Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

6 Mayıs 2011 Cuma

Onibaba

Korku öğelerini ve cinselliği kullanışı bakımından da, ama asıl insan ruhunun karanlık labirentlerinde fütursuzca dolaşması açısından bir öncü eser…

IMDB: 8,0
All Movie: 4,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 82
Manalı Filmler: 9,0
Steven Jay Schneider’ın “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” listesinde

Kaneto Shindo’ya saygıyla…
(28 Nisan 1912 - …)


Ortaçağ’da doğa daha korkunçmuş, şimdiki kadar kontrol edilemediği için.

İnsanlar daha cahilmiş, bilim bugünkü kadar ileri olmadığı için.

Devlet ve yasalar bugünkü kadar gelişmiş değilmiş, daha savunmasızmış insanlar, daha fazla korkuyorlarmış, bu yüzden de daha korkunç işler yapıyorlarmış.

Tüm bunları çok az diyalogla, ama yoğun bir sinema diliyle anlatıyor “Onibaba”.

Zamanının hayli ilerisindeymiş bu film, hala dimdik ayakta…

14. yüzyıl, Japonya… Bitmek bilmez savaşlar ülkeyi harabeye çevirmiştir, insanlar aç ve umutsuzdur. Savaşa götürülen Kichi’nin annesi ve genç karısı, evin yakınlarına yolu düşen savaşçıların (gerekirse onları öldürerek) giysi ve silahlarını Ushi’ye pirinç karşılığı satarak hayatlarını sürdürmektedirler. Komşuları Hachi savaştan döner, anlattığına göre kaçmıştır, Kichi de ölmüştür. Hachi ile artık kocasını beklemesi gerekmeyen Genç Kadın arasında bir ilişki başlar. Gelininin Hachi’yle evlenerek kendisini yapayalnız bırakmasından ürken Yaşlı Kadın, biraz da ilişkiyi kıskandığı için onları engellemeye, Gelin’i korkutmaya çalışır. Üçü, adım adım trajik sona yaklaşırlar…

Kadınları dini konularda cesaretlendirme amacıyla tasarlanmış ünlü bir Budist kıssadan hareketle yazılan “Onibaba”, 2. Dünya Savaşı sonrasında Japon toplumunda oluşan ahlaki yozlaşmayı anlattığı düşünülen bir film. Gerçekten de tüm karakterler “öldür ki öldürülmeyesin” prensibiyle hareket ederler, hiçbir erdemleri, hiçbir inançları kalmamış gibidir.

İnsanları bu hale getiren savaş, her biri bir dakika bile sürmeyen birkaç küçük çatışma sahnesi dışında hiç gösterilmez filmde; ama etkisi hep hissedilir. Ana karakterlerin adeta ruhunu ezer, o yüzdendir ki bir duruşları varsa hayat içinde, o da savaş karşıtı olmaktır, “bunun onların savaşı olmadığını” konuşurlar.
Atmosferi çok etkileyicidir “Onibaba”nın; insan boyunda sazlıklarla kaplı bataklık, etkileyici yüzler ve ifadeler, muhteşem gölgelerle dolu siyah beyaz görüntüler, temelde çığlığa benzer insan sesleri ve davul ritimlerinden oluşan müziği ile benzersiz bir dünyayı tasvir eder, adeta cehenneme davet eder seyircisini...

Korku öğelerini ve cinselliği kullanışı bakımından da, ama asıl insan ruhunun karanlık labirentlerinde fütursuzca dolaşması açısından bir öncü eserdir…

Filmde hayalet, canavar vb korku öğeleri yoktur; tam da bu yüzden eşsizdir “Onibaba”: Sıradan insanların ne kadar korkunç olabildiğini göstermeye cüret etmiştir…

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Yoshimura) ve Görüntü Yönetmeni dallarında Blue Ribbon Ödülü.

Meraklısına:
Japon kültüründe “Onibaba”, ihtiyar kadın kılığında insanlara görünen ve onları yiyen canavarların adıymış, filmin ismi buradan geliyor.

Filmde sözü edilen iç savaş, neredeyse 50 yıldan fazla sürmüş.

Üretken bir sanatçı olan Kaneto Shindo’nun 150’den fazla senaryoda adı bulunuyor, 44 uzun metrajlı film çekti. 99 yaşında –henüz gösterime girmeyen- “Ichimai no hagaki”yi tamamladı.


Shindo’ya göre maskenin onu takanlarda yaptığı değişiklik, atom bombası kurbanlarında oluşan figür bozukluğunu simgeliyormuş.

Fragmanı

Benzer filmler:
"Ugetsu Monogatari" (Kenji Mizoguchi, 1953)
"Kwaidan" (Masaki Kobayashi, 1964)
"Throne of Blood / Kanlı Taht" (Akira Kurosawa, 1957)
"Woman of the Dunes" (Hiroshi Teshigahara, 1964)

Devil Woman / Onibaba
Senaryo ve yönetim: Kaneto Shindo
Yapımcılar: Hisao Itoya, Tamotsu Minato, Setsuo Noto
Oyuncular: Nobuko Otowa (Kichi'nin Annesi), Jitsuko Yoshimura (Kichi'nin Karısı), Kei Satô (Hachi), Jûkichi Uno (Samuray general), Taiji Tonoyama (Ushi)
1964 Japonya yapımı, 103 dakika, siyah beyaz.

Mutluluğun Peşinde

IMDB: 7,3
Meta Critic: % 76
Rotten Tomatoes: % 87
Manalı Filmler: 8,5

Bu filmin ana karakterleri “mutluluğun peşinde” değiller, çok büyük bir mutsuzluğu atlatmaya çalışıyorlar. 4 yaşındaki oğulları Danny 8 ay önce ölmüş, hayatları alt üst olmuş, onsuz yaşamaya alışmaya uğraşırken bir yandan da “bu neden bizim başımıza geldi?” türünden sorulara yanıt arıyorlar.

Filmin özgün ismi daha anlamlı: “Tavşan deliği” anlamına geliyor, “Alice Harikalar Diyarında” göndermesi çok açık. Aslında buna gönderme demek yanlış, Lindsay-Abaire, eserinin ana temalarını irdelerken ünlü kitabı kullanıyor, ondan yardım alıyor.

Kitapta Alice, beyaz tavşanı ilk gördüğünde nehir kenarında bir bankta oturmaktadır, Becca da Jason’ın yazdığı “Rabbit Hole” çizgi romanını onunla bir bankta otururken görüyor, paralel evrenler hakkında sohbet ediyorlar. Becca başka bir alemde mutlu bir hayat sürüyor olması olasılığından hoşlanıyor.

Böylelikle “Rabbit Hole” benzer süreçleri inceleyen eserlerden farklı bir pozisyon edinmiş oluyor. Amacının sadece mutsuzluğu aşmaya çalışma sürecini anlatmak olmadığı çok belli, hayatın anlamına ilişkin bir sorgulama var burada, adeta seyirciye şöyle sesleniyor: hayat sandığımızdan çok daha geniş olabilir, o nedenle yaşadığın tek şey bu mutsuzlukmuş gibi davranmayabilirsin...

Mecazi anlamıyla alındığında Becca başka açılardan da Alice’i andırıyor, örneğin kendi gözyaşlarında yüzmesi veya fiziksel olarak küçülüp büyümesi gibi (ilgili İngilizce deyimleri düşünürsek)… Fakat bunlardan daha önemli bir buluşu var Lindsay-Abaire’in: Alice ile Becca arasındaki paralellikleri bilinçli koymuş olmasına rağmen ana karakterini “harikalar diyarı”na yollamıyor. Hatta kaçmakla ilgili her olasılığı dışlıyor. Ana karakterlerinin uyuşturucuya sarılmalarından, yeni bir bebek yapmalarından veya teselliyi başka kadınların kollarında aramalarından da yana değil, bu mutsuzluğun tek bir çözümü olduğunu söylüyor: Zaman (Becca’nın annesi Nat’le yaptığı konuma çok anlamlı).

Tabii ki gayet iyi çekilmiş ve oynanmış, son derece başarılı bir film bu, ama asıl puanları senaryosu sayesinde alıyor: Yalın, ama hayli gerçekçi, insanlık hallerini başarıyla sergileyen ama sergilemekle de yetinmeyen bir metin yazmış Lindsay-Abaire.

O kadar cesur ve bilge bir yazar ki, hayat denen “harikalar diyarı”nın en umutsuz hallerini büyüteç altına almaya cüret edebilmiş ve –filmlerde- nadir rastlanan önerileri var.

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında Oskar adayı
Ayrıca 16 adaylık

Meraklısına:
David Lindsay-Abaire’in oyunu Tony ödülüne aday gösterilmiş ve Pulitzer kazanmıştı.

Seçme replikler:
Becca (annesine, acıyı kastederek): Hiç geçmiyor mu?
Nat: Hayır… Bende geçmedi en azından. 11 yıldır devam ediyor. Geçmiyor ama… değişiyor…
Becca: Nasıl?
Nat: Bilmiyorum… Ağırlığı değişiyor sanırım. Bir noktada dayanılır olmaya başlıyor... Başka bir şeye dönüşüyor. İçinde tutabiliyorsun. Cebinde bir tuğla taşır gibi taşıyabiliyorsun... Hatta bir süreliğine unutabiliyorsun bile. Sonra tekrar çıkıyor ortaya. Korkunç oluyor. Ama her zaman değil. Öyle bir şey ki... sanki oğlunun yerinde artık o acı var. Bundan hoşlanmıyorsun ama devam ediyorsun. Asla geçmiyor… ki...
Becca: Devam et?
Nat: Ki aslında geçmemesi daha iyi…

Benzer filmler:
"Amish Grace" (Gregg Champion, 2010)
"La Stanza Del Figlio / Oğul Odası" (Nanni Moretti, 2001)
"Ordinary People / Sıradan İnsanlar" (Robert Redford, 1980)
"What Dreams My Come / Aşk İçin" (Vincent Ward, 1998)

Rabbit Hole / Mutluluğun Peşinde
Yönetmen: John Cameron Mitchell
Senaryo: David Lindsay-Abaire (Kendi oyunundan)
Yapımcılar: Nicole Kidman, Gigi Pritzker, Per Saari, Leslie Urdang, Dean Vanech
Oyuncular: Nicole Kidman (Becca), Aaron Eckhart (Howie), Dianne Wiest (Nat), Miles Teller (Jason), Tammy Blanchard (Izzy), Sandra Oh (Gaby)
Gösterim tarihi: 22 Nisan 2011
2010 ABD yapımı, 91 dakika.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Beni Asla Bırakma

IMDB: 7,3
All Movie: 3 yıldız
Meta Critic: % 69
Manalı Filmler: 8,5

Etkileyici bir karakter analizi yapan “One Hour Photo / Baskı” senaryosu, diğer özellikleriyle pek de parlak bir iş değildi. Yine de film çok başarılıydı çünkü yönetmen koltuğunda Mark Romanek oturuyordu.

Klip yönetmenliğinden gelmesine karşın, böyle bir sanatçıdan bekleyebileceğiniz her şeyin dışında durur Romanek; şok kurgu, baş döndürücü kamera hareketleri, çarpıcı efektler vs yoktur filmlerinde.

Zaten bunlara ihtiyacı da yok; ortalama bir senaryoyu etkileyici bir filme dönüştürebiliyor, temaları ve dramaturjiyi doğru algılıyor, muhteşem bir film tasarlıyor ve kotarıyor.

Bu söylediklerim “Beni Asla Bırakma” için de geçerli.

Durgun bir su gibi bu film, finale doğru şırıl şırıl akıyor. Aynen “Baskı” gibi, dev dalgalar yok, korkunç rüzgarlar esmiyor. Usul usul, bir annenin çocuğuna masal okuması gibi mırıl mırıl; fakat dipteki tortuyu, acıyı hissettirerek…

Seyirciyi tokat gibi sarsan bir film değil bu, ama içine işliyor.

Aynen James Ivory başyapıtı “The Remains Of The Day / Günden Kalanlar” gibi… Ki o da bir başka Ishiguro romanından uyarlanmıştı.

“Beni Asla Bırakma”, 5 yıl önceki “Ada” gibi, organlarının kullanılması amacıyla yetiştirilen klonların yaşamlarına eğiliyor. Fakat “Ada” macera sahneleriyle dolu bir filmdi, karşı uçtaydı, ana temanın hayata dair söyledikleri onca gürültü patırtı arasında kayboluyordu.

“Beni Asla Bırakma” da çok konuşkan bir film değil, ama ana temasını iyi işliyor. Repliklerden ziyade yüzlerle, hayatın küçük anlarıyla… Ölmeye hazırlanma, bir sevdiğini kaybetme, klon olduğunu bilmenin verdiği eziklik vb birleşip sonuçta yaşamaya dair bir büyük övgü oluşturuyorlar.

Külliyen manalı…

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında İngiliz Bağımsız Film Ödülü (Carey Mulligan)
Ayrıca 1 ödül ve 15 adaylık

Meraklısına:
Filme temel oluşturan eser, Time dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 100 Romanı” listesinde yer aldı.

Filme çekilen Ishiguro romanlarının ikisi de ülkemizde yayımlandı, yazarın başka eserleri de piyasada bulunuyor.

Tommy’nin Kathy’ye hediyesi olan albüm, Judy Bridgewater isimli hayali bir şarkıcıya ait. Filmde birkaç kez çalınan “Never Let Me Go”, Jane Monheit tarafından yorumlanmış.

Benzer filmler:
“La Mort En Direct / Ölümü Beklerken” (Bertrand Tavernier, 1980)
“The Island / Ada” (Michael Bay, 2005)
“Gattaca” (Andrew Niccol, 1997)
“Ikigami” (Tomoyuki Takimoto, 2008)

Never Let Me Go / Beni Asla Bırakma
Yönetmen: Mark Romanek
Senaryo: Alex Garland (Kazuo Ishiguro’nun romanından)
Yapımcılar: Andrew Macdonald, Allon Reich
Oyuncular: Carey Mulligan (Kathy), Andrew Garfield (Tommy), Keira Knightley (Ruth), Izzy Meikle-Small (Çocuk Kathy), Charlie Rowe (Çocuk Tommy), Ella Purnell (Çocuk Ruth), Charlotte Rampling (Bayan Emily)
2010 ABD-İngiltere ortak yapımı, 103 dakika.
Gösterim tarihi: 29 Nisan 2011
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox

26 Nisan 2011 Salı

Mızrakların Sonu

IMDB: 6,7
Rotten Tomatoes: %45
All Movie: 2,5 yıldız
Manalı Filmler: 7,5

Birbirine çok uzak iki kültürden gelen insanlar arasındaki dostluğu anlatan bir film. Üstelik bu dostluk bir trajedinin üzerine kuruluyor.

Ekvator ormanlarında yaşayan Waodani yerlileriyle diyalog kurmaya çalışan 5 misyoner, bir yanlış anlama sonucu öldürülür. Maktullerin yakınları olayın bir talihsizlik olduğuna karar verir, yerlileri suçlamazlar. Babası Nate öldürüldüğünde henüz küçük bir çocuk olan Steve, büyüdüğünde babasının düşüncelerini yaşama geçirir, aralarında katillerin de bulunduğu yerlilerle dostluk kurmayı başarır.

Gerçek olaylardan hareketle kotarılan film, “bağışlama” üzerine yapılmış en güzel eserlerden biri.

Arka jenerikte Steve ile babasının katili Mincayani’yi sohbet veya birlikte alışveriş ederken gösteren planlar bulunuyor. Filmin ardından bunları da izleyince hayatın ne kadar ilginç ve müthiş olduğunu düşünüyorsunuz bir kez daha…

Ödülleri:
1 ödül ve 1 adaylık

Meraklısına:
Hanon elindeki malzemeyi önce belgesel olarak değerlendirmiş, 2002’de “Beyond the Gates of Splendor” isimli filmi gerçekleştirmişti.

Benzer filmler:
Amish Grace (Gregg Champion, 2010)
"The Mosquito Coast / Sivrisinek Sahili" (Peter Weir, 1986)
"The Mission / Görev" (Roland Joffé, 1986)
"Black Robe" (Bruce Beresford, 1991)

End Of The Spear / Mızrakların Sonu
Yönetmen: Jim Hanon
Senaryo: Bill Ewing, Bart Gavigan, Jim Hanon
Yapımcılar: Bill Ewing, Bart Gavigan, Mart Green, Tom Newman
Oyuncular: Louie Leonardo (Mincayani), Chad Allen (Nate Saint / Steve Saint), Jack Guzman (Kimo), Christina Souza (Dayumae), Chemo Mepaquito (Gikita), Sara Kathryn Bakker (Rachel Saint)
2005 ABD yapımı, 108 dakika.
DVD firması: Horizon International

21 Nisan 2011 Perşembe

Şebeke

Sidney Lumet’nin anısına
(25 Haziran 1924 – 9 Nisan 2011)


IMDB: 8.1 (193. sırada)
Allmovie: 5 yıldız
Manalı Filmler: 9.0
Amerikan Film Enstitüsü’nün “100 Büyük Amerikan Filmi” listesinde 64. sırada
Amerikan Yazarlar Birliği’nin belirlemesine göre, gelmiş geçmiş en iyi 10 senaryodan biri.



Önemli bir yönetmendi: “Twelve Angry Men / Oniki Öfkeli Adam” (1957) ile “Before the Devil Knows You're Dead / Şeytan Duymadan Önce” (2007) arasında belki de yarısı modern klasik kabul edilen 40’tan fazla sinema filmi vardır.

Değerli bir aydındı: Amerikan toplumsal yaşamını veya polis örgütü gibi kurumlardaki yozlaşmayı irdeleyen önemli filmlerde imzası vardır: “Serpico / Serpiko” da onundur, “The Fugitive Kind / Kaçak” da, “Fail-Safe” veya “Dog Day Afternoon / Köpeklerin Günü” de… Daha az bilinen işlerinden mesela “The Verdict / Hüküm” paraya tapan toplumsal yapıyı eleştiren önemli bir hukuk filmidir, “The Offence / Şüphe Peşinde” konumunu ve gücünü kötüye kullanan polisleri içerden inceleyen etkili bir psikolojik gerilim…

1970’lere damgasını vuran muhalif yönetmenlerden biriydi Lumet, Alan J. Pakula ve Sydney Pollack gibi meslektaşlarıyla birlikte dönemin ruhunu yarattı. Amerikan toplumuna kah ayna tuttu, kah halı gibi silkeledi ve bazen de boksör gibi ringe serdi.

Mesela “Şebeke” ile…

Amerikan rüyası” denen balonu patlatan filmlerdendir “Network”, çok cesur ve fazlasıyla gerçekçidir.

Örneğin bir sahnede, filmin ana kahramanı, bir TV programında izleyiciye seslenir: “Biz hayaller yaratırız! Hiçbiri gerçek değildir.. Ama siz her gün, gece gündüz, her yaştan, her renkten insan, orada oturuyorsunuz ve size gösterdiğimiz illüzyonlara inanmaya başlıyorsunuz! Tüpün gerçek olduğuna ve hayatınızın gerçek olmadığına inanıyorsunuz. Tüp ne derse, onu yapıyorsunuz! Tüpteki gibi giyiniyor, tüpteki gibi yiyor, çocuklarınızı tüpteki gibi büyütüyor ve hatta tüpteki gibi düşünüyorsunuz. Hepiniz çıldırmışsınız! Tanrı şahidim olsun ki gerçek olan sizsiniz! Biz sadece hayaliz! Bu yüzden televizyonlarınızı kapatın! Şimdi kapatın! Kapatın!”

Bunları ekranda söylemesine patronları karşı çıkmaz, çünkü Howard Beale’in programı çok izlenmektedir.

Ana haber bültenini sunan Beale’i TV yıldızı haline getiren olay da ilginçtir: Uzun yılların ardından izlenme oranları düştüğü için işten çıkarılınca, canlı yayında bir hafta sonra kendisini milyonlarca insanın gözü önünde vuracağını açıklar ve birden toplumsal olay haline gelir. Delirdiğini düşünmelerine rağmen patronları Beale’i görevden almaz, hatta özel bir program yaptırırlar çünkü herkes bu “delinin” söylediklerine bayılmıştır…

Oysa o “deli” gerçekleri söylemektedir… Toplumun nasıl uyuşturulduğunu, insanların TV aracılığıyla beyinlerinin yıkandığını ve tüm bunların nedeninin birilerinin daha fazla para kazanma arzusu olduğunu anlatmaktadır.

Fakat medyanın gücünü elinde tutanlar için gerçekler değil izlenme oranları önemlidir, izleyici ona bayıldığı sürece Beale’in ne yaptığının önemi yoktur.

İzlenme oranları düşmeye başladığında ise, yarattıkları TV yıldızını, yine kendileri yok edeceklerdir…

“Şebeke” sadece Beale’in hikayesini anlatmıyor, medyayı otopsi masasına yatırıyor, büyük şirketlerin kar hırsıyla etkili pozisyonlardaki insanların güç hırsının birleşmesinden ne büyük felaketler doğduğunu gösteriyor. İnsanların yarattığı sistemin onların aleyhine neden ve nasıl dönüştüğünü irdeliyor.

Fakat toplumu da “kurban” olarak çizmiyor, sonuçta TV kanallarını şekillendiren sıradan insanların izlemeyi yeğlediği programlar…

O sıradan insanlar ki kendi yararlarına olan bir bilgiye bile bir yere kadar katlanırlar; mesela Beale’in söyledikleri onlar için “fazla ağır” olmaya başladığında, daha “eğlenceli” programları yeğlerler…

“Şebeke” tabii ki çok iyi çekilmiş ve oynanmış, yine de insan en çok senaryosunun düzeyine hayret ediyor. Derinlikli karakterler, katmanlı ilişkiler ve tüm bunların (örneğin sürpriz bir aşk hikayesinin bile) filmin ana temasına doğrudan bağlanması gibi senaryo teknikleri bakımından zaten çok usta işi ama, bir de “kehanet” işlevi var ki, akıllara seza: O unutulmaz sahnede –Beale’in patronu- Arthur Jensen’in söyledikleri açısından dünya bugün daha vahim durumda…

Tüm bu nedenlerle “Şebeke”, sadece “iyi bir film” değil, insanı gerçekten nakavt ediyor.

Ödülleri:
En İyi Özgün Senaryo, Erkek Oyuncu (Finch), Kadın Oyuncu (Dunaway), Yardımcı Kadın Oyuncu (Straight) dallarında Oskar ödülü; En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Kurgu ve Görüntü Yönetmeni dallarında Oskar adaylığı.
Ayrıca 14 ödül ve 13 adaylık.

Meraklısına:
Paddy Chayefsky gerçek bir olaydan esinlenmiş: 1974’te, Florida’da, Christine Chubbuck isimli bir sunucu canlı yayında intihar etmiş.

Chayefsky’nin iki Oskar ödülü daha var: “Marty” (1955) ve “The Hospital / Hastane” (1971). 1958 tarihli “The Goddess”taki çalışmasıyla da Oskar’a aday gösterilmiş. Kendisi ayrıca ünlü “Altered States / Gerçeğin Ötesinde” filminin de yazarı.

Seçme replikler:
Howard Beale (yayında): Beyaz saçlı, zengin minik bir adam öldü. Ama bunun pirinç fiyatları ile ilgisi ne? Ve bu niçin bize bir işarettir? Çünkü siz ve altmış iki milyon Amerikalı, şu an beni dinliyor. Çünkü yüzde üçten daha azınız kitap okuyor! Çünkü yüzde on beşten daha azınız gazete okuyor. Çünkü bildiğiniz tek gerçek, bu tüp. Şu an, bu tüpün içindekilerden başka hiçbir şey bilmeyen bir nesil var! Bu tüp, bir mabet! Bu tüp Başkanları, Papaları, Başbakanları seçtirir ya da yerlerinden eder! Bu tüp, inançsız dünyanın en büyük gücüdür! Vay başımıza, yanlış insanların eline düşerse…


(Muhteşem oyuncu Ned Beatty sinema tarihinin en etkili ve önemli monologlarından birini yorumlarken... "Şebeke" sadece bu sahne için bile izlenebilir)

Arthur Jensen (Howard’a): Sen her şeyi ülkeler ve insanları olarak gören eski kafalı birisin. Ülkeler yok! İnsanlar yok! Ruslar yok! Araplar yok! Üçüncü Dünya da yok! Batı yok! Tüm sistemlerin üstünde bir kutsal sistem var. Çok büyük ve dokunulmaz, özenle işlenmiş, çok uluslu, dolar egemenliğinde! (…) Bu gezegende hayatın bütünlüğünü sağlayan, uluslararası para sistemidir… Bugün her şeyi olması gerektiği gibi yapan odur! (…) Amerika ve demokrasi hakkında feryat ettin! Amerika yok! Demokrasi yok! Sadece IBM, ITT, ATT, Dupont, Dow ve Exxon var. Bugün dünyadaki ülkeler bunlar. Ruslar, Meclislerinde ne konuşuyorlar sanıyorsun? Karl Marx mı? (…) İnsanlar sürünerek çamurun içinden çıktılar. Ve bizim çocuklarımız Bay Beale, mükemmel dünyayı görecekler. Orada savaş ya da kıtlık, bunalım ve vahşet olmayacak! Tek ve büyük bir evrensel şirkette herkes ortak kâra hizmet için çalışacak. Orada herkesin hissesi olacak, ihtiyaçlar karşılanacak, bütün endişeler bitmiş, sıkıntının yerini neşe almış olacak.

Network / Şebeke
Yönetmen: Sidney Lumet
Senaryo: Paddy Chayefsky
Yapımcılar: Henry Fonda, Reginald Rose
Oyuncular: Faye Dunaway (Diana Christensen), William Holden (Max Schumacher), Peter Finch (Howard Beale), Robert Duvall (Frank Hackett), Wesley Addy (Nelson Chaney), Ned Beatty (Arthur Jensen), Beatrice Straight (Louise Schumacher), Arthur Burghardt (Yüce Ahmed Han)
1976 ABD yapımı, 121 dakika.
DVD firması: Tiglon/MGM