Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

çevre bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çevre bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2012 Salı

Küçük Deniz Kızı Ponyo

10. uzun metrajlı filminde Miyazaki, dişi bir Japon balığı ile 5 yaşındaki bir oğlan (Sosuke) arasında kurulan dostluğu anlatıyor

IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 47
Manalı Filmler: 9,0

Sinemamız çocuk filmi üretemiyor. Çizgi film alanında zaten çok gerideyiz. Bu durum bilinçli ebeveyni de çaresizliğe itiyor, alternatif olmadığı düşüncesiyle çocuğunun sadece Holivud ürünleriyle yetişmesini kabullenmek veya –çeviri kalitesi ve ne kadar denetlendiği külliyen şüpheli- TV ürünlerine sığınmak durumunda kalıyor.

Neyse ki artık alternatif var. Başka hiçbir ülkenin eserini edinemeseniz bile çocuğunuza Japon çizgi filmlerini seyrettirebilirsiniz. O alanda iyiyi, doğruyu bulmak da çok kolay, bir ismi bilmek yeter: Miyazaki…

40 yıldır yönetmenlik yapan Hayao ustanın önemini anlatmaya bu köşenin sınırları yetmez; birkaç bilgi aktarayım: Japonya’da en yüksek gişe başarısına ulaşan ilk 5 film içinde iki eseri var (Yaptığı çizgi filmler ülkesinde “Titanic” gibi popüler filmlerle boy ölçüşebiliyor). “Sen to Chihiro no Kamikakushi / Ruhların Kaçışı” En İyi Çizgi Film dalında Oskar kazandı ama daha önemlisi, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne değer görüldü (tarihte ilk kez bir çizgi filme bu ödül verildi). “Prenses Mononoke” Yabancı Film Oskarı dalında ülkesinin adayıydı. Ulusal yayın kuruluşu NHK’nın yaptığı bir ankette “Tonari no Totoro / Komşum Totoro” tüm zamanların en sevilen filmi kategorisinde ikinci oldu (Bir Kurosawa başyapıtı birinci olmuştu: “Shichinin no samurai / Yedi Samuray”).

İyi bir öğretmendir Miyazaki, gönül rahatlığıyla çocuğunuzu ona emanet edebilirsiniz. Filmlerinde seyirciyi umutsuzluğa sevk edecek, korkutacak bir şey yoktur. Tersine insanın doğayla ilişkisi, çevrecilik, sevgi, dostluk, barış gibi çok önemli temalar doğru ve pozitif bir bakış açısıyla işlenir… Şiddete ve savaşa karşıdır (ABD’nin Irak işgalini protesto etmek amacıyla Oskar törenine katılmamıştı). Basit hikayeler anlatmaz, yüzeysel karakterler kullanmaz. Kendi ulusunun tarih ve kültürüne meraklı olduğu için sunduğu gerçeklik de, işlediği fantastik öğeler de hayli ilginç, bu ikisinin sentezi şaşırtıcı ve usta işidir. Zaten Hayao-san, düşsel unsurlara “popüler” oldukları için yaklaşmaz, kendi kültüründen aldığı etkileri evrensel temaları irdelemek ve işlemek amacıyla kullanır.

Ve olağanüstü yaratıcıdır…

10. uzun metrajlı filminde Miyazaki, dişi bir Japon balığı ile 5 yaşındaki bir oğlan (Sosuke) arasında kurulan dostluğu anlatıyor. Balık insan olmayı arzuluyor, ancak bu o kadar kolay değil. Ama Miyazaki evreninde imkansız da değil. Belli koşullara bağlı: Örneğin Sosuke’nin Ponyo’yu balık da olsa, insan da olsa çok sevdiğini, bir başka deyişle “koşulsuz sevme”yi bildiğini kanıtlaması gerekiyor. Balığın ise insan olduğunda sihir gücünü kaybedeceğini bilmesi ve kabullenmesi…

Şu kısa özet bile Miyazaki filmleriyle tanışan bir çocuğun/gencin neler kazanabileceğini, bilinçaltına ne türden mesajların yerleşeceğini anlatmaya yetiyor. Bunlara, harikulade çizimlerin ve muhteşem renklerin o körpe dimağda yaratacağı olumlu etki de eklenecek (Ustanın daha önceki filmlerini izlemiş olmama rağmen, özellikle ilk birkaç dakika ekrana bakakaldım. Abarttığımı sanan olabilir, bir bilgi aktarayım: Filmin ilk 12 saniyesi için çizilen eskizlerin toplamı: 1613 sayfa).

Meraklısına:
Miyazaki dışında güvenilir Japon çizgi film yönetmenleri de var. Onları tanımanın en pratik yolu DVD kapağında “Ghibli” kelimesini aramak. Ghibli, Miyazaki’nin bir başka usta çizgi filmci Isao Takahata ile birlikte kurduğu stüdyonun adı.

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı için yarıştı.
Ayrıca 6 ödül ve 8 adaylık

Açık Gazete, 3 Şubat 2012

Gake no ue no Ponyo/ Ponyo on the Cliff by the Sea/ Küçük Deniz Kızı Ponyo
Senaryo ve yönetim: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Toshio Suzuki
Seslendirenler: Tomoko Yamaguchi (Risa), Yuria Nara (Ponyo), Hiroki Doi (Sôsuke), Kazushige Nagashima (Kôichi), Jôji Tokoro (Fujimoto), Rumi Hiiragi (Fujin)
2008 Japonya yapımı, 101 dakika
Gösterim tarihi: 31 Temmuz 2009
Yaş sınırı: Yok
DVD firması: Tiglon / Bir Film

10 Temmuz 2011 Pazar

Rango

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: % 88
Manalı Filmler: 9.0

Sinema sektörümüz şaşırtıcı bir hızla genişliyor. Sonunda çocuk filmi projeleri bile konuşulmaya başlandı. Ki bu çok önemli bir gelişme…

“Rango”yu öncelikle çocuk filmi yapmak isteyen sinemacılarımıza öneriyorum. Çünkü bu film bu türdeki bir projenin nasıl olması gerektiğine ilişkin ciddi dersler içeriyor. Örneğin öykü ve ana karakterın özellikleri, hayli geniş bir izleyici kitlesine hitap edecek biçimde tasarlanmış. Ülkemizde 7A, yani “7 yaş altındaki çocuklar ailesiyle birlikte izleyebilir” biçiminde sınıflandırılan film o kadar akıllıca yapılmış ki, örneğin 5 yaşından büyük herkes keyifle seyredebilir. Kuşkusuz her izleyicinin alacağı zevk kendi zeka seviyesine ve kültür birikimine bağlı olarak değişecektir.

Çünkü “Rango”nun en temel özelliği genelde sinemaya, özelde “spagetti vestern” denen türe bir saygı duruşu olarak tasarlanmış olması (Nitekim Clint Eastwood’lu bir sahne bile var). Vesternleri iyi bilen ve zevkle seyreden seyirci kitlesi için “Rango” çok özel, adeta mücevher değerinde bir film; ama bu, vestern sevmeyenlerin filmden zevk almayacakları anlamına gelmiyor. Zaten çocukların bu göndermeleri anlamayabilecekleri düşünülerek böyle bir filmden bekleyebilecekleri her şey ustaca tasarlanıp yerleştirilmiş: Her çocuğun rahatça özdeşleşebileceği bir ana karakter, hayli heyecanlı ve gizemli bir macera, sürpriz bir aşk, komik sahneler ve aslında herkese ama özellikle çocuklara çok anlamlı gelebilecek temalar var filmde. Tabii ki “kahraman olma” izleği ana lokomotif.

Tüm bu özellikleriyle birlikte çok iyi yapılmış ve yönetilmiş olması “Rango”yu son yılların en iyi animasyonlarından biri haline getiriyor… Üstelik mana seviyesi de hayli yüksek: Kendini keşfetmek, hayattaki yerini bulmak gibi izlekler gayet ciddiye alınmış (Örneğin film boyunca 5-6 kez Rango’ya kim olduğu soruluyor, sonunda kendisi de bu soruyla yüzleşmek ve onu yanıtlamak zorunda kalıyor).

Fakat anlam açısından filme asıl yüksek puan kazandıran özelliği, çok bilinçli olarak İndigo denen zamane çocuklarına seslenmesi. O yüzdendir ki Rango, sadece bir “kahraman” değil, içindeki gücü keşfeden ve hayattaki görevini bulan biri. O misyonun ne olduğunu da film açıkça söylüyor: İnsanlığın bilinç seviyesini yükseltmek ve dünyayı değiştirmek, güzelleştirmek…

Meraklısına:
Filmin kitapları ülkemizde de yayımlandı.

“Star Wars / Yıldız Savaşları” serisinin yaratıcısı George Lucas’ın özel efekt firması Industrial Light & Magic’in yaptığı ilk animasyon film.

Filmdeki Belediye Başkanı’nın ünlü “Chinatown / Çin Mahallesi”nden hareketle tasarlandığı çok belli. Nitekim yapım notlarında Başkan’ı seslendiren usta oyuncu Ned Beatty’nin (“Network / Şebeke”), John Huston’un “Çin Mahallesi”ndeki performansını örnek aldığı yazılı.

Çıngıraklı Yılan Jake, ünlü vestern oyuncusu, türün başyapıtlarından “Il buono, il brutto, il cattivo. / İyi, Kötü, Çirkin”in “kötü adam”ı Lee Van Cleef’ten, Batı’nın Ruhu ise aynı filmde İyi’yi oynayan –birkaç vesternin- “İsimsiz Adam”ı Eastwood’dan hareketle tasarlanmış. Hatta o sahnedeki 4 kupa Eastwood’un kazandığı 4 Oskar’ı simgeliyormuş.

Filmin yönetmeni Gore Verbinski’nin ilk animasyon çalışması. Sanatçı özellikle “Pirates of the Caribbean / Karayip Korsanları” serisiyle tanınıyor.

İngilizce metinlerde Rango’nun bukalemun olduğu belirtilmiş, çeviride ise kertenkele kelimesi yer alıyor. Filmde Rango renk değiştirmiyor, bu özellik ana kahramanımızda mecazi anlamda kullanılmış. Filmi ithal eden şirketin kelime tercihinin nedeni de bu olsa gerek.

Rango
Yönetmen: Gore Verbinski
Senaryo: John Logan (Öykü: John Logan, Gore Verbinski, James Ward Byrkit)
Yapımcılar: John B. Carls, Graham King, Gore Verbinski, Jacqueline M. Lopez
Seslendirenler: Johnny Depp (Rango / Lars), Isla Fisher (Beans), Abigail Breslin (Priscilla), Ned Beatty (Belediye Başkanı), Alfred Molina (Roadkill), Bill Nighy (Çıngıraklı Yılan Jake), Stephen Root (Doc / Merrimack / Bay Snuggles), Harry Dean Stanton (Balthazar), Timothy Olyphant (Batı'nın Ruhu)
2011 ABD yapımı, 107 dakika
Gösterim tarihi: 4 Mart 2011
DVD firması: Tiglon / Paramount Pictures

24 Ağustos 2010 Salı

Düşler

IMDB: 7.6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 60
Manalı Filmler: 9.0

Hak ettiği değeri maalesef bulamamış bir başyapıt…

Bu filmi çektiğinde Kurosawa tam 80 yaşındaydı ve neredeyse 40 yıldır (1951 tarihli “Rashomon”dan beri) dünyada tanınıyor, olumlu eleştiriler ve önemli ödüller alıyordu. “Düşler”e gerçek değerinin verilememesinde herhalde adının kanıksanmasının ve her yeni filminin başyapıtlarıyla kıyaslanmasının da payı büyüktü. Üstelik “Dreams”, çok beğenilen “Ran”dan sonraki ilk eseriydi ustanın ve uzun süredir bekleniyordu.

Ve tabii ki filmin yapısı, yani 8 ayrı kısa filmden/düşten oluşması da –bir kısım eleştirmen ve seyirci için- olumsuz bir şeydi.

Oysa “Düşler” öncelikle bu nedenle çok “manalı”dır: bir kişinin milyonlarca insana kendi düşlerini anlatma cesaretini gösterebilmesi akıllara durgunluk verebilecek bir şeydir. Kim yakın çevresi ve/veya yardımına gereksinim duyduğu uzmanlar dışındaki birine rüyasını anlatır ki? İnsanların yüzde kaçı, içlerinde psikiyatrların, psikologların da bulunduğu bir geniş kitleye rüyalarını anlatma cesaretini gösterebilir?

Rüyalarımız, en mahrem tarafımızdır. Başka işlere de yaradıkları düşüncesindeyim, ama sadece “bastırılmış arzuların ifadesi” tanımı bile, bir insanın düşlerini başkalarıyla paylaşmaması için geçerli bir neden oluşturabilir. Üstelik Kurosawa rüyalarını “öylesine görülmüş hikayeler” gibi ele alıp anlatmıyor, içlerindeki semboller her neyin ifadesi ise o gerçekliğin bizzat kendisine ait olduğunu açıkça söylüyor, hatta 7 düşün ana kahramanı “Ben” adını taşıyor (Bunların 5’inde Terao’nun canlandırdığı gençlik, ikisinde ise çocukluk halini görüyoruz yönetmenin).

Örneğin –en çarpıcı bölümlerden biri olan- “Tünel”de kahramanımız, savaş sırasında komuta ettiği birlikle karşılaşır. Askerlere kendi hatası yüzünden öldüklerini açıkça söyler. Vicdan azabı çok derindir, “keşke ben de sizinle birlikte ölseydim” derken samimi olduğu bellidir.

Son düşteki cenaze sahnesinde ise insanlar danslarla, şarkılarla merhumun sürdürdüğü güzel hayatı kutlarlar onu gömmeye giderken. Yaşlı köylünün anlattığına göre bu aynı zamanda köy halkının ölen kişiye şükranlarının ifadesidir. Çok doğal olarak o cenaze sahnesi yönetmenin iyi bir hayat sürdürdüğüne inanmak istemesinin bir ifadesi olarak yorumlandı.

Ölüm bilinci
Bu yorum belki de doğrudur ama ondan daha önemli bir şey var bununla ilgili, o da ölüm bilinci: ölümün yok oluş veya çok korkunç bir yere gitmek olmadığını anlayamamış bir insan, bir yakınını dans ve şarkıyla gömemez ki.

O bölümde başka “manalı” şeyler de var: Örneğin yaşlı köylü şunları söylüyor: “İnsanlar hep daha iyisini yapabileceklerini düşünüyorlar. Özellikle bilim insanları. Zeki olabilirler, ama çoğu doğanın kalbini anlayamıyor. Sonunda insanları mutsuz eden şeyler icat edip duruyorlar. Buna rağmen çalışmalarıyla çok da gurur duyuyorlar. Daha da kötüsü, çoğu insan da aynı düşüncede, o icatları mucize gibi görüyorlar. Onlara tapıyorlar. Doğayı tüketmekte olduğumuzu bilmiyorlar. Helak olacaklarını görmüyorlar. İnsanoğlu için en önemli şeyler temiz hava, temiz su ve onları üreten ağaçlarla çimendir. Her şey kirleniyor, zehirleniyor. Kirli hava ve kirli su, insanların yüreklerini de kirletiyor.”

Sadece bu değil, filmdeki çoğu düşün ana teması, insan-dünya ilişkisi. Kurosawa’nın insanlığın geleceğine dair kaygıları çok yoğun olmalı ki, özellikle iki düş (ki bunların biri –yukarıda fotoğrafı olan- unutulmaz “Ağlayan İblis” bölümü), adeta bir korku filmine yaraşacak öğeler içeriyor.

Zaten film, düşünsel yönüyle adeta bir vasiyet; belki de son filmini çekmekte olduğunu düşünen bir yönetmenin, tüm hayatının ve kariyerinin bir özeti. Hem işlediği temalar, hem de sinemasal açıdan. Düşlerin çoğunun ayrı bir film türü gibi kotarılmış olması bununla ilişkili çünkü Kurosawa, filmografisinde polisiyeler, tarihi filmler, savaş ve macera filmleri, ahlaki değerleri öne çıkaran dramlar, Şekspir, Dostoyevski gibi önemli yazarlardan yapılmış uyarlamalar bulunan bir yönetmen.

Renk kullanımı
Bir vasiyet eseri niteliği taşıdığı içindir ki sinemasal açıdan da çok güçlü. Yoğun düşünsel içeriği en uygun biçimde iletebilmesi için filmin biçiminin de aynı derecede etkili olması gerekir, bu da Kurosawa için öncelikle renk çalışması, kadraj düzenlemesi ve film ritmi demek.

Resim öğrenimi görmüş, filmleri için tam renkli desenler hazırladığı bilinen bir yönetmenin, hele de arzu ettiği mükemmelliğe ulaşmasını sağlayan bir bütçe bulmuşken, her bir planı adeta bir tablo gibi tasarlamaya ve çekmeye çalışması çok normal. Çoğu Kurosawa filminde bu arzu hissedilir. Bu filmde ise içeriği aktarmakla ilgili nedenlerle daha yoğun bir çaba içinde olduğu görülüyor.

Örneğin ilk iki düşte, çok sayıda insan, orman ve kırda, rengarenk yerel kostümler içinde görüntülenmiş, seyirci adeta renk sarhoşu oluyor. Fakat tablo etkisini en çok hissettiren bölüm, üzerlerini kaplayan karın altından sarı giysileri az çok fark edilen dört dağcının göründüğü “Tipi”; hele de Kar Perisi gelip de, rüzgarla savrulan uzun siyah saçları da görsel bir öğe olarak filme katıldığında, neredeyse her yeni planda ekranı dondurup uzun uzun seyretmek arzusu kaplıyor içinizi. Kurosawa’nın isteği de bu olmalı ki, özellikle bazı sahnelerde ritmi özellikle düşük tutup biraz daha fazla seyretme imkanı veriyor.

Ben’in Van Gogh tabloları içinde dolaştığı bölüm ayrıca ilginç ve önemli. Bir bütün olarak “ufuk açıcı” olması bir yana, açılış ve kapanış sahneleri iki ayrı Van Gogh resminin canlandırılmış halini sunuyor.

Ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin canlandırdığı Van Gogh’un doğadan büyülenmesi ve onu resmetme tutkusu da var bu filmde, –bir tür doğa perisi olduğu anlaşılan- Tilki’lerin düğününe tanık olan çocuğun korkuyla karışık hayreti de, Ben’in iki çocuklu bir anneyi hızla yaklaşan radyasyon bulutundan ceketini savurarak korumaya çalışmasındaki trajedi de…

Ve olan her şey çok güçlü, çok güzel…

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı
Ayrıca 3 ödül ve 7 adaylık

Dreams / Yume / Düşler
Senaryo ve yönetim: Akira Kurosawa
Yapımcılar: Mike Y. Inoue, Hisao Kurosawa
Oyuncular: Akira Terao (Ben), Mitsuko Baisho ("Ben"in annesi), Mieko Harada (Kar Perisi), Martin Scorsese (Vincent Van Gogh), Mitsunori Isaki (Yeniyetme "Ben”), Toshihiko Nakano (Çocuk "Ben"), Yoshitaka Zushi (Er Noguchi), Chôsuke Ikariya (Ağlayan İblis)
1990 Japonya, ABD ortak yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: Mart 1991
DVD: Ülkemizde henüz yayımlanmadı

25 Mayıs 2010 Salı

Neşeli Ayaklar

IMDB: 6.7
All Movie: 3/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 74
Manalı Filmler puanı: 8.0

Son yılların en iyi animasyonlarından biri… Zekice yazılmış, hayli komik ve eğlenceli. 5 yaşından büyük çocuklar da, yetişkinler de keyif alarak izleyebiliyor (tecrübeyle sabit).

İmparator penguenlerin dünyasında şarkı söylemek çok önemlidir çünkü Kalbe Seslenen Şarkı’larını söyleyerek eş bulurlar. Baş kahramanımız zavallı Mumble ise şan yeteneğinden hiç nasibini almamıştır, ama mükemmel dans etmektedir ki bu yetenek penguenler açısından tümüyle değersizdir… “Penguen gibi olmayan” davranışları yüzünden sürülen Mumble, hiç beklemediği maceralar yaşarken, herkesin kendine özgü yetenekleri olduğunu ve bunların bir nedenle kişiye verildiğini öğrenecektir…

Küçük izleyicilere anlamlı mesajlar veren, kayda değer hayat dersleri içeren, şık, gösterişli, çok iyi yapılmış bir film. Şarkılar ve danslar insanın başını döndürüyor… Dublajlı izlemek de çok keyifli, orijinalinde ise inanılmaz bir seslendirme kadrosu var ki, çoğu oyuncu şarkıları da kendisi seslendiriyor…

Meraklısına: Animasyon olmayan bölümler de içeren, animasyon Oskarı kazanan ilk film…

Ödülleri:
En İyi Uzun Metrajlı Animasyon dalında Oskar kazandı.
En İyi Özgün Şarkı dalında Altın Küre ödülüne değer görüldü.
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Animasyon dalında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 11 ödül ve 15 adaylık…

Neşeli Ayaklar / Happy Feet
Yönetmen: George Miller; Senaryo: Warren Coleman, John Collee, George Miller, Judy Morris; Yapımcılar: Bill Miller, George Miller, Doug Mitchell; Seslendirenler: Elijah Wood (Mumble), Robin Williams (Ramon / Lovelace), Brittany Murphy (Gloria), Hugh Jackman (Memphis), Nicole Kidman (Norma Jean), Carlos Alazraqui (Nestor), Lombardo Boyar (Raul), Jeffrey Garcia (Rinaldo); 2006 Avusturalya, ABD ortak yapımı, 108 dakika; Gösterim tarihi: 26 Ocak 2007; DVD firması: Tiglon / Warner Home Video.