw Lysakowski
2013 Polonya yapımı, 112 dakika


26 Ekim 2014 Pazar

Meclis


Henüz küresel ölçekte yurttaşları Zhang Yimou veya Chen Kaige kadar ünlü olmasa da beğenilen filmler yönetmiş bir usta olan Xiaogang Feng'in 2007'de çektiği “Ji jie hao”, çok etkileyici bir eser...



Bu filmi izlerken Kurosawa ustanın “Yume / Düşler” filmindeki bir öyküyü hatırladım çünkü “Assembly”nin ana kişisi Yüzbaşı Gu Zidi, “Tünel”deki komutan gibi silah arkadaşlarının ölmüş olmasıyla ilgili vicdan azabı çekiyor. Şehitlerin naaşlarının tam nerede gömülü olduğunu bulursa arkadaşları hak ettikleri onura/madalyaya kavuşacak. Fakat Zidi'nin asıl meselesi bu da değil, düzgün biçimde gömülmezlerse arkadaşlarının ruhlarının huzur bulmayacağına inanıyor. Bu da -Budist inanca göre- tekrar enkarne olacakları zaman sorun çıkaracak.



Sözün kısası bu filmi önemli kılan ilk özelliği, komünist Çin'de yapılmış ama ana karakterini dini inançları olan biri olarak resmetmesi. Dahası var: Filmde olaylar 1948'de geçiyor, yani iç savaş sırasında, yani “düşman” da Çinli.



Bir başka ulusun insanlarını kötü göstermeyen, hedefini doğru belirleyip insanlara değil savaşa karşı duran az sayıda filme denk gelebiliyoruz; kaçırmayın...



Fragmanını izlemek için buraya tıklayınız.


24 Ağustos 2014 Pazar

İnfaz

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: % 90 
Manalı Filmler: 9.5

Tamer Baran

Calvary, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği tepenin adı. Diğer ismi daha yaygın bilinir: Golgotha. Filmin bu adı taşıması çok uygun çünkü ana karakterimiz rahip James aslında Hz. İsa’yı simgeliyor, yazar-yönetmen McDonagh “İsa günümüzde yaşasa ne olurdu?” sorusunu yanıtlamaya çalışıyor.

Fakat “İnfaz” sıkıcı bir dini film değil. Tersine dini eleştiriyor... James’in son haftasında görüştüğü pek çok insanla ilişkisini inceliyor, Rahip’in hiçbirinin derdine derman olamadığını gösteriyor. İnsanlar o kadar tuhaf, toplum öylesine yozlaşmış ki Hıristiyanlığın yapabileceği bir şey kalmamış, demeye getiriyor. Anlayışlı ve iyi kalpli bir din adamının bile elinden bir şey gelmiyor. Aksine o temiz kalpli adam topluma o kadar uyumsuz ki o topluluk onu öldürüyor.

“The General”, “The Guard”, “In Bruges”, “Safe House / Düşmanı Korurken” gibi filmlerden hatırlayabileceğiniz Gleeson yine muhteşem bir oyunculuk çıkarmış. McDonagh’nın rejisi de kusursuz; film sakin, akıcı, hiçbir abartısı, pürüzü yok.

Yine de bu filmin asıl büyüleyici tarafı senaryosu. Usta işi bir yapı, çok akıllıca kurulmuş, ana temalar makul ölçülerde işlenmiş… Cemaatine mensup, yakından tanıdığı birinin günah çıkarma kulübesinde Rahip’e onu öldüreceğini söylemesiyle başlayan film Rahip’in çevresinde ölümün kol gezdiğini gösteriyor: Örneğin yaşlı oyun yazarı elden ayaktan düşmeden kendini öldürmeyi planlıyor. James’in kızı zaten intihara kalkışmış, bileğinde kesikler... Birbirini hiç tanımayan çeşitli kişiler bir nedenle tartışıp birbirlerini vuruyorlar. Hatta Rahip’in köpeği boğazı kesilerek öldürülüyor.

Ki o köpeğin katilinin belirsiz kalması çok şık bir buluş. James’i öldüreceğini söyleyen adam kiliseyi kendisinin yaktığını kabul ediyor, ama köpeğe dokunmadığını belirtiyor. Öyleyse o küçük kasabada, bir katilin bile elini sürmekten kaçındığı bir köpeği gizlice öldürecek denli hasta ruhlu ve Rahip’ten nefret eden başka biri(leri?) de var. Rahip işte böyle bir dünyada yaşıyor ve insanların yaşamlarını iyileştirmeye çalışıyor.

Sözün kısası “Calvary”, önemli meseleleri işleyen, ustaca kotarılmış bir film. İrlanda sinemasından gelen bir pırlanta…

Ödülleri:
5 ödül ve 2 adaylık.

Calvary / İnfaz
Senaryo ve yönetim: John Michael McDonagh
Yapımcılar: Chris Clark, Flora Fernandez-Marengo, James Flynn
Oyuncular: Brendan Gleeson (Rahip James), Chris O'Dowd (Jack Brennan), Kelly Reilly (Fiona Lavelle), Aidan Gillen (Dr. Frank Harte), Dylan Moran (Michael Fitzgerald), M. Emmet Walsh (oyun yazarı)  
2014, İrlanda, İngiltere ortak yapımı, 100 dakika




10 Ağustos 2014 Pazar

Panama Terzisi

Andy karakteri aslında James Bond benzeri kişiliklerin bir karikatüründen başka bir şey değil ve Louisa ile Andy arasında denizde geçen sahne gibi bölümler 007 filmlerindeki benzerleri üzerinde oynanarak kotarılmış

IMDB: 6.1 
Rotten Tomatoes: %77
Manalı Filmler: 8.5

Tamer Baran

İki erkek ucuz bir genelevin bir odasında, yatağın üstünde oturmaktalar. Odadaki televizyonda çekik gözlü kadınların rol aldığı bir porno film oynarken, açık pencereden karşı odada sevişen bir çift görünüyor. Adamlar önemli devlet sırlarından bahsediyorlar; biri bu gizli işleri konuşmak için uygun bir mekan olduğundan orayı seçmiş olsalar da bir genelev yatağında olmaktan mutsuz, öteki kadınlara çok düşkün, konuşurken pornoyu seyretmeyi de ihmal etmiyor. Hatta az sonra uzanıp yatağı titreten mekanizmayı çalıştırıyor, hoplaya zıplaya konuşmayı sürdürüyorlar. Adamlardan Gizli Servis elemanı olanı, diğerine Panama devletinin sırlarına ilişkin sorular soruyor, uydurma üstadı olan beriki, porno filmden ilham alarak yanıtlar veriyor.

Bildiğim kadarıyla hiçbir filmde casusluk ve casuslarla bu kadar alay edilmemişti. Literatürün saygın ismi -1973 tarihli ünlü “Papillon / Kelebek”in yazarı- John Le Carré, casusların dünyasına ve devletler arasındaki ilişkilere gayet hakim; bu kez birikimini heyecanlı ve gerilimli bir casusluk filmi yerine bu alanın çalışanları, bürokratlar ve devlet adamlarıyla alay etmek için kullanıyor. Filmde eleştiri oklarından kurtulabilen neredeyse hiç kimse yok; özellikle her nevi bürokrat, devlet yöneticisi ve diplomat yerden yere vuruluyor. Örneğin baştan beri işini önemseyen, ciddi bir portre çizen İngiliz Konsolosu bile yeri geldiğinde sus payı istemekten çekinmiyor ki Andy ile Konsolos arasında geçen kısacık pazarlık sahnesi filmin en komik bölümlerinden biri.

Aslına bakılırsa epeyce komik olan birkaç sahne daha var: İngiliz ve Amerikalı devlet büyüklerinin Panama meselesini konuştukları toplantıda -“Happiness / Mutluluk” filminde oğlan çocuklarına düşkün aile reisini canlandıran- Dylan Baker’ın oynadığı General Dusenbaker’in gözleri dola dola yaptığı hamasi konuşma ve yine Andy ve Harry’nin rahatça iş konuşabilmek için gittikleri gay barda dans ettikleri bölüm… Zaten film seyircisini katıla katıla güldürmeyi hedeflemiyor, yönetmenin ve Carré’in da aralarında bulunduğu senaristler grubunun hedefi James Bond benzeri casusluk filmlerinin klişeleri üzerine zihin jimnastiği yapmak, seyirciyi o filmlerin şablonları üzerine düşünmeye çağırmak… Tam da bu nedenle casus/kahraman rolüne son yılların James Bond’u Pierce Brosnan seçilmiş. Çünkü Andy karakteri aslında James Bond benzeri kişiliklerin bir karikatüründen başka bir şey değil ve Louisa ile Andy arasında denizde geçen sahne gibi bölümler 007 filmlerindeki benzerleri üzerinde oynanarak kotarılmış. Andy’nin fena halde “ayağa düşmüş” bir Bond olduğunu da söyleyebiliriz; her gördüğü kadına sarkan, arada sırada işi rast gitse de genelde karşılık alamayan, vatan sevgisinden nasibini almamış, görevini cebini şişirmek için kullanan, karşısına çıkan herkese kazık atan, yaptığı planın önünü ardını düşünemeyen ve sonuçta başarıya epeyce tesadüfün yardımıyla erişen bir karakter bu. Oyunculuğuna pek saygı duyulmayan Brosnan’ın karizmatik tavırları ve ifadesiz yüzü bu kez çok işe yaramış, doğrusu kendisi de Andy karakterini ustalıkla oynuyor.

Fakat filmin oyunculuk bakımından asıl yıldızı kuşkusuz Geoffrey Rush. Diğer hemen herkes ya karikatür ya da klişe tiplerken Harry kişiliği filmin tek sağlam karakteri ve Rush bu fırsatı iyi değerlendiriyor, “Shine”dan beri hepimizin bildiği o inanılmaz yeteneğiyle, boyundan büyük işlere kalkışan, naif, iyi niyetli ama beceriksiz terziyi büyük bir rahatlıkla oynuyor. Sanırım Rush gibi bir yetenek oynamasa eskiden kundakçılık yapmış birinin bu kadar naif olabileceğine seyirci inanmazdı. Fakat onda Tanrı vergisi bir yetenek var; dahi bir piyanisti ya da Sade’yi aynı biçimde inandırıcı kılabiliyor. Açıkçası filmi izlenebilir kılan hemen tek unsur da Rush’ın oyunu. Perdede göründüğü ilk andan itibaren seyirciyi esir alıyor ve büyülüyor.

Filmin yeterince etkili olamamasında vasatı aşamayan senaryonun yanı sıra John Boorman’ın da payı var. Bir önceki çalışması “The General / Kod Adı General”de yumuşak bir mizahla yıkıcı eleştiriyi ustalıkla harmanlayan Boorman bu kez pilavın demini tam tutturamamış. Özellikle ilk yarısında filmin atmosferi hiç sağlam değil, hele ilk on dakika seyirci havaya girmekte çok zorlanıyor. Bunda jeneriğin önemli bir bölümünü Harry’nın kumaş biçmesi görüntüsünün üzerinde geçiren Boorman’ın tercihlerinin payı büyük. Pek çok kez başarılı savaş-kavga sahneleri çekmiş bir yönetmenin Marta, Harry ve Mickie arasında geçen, genç kadının yüzünün parçalandığı geriye dönüş sahnesini bu kadar acemice kotarmış olması da inanılır gibi değil.

Senaryonun yarattığı sıkıntılarsa daha da fazla. Öncelikle bir “bakış açısı” sorunu var; adını aldığı karakterin yaşadığı macerayı anlatması gereken film nedense Andy’nin Panama’ya sürgün edilmesiyle başlıyor. Harry karakterini daha renkli kılmaya çalışırken de Terzi’nin Benny Amcasıyla düşsel konuşmalarını vermek gibi filmin genel düzeyini fena halde düşüren bir teknik uygulanıyor. Ünlü oyun yazarı Harold Pinter’ı perdede izlemek hoş bir sürpriz kuşkusuz, fakat bu durum Benny Amca karakterinin fazlalık olmasını engellemiyor. Aynı biçimde Louisa’nın filmin sonlarına doğru kocasını kıskanmaya başlaması da göze batıyor.

Öyle anlaşılıyor ki bu sorunlar filmin uyarlama olmasından kaynaklanıyor. Belli ki Carré romanda hayli geniş bir yapı kurmuş, Louisa ile Harry’nin biraz monoton ama onları mutlu tutan evliliklerinin hoş bir portresini de çizmiş. Diğer bazı şeyler gibi bu portre de zaman darlığı yüzünden senaryoya tam aktarılamamış. Fakat zaten roman ve senaryo çok farklı disiplinler; romanda hoş duran bir şey perdede çok itici olabiliyor, ki bunun tersi de geçerli. Dolayısıyla Benny Amca karakteriyle düşsel konuşmaları olduğu gibi Louisa’nın kıskançlığını da konu dışı bırakmak yoluna gidilebilirdi.

Andy ile Francesca arasında ilk tanıştıkları gün geçen konuşmalarda olduğu gibi yer yer çift anlamlı cümleler kullanarak cinsel göndermelerde bulunan senaryonun bu çabaları da filmi etkileyici kılmaya yetmiyor. Asıl sorun tutturulan hatla ilişkili; ZAZ ekibinin örneğin “Top Secret / Çok Gizli”de yaptığı gibi absürde kaymadan, daha yumuşak bir mizah tutturmaya gayret edildiğinde senaryodaki buluşlar çok daha önemli hale geliyor. Ve maalesef “Panama Terzisi” bu açıdan bakıldığında pek parlak bir performans sergilemiyor.    

Sinema, sayı: 81, Ocak 2002

The Tailor of Panama / Panama Terzisi
Yapımcı ve yönetmen: John Boorman
Senaryo: John Le Carré, Andrew Davies, John Boorman (John Le Carré’in aynı adlı romanından)
Oyuncular: Pierce Brosnan (Andrew Osnard), Geoffrey Rush (Harold Pendel), Jamie Lee Curtis (Louisa Pendel), Leonor Varela (Marta), Brendan Gleeson (Mickie Abraxas), Harold Pinter (Benny Amca), Catherine McCormack (Francesca Deane)
2001 ABD, İrlanda ortak yapımı, 109 dakika
Dağıtımcı firma: WB.
Gösterim tarihi: 30 Kasım 2001

DVD firması: Sony Pictures