Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Benim Aşk Pastam

O kuşun adı Elizabeth idi, özgürleşmenin “kendini dönüştürmek”le ilgili bir şey olduğunu anladı, “benlik” hapishanesinden sıyrılmayı başardı, tekrar kavuştu bacaklarına, yere sağlam bir iniş yaptı, kah gökyüzünde, kah yerde yaşamaya devam edecek (Tamer Baran)

IMDB: 6,3
Allmovie: 3/5 yıldız
Manalı Filmler: 9,0

Bir zamanlar, dünyanın bir köşeciğinde, bir seyyah astronot yaşarmış. Görev vakti geldiğinde yurdundan ayrılır, uzay aracına biner ve tek başına yola çıkarmış. İşi basitmiş aslında: Yerini ve temel özelliklerini, ilgili herkesin bildiği bir gezegeni keşfetmekle yükümlüymüş. Oraya hangi yoldan gideceğini de kendisi belirlermiş, orda ne kadar kalacağına da kimse karışmazmış. Tek bir mecburiyeti varmış seyyahın: Döndüğünde, diğerlerine, olabildiğince çok bilgi aktarmak, sorularını yanıtlamak... Herkes bu işin ne kadar kolay olduğunu bilirmiş; çünkü uzay aracı zaten her şeyi kaydedermiş. Her seferinde seyyahın elinde, gerektiğinde kullanabileceği binlerce kaset olurmuş. Seyyah işini ve insanları o kadar çok severmiş ki, elinden geleni yapar, her soruyu yanıtlamaya, herkesi memnun etmeye çalışırmış.

Ve kimseye, seyahati süresince kaydedilen tüm o görüntülerden yararlanamadığını anlatamazmış. Çünkü yol, onların bildiğinden çok daha uzun sürermiş, kasetlerde tek bir kare bile kalmazmış. Yaşadıklarının ne kadar büyüleyici olduğunu bilirmiş Seyyah, ve hatta o anın kaydının bile ne kadar güçlü olabildiğinin farkındaymış, ne yaparsa yapsın kelimeler yetmezmiş.

Ama elindeki tek şey de onlarmış…

Kar Wai Wong da böyle bir seyyah işte… Sadece kamerayı değil, kelimeleri, şarkıları, yüzleri, sessizlik anlarını, uzatmayayım filmlerinde gördüğümüz her öğeyi kullanarak aslında “kendi yolculuğunu” anlatıyor (kim bilir, belki de herkes zaten bunu anlatıyordur)… Hayatın doğası gereği elindeki araçlar işini “layığıyla” yapmasına yetmiyor, yetemez, bunu da anladığı içindir ki KWW, keşfedilmiş her tekniği (örneğin dış ses) kullanmaktan kaçınmıyor, kullandığı her aracı yine sonuna kadar zorluyor (mesela aynı şarkıyı tekrarlaya tekrarlaya, seyircide daha derinlemesine bir etki yaratıyor) ve tüm bunları yaparken kendi kişisel macerasını da sürdürüyor.
“Benim Aşk Pastam”da da yine bacakları olmayan o kuş var örneğin. Yere inemediği için hep uçmak zorunda olan o varlık, sanki Wong’un ana kahramanı: Her yere uçabilecek kadar özgür, ama havada kalmaya da bağımlı... Bu kez hiçbir karakter o kuştan bahsetmiyor, ama her karede gölgesi var.

“Days Of Being Wild” (1991) döneminde Wong için, o kuşun “özgürlüğü” daha önemliydi. Yollar onu büyülüyor, kahramanlarını her fırsatta Singapur’a, Kamboçya’ya vs gönderiyordu. Tabii her seferinde, onlarla beraber kendisi de hem kağıt üzerinde, hem de fiziksel varlığıyla yollarda oluyordu.

Bir insan, bir senarist ve bir yönetmen olarak son 20 yılda binlerce kilometre gitti, “uçmadığı” yer adeta kalmadı. Çok haklı olarak artık yolculuğun nerede biteceğini merak ediyor, bir başka deyişle bacakları olmayan kuş, nasıl yere inebilecek? “Uçmama” hakkı gerçekten yok mu bu kuşun? Ancak öldüğünde mi dinlenebilecek? Öyleyse nasıl özgür olabilir ki?

Arnie’yi ele alalım: Alkolizmin doruğuna çıkmış artık, tedavilerden de sonuç alamamış… “Bırakamadığını” söylüyor, yani içki içmeden yaşama özgürlüğü olmadığına inanıyor. Aynen eski karısı Sue’dan ayrı yaşayamadığı gibi.

Öte yanda kumar bağımlısı Leslie var. Ve babasıyla sorunlu ilişkisi.

Ve tabii ki filmin “rehber” karakteri Elizabeth var, (Leslie ile bir konuşmasından da anlıyoruz ki) özgürlük onun için de çok önemli, istediği her yere gidebilmek amacıyla araba sahibi olmak istiyor, ama bu göçebe yaşantının ne zamana kadar süreceği sorulduğunda “gidecek yer kalmayana kadar” yanıtını veriyor.

Yani aradığını bulana kadar.

Aşkı arıyor olsaydı, yollara düşmesi bile gerekmezdi: Sokağın karşısındaki kafede Jeremy onu bekliyordu. Elizabeth de elini kapıya uzatmışken geri çektiğini anlatıyor; eğer o akşam yola çıkmak yerine Jeremy’nin kafesine girseymiş, ilişki gene başlayacakmış, ama o aynı Elizabeth olarak kalacakmış.

Bu da gittiği yere “prangalarını” da götürmesi demek olacaktı. Örneğin bir erkeğe, bir ilişkiye bağımlılığını. “Onsuz yaşayamam” duygusunu.

Arnie’yi o kadar yakından tanıdıktan sonra bunu yapamazdı Elizabeth. Aşkın negatif ve pozitif tarafları olduğunu anlamıştı: Bir yanda sevgi var örneğin, öbür tarafta tutku, saplantı vb duygular. Bir yanda yaşam, mutluluk, özgürlük var, öbür tarafta acı, esaret ve en sonunda da ölüm…

Ve kuş hala havada, yolculuğunun nereye varacağı da kendi seçimine bağlı…

O kuşun adı Arnie’ydi, “bacaklarım yok ki” dedi, havada bozulan bir uçak gibi yere çakıldı.

O kuşun adı Elizabeth idi, özgürleşmenin “kendini dönüştürmek”le ilgili bir şey olduğunu anladı, “benlik” hapishanesinden sıyrılmayı başardı, tekrar kavuştu bacaklarına, yere sağlam bir iniş yaptı, kah gökyüzünde, kah yerde yaşamaya devam edecek…

O kuşun adı Kar Wai Wong idi, tüm bu keşfettiklerine rağmen hala havada. Bacakları olmadığına inandığı için değil; özgürleşme, gittikçe gidilen bir yol olduğu için: Ülkesinden ve ana dilinden uzaktayken de hikayesini anlatabildiği gördü. ABD’de çekti, ama ortaya gene “KWW filmi” çıktı.

Fakat “KWW olmama” özgürlüğü, hala dokunulmamış olarak duruyor…

Sinema, Şubat 2008
("KWW olmama özgürlüğü" başlığıyla yayımlandı)

Meraklısına: 
Cannes Film Festivali’nin açılış filmiydi, Altın Palmiye için yarıştı.

Wong’un ilk İngilizce filmi.

Şarkıcı Norah Jones’un ilk oyunculuk deneyimi… Wong Elizabeth rolünü Jones için yazmış..

My Blueberry Nights / Benim Aşk Pastam
Yönetmen: Kar Wai Wong
Senaryo: Kar Wai Wong, Lawrence Block
Yapımcılar: Stéphane Kooshmanian, Jean-Louis Piel, Jacky Pang Yee Wah, Wang Wei, Kar Wai Wong
Oyuncular: Jude Law (Jeremy), Norah Jones (Elizabeth), Frankie Faison (Travis), David Strathairn (Arnie Copeland), Adriane Lenox (Sandy), Rachel Weisz (Sue Lynne Copeland), Natalie Portman (Leslie)
2007 Hong Kong, Çin, Fransa ortak yapımı, 95 dakika
Gösterim tarihi: 11 Ocak 2008
DVD Firması: Kanal D Home Video





Son Gece

IMDB: 7,3
Allmovie: 3/5 yıldız
Metacritic: % 65
Manalı Filmler puanı: 8,0

Ana temasını sömürmeyen bir “kıyamet” filmi…

Dünyanın sona ermesine sadece 6 saat kalmıştır. Çoğu insan sokakta eğlenmekte, bazı gençler cam çerçeve indirip araba yakmaktadır. Karısının yasını tutan Patrick, son saatlerini yalnız ve sakin geçirmek amacıyla ailesinin yanından ayrılır. Eşiyle birlikte intihar etmek için kentin öbür tarafına gitmesi gereken Sandra ile yolları kesişir.

Kanadalı oyuncu (“Existenz / Varoluş”, “Blindnes / Körlük”) McKellar, ilk uzun metrajlı filmiyle hayli olumlu eleştiriler almıştı. Gerçekten de “Last Night”, senaryosu akılıca yazılmış, bir ilk filmden beklenmeyecek denli ustalıkla yönetilmiş bir eser. Sadece teknik yönlerden aksıyor ki bunun nedeni de düşük bütçeli olması.

Çoğu kıyamet ve kıyamet sonrası temalı Holivud filminin dolaştığı kulvarlara hiç sapmıyor McKellar, bu filmde manasız çatışma sahneleri, karizmatik karakterler vs yok, ölüm gerçeğiyle bulutlanmış insan yaşamları var sadece, ölümlerine farklı şekillerde hazırlanan karakterler ve onların birbirleriyle ilişkileri var. Örneğin Patrick’in yakın arkadaşı Craig son gününü içinde ukde kalmış cinsel birliktelik modellerini uygulamakla geçiriyor, ama böyle bir uğraş Patrick’e çok anlamsız geliyor.

Velhasıl film, insanın yaşadığı şekilde öldüğünü söylüyor, tek başına da olsa, tüm insanlıkla beraber de olsa…

Meraklısına:
Önemli rollerden birini Kanadalı ünlü yönetmen David Cronenberg üstlenmiş.

“Son Gece”, 1999’da İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.

McKellar’ın daha sonra çektiği kısa filminin ismi çok ilginç: “Phone Call from Imaginary Girlfriends: İstanbul” (Hayali Sevgililerimden Telefon: İstanbul). İnanmayacaksınız ama “Ankara” versiyonu da var bu filmin.

Ödülleri:
12 ödül, 20 adaylık

Last Night / Son Gece
Senaryo ve yönetim: Don McKellar
Yapımcılar: Niv Fichman, Daniel Iron
Oyuncular: Don McKellar (Patrick), Sandra Oh (Sandra), Callum Keith Rennie (Craig), Sarah Polley (Jenny), Trent McMullen (Alex), David Cronenberg (Duncan)
1998 Kanada, Fransa ortak yapımı, 95 dakika.

9 Temmuz 2010 Cuma

Ruhların Jülyeti

IMDB: 7,5
Metacritic: % 81
Allmovie: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9,0

Kadınları, özellikle iç dünyalarını ustaca anlatan erkek yönetmenler arasında Antonioni, Bergman, Woody Allen gibi ustalar da bulunuyor, fakat bu saydıklarımın hiçbiri, psikolojik katmanlardan başka dramaturjik bir unsuru olmayan bir hikayeyi böyle bir görsel şölene dönüştürmemişti. Kocasının kendini aldattığını öğrenince içine dönen, düşlerine, hayallerine, hatıralarına sığınan, erdemleriyle, ahlak ve özgürlük anlayışıyla hesaplaşmaya başlayan Jülyet’in öyküsünden, Fellini, görsel yönü böyle bir hikayeden beklenmeyecek denli güçlü bir film, yer yer bir karnaval havası taşıyan son derece ilginç bir eser çıkardı.

Yönetmen olarak ilk uluslar arası başarısını kazandığı “La Strada / Sonsuz Sokaklar”da olduğu gibi bu filmde de başrolü eşi Giulietta Masina’ya vermiş Fellini, ve bir kez daha ondan unutulmaz bir performans almayı başarmış. Neredeyse tüm oyunculuklar mükemmel, -her Fellini filminde olduğu gibi- sanat yönetimi, kamera kullanımı ve mizansenler ilginç ve yaratıcı, senaryo gayet başarılı, yine de bu filmin asıl kozu görüntüleri… Gianni Di Venanzo’nun ışık ve renk kompozisyonlarını, filmi izlemeyen birine anlatmak çok zor, hele bunun Fellini’nin ilk renkli filmi olduğunu bilince şaşkınlığımız ve hayranlığımız daha da artıyor…

“Ruhların Jülyeti”ni ünlü “Otto e Mezzo / Sekiz Buçuk”a benzetenler, onun bir tür devamı olarak görenler çok. Her iki filmin de bir bireyin iç dünyasını aydınlatmaya ve aktarmaya çalıştığını düşünürsek bu yorum haksız sayılmaz. Yine de “Ruhların Jülyeti”, olanca başarısına rağmen “Sekiz Buçuk”tan iki açıdan farklı ve üstün: Bunların ilki filmin sunduğu eşi bulunmaz görsel dünya, diğeri ise Fellini’nin “görünmeyen” dünyayı da hikayeye katma çabası: Öykünün akışında bir ruh çağırma seansının, bir medyumla yapılan görüşmenin vs büyük önemi var…

İki film arasındaki en büyük fark da bu noktada: “Sekiz Buçuk” çıkışsızlığı ustaca anlatıyordu, “Jülyet” çıkış yolunu gösteriyor, bir başka deyişle ana kahramanının ruhsal yolculuğunda yeni bir aşamaya geçmesini ve bunu nasıl yaptığını anlatıyor (son bölümü biraz aceleye gelmiş olsa da).

Ödülleri:
En İyi Sanat Yönetimi ve Kostüm Tasarımı dallarında Oskar adaylığı
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre
Ayrıca 7 ödül

Juliet of the Spirits / Giulietta degli spiriti / Ruhların Jülyeti
Yönetmen: Federico Fellini
Senaryo: Federico Fellini, Tullio Pinelli, Ennio Flaiano, Brunello Rondi
Yapımcılar: Henry Deutschmeister, Clemente Fracassi, Angelo Rizzoli
Oyuncular: Giulietta Masina (Giulietta), Sandra Milo (Suzy / Iris / Fanny), Mario Pisu (Giulietta'nın kocası Giorgio), Valentina Cortese (Valentina), Valeska Gert (Pijma), Friedrich von Ledebur (Medyum), Caterina Boratto (Giulietta'nın annesi), Lou Gilbert (Giulietta'nın dedesi)
1965 İtalya, Fransa ortak yapımı, 137 dakika
DVD firması: A. E. Film / Saga.

Cennetin Müziği

IMDB: 7,5
Manalı Filmler puanı: 8

Senden bi ricam var sevgili okur, bu yazıyı okuduğunda bu filmi izlemeye karar verir, DVD’sini satın alırsan, oynatıcıya koyduğunda hemen 69. dakikaya geç, bir koronun eşlik ettiği kırmızı elbiseli genç bir kadının (Gabriella) söylediği şarkıyı dinle/izle (biraz aşağıda sözleri var). Gelmiş geçmiş en başarılı film şarkılarından birini karşında bulacaksın: Neşeli ve hüzünlü, itaatkar ve isyankar bir beste, hayat gibi, bu film gibi…

Zaten hayatı anlatıyor…

Her şeye rağmen yaşamanın coşkusunu, güzelliğini…

Film de bunu anlatıyor zaten, o yüzden aynı şarkı arka jenerikte de çalıyor.

Hikaye tanıdık: Ünlü orkestra şefi Daniel, sağlık sorunları yüzünden erken emekliye ayrılır, doğduğu köye döner. Adını sonradan değiştirdiği için kimse köyle bağlantısını bilmez. Ünlü şefin köye yerleştiğini duyunca papaz Stig ondan kilise korosuna yardım etmesini ister. Ayıp olmasın diye yarı gönüllü başladığı koro çalışmasına, insanları tanıdıkça, heyecanlarını ve yeteneklerini gördükçe daha fazla bağlanır Daniel, ama uyguladığı yöntemler dedikodulara neden olur, koroya katılanların sayısı kiliseye gidenleri geçince kovulur. Fakat koro üyelerinin pes etmeye niyeti yoktur…

Tüm o süreçte acı tatlı olaylar, geçimsizlikler, kavgalar da yaşanır, sürpriz yakınlıklar, aşklar da…

Film tüm bunları ve müzikle ilgilenmenin, müzik üretmenin coşkusunu iyi anlatıyor, iyi resmediyor.

Aynen o şarkıyı söyleyen oyuncu Helen Sjöholm’un vokali gibi: Tek kelimeyle mükemmel…

Seçme replikler:
Daniel: "Her şey dinlemekle başlar."

Daniel: "Bir defasında, bir konserde elektrik kesildi. Ama müzisyenler çalmaya devam etti. Ne notalarını ne de beni görebildiler. Her şeyi orkestraya bıraktım. Hepsi birbirini dinledi. Kimse beni görmüyordu. Bunu ilk kez yaşıyordum. 58 saniye boyunca tüm kafalar birleşti.”

Inger: "Şimdi uzun zamandır söylemek istediğim bir şeyi söyleyeceğim. Beni 20 yıldır rahatsız eden bir şey. Günah diye bir şey yoktur. (...) Günahı kilise icad etti. Bir eliyle suçlar, diğeriyle affeder. Tüm bunlar yalan… insanları baskı altına almak, güç kazanmak için.”
Stig: "Sessiz ol! Tanrı'dan affetmesini iste!”
Inger: "Tanrı affetmez, anlamıyor musun! Çünkü O hiç bir zaman yargılamaz.”

Daniel: "Küçüklüğümden beri, bir hayalim vardı: İnsanların kalplerini açabilecek müzikler yapmak. Beni durduran şey insanları sevmeyi zor bulmamdı.”

Daniel: "Meleklere inanır mısın?”
Lena: "Dikkatli bakarsam bazen kanatlarını görürüm. Son şarkıda Olga ve Arne'de kanat gördüm. Tore'de gördüm. Sende gördüm. Onları herkeste gördüğünde hazırsındır.”

Lena: "Korkman gerekmez, Daniel. Ölüm diye bir şey yok. Küçükken ailem öldüğünden beri biliyorum. Ölüm diye bir şey yok."

Şarkı sözü: “Artık hayatım benim
Dünyadaki kısa zaman benim
ve hasretim beni buraya getirdi
tüm eksikliğini duyduklarım
ve tüm kazandıklarım
Ve şimdi seçtiğim yol bu
Güvenim sözcüklerin çok ötesinde
Bu bana birazını gösterdi
Hiç bir zaman bulamadığımı Cennetin..
Yaşadığımı hissetmek istiyorum
Yaşadığım her günü
İstediğim gibi yaşayacağım
Yaşadığımı hissetmek istiyorum
Yeterince iyi olduğumu bilmek
Benliğimi asla kaybetmedim
Sadece uyurken ondan ayrıldım
Belki de hiç bir zaman seçim şansım olmadı
Sadece yaşamak istiyorum
Tek isteğim mutlu olmak
Olduğum kişi olmak
Güçlü ve özgür olmak
Geceden günün doğuşunu görmek
Buradayım
Ve hayatım sadece benim
Ve düşündüğüm cennet oradaydı
Onu bir yerlerde keşfedeceğim
Hissetmek istiyorum
Hayatımı yaşadığımı”

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Oskar adaylığı
En İyi Yönetmen ve Besteci dallarında Avrupa Film Ödülleri adaylığı
Ayrıca 2 ödül ve 10 adaylık

As it is in Heaven / Så som i himmelen / Cennetin Müziği
Yönetmen: Kay Pollak
Senaryo: Anders Nyberg, Ola Olsson, Carin Pollak, Kay Pollak, Margaretha Pollak
Yapımcılar: Anders Birkeland, Gunnar Carlsson, Göran Lindström
Oyuncular: Michael Nyqvist (Daniel Daréus), Frida Hallgren (Lena), Helen Sjöholm (Gabriella), Lennart Jähkel (Arne), Ingela Olsson (Inger), Niklas Falk (Stig)
2004 İsveç yapımı, 132 dakika
Gösterim tarihi: 2 Eylül 2005
DVD firması: Tiglon / Video Express / Bir Film.

Sınırda Yaşayanlar

IMDB: 6,4
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: %45
Manalı Filmler puanı: 7,5

İnanılması güç ama gerçekten yaşanmış olayları karşımıza getiren, hoş ve faydalı bir film…

İki çocuğu birden ender görülen genetik bir hastalıktan mustarip olan John, ölümlerini geciktirebilmek umuduyla araştırmacı Dr. Robert’la ilişkiye geçer. Robert’ın bulduğu tedavi yöntemini hayata geçirebilmek için ciddi miktarda paraya ihtiyaç vardır. John aynı hastalıkla yaşayan ailelerden işe başlamak için gereken miktarı bulur, daha ötesi için yatırımcı aramaya başlar. İşin içine büyük miktarların girmesi, acı-tatlı pek çok olayların yaşandığı bir süreci başlatır.

Bu filmi en çok bu açıdan önemsedim: Sağlıkla ekonominin iç içe olmalarının yarattığı tüm olumlu ve olumsuz halleri ayrıntılarıyla ve ustaca aktardığı için. Bir açıdan bakarsanız, ABD’deki sağlık sistemi çok acımasız, (“Patch Adams”ta da izlediğimiz gibi) parası olmayanlar insan yerine konmuyor, sistem çok büyük şirketlerin elinde ve bu yüzden “kar marjı” en önemli kavrama dönüşmüş... Öte yandan, bu filmde izlediğimiz türden hastalıklara ilişkin araştırmaları sadece o büyük şirketler yapılabiliyor, sonuçta insan hayatlarının kurtarılması o “kar marjı” sayesinde oluyor.

10 yıl önce “Chocolat / Çikolata” uyarlamasıyla Oskar’a aday gösterilen Jacobs’un dengeli senaryosu, tarafsız yaklaşımıyla dikkati çekiyor, aynı ustalık yönetmen Vaughan’da da gözleniyor. Sonuçta film herkese ve her olaya, tam gerektiği kadar yer ve önem veriyor: Örneğin kızının fiziksel yeteneklerini yitirmeye başladığını gören acılı John, işine tutkusu yüzünden bazen dengesini ve yolunu kaybeden Robert’tan daha önemli veya “haklı” değil. Önemli olan –filmin sloganında dendiği gibi- mucize beklemeyip kendileri mucize yaratmaları…

Benzer bir cümleyi Fraser ve Ford için de kurmak mümkün. Popüler filmlerle yarattıkları kariyerleri sayesinde bu filmde oynayabiliyorlar. Ne mutlu ki ikisi de gerçekten zor rollerin altından başarıyla kalkabilmişler.

Extraordinary Measures / Sınırda Yaşayanlar
Yönetmen: Tom Vaughan
Senaryo: Robert Nelson Jacobs (Geeta Anand'ın kitabından)
Yapımcılar: Harrison Ford, Carla Santos Shamberg, Michael Shamberg, Stacey Sher
Oyuncular: Brendan Fraser (John Crowley), Harrison Ford (Dr. Robert Stonehill), Keri Russell (Aileen Crowley), Meredith Droeger (Megan Crowley), Diego Velazquez (Patrick Crowley), Sam M. Hall (John Crowley, Jr.), Jared Harris (Dr. Kent Webber)
2010 ABD yapımı, 106 dakika
Gösterim tarihi: 19 Mart 2010
DVD Firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment.