IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 64
Manalı Filmler: 9,5
Etkileyici, hatta çok sarsıcı…
Ki bu çok normal; altında Inarritu’nun imzası var.
Hatırlayalım kim olduğunu: 2000 yılında muhteşem “Amores Perros / Paramparça Aşklar-Köpekler” filmiyle kendini dünyaya tanıtan Meksikalı yönetmen… Daha sonra yaptığı uzun metrajlar ise “21 Grams” ve “Babel”… İki Oskar adaylığı var, ayrıca “Paramparça”dan sonra bu yıl da “Biutiful” Yabancı Film kategorisinde Oskar adayı oldu.
Fakat ödüller Inarritu’yu anlatmaya yetmez.
Ağır dramlara cesaretle yaklaşan, izleyicisinden de aynı tavrı bekleyen biridir o; filmleri serttir, tokat gibi çarpar insana.
Yaşayan en önemli yönetmenler arasında sayılmasının nedeni hem sinema zanaatına hakim ve kesinlikle çok yetenekli olması, hem de duyarlılığı… Tüm filmlerinde bireylerin iç dünyalarını olduğu kadar çevrelerini saran toplumsal dokuyu da irdeliyor, çeşitli sorunlara işaret ediyor.
Bu bağlamda, adeta her filmi birer ünlem işaretidir.
Bu kez de, korsan CD, çanta vb eşyaların sokaklarda satışını organize eden Uxbal’ın öyküsünü anlatırken, hem günümüzde çok az yönetmenin cesaret edebildiği kadar toplumsal olanın içinde, hem de ana karakterinin peşinden bir an ayrılmıyor, “küçük insan” denilen yapıdan dev bir anatomi çalışması çıkartıyor. Ayrıca, Uxbal’ın kanser hastası oluşu ve birkaç aylık ömrü kaldığını öğrenmesi, Inarritu’ya yaşam, ölüm, miras bırakmak, sevdiklerinle vedalaşmak gibi spiritüel temalara açılma imkanı veriyor.
İlginç noktalardan biri Uxbal’ın ölülerle iletişim kurabiliyor oluşu, bu özelliğiyle tanınıyor, örneğin cenazelere çağrılıyor, ölülerin “öte tarafa” geçmesine yardımcı oluyor. Fakat senaryo işin bu kısmıyla fazla ilgilenmiyor. Bunu da karakterin çözümlenmesinde dikkate alınması gereken bir veri olarak kullanıyor sadece, bu veriyi ekleyince filmin ana öyküsü, ölümün bu kadar bilincinde olan bir adamın ölüme hazırlanması biçimine dönüşüyor.
Inarritu’nun asıl ilgilendiği yine bireyler ve bir balık ağı misali içinde yaşadığımız doku. Hatırlarsanız, daha önceki filmlerinde de birbiriyle ilgisiz, ama hayatın küçük anlarında yolları kesişen bireylerin öyküsünü anlatmış, dünyanın öte yanındaki bir olayın sonucunun gelip sizi bulabileceğini (vurabileceğini) vurgulamıştı. Bu kez hikayesi İspanyol Uxbal’la kesişenler arasında Çinliler ve Senegalliler de var. Dev bir kentte yerlerini bulmak, karınlarını doyurmak için didinip duruyorlar.
Inarritu’nun dikkat çeken bir başka özelliği ise film zamanıyla oynamak gibi yapısal deneylere girişmesiydi. İlk üç filminde hep senaryo yazarı Guillermo Arriaga ile birlikteydi, bir süredir ayrılar. Bu kez Inarritu yapısal deneylere boş vermiş, dümdüz, alışageldiğimiz biçimde anlatıyor öyküsünü, hatta o kadar ki tüm film “kamerayı koyup çekmişler” izlenimi veriyor. Uğraşılmamış gibi.
Oysa her anı titizlikle tasarlanmış ve ustalıkla kotarılmış bir film bu (Zaten sadece kurgusu 14 ay sürmüş). O yüzden çok etkili. Örneğin cesetleri sahile vuran talihsiz göçmenleri unutamayacaksınız.
Hele o vicdan azabı (ve haliyle Bardem’in yüzü) zaten belleğinizden çıkmayacak…
Açık Gazete, 16 Aralık 2010
Ödülleri:
En İyi Yabancı Film ve Erkek Oyuncu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 14 ödül ve 30 adaylık.
Biutiful
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Senaryo: Alejandro González Iñárritu, Armando Bo, Nicolás Giacobone
Oyuncular: Javier Bardem (Uxbal), Maricel Álvarez (Marambra), Hanaa Bouchaib (Ana), Guillermo Estrella (Mateo), Eduard Fernández (Tito), Cheikh Ndiaye (Ekweme)
Yapımcılar: Fernando Bovaira, Alejandro González Iñárritu, Jon Kilik
2010 Meksika, İspanya ortak yapımı, 148 dakika
Gösterim tarihi: 28 Ocak 2011
DVD firması: Tiglon
13 Temmuz 2012 Cuma
Biutiful
Etiketler:
göçmen sorunları,
medyum,
olumlu yönde dönüşüm,
ölmeye hazırlanmak,
ölülerle iletişim,
ölüm bilinci,
ölümcül hastalık,
psikolojik dram,
sistem eleştirisi,
sömürü,
varoluşçuluk,
yoksulluk
3 Temmuz 2012 Salı
Avukat
Güç-başarı odaklı Amerikan sosyal yaşamını eleştiren “Jerry Maguire”, “Milyon Dolarlık Bebek”, “Köstebek” gibi yakın dönem filmlerine sağlam bir örnek daha eklendi: “Şeytanın Avukatı”nın senaristi Tony Gilroy, yönettiği ilk eser olan “Avukat”da, benzer temaları, daha geniş açılımlarla ele almış
Krallığını genişletmek
“Avukat” filminin ana karakteri Michael’a oğlu “Krallık ve Fetih” isimli bir kurgusal-fantezi romanından bahsediyor, kitabı veriyor ve kuralları açıklıyor: Yeni topraklar fethetmek, bir başka deyişle etki ve kontrol alanını genişletmek için sadece kendi gücüne güven, diğer oyuncularla işbirliği yapabilirsin ama kimliğini kimseye açıklama, çünkü karşındaki düşmanın olabilir (zaten herkes rakibin)… Gilroy ve ekibi “Krallık ve Fetih”i, standart FRP (belli bir kimliğe bürünüp maceralar yaşadığınız, gizemleri çözerek ilerlediğiniz oyunlar) yapısında tasarlamışlar. Aynen “Avukat” filmi gibi… Ünlü “Bourne / Geçmişi Olmayan Adam” serisini de yazan Gilroy bu yapıya zaten aşina.
Gilroy’un FRP ile ilişkisi “Avukat” filmini çözümlemek için en uygun anahtar olduğu gibi, kendisini yakından tanımak için de çok elverişli bir malzeme. Açıkladığı üzere kendisi, 70’ler Holivud sinemasına bayılıyor, özellikle de Alan J. Pakula, Sydney Lumet ve Sydney Pollack’ın çalışmalarına… Bu 3 yönetmenden ne kadar etkilendiği “Avukat” filminin ilk 5 dakikasını seyretmekle bile anlaşılabiliyor, çünkü filmin görsel yapısı o tarz sinemayla aynı: Çoğunlukla dar mercek kullanımı, sıkışık kadrajlar, popülist filmlere oranla düşük bir film temposu, minimalist oyunculuk ve müzik kullanımı, koyu renkler ve bunaltıcı bir atmosfer… “Avukat”da da dahili mekanlar şaşaadan uzak ve gölgeli, neredeyse tüm harici sahneler ya yağmurlu veya gece… Bu görsel yapı sayesinde “Avukat” da selefleri gibi “fazla gerçek” görünüyor (zaten bu amaçla, çekimleri stüdyoda değil gerçek mekanlarda yapmak gibi kararlar alınmış). Keza “Avukat”da da ana karakter bir anti-kahraman; kendini sosyal/siyasi bir meseleyle ilintili bir tuzağın içinde buluyor, film boyunca karşılaştığı (bazıları ölümcül) sorunlarla güç bela başa çıkabiliyor ve film mutlu son şablonuna prim vermiyor.
Bu açıdan bakıldığında “Avukat”ı, “Serpico” (Lumet), “The Parallax View” (Pakula) veya örneğin “Three Days Of The Condor-Akbabanın Üç Günü”nün (Pollack) devamı olarak görmek mümkün; ama fazlası da var: Gilroy sistem-insan ve hayat-insan ilişkisine de dikkat çekiyor, ki bu daha evvel yapılmamıştı.
Bir önceki paragrafta bahsi geçen filmlerde kahramanımız Naziler, CIA veya Derin Devlet kaynaklı bir meselenin ortasına düşer. İnsanların ölmesine neden olan şey sistemdir, suçlu ise yöneticiler (Zaten Holivud’un ana prensibi sistemi değil, bireyleri suçlu göstermektir)… İşlenen macera ise özel bir durumdur; herhangi bir gün, herhangi birinin başına gelemeyecek bir şey…
“Avukat”da ise Gilroy, sistemin, bu türden meselelerin her an ortaya çıkmasına yol açacak kadar geliştiğini, bu hikayelerin sıradan olaylar haline geldiğini gösteriyor. Bir başka deyişle sistemin kendisi bir tuzağa dönüşmüş… En azından yüksek seviyelerde… (“Şeytanın Avukatı”nda sistemi Şeytan yönetiyordu, bu kez o da yok, çünkü ona ihtiyaç yok…) 3 milyar dolarlık davaların söz konusu olduğu alanlarda sistem, yasa dışılığı meşrulaştırıyor. “Kölesi” olan kişileri, yani gece gündüz demeden bağlı olduğu şirket için çalışan Karen’leri, Marthy’leri ödüllendiriyor ve “çürük elma”ları ayıklıyor: Arthur gibi psikolojik sorunları, Michael gibi kumar bağımlılığı olanlar her an sistemin dışına itilebilirler ki bu, onlar için “hiç” olmak demek… “Birisi” olarak kalmanın yolu “temiz yaşamak”tan geçiyor, yani kendini sadece ve sadece işine adamaktan…
Karakterlerinin “suçlu sistem”le neden ve nasıl işbirliği yaptığını da irdeleyen Gilroy, kimseyi standart “kötü adam” olarak çizmediği gibi, aslında herkesin her açıdan haklı olduğunu özellikle vurguluyor (örneğin “iyi” Michael ile “kötü” Karen arasında çok benzerlik var). Dolayısıyla “Biz insanlar böyleyiz, bu nedenle de sistem böyle” cümlesine varıyor…
Savunma psikolojisi içinde yaşıyor, kendi küçük krallıklarımızı genişletmeye, en azından sınırlarını korumaya çalışıyoruz. Çünkü ne kadar büyük (güçlü) olursan o kadar çok kazanıyor ve kendini o kadar iyi koruyabiliyorsun… 600 avukatın çalıştığı hukuk şirketinin ortaklarından Marty’nin de, dev U/North şirketinin hukuk danışmanı Karen’in de hedefleri aynı: Mümkün olduğunca çok büyümek… Bu uğurda gereken her savaşa girmek, kazanmak için gereken her şeyi yapmak…
Yani hiçbirimiz “masum değiliz”…
Daha önceki bazı çalışmalarında da Gilroy, ana karakterinin, içinde debelendiği tuzakla doğrudan ilişkili olduğunu göstermişti: Örneğin avukat Kevin’in (K. Reeves) yaşadığı felaketin sorumlusu Şeytan (A. Pacino) değil, bizzat kendisidir: Sunulan seçenekler içinden hep kötüsünü, ahlaksız olanını seçmiştir… Keza Jason Bourne (M. Damon) da, 3. filmin sonunda kendisiyle karşılaşır, yaşadığı ölümcül serüveni kendi tercihinin başlattığını öğrenir.
Ana karakterlerini masum/mağdur/kurban olarak çizmemesi, Gilroy’un Pollack-Lumet-Pakula çizgisinden önemli farklılıklarından biri…
Yap-boz ve FRP
Sistem-insan ilişkisine dair cümleleri –seleflerininkinden- daha gerçekçi olan Gilroy’un hayat-insan ilişkisine dair kurduğu tümce ise daha da şaşırtıcı ve Orson Welles’inki kadar önemli: Başyapıtı “Citizen Kane / Yurttaş Kane”de, Kane’in ikinci karısının yap-bozlara sardırdığını gösterirken Welles’in amacı seyirciye bir anahtar sunmaktı: “Yurttaş Kane”i analiz edebilmek için filmin de bir yap-boza benzediğini anlamak gerekir; karmakarışık sunulmuş parçaları yerli yerine oturtursanız, resmin tamamı ortaya çıkar, filmin/Welles’in muradının ne olduğu da anlaşılır…
Welles’in temel meselesi “anlamak”la ilişkiliydi; seyirciden bir insanı tanımanın ne kadar zor olduğunu anlamasını talep eden bir film için yap-boz ideal bir metafordu. Gilroy’un meselesi daha karmaşık: Michael neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama bu yeterli değil; her yeni idrak seviyesinde, “doğru” hamleyi bulup yapması da lazım. Seçimler de çok önemli.
Aynen FRP’lerde olduğu gibi…
Gilroy’un FRP’leri bu kadar önemsemesinin nedeni de zaten bu: Bir FRP, hayatın –yap-boza oranla- daha gelişmiş bir metaforudur…
Filmin kilit sahnesinde Michael kırda gördüğü üç ata daha yakından bakmak amacıyla arabasından uzaklaştığında araca yerleştirilmiş bomba patlıyor, yani atlara bakması yaşamını kurtarıyor. Üstelik bu sahne ortalık yeni ağarmışken gerçekleşiyor, yani bir “aydınlanma” anıyla karşı karşıyayız. O an Michael, çok önemli iki şeyi anlıyor: Birincisi, yaşamı bir FRP’ye dönüşmüş (“Krallık ve Fetih”in bölümlerinden birinin başında, kırdakilerden birine çok benzeyen bir atın resmini görmüştü)… Ve ikincisi, içinde debelendiği FRP, artık yeni bir aşamaya varmış, oyun çok sertleşmiş. Bir oyuncu olarak Michael sert oynamayı tercih etmeyebilir, ama diğer oyuncular ona bu hakkı tanımıyorlar…
FRP’lerde çocuğunuzu iyi yetiştirdiğiniz veya evinize şahane bir bahçe yaptığınız için puan alamazsınız, sadece zaferler puan getirir. Yani FRP, hayatın sınırlı bir simülasyonudur, sadece kazanmak için geçerli araçların (silah, maden vs) olduğu sınırlı bir evrendir.
O nedenledir ki insan hayatlarının FRP’ye dönüşmüş olması çok tehlikelidir.
Bu tehlikeyi anlayan Michael FRP’yi terk etmeye karar veriyor (kendi seçimleri sonucu oluşan tuzaktan ancak böyle çıkabilir zaten). Bir taksiye biniyor, cebindeki son parayı taksiciye uzatıp kendisini oradan “elli dolarlık uzaklaştırmasını” istiyor. Hem dramatik, hem de felsefi açıdan çok etkileyici olan bu replik, “ne halleri varsa görsünler” gibisinden bir anlamı da içeriyor, “hiçbiriniz bir FRP’de yaşamaya mecbur değilsiniz” manasına da geliyor.
Gücünü artırmak
Sinemaya aktarmak bakımından kimi zorluklar taşıyan, biraz da geniş tutulmuş bir senaryoyu, tüm güçlükleriyle başa çıkarak, dengeli, sakin, olgun bir yönetmenlikle filme aktarmayı başaran Tony Gilroy, böylelikle, kariyerinin bir “üst aşamasına” tırmanmış oluyor. Yanında Sydney Pollack ve George Clooney de var. Yani Holivud’daki az sayıdaki muhaliflerin üçü, ilk iş birliği denemelerinden yüz akıyla çıkmış oluyorlar.
Bu da Holivud’daki güç ve kontrol alanlarını, yani “krallık”larını genişletmeleri anlamına geliyor…
Ki bu, çok sevindirici bir gelişme; çünkü Holivud yıllardır tüm dünyayı, kendi yarattığı sığ FRP’lerin batağında tutmaya çalışıyor…
Sinema, Ocak 2008
Michael Clayton / Avukat
Senaryo ve yönetim: Tony Gilroy
Yapımcılar: Kerry Orent, Sydney Pollack, Steven Samuels, Jennifer Fox
Oyuncular: George Clooney (Michael Clayton), Tom Wilkinson (Arthur Edens), Tilda Swinton (Karen Crowder), Sydney Pollack (Marty Bach), Michael O'Keefe (Barry Grissom)
2007 ABD yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: 23 Kasım 2007
DVD firması: Tiglon / Fida Film
Krallığını genişletmek
“Avukat” filminin ana karakteri Michael’a oğlu “Krallık ve Fetih” isimli bir kurgusal-fantezi romanından bahsediyor, kitabı veriyor ve kuralları açıklıyor: Yeni topraklar fethetmek, bir başka deyişle etki ve kontrol alanını genişletmek için sadece kendi gücüne güven, diğer oyuncularla işbirliği yapabilirsin ama kimliğini kimseye açıklama, çünkü karşındaki düşmanın olabilir (zaten herkes rakibin)… Gilroy ve ekibi “Krallık ve Fetih”i, standart FRP (belli bir kimliğe bürünüp maceralar yaşadığınız, gizemleri çözerek ilerlediğiniz oyunlar) yapısında tasarlamışlar. Aynen “Avukat” filmi gibi… Ünlü “Bourne / Geçmişi Olmayan Adam” serisini de yazan Gilroy bu yapıya zaten aşina.
Gilroy’un FRP ile ilişkisi “Avukat” filmini çözümlemek için en uygun anahtar olduğu gibi, kendisini yakından tanımak için de çok elverişli bir malzeme. Açıkladığı üzere kendisi, 70’ler Holivud sinemasına bayılıyor, özellikle de Alan J. Pakula, Sydney Lumet ve Sydney Pollack’ın çalışmalarına… Bu 3 yönetmenden ne kadar etkilendiği “Avukat” filminin ilk 5 dakikasını seyretmekle bile anlaşılabiliyor, çünkü filmin görsel yapısı o tarz sinemayla aynı: Çoğunlukla dar mercek kullanımı, sıkışık kadrajlar, popülist filmlere oranla düşük bir film temposu, minimalist oyunculuk ve müzik kullanımı, koyu renkler ve bunaltıcı bir atmosfer… “Avukat”da da dahili mekanlar şaşaadan uzak ve gölgeli, neredeyse tüm harici sahneler ya yağmurlu veya gece… Bu görsel yapı sayesinde “Avukat” da selefleri gibi “fazla gerçek” görünüyor (zaten bu amaçla, çekimleri stüdyoda değil gerçek mekanlarda yapmak gibi kararlar alınmış). Keza “Avukat”da da ana karakter bir anti-kahraman; kendini sosyal/siyasi bir meseleyle ilintili bir tuzağın içinde buluyor, film boyunca karşılaştığı (bazıları ölümcül) sorunlarla güç bela başa çıkabiliyor ve film mutlu son şablonuna prim vermiyor.
Bu açıdan bakıldığında “Avukat”ı, “Serpico” (Lumet), “The Parallax View” (Pakula) veya örneğin “Three Days Of The Condor-Akbabanın Üç Günü”nün (Pollack) devamı olarak görmek mümkün; ama fazlası da var: Gilroy sistem-insan ve hayat-insan ilişkisine de dikkat çekiyor, ki bu daha evvel yapılmamıştı.
Bir önceki paragrafta bahsi geçen filmlerde kahramanımız Naziler, CIA veya Derin Devlet kaynaklı bir meselenin ortasına düşer. İnsanların ölmesine neden olan şey sistemdir, suçlu ise yöneticiler (Zaten Holivud’un ana prensibi sistemi değil, bireyleri suçlu göstermektir)… İşlenen macera ise özel bir durumdur; herhangi bir gün, herhangi birinin başına gelemeyecek bir şey…
“Avukat”da ise Gilroy, sistemin, bu türden meselelerin her an ortaya çıkmasına yol açacak kadar geliştiğini, bu hikayelerin sıradan olaylar haline geldiğini gösteriyor. Bir başka deyişle sistemin kendisi bir tuzağa dönüşmüş… En azından yüksek seviyelerde… (“Şeytanın Avukatı”nda sistemi Şeytan yönetiyordu, bu kez o da yok, çünkü ona ihtiyaç yok…) 3 milyar dolarlık davaların söz konusu olduğu alanlarda sistem, yasa dışılığı meşrulaştırıyor. “Kölesi” olan kişileri, yani gece gündüz demeden bağlı olduğu şirket için çalışan Karen’leri, Marthy’leri ödüllendiriyor ve “çürük elma”ları ayıklıyor: Arthur gibi psikolojik sorunları, Michael gibi kumar bağımlılığı olanlar her an sistemin dışına itilebilirler ki bu, onlar için “hiç” olmak demek… “Birisi” olarak kalmanın yolu “temiz yaşamak”tan geçiyor, yani kendini sadece ve sadece işine adamaktan…
Karakterlerinin “suçlu sistem”le neden ve nasıl işbirliği yaptığını da irdeleyen Gilroy, kimseyi standart “kötü adam” olarak çizmediği gibi, aslında herkesin her açıdan haklı olduğunu özellikle vurguluyor (örneğin “iyi” Michael ile “kötü” Karen arasında çok benzerlik var). Dolayısıyla “Biz insanlar böyleyiz, bu nedenle de sistem böyle” cümlesine varıyor…
Savunma psikolojisi içinde yaşıyor, kendi küçük krallıklarımızı genişletmeye, en azından sınırlarını korumaya çalışıyoruz. Çünkü ne kadar büyük (güçlü) olursan o kadar çok kazanıyor ve kendini o kadar iyi koruyabiliyorsun… 600 avukatın çalıştığı hukuk şirketinin ortaklarından Marty’nin de, dev U/North şirketinin hukuk danışmanı Karen’in de hedefleri aynı: Mümkün olduğunca çok büyümek… Bu uğurda gereken her savaşa girmek, kazanmak için gereken her şeyi yapmak…
Yani hiçbirimiz “masum değiliz”…
Daha önceki bazı çalışmalarında da Gilroy, ana karakterinin, içinde debelendiği tuzakla doğrudan ilişkili olduğunu göstermişti: Örneğin avukat Kevin’in (K. Reeves) yaşadığı felaketin sorumlusu Şeytan (A. Pacino) değil, bizzat kendisidir: Sunulan seçenekler içinden hep kötüsünü, ahlaksız olanını seçmiştir… Keza Jason Bourne (M. Damon) da, 3. filmin sonunda kendisiyle karşılaşır, yaşadığı ölümcül serüveni kendi tercihinin başlattığını öğrenir.
Ana karakterlerini masum/mağdur/kurban olarak çizmemesi, Gilroy’un Pollack-Lumet-Pakula çizgisinden önemli farklılıklarından biri…
Yap-boz ve FRP
Sistem-insan ilişkisine dair cümleleri –seleflerininkinden- daha gerçekçi olan Gilroy’un hayat-insan ilişkisine dair kurduğu tümce ise daha da şaşırtıcı ve Orson Welles’inki kadar önemli: Başyapıtı “Citizen Kane / Yurttaş Kane”de, Kane’in ikinci karısının yap-bozlara sardırdığını gösterirken Welles’in amacı seyirciye bir anahtar sunmaktı: “Yurttaş Kane”i analiz edebilmek için filmin de bir yap-boza benzediğini anlamak gerekir; karmakarışık sunulmuş parçaları yerli yerine oturtursanız, resmin tamamı ortaya çıkar, filmin/Welles’in muradının ne olduğu da anlaşılır…
Welles’in temel meselesi “anlamak”la ilişkiliydi; seyirciden bir insanı tanımanın ne kadar zor olduğunu anlamasını talep eden bir film için yap-boz ideal bir metafordu. Gilroy’un meselesi daha karmaşık: Michael neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama bu yeterli değil; her yeni idrak seviyesinde, “doğru” hamleyi bulup yapması da lazım. Seçimler de çok önemli.
Aynen FRP’lerde olduğu gibi…
Gilroy’un FRP’leri bu kadar önemsemesinin nedeni de zaten bu: Bir FRP, hayatın –yap-boza oranla- daha gelişmiş bir metaforudur…
Filmin kilit sahnesinde Michael kırda gördüğü üç ata daha yakından bakmak amacıyla arabasından uzaklaştığında araca yerleştirilmiş bomba patlıyor, yani atlara bakması yaşamını kurtarıyor. Üstelik bu sahne ortalık yeni ağarmışken gerçekleşiyor, yani bir “aydınlanma” anıyla karşı karşıyayız. O an Michael, çok önemli iki şeyi anlıyor: Birincisi, yaşamı bir FRP’ye dönüşmüş (“Krallık ve Fetih”in bölümlerinden birinin başında, kırdakilerden birine çok benzeyen bir atın resmini görmüştü)… Ve ikincisi, içinde debelendiği FRP, artık yeni bir aşamaya varmış, oyun çok sertleşmiş. Bir oyuncu olarak Michael sert oynamayı tercih etmeyebilir, ama diğer oyuncular ona bu hakkı tanımıyorlar…
FRP’lerde çocuğunuzu iyi yetiştirdiğiniz veya evinize şahane bir bahçe yaptığınız için puan alamazsınız, sadece zaferler puan getirir. Yani FRP, hayatın sınırlı bir simülasyonudur, sadece kazanmak için geçerli araçların (silah, maden vs) olduğu sınırlı bir evrendir.
O nedenledir ki insan hayatlarının FRP’ye dönüşmüş olması çok tehlikelidir.
Bu tehlikeyi anlayan Michael FRP’yi terk etmeye karar veriyor (kendi seçimleri sonucu oluşan tuzaktan ancak böyle çıkabilir zaten). Bir taksiye biniyor, cebindeki son parayı taksiciye uzatıp kendisini oradan “elli dolarlık uzaklaştırmasını” istiyor. Hem dramatik, hem de felsefi açıdan çok etkileyici olan bu replik, “ne halleri varsa görsünler” gibisinden bir anlamı da içeriyor, “hiçbiriniz bir FRP’de yaşamaya mecbur değilsiniz” manasına da geliyor.
Gücünü artırmak
Sinemaya aktarmak bakımından kimi zorluklar taşıyan, biraz da geniş tutulmuş bir senaryoyu, tüm güçlükleriyle başa çıkarak, dengeli, sakin, olgun bir yönetmenlikle filme aktarmayı başaran Tony Gilroy, böylelikle, kariyerinin bir “üst aşamasına” tırmanmış oluyor. Yanında Sydney Pollack ve George Clooney de var. Yani Holivud’daki az sayıdaki muhaliflerin üçü, ilk iş birliği denemelerinden yüz akıyla çıkmış oluyorlar.
Bu da Holivud’daki güç ve kontrol alanlarını, yani “krallık”larını genişletmeleri anlamına geliyor…
Ki bu, çok sevindirici bir gelişme; çünkü Holivud yıllardır tüm dünyayı, kendi yarattığı sığ FRP’lerin batağında tutmaya çalışıyor…
Sinema, Ocak 2008
Michael Clayton / Avukat
Senaryo ve yönetim: Tony Gilroy
Yapımcılar: Kerry Orent, Sydney Pollack, Steven Samuels, Jennifer Fox
Oyuncular: George Clooney (Michael Clayton), Tom Wilkinson (Arthur Edens), Tilda Swinton (Karen Crowder), Sydney Pollack (Marty Bach), Michael O'Keefe (Barry Grissom)
2007 ABD yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: 23 Kasım 2007
DVD firması: Tiglon / Fida Film
29 Mayıs 2012 Salı
Picasso ile Yaşamak
Hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film… Son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma... Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor
IMDB: 6,2
Meta Critic: % 55
Manalı Filmler: 8,0
“Surviving Picasso” öncelikle adıyla coşku veren bir proje. Dilimize -biraz zorlarsak- “Picasso’dan arta kalmak” biçiminde çevirebileceğimiz isim, Picasso ile geçirilen bir dönemin ardından ayakta kalabilmenin zorluğuna işaret ediyor hınzırca. Çoğu büyük sanatçı gibi egosantrik bir kişilik olan Picasso kendi benliğine tutkun (“Kimse Picasso gibi bir erkeği terk edemez!”), güçlü karizması sayesinde insanları kolayca etkileyebilen, etrafını kendisini Picasso’ya adamış bir dizi insanla çevreleyebilen (“Sen bensiz bir hiçsin”), birlikte olduğu her kadını köleleştirip, kişilikleri nasıl olursa olsun kafasındaki uysal, anlayışlı, anaç eşe dönüştürmekte de fazla zorlanmayan biri, yalnızca resim ve heykelleriyle değil, insanlarla ilişkisinde de adeta bir büyücü.
35 yıllık verimli ortaklıklarında Hint ve İngiliz kültürüne eğilen saygın edebiyat uyarlamalarıyla tanınan James Ivory-Ismail Merchant ikilisi, yeni filmlerinde bu egosantrik kişiliğin iyi resmedilmiş bir portresini çiziyorlar. “Camille Claudel”, “Immortel Beloved / Ölümsüz Sevgi” gibi, yine büyük sanatçıların yaşamlarını aşkı eksen alarak perdeye aktaran yapıtların izinden giden “Surviving Picasso” hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film. Picasso’nun -kendi deyimiyle- “kadınlarından biri" olan Françoise Gilot’nun birinci elden tanıklığından yararlanan senaryo, efendi-köle ilişkisinin hemen tüm yönlerini işlerken, Françoise’ın babası gibi zorunlu duraklardan da geçiyor. Yardımcısı Sabartes’e, Picasso’ya neden bu kadar bağlı olduğunun açıklatılması bu tür ilişkilerin kurulabilmesinde, insanlara üç kuruşluk değer vermeyen “efendi” kadar, ona adeta tapan “köle”lerin de payı bulunduğunu gösteriyor.
Ve bu arada sinemanın gerçekle ilişkisine dair yeni cümleler de kurulmuş oluyor. Picasso’nun Françoise’a kumsalda şemsiye taşıdığı ya da birlikte cam üstüne resim yaptıkları anların, sinemanın gücü sayesinde asıllarına çok benzer bir biçimde resmedilebilmesi heyecan verici.
Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor. Julianne Moore ve Bob Peck öne çikarlarken, yıllardır iyi oyuncu olarak tanınan ama artık adı sinema tarihinde özel bir yeri olan büyük oyuncularla birlikte anılacağa benzeyen Anthony Hopkins, “Welcome to Welville / Welville’e Hoşgeldiniz” ve “Nixon”dan sonra bir kez daha devleşiyor. Üstelik çok kontrollü oyunculuğunu yırtmaya, daha özgür bir tarz tutturmaya iyice yaklaşarak. Françoise ile Marie Therese’in kadınca sohbetlerini taşladığı sahnedeki oyunculuğu düşünülürse Hopkins’in yaratıcılığı ve üstün oyunculuk düzeyiyle hepimizi şaşırtmayı sürdüreceği belli.
Ivory’nin birlikte çalıştığı yapım, senaryo, görüntü ve sanat yönetimi ekibi, bir kez daha eli yüzü düzgün, hedefine ulaşan bir filmin ortaya çıkmasını sağlamış. Ancak bu kez senaryoya temel oluşturan malzemenin çeşitliliği Jhabvala’nın işini güçleştirmiş, mümkün olduğunca fazla olay gösterilmeye çalışılınca senaryonun denetimi elden kaçmış. Filmde tipik Ivory eserlerine kıyasla daha fazla sahne bulunması yönetmenin sahneleme ve kurgu üslubunun bir miktar değişmesine, ortaya daha tempolu, daha akıcı bir filmin çıkmasına yol açmış. Bu üsluba yeterince hakim olunmamasından kaynaklansa gerek, montajda, özellikle sahne bitimlerinde küçük aksamalar gözleniyor, örneğin küçük esler vermesi gereken noktalar hızla geçiyor, izlerken daha düşük tempolu Avrupa filmlerini, baykuşun kediyi kapması gibi üst düzey teknik beceri gerektiren bölümlerinde ise yüksek bütçeli Holivud filmlerini özlediğiniz bir çalışma oluyor “Surviving Picasso”.
Keza geriye dönüş sahneleri de çok yapay duruyor.
Tüm aksamalarına karşın film son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma. Hele kimi bölümlerinde özellikle dikkat çekiyor. Bana en ilginç gelen Matisse’i ziyarete gittikleri bölüm oldu. Bir gün birileri çıkıp Françoise’ın deyimiyle Picasso’ya “onaylamadığı oğlu” gibi davranan ve yüzüne karşı “kadınlardan nefret etmeyi sana bırakıyorum” diyen Matisse’in yaşamını perdeye aktarır mı acaba?..
Sinema, Sayı. 28, Mart 1997
Surviving Picasso / Picasso ile Yaşamak
Yönetmen: James Ivory
Senaryo: Ruth Prawer Jhabvala (Arianna Stassinopoulos Huffington’un “Picasso: Creator and Destroyer” adlı kitabından)
Yapımcılar: Ismail Merchant, David L. Wolper
Oyuncular: Anthony Hopkins (Picasso), Natasha McElhone (Françoise), Julianne Moore (Dora), Allegra Di Carpegra (Genevieve), Joss Ackland (Matisse), Peter Eyre (Sabartes), Joan Plowright (Françoise'nın büyükannesi), Laura Aikman (Maya), Diane Venora (Jacqueline), Peter Eyre (Sabartes), Bob Peck (Gilot)
1996 ABD, İngiltere ortak yapımı, 125 dakika
Dağıtımcı firma: WB.
Gösterim tarihi: 7 Şubat 1997
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video
IMDB: 6,2
Meta Critic: % 55
Manalı Filmler: 8,0
“Surviving Picasso” öncelikle adıyla coşku veren bir proje. Dilimize -biraz zorlarsak- “Picasso’dan arta kalmak” biçiminde çevirebileceğimiz isim, Picasso ile geçirilen bir dönemin ardından ayakta kalabilmenin zorluğuna işaret ediyor hınzırca. Çoğu büyük sanatçı gibi egosantrik bir kişilik olan Picasso kendi benliğine tutkun (“Kimse Picasso gibi bir erkeği terk edemez!”), güçlü karizması sayesinde insanları kolayca etkileyebilen, etrafını kendisini Picasso’ya adamış bir dizi insanla çevreleyebilen (“Sen bensiz bir hiçsin”), birlikte olduğu her kadını köleleştirip, kişilikleri nasıl olursa olsun kafasındaki uysal, anlayışlı, anaç eşe dönüştürmekte de fazla zorlanmayan biri, yalnızca resim ve heykelleriyle değil, insanlarla ilişkisinde de adeta bir büyücü.
35 yıllık verimli ortaklıklarında Hint ve İngiliz kültürüne eğilen saygın edebiyat uyarlamalarıyla tanınan James Ivory-Ismail Merchant ikilisi, yeni filmlerinde bu egosantrik kişiliğin iyi resmedilmiş bir portresini çiziyorlar. “Camille Claudel”, “Immortel Beloved / Ölümsüz Sevgi” gibi, yine büyük sanatçıların yaşamlarını aşkı eksen alarak perdeye aktaran yapıtların izinden giden “Surviving Picasso” hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film. Picasso’nun -kendi deyimiyle- “kadınlarından biri" olan Françoise Gilot’nun birinci elden tanıklığından yararlanan senaryo, efendi-köle ilişkisinin hemen tüm yönlerini işlerken, Françoise’ın babası gibi zorunlu duraklardan da geçiyor. Yardımcısı Sabartes’e, Picasso’ya neden bu kadar bağlı olduğunun açıklatılması bu tür ilişkilerin kurulabilmesinde, insanlara üç kuruşluk değer vermeyen “efendi” kadar, ona adeta tapan “köle”lerin de payı bulunduğunu gösteriyor.
Ve bu arada sinemanın gerçekle ilişkisine dair yeni cümleler de kurulmuş oluyor. Picasso’nun Françoise’a kumsalda şemsiye taşıdığı ya da birlikte cam üstüne resim yaptıkları anların, sinemanın gücü sayesinde asıllarına çok benzer bir biçimde resmedilebilmesi heyecan verici.
Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor. Julianne Moore ve Bob Peck öne çikarlarken, yıllardır iyi oyuncu olarak tanınan ama artık adı sinema tarihinde özel bir yeri olan büyük oyuncularla birlikte anılacağa benzeyen Anthony Hopkins, “Welcome to Welville / Welville’e Hoşgeldiniz” ve “Nixon”dan sonra bir kez daha devleşiyor. Üstelik çok kontrollü oyunculuğunu yırtmaya, daha özgür bir tarz tutturmaya iyice yaklaşarak. Françoise ile Marie Therese’in kadınca sohbetlerini taşladığı sahnedeki oyunculuğu düşünülürse Hopkins’in yaratıcılığı ve üstün oyunculuk düzeyiyle hepimizi şaşırtmayı sürdüreceği belli.
Ivory’nin birlikte çalıştığı yapım, senaryo, görüntü ve sanat yönetimi ekibi, bir kez daha eli yüzü düzgün, hedefine ulaşan bir filmin ortaya çıkmasını sağlamış. Ancak bu kez senaryoya temel oluşturan malzemenin çeşitliliği Jhabvala’nın işini güçleştirmiş, mümkün olduğunca fazla olay gösterilmeye çalışılınca senaryonun denetimi elden kaçmış. Filmde tipik Ivory eserlerine kıyasla daha fazla sahne bulunması yönetmenin sahneleme ve kurgu üslubunun bir miktar değişmesine, ortaya daha tempolu, daha akıcı bir filmin çıkmasına yol açmış. Bu üsluba yeterince hakim olunmamasından kaynaklansa gerek, montajda, özellikle sahne bitimlerinde küçük aksamalar gözleniyor, örneğin küçük esler vermesi gereken noktalar hızla geçiyor, izlerken daha düşük tempolu Avrupa filmlerini, baykuşun kediyi kapması gibi üst düzey teknik beceri gerektiren bölümlerinde ise yüksek bütçeli Holivud filmlerini özlediğiniz bir çalışma oluyor “Surviving Picasso”.
Keza geriye dönüş sahneleri de çok yapay duruyor.
Tüm aksamalarına karşın film son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma. Hele kimi bölümlerinde özellikle dikkat çekiyor. Bana en ilginç gelen Matisse’i ziyarete gittikleri bölüm oldu. Bir gün birileri çıkıp Françoise’ın deyimiyle Picasso’ya “onaylamadığı oğlu” gibi davranan ve yüzüne karşı “kadınlardan nefret etmeyi sana bırakıyorum” diyen Matisse’in yaşamını perdeye aktarır mı acaba?..
Sinema, Sayı. 28, Mart 1997
Surviving Picasso / Picasso ile Yaşamak
Yönetmen: James Ivory
Senaryo: Ruth Prawer Jhabvala (Arianna Stassinopoulos Huffington’un “Picasso: Creator and Destroyer” adlı kitabından)
Yapımcılar: Ismail Merchant, David L. Wolper
Oyuncular: Anthony Hopkins (Picasso), Natasha McElhone (Françoise), Julianne Moore (Dora), Allegra Di Carpegra (Genevieve), Joss Ackland (Matisse), Peter Eyre (Sabartes), Joan Plowright (Françoise'nın büyükannesi), Laura Aikman (Maya), Diane Venora (Jacqueline), Peter Eyre (Sabartes), Bob Peck (Gilot)
1996 ABD, İngiltere ortak yapımı, 125 dakika
Dağıtımcı firma: WB.
Gösterim tarihi: 7 Şubat 1997
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video
4 Mayıs 2012 Cuma
Paramparça: Aşklar-Köpekler
Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor
IMDB: 8,2 (170. sırada)
Rotten Tomatoes: % 9,2
Manalı Filmler: 9,9
“Amores Perros /Paramparça: Aşklar-Köpekler”, melek tarafımızla hayvan yanımız, “köpek yüreğimizle” “köpek dişlerimiz” arasındaki gerilim yüzünden paramparça olan insan yaşamları hakkında bir film…
Bir araba kazasının birbirine bağladığı üç öykünün ortak tarafı, hikayelerin baş kişilerinin, köpekleri ve belli bir insanı çok seviyor olmaları, tam da bu sevgi yüzünden zarara uğramaları, hissettikleri sevgiyle yırtıcı alışkanlıklarının oluşturduğu kör makasın cenderesinde kalıp ruhen ve bedenen parçalanmaları…
İlk öykünün kahramanı Octavio, ağabeyi Ramiro’nun karısına aşık, köpeği Cofi’yi dövüştürerek kazandığı parayla şehirden kaçıp Susana ile yeni bir yaşama başlamayı arzuluyor.
İkinci öykünün merkezinde ünlü model Valeria var: Sevgilisi Daniel’le yeni bir hayata başladığı gün kaza geçiriyor, vücudu, mesleğini sürdüremeyeceği biçimde zedeleniyor. Evden çıkamadığı –ve kimselerin onu aramadığı- boğucu nekahat günlerinin tek yoldaşı köpeği Ritchie’yi, kaçıverdiği döşemenin altından çıkaramıyor, zavallı hayvanı farelerin parçaladığını sanarak günler geçiriyor.
Octavio ve Valeria’nın arabalarını “parçalayan” kazaya, El Chico (Keçi) lakaplı evsiz tanık oluyor, görevlilerin arabadan çıkarıp yola bıraktıkları Cofi’yi sahipleniyor, yaşadığı terkedilmiş binada baktığı bir grup sokak köpeğinin arasına katıyor. Eski bir gerilla olan El Chico kiralık katil aslında, dağa çıkarken terkettiği kızıyla yeniden ilişki kurmanın yollarını arıyor.
Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, bu üç öyküyü zamanı parçalayarak birleştiriyor, örneğin araba kazasını üç kez izliyoruz, her birinde bir kahramanın bakış (görüş) açısından.
Film, Tarantino’yu dünya çapında üne kavuşturan “Reservoir Dogs / Rezervuar Köpekleri”ni anımsatacak biçimde, hızla giden bir arabanın içinde (kazanın hemen öncesinde) açılıyor. Silahlı takip sürmektedir, filmin baş kişilerinden biri arabayı kullanırken bir yandan da arka koltukta kan kaybetmekte olan “köpek”le ilgilenmektedir vs.
Bu sahne aslında Octavio’nun öyküsünün orta bölümünde yer alıyor. Hikayenin başına dönüp delikanlıyı tanıyor, ağabeyi, annesi ve yengesi Susana ile ilişkisini izlemeye başlıyoruz. Filmde -başka bir çok şeyle birlikte-zamanın da parçalanacağını seyircisine böyle bildiriyor yönetmen.
Filmde parçalananların başında (David Cronenberg’in kulakları çınlasın) bedenler geliyor. Yakışıklı Octavio, duş alırken Ramiro’nun saldırısına uğruyor, kazadan çeşitli kırık ve yaralarla çıkıyor, bastonla yürüyebiliyor. Güzel Valeria’nın bedenine de iki darbe iniyor, araba kazasında parçalanan bacağı, yatak odasındaki -intihar girişimi izlenimi veren- kazadan sonra kangren olduğu için kesiliyor. Listede, Octavio’nun önce kafa attığı, sonra da dövdürdüğü Ramiro’nun banka soyarken bir kurşunla delinen bedeni, kazada ölen arkadaşı ve yine Octavio’nun bıçakladığı rakibi de var.
Sadece insan bedenleri değil, köpekler de parçalanıyor: Cofi’nin dövüşlerde öldürdüğü hemcinsleri, başarısı yüzünden bir insan tarafından kurşunlanması, iyileşir iyileşmez El Chico’nun köpeklerini parçalaması ve tabii ki farelerin yaraladığı Ritchie…
Octavio ve Valeria’nın arabaları kazada, El Chico’nun birbirlerine düşürdüğü üvey kardeşlerin arabaları ise bir hurdacıda parçalanıyorlar. Valeria ve sevgilisi, Ritchie’yi kurtarmak için döşemenin tahtalarını, Daniel yatak odasının kapısını parçalıyorlar.
Ve yaşamlar parçalanıyor… İzlediğimiz üç evliliğin biri 20 yıl önce, El Chico’nun karısı ve kızını terkedip dağa çıkmasıyla yıkılmış. İkincisi, filmin başlarında yıkılıyor, Daniel karısı ve iki kızını terkedip Valeria’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Octavio’nun tüm çabalarına rağmen yıkılmayan Susana’nın evliliği ise Ramiro’nun ölümüyle bitiyor.
Oya gibi işlenmiş senaryo, üç ana kişi arasındaki benzerlik ve farklılıkların altını, zamanı parçalama yönteminden yararlanarak öyle bir çiziyor ki, seyirciye sadece izlemek ve “hayat ne kadar tuhaf” diye düşünmek kalıyor: El Chico’nun kızı babasız büyümüştü, Daniel’in kızlarını ve Ramiro’nun biri henüz doğmamış çocuklarını da aynı gelecek bekliyor.
Üç farklı sınıftan gelen kahramanlar, film boyunca büyük miktarlarda paralar kazanıyor ve kaybediyor ya da sevdikleri kişiye veriyorlar.
Maalesef hayat böyle…
Senaryo paralelliklerle örülmüş, ama her benzerlik, farklılığı da barındırıyor. Örneğin kazadan sonra -ameliyat için- saç ve sakalı kesilen Octavio’nun yeni yüzü kaybettiklerinin resmi olurken, El Chico’nun traş oluşu gerilla/kiralık katil kimliğini bırakacağını düşündürüyor.
Octavio yeni bir yaşama başlayamazken, bunu başarabilen Valeria sonrasında neredeyse her şeyini kaybediyor, katil El Chico’nun parçaladığı aileler, söndürdüğü yaşamlar sayesinde kazandığı paralar cebinde, katil köpeği yanında yeni bir yaşama doğru yürüdüğü final sahnesi ise filmin en çarpıcı bölümlerinden biri. Sadece onun başarabilmesinin nedeni belki de, yaşam ateşinde adamakıllı pişmiş, çelik gibi sertleşmiş olması, ama onun da duyguları, büyük acıları var. Geçmişte inandığı ideoloji uğruna, hapisten çıktığından beridir ise, inançsızlığı sayesinde gözünü kırpmadan adam öldürebiliyor ama Cofi’nin başına dayadığı silahını ateşleyemiyor. Cinayetlerle ilgili hiç suçluluk duymuyor ama kızıyla ilgili vicdan azabı öylesine büyük ki bedenine sığmıyor.
Filmin başarısında Inarritu’nun sağlam bakış açısının payı büyük. Senaryo başta olmak üzere tüm filme, didaktik olmayan, gördüklerini yansız bir tutumla izleyiciyle paylaşan bir anlayış hakim. Tüm karakterlere ne çok yakın, ne çok uzak, orta karar bir mesafede duran yönetmen, öfkeli, ya da isyankâr da değil; küçük kardeşlerinin yaramazlıklarından bahseden bir ağabey gibi, onları anlayarak, “maalesef böyle oluyor” der gibi anlatıyor…
İlginçtir ki film, insanlık durumlarını işlerken köpeklerden bolca yararlanıyor. Köpekler, nedensiz şiddet uygulamayı bilmiyorlar, fakat sahipleri arzu ettiğinde hemcinslerini öldürmeyi de öğreniyorlar. Köpek dövüşünü kazanç vasıtasına çevirenler insanlar; öz ya da üvey kardeşlerine, karılarına ve çocuklarına ihanet edenler de onlar. Köpekler ise sadakatleriyle tanınıyor, ihanet nedir bilmiyor, koşulsuz seviyorlar. İnsanlar da sevebiliyor kuşkusuz, fakat koşulları var, ihanete teşneler, bir yanları ne kadar melekse, öbür tarafları da o kadar hayvansı: Ramiro’nun karısına davranışlarında bu iki ucu da görüyoruz, Valeria ve Daniel’in birbirlerine tavırları da iki uç arasında dalgalanıyor. Octavio ağabeyine köpek gibi davranırken Susana’ya adeta tapıyor. Onlarca çocuğu öksüz bırakan El Chico, kızından bir gülücük, bir tatlı söz alabilmek için çevresinde dolaşıyor.
“Paramparça” tam da bu nedenlerle çok sert bir film, her mideye, her beyne göre olmadığı kesin. Çünkü bize bizi gösteriyor, hem melek, hem köpek olduğumuzu, bu ikisi arasında bir denge tutturmaya çalışırken kendimizi ve başkalarını parçaladığımızı anlatıyor.
Başkalarını da parçalıyoruz çünkü hayat bir bütün, hemcinslerini öldürmeyi öğrettiğin köpek, başka evlerde de sergiliyor marifetini…
Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor.
Tüm bunlarda raslantılar da rol oynuyor; Valeria yemek pişirmeyi biliyor olsa kaza geçirmeyecekti. O kazaya tanık olmasa El Chico, hayatını söndürmek için binlerce peso aldığı genci, sevgilisinin yanında vuracak, iki üvey kardeşi, ortalarında bir silahla başbaşa bırakmayacaktı.
“Paramparça”da böyle çarpıcı onlarca yaşantı parçası, onlarca dram var, hepsi de “Yaşam ne acayip” dedirten cinsten.
Hem de o kadar tuhaf ki; yüksek binalara boydan boya asılan resmin, gün geliyor indiriliyor. Ve sen, o resimde gururla sergilediğin güzel bacaklarından biri kesikken bakabiliyorsun boş duvara… Yanında seni hiç bırakmayacak köpeğin, bu haline uzun süre katlanmayacağı anlaşılan sevgilin ve gözlerinde yaşlarla…
Ağustos 2001
Yapımcı ve yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu
Senaryo: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Emilio Echevarria (El Chivo), Gael Garcia Bernal (Octavio), Goya Toledo (Valeria), Alvaro Guerrero (Daniel), Vanessa Bauche (Susana), Jorge Salinas (Luis), Marco Perez (Ramiro)
2000 Meksika yapımı, 154 dakika
DVD firması: As Sanat
IMDB: 8,2 (170. sırada)
Rotten Tomatoes: % 9,2
Manalı Filmler: 9,9
“Amores Perros /Paramparça: Aşklar-Köpekler”, melek tarafımızla hayvan yanımız, “köpek yüreğimizle” “köpek dişlerimiz” arasındaki gerilim yüzünden paramparça olan insan yaşamları hakkında bir film…
Bir araba kazasının birbirine bağladığı üç öykünün ortak tarafı, hikayelerin baş kişilerinin, köpekleri ve belli bir insanı çok seviyor olmaları, tam da bu sevgi yüzünden zarara uğramaları, hissettikleri sevgiyle yırtıcı alışkanlıklarının oluşturduğu kör makasın cenderesinde kalıp ruhen ve bedenen parçalanmaları…
İlk öykünün kahramanı Octavio, ağabeyi Ramiro’nun karısına aşık, köpeği Cofi’yi dövüştürerek kazandığı parayla şehirden kaçıp Susana ile yeni bir yaşama başlamayı arzuluyor.
İkinci öykünün merkezinde ünlü model Valeria var: Sevgilisi Daniel’le yeni bir hayata başladığı gün kaza geçiriyor, vücudu, mesleğini sürdüremeyeceği biçimde zedeleniyor. Evden çıkamadığı –ve kimselerin onu aramadığı- boğucu nekahat günlerinin tek yoldaşı köpeği Ritchie’yi, kaçıverdiği döşemenin altından çıkaramıyor, zavallı hayvanı farelerin parçaladığını sanarak günler geçiriyor.
Octavio ve Valeria’nın arabalarını “parçalayan” kazaya, El Chico (Keçi) lakaplı evsiz tanık oluyor, görevlilerin arabadan çıkarıp yola bıraktıkları Cofi’yi sahipleniyor, yaşadığı terkedilmiş binada baktığı bir grup sokak köpeğinin arasına katıyor. Eski bir gerilla olan El Chico kiralık katil aslında, dağa çıkarken terkettiği kızıyla yeniden ilişki kurmanın yollarını arıyor.
Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, bu üç öyküyü zamanı parçalayarak birleştiriyor, örneğin araba kazasını üç kez izliyoruz, her birinde bir kahramanın bakış (görüş) açısından.
Film, Tarantino’yu dünya çapında üne kavuşturan “Reservoir Dogs / Rezervuar Köpekleri”ni anımsatacak biçimde, hızla giden bir arabanın içinde (kazanın hemen öncesinde) açılıyor. Silahlı takip sürmektedir, filmin baş kişilerinden biri arabayı kullanırken bir yandan da arka koltukta kan kaybetmekte olan “köpek”le ilgilenmektedir vs.
Bu sahne aslında Octavio’nun öyküsünün orta bölümünde yer alıyor. Hikayenin başına dönüp delikanlıyı tanıyor, ağabeyi, annesi ve yengesi Susana ile ilişkisini izlemeye başlıyoruz. Filmde -başka bir çok şeyle birlikte-zamanın da parçalanacağını seyircisine böyle bildiriyor yönetmen.
Filmde parçalananların başında (David Cronenberg’in kulakları çınlasın) bedenler geliyor. Yakışıklı Octavio, duş alırken Ramiro’nun saldırısına uğruyor, kazadan çeşitli kırık ve yaralarla çıkıyor, bastonla yürüyebiliyor. Güzel Valeria’nın bedenine de iki darbe iniyor, araba kazasında parçalanan bacağı, yatak odasındaki -intihar girişimi izlenimi veren- kazadan sonra kangren olduğu için kesiliyor. Listede, Octavio’nun önce kafa attığı, sonra da dövdürdüğü Ramiro’nun banka soyarken bir kurşunla delinen bedeni, kazada ölen arkadaşı ve yine Octavio’nun bıçakladığı rakibi de var.
Sadece insan bedenleri değil, köpekler de parçalanıyor: Cofi’nin dövüşlerde öldürdüğü hemcinsleri, başarısı yüzünden bir insan tarafından kurşunlanması, iyileşir iyileşmez El Chico’nun köpeklerini parçalaması ve tabii ki farelerin yaraladığı Ritchie…
Octavio ve Valeria’nın arabaları kazada, El Chico’nun birbirlerine düşürdüğü üvey kardeşlerin arabaları ise bir hurdacıda parçalanıyorlar. Valeria ve sevgilisi, Ritchie’yi kurtarmak için döşemenin tahtalarını, Daniel yatak odasının kapısını parçalıyorlar.
Ve yaşamlar parçalanıyor… İzlediğimiz üç evliliğin biri 20 yıl önce, El Chico’nun karısı ve kızını terkedip dağa çıkmasıyla yıkılmış. İkincisi, filmin başlarında yıkılıyor, Daniel karısı ve iki kızını terkedip Valeria’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Octavio’nun tüm çabalarına rağmen yıkılmayan Susana’nın evliliği ise Ramiro’nun ölümüyle bitiyor.
Oya gibi işlenmiş senaryo, üç ana kişi arasındaki benzerlik ve farklılıkların altını, zamanı parçalama yönteminden yararlanarak öyle bir çiziyor ki, seyirciye sadece izlemek ve “hayat ne kadar tuhaf” diye düşünmek kalıyor: El Chico’nun kızı babasız büyümüştü, Daniel’in kızlarını ve Ramiro’nun biri henüz doğmamış çocuklarını da aynı gelecek bekliyor.
Üç farklı sınıftan gelen kahramanlar, film boyunca büyük miktarlarda paralar kazanıyor ve kaybediyor ya da sevdikleri kişiye veriyorlar.
Maalesef hayat böyle…
Senaryo paralelliklerle örülmüş, ama her benzerlik, farklılığı da barındırıyor. Örneğin kazadan sonra -ameliyat için- saç ve sakalı kesilen Octavio’nun yeni yüzü kaybettiklerinin resmi olurken, El Chico’nun traş oluşu gerilla/kiralık katil kimliğini bırakacağını düşündürüyor.
Octavio yeni bir yaşama başlayamazken, bunu başarabilen Valeria sonrasında neredeyse her şeyini kaybediyor, katil El Chico’nun parçaladığı aileler, söndürdüğü yaşamlar sayesinde kazandığı paralar cebinde, katil köpeği yanında yeni bir yaşama doğru yürüdüğü final sahnesi ise filmin en çarpıcı bölümlerinden biri. Sadece onun başarabilmesinin nedeni belki de, yaşam ateşinde adamakıllı pişmiş, çelik gibi sertleşmiş olması, ama onun da duyguları, büyük acıları var. Geçmişte inandığı ideoloji uğruna, hapisten çıktığından beridir ise, inançsızlığı sayesinde gözünü kırpmadan adam öldürebiliyor ama Cofi’nin başına dayadığı silahını ateşleyemiyor. Cinayetlerle ilgili hiç suçluluk duymuyor ama kızıyla ilgili vicdan azabı öylesine büyük ki bedenine sığmıyor.
Filmin başarısında Inarritu’nun sağlam bakış açısının payı büyük. Senaryo başta olmak üzere tüm filme, didaktik olmayan, gördüklerini yansız bir tutumla izleyiciyle paylaşan bir anlayış hakim. Tüm karakterlere ne çok yakın, ne çok uzak, orta karar bir mesafede duran yönetmen, öfkeli, ya da isyankâr da değil; küçük kardeşlerinin yaramazlıklarından bahseden bir ağabey gibi, onları anlayarak, “maalesef böyle oluyor” der gibi anlatıyor…
İlginçtir ki film, insanlık durumlarını işlerken köpeklerden bolca yararlanıyor. Köpekler, nedensiz şiddet uygulamayı bilmiyorlar, fakat sahipleri arzu ettiğinde hemcinslerini öldürmeyi de öğreniyorlar. Köpek dövüşünü kazanç vasıtasına çevirenler insanlar; öz ya da üvey kardeşlerine, karılarına ve çocuklarına ihanet edenler de onlar. Köpekler ise sadakatleriyle tanınıyor, ihanet nedir bilmiyor, koşulsuz seviyorlar. İnsanlar da sevebiliyor kuşkusuz, fakat koşulları var, ihanete teşneler, bir yanları ne kadar melekse, öbür tarafları da o kadar hayvansı: Ramiro’nun karısına davranışlarında bu iki ucu da görüyoruz, Valeria ve Daniel’in birbirlerine tavırları da iki uç arasında dalgalanıyor. Octavio ağabeyine köpek gibi davranırken Susana’ya adeta tapıyor. Onlarca çocuğu öksüz bırakan El Chico, kızından bir gülücük, bir tatlı söz alabilmek için çevresinde dolaşıyor.
“Paramparça” tam da bu nedenlerle çok sert bir film, her mideye, her beyne göre olmadığı kesin. Çünkü bize bizi gösteriyor, hem melek, hem köpek olduğumuzu, bu ikisi arasında bir denge tutturmaya çalışırken kendimizi ve başkalarını parçaladığımızı anlatıyor.
Başkalarını da parçalıyoruz çünkü hayat bir bütün, hemcinslerini öldürmeyi öğrettiğin köpek, başka evlerde de sergiliyor marifetini…
Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor.
Tüm bunlarda raslantılar da rol oynuyor; Valeria yemek pişirmeyi biliyor olsa kaza geçirmeyecekti. O kazaya tanık olmasa El Chico, hayatını söndürmek için binlerce peso aldığı genci, sevgilisinin yanında vuracak, iki üvey kardeşi, ortalarında bir silahla başbaşa bırakmayacaktı.
“Paramparça”da böyle çarpıcı onlarca yaşantı parçası, onlarca dram var, hepsi de “Yaşam ne acayip” dedirten cinsten.
Hem de o kadar tuhaf ki; yüksek binalara boydan boya asılan resmin, gün geliyor indiriliyor. Ve sen, o resimde gururla sergilediğin güzel bacaklarından biri kesikken bakabiliyorsun boş duvara… Yanında seni hiç bırakmayacak köpeğin, bu haline uzun süre katlanmayacağı anlaşılan sevgilin ve gözlerinde yaşlarla…
Ağustos 2001
Yapımcı ve yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu
Senaryo: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Emilio Echevarria (El Chivo), Gael Garcia Bernal (Octavio), Goya Toledo (Valeria), Alvaro Guerrero (Daniel), Vanessa Bauche (Susana), Jorge Salinas (Luis), Marco Perez (Ramiro)
2000 Meksika yapımı, 154 dakika
DVD firması: As Sanat
Etiketler:
ahlaki değerler,
çağdaş kara film,
çok hikayeli film,
hayvanlarla dostluk,
insan ruhunun karanlık yönleri,
kült film,
linç kültürü,
olumlu yönde dönüşüm,
ufuk açıcı
30 Nisan 2012 Pazartesi
Güzel Bir Gün
Bu filmi benzersiz kılan da cesareti: Jack de Mel de boşanmış kişiler ama senaryo seyircinin onları “evliliği sürdürememiş”, yani başarısız insanlar olarak algılaması riskini göze alıyor. Ana karakterlerini “masal kahramanı” olarak çizmekten özellikle kaçınıyor; işleriyle ilgili sorunlarını, katlanmak durumunda kaldıkları durumları da işliyor, yetersiz yönlerini, hatalarını, korkularını da sergiliyor
IMDB: 6,2
Rotten Tomatoes: % 47
Manalı Filmler: 8,5
Mademki “geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları”, birkaç romantik komedi başyapıtını anımsatalım; vatandaşa hizmet olsun.
Türün şablonunu oturtan 1934 tarihli “It Happened One Night / Bir Gecede Oldu”dan beri izleyicinin kalbindeki yerini koruyan romantik komedi türünün temel cümlesi hiç değişmez: Sizin için “yaratılmış” biri mutlaka vardır ve onunla en olmayacak yer ve zamanda karşılaşmanız olasıdır… Bu önerme gerçektir; ama romantik komedi kadın-erkek ilişkisinin yıpratıcı ve zor kısımlarıyla da, aşkın negatif yönleriyle de ilgilenmez, gerçekliğin bir kısmını özellikle ve özenle dışladığı için “masal” olarak kalır. Bunun bir nedeni daha vardır: Herkesin yaşayabileceği bir durum, romantik komedi evreninde milyonda bir rastlanılabilecek bir olay gibi ele alınır, hem ana karakterler, hem de tanıştıkları ve yakınlaştıkları anlar “ilahi bir gücün eseri” olarak sunulur. “Eş ruh” önermesine yaslanan bu filmler, bol hayal kırıklığı yaşamış, adeta aşka küsmüş insanlara ilham ve umut verirken, sıcak, sevimli bir dünya sundukları için, halen mutlu bir ilişkiyi sürdüren ve hatta “unumu eledim, eleğimi astım” pozisyonundaki kişilerle de rahatça diyalog kurabilir, onları da mutlu edebilirler.
Gerçek bir hali masal gibi sunmak ilkesi gereği her romantik komedi, gerçeklikle fantezi arasında makul bir denge tutturmak zorundadır. “Jeux D'Enfants / Cesaretin Var mı Aşka?” (Yann Samuell, 2003) veya “Pretty Woman / Özel Bir Kadın”da (Garry Marshall, 1990) olduğu gibi kastederek masalsı öğelere ağırlık vermesi de mümkündür, “Say Anything… / Bir Şey Söyle”de (1989) Cameron Crowe’un yaptığı gibi, hayli gerçekçi bir tavır sergilemek de…
Özellikle Katherine Hepburn’ün rol aldığı “Bringing Up Baby / Tehlikeli Bebek” (1938), “Woman of the Year / Yılın Kadını” (1942)”, “Pat & Mike” (1952) gibi filmlerle kendine kalıcı bir yer edinen Amerikan romantik komedisi, 1990’larda önemli bir dönüşüm geçirdi, gerçekçi bir yaklaşımla üretilmiş eserler ağırlık kazandı: “Frankie and Johnny” (Garry Marshall, 1991), “Sleepless in Seattle / Sevginin Bağladıkları” (Nora Ephron, 1993) gibi…
Trafiği sıkışık, caddeleri kalabalık, insanları duyarsız bir büyük kentte oradan oraya koşturmak durumunda olan bir çifti gün boyu takip eden “Güzel Bir Gün” de onlardan biri. Üstelik Jack ve Mel’in yanında iki de çocuk var; her an onları düşünmek, korumak, çoğunlukla gazete binası gibi olmadık yerlere onları da götürmek zorunda kalıyorlar.
Çocuklu yetişkin olgusu romantik komedi türü için cazip değildir; genç izleyici kitlesi filmle yeterince bağ kuramayabilir, ama daha önemlisi ortada çocuk varsa evlilik de var demektir, bu durumda da ana karakterlerden en az birinin ya dul veya boşanmış ya da eşini aldatan bir kişi olması gerekir, bunlarsa “masal”ın havasını bozar.
Bu filmi benzersiz kılan da cesareti: Jack de Mel de boşanmış kişiler ama senaryo seyircinin onları “evliliği sürdürememiş”, yani başarısız insanlar olarak algılaması riskini göze alıyor. Bunu bir engel olarak görüp uzak durmak yerine, üzerine gidiyor, her ikisinin de çocukları bazen tehlikeden uzak tutmayı beceremediklerini, hatta Mel’in kendisine emanet edilmiş çocuğu kaybettiğini gösteriyor. Ana karakterlerini “masal kahramanı” olarak çizmekten özellikle kaçınıyor; işleriyle ilgili sorunlarını, katlanmak durumunda kaldıkları durumları da işliyor, yetersiz yönlerini, hatalarını, korkularını da sergiliyor.
Senaryonun belli bir derinlikle işlediği karakterleri “gerçek” kılansa tabii ki başarılı oyunculuklar. Başta iki çocuk olmak üzere, yan rollerdeki isimler son derece başarılı.
Clooney ve Pfeiffer ise hep zamanki gibi karizmatik ve çok çekici; uyumlu bir çift olmuşlar, aralarındaki kimya adeta ekrandan fışkırıyor. Performansları ise yine birinci sınıf, şaşırtıcı derecede usta işi…
Ödülleri:
En İyi Özgün Şarkı dalında Oskar, Altın Küre ve Grammy adaylığı
Ayrıca 4 ödül ve 3 adaylık.
One Fine Day / Güzel Bir Gün
Yönetmen: Michael Hoffman
Senaryo: Terrel Seltzer, Ellen Simon
Yapımcılar: Kate Guinzburg, Mary McLaglen, Lynda Obst, Michelle Pfeiffer
Oyuncular: George Clooney (Jack Taylor), Michelle Pfeiffer (Melanie Parker), Mae Whitman (Maggie Taylor), Alex D. Linz (Sammy Parker), Charles Durning (Lew)
1996 ABD yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: 7 Mart 1997
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox
IMDB: 6,2
Rotten Tomatoes: % 47
Manalı Filmler: 8,5
Mademki “geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları”, birkaç romantik komedi başyapıtını anımsatalım; vatandaşa hizmet olsun.
Türün şablonunu oturtan 1934 tarihli “It Happened One Night / Bir Gecede Oldu”dan beri izleyicinin kalbindeki yerini koruyan romantik komedi türünün temel cümlesi hiç değişmez: Sizin için “yaratılmış” biri mutlaka vardır ve onunla en olmayacak yer ve zamanda karşılaşmanız olasıdır… Bu önerme gerçektir; ama romantik komedi kadın-erkek ilişkisinin yıpratıcı ve zor kısımlarıyla da, aşkın negatif yönleriyle de ilgilenmez, gerçekliğin bir kısmını özellikle ve özenle dışladığı için “masal” olarak kalır. Bunun bir nedeni daha vardır: Herkesin yaşayabileceği bir durum, romantik komedi evreninde milyonda bir rastlanılabilecek bir olay gibi ele alınır, hem ana karakterler, hem de tanıştıkları ve yakınlaştıkları anlar “ilahi bir gücün eseri” olarak sunulur. “Eş ruh” önermesine yaslanan bu filmler, bol hayal kırıklığı yaşamış, adeta aşka küsmüş insanlara ilham ve umut verirken, sıcak, sevimli bir dünya sundukları için, halen mutlu bir ilişkiyi sürdüren ve hatta “unumu eledim, eleğimi astım” pozisyonundaki kişilerle de rahatça diyalog kurabilir, onları da mutlu edebilirler.
Gerçek bir hali masal gibi sunmak ilkesi gereği her romantik komedi, gerçeklikle fantezi arasında makul bir denge tutturmak zorundadır. “Jeux D'Enfants / Cesaretin Var mı Aşka?” (Yann Samuell, 2003) veya “Pretty Woman / Özel Bir Kadın”da (Garry Marshall, 1990) olduğu gibi kastederek masalsı öğelere ağırlık vermesi de mümkündür, “Say Anything… / Bir Şey Söyle”de (1989) Cameron Crowe’un yaptığı gibi, hayli gerçekçi bir tavır sergilemek de…
Özellikle Katherine Hepburn’ün rol aldığı “Bringing Up Baby / Tehlikeli Bebek” (1938), “Woman of the Year / Yılın Kadını” (1942)”, “Pat & Mike” (1952) gibi filmlerle kendine kalıcı bir yer edinen Amerikan romantik komedisi, 1990’larda önemli bir dönüşüm geçirdi, gerçekçi bir yaklaşımla üretilmiş eserler ağırlık kazandı: “Frankie and Johnny” (Garry Marshall, 1991), “Sleepless in Seattle / Sevginin Bağladıkları” (Nora Ephron, 1993) gibi…
Trafiği sıkışık, caddeleri kalabalık, insanları duyarsız bir büyük kentte oradan oraya koşturmak durumunda olan bir çifti gün boyu takip eden “Güzel Bir Gün” de onlardan biri. Üstelik Jack ve Mel’in yanında iki de çocuk var; her an onları düşünmek, korumak, çoğunlukla gazete binası gibi olmadık yerlere onları da götürmek zorunda kalıyorlar.
Çocuklu yetişkin olgusu romantik komedi türü için cazip değildir; genç izleyici kitlesi filmle yeterince bağ kuramayabilir, ama daha önemlisi ortada çocuk varsa evlilik de var demektir, bu durumda da ana karakterlerden en az birinin ya dul veya boşanmış ya da eşini aldatan bir kişi olması gerekir, bunlarsa “masal”ın havasını bozar.
Bu filmi benzersiz kılan da cesareti: Jack de Mel de boşanmış kişiler ama senaryo seyircinin onları “evliliği sürdürememiş”, yani başarısız insanlar olarak algılaması riskini göze alıyor. Bunu bir engel olarak görüp uzak durmak yerine, üzerine gidiyor, her ikisinin de çocukları bazen tehlikeden uzak tutmayı beceremediklerini, hatta Mel’in kendisine emanet edilmiş çocuğu kaybettiğini gösteriyor. Ana karakterlerini “masal kahramanı” olarak çizmekten özellikle kaçınıyor; işleriyle ilgili sorunlarını, katlanmak durumunda kaldıkları durumları da işliyor, yetersiz yönlerini, hatalarını, korkularını da sergiliyor.
Senaryonun belli bir derinlikle işlediği karakterleri “gerçek” kılansa tabii ki başarılı oyunculuklar. Başta iki çocuk olmak üzere, yan rollerdeki isimler son derece başarılı.
Clooney ve Pfeiffer ise hep zamanki gibi karizmatik ve çok çekici; uyumlu bir çift olmuşlar, aralarındaki kimya adeta ekrandan fışkırıyor. Performansları ise yine birinci sınıf, şaşırtıcı derecede usta işi…
Ödülleri:
En İyi Özgün Şarkı dalında Oskar, Altın Küre ve Grammy adaylığı
Ayrıca 4 ödül ve 3 adaylık.
One Fine Day / Güzel Bir Gün
Yönetmen: Michael Hoffman
Senaryo: Terrel Seltzer, Ellen Simon
Yapımcılar: Kate Guinzburg, Mary McLaglen, Lynda Obst, Michelle Pfeiffer
Oyuncular: George Clooney (Jack Taylor), Michelle Pfeiffer (Melanie Parker), Mae Whitman (Maggie Taylor), Alex D. Linz (Sammy Parker), Charles Durning (Lew)
1996 ABD yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: 7 Mart 1997
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




