Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

C. Nolan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
C. Nolan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kara Şövalye

IMDB: 8,9 (10. sırada)
Allmovie: 4,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 93
Manalı Filmler: 8,0

Bruce Wayne’in dönüşümü sürüyor…

“Batman Başlıyor”da Wayne, intikam arzusuyla dolu genç bir adamdan topluma hizmet için uğraşan bir kahramana dönüşmüştü. Bu filmde ise Batman olarak kendi varoluşunu sorguluyor, “toplumun kahramana ihtiyacı var mı?” sorusuyla cebelleşiyor, sonunda egosunu biraz daha geri çekmeye karar veriyor. “Nasıl tanındığı” önemini yitirmiştir artık, alkış, iltifat ve madalya yerine nefret, aşağılanma ve belki de hapis cezasıyla karşılaşacağını bile bile “kara şövalye” olmaya razı geliyor.

Batman’in bu dönüşümünde Joker ve Dent’i yakından tanımasının, onların iç yolculuklarına tanık olmasının payı büyük. Bu üç karakter aracılığıyla “insanın içindeki iyi ve kötü” meselesinin tartışılması ise bu filme asıl değerini veren unsur. Bu açıdan ilham veren bir yanı da var.

Şahsen bu filmi “Batman Başlıyor” kadar bile beğenmiyorum. Yine de bir sonraki Nolan/Batman filmi “The Dark Knight Rises”ı sabırsızlıkla bekliyorum çünkü belli ki Batman’in dönüşümü devam edecek. Nolan, ana karakterinin spiritüel gelişimini anlatmayı ısrarla sürdürüyor ve çok başarılı sonuçlar elde ediyor. Bir sonraki filmde Wayne egosunu tamamen sıfırlayabilecek mi bilmiyorum, ama bu ihtimalin varlığı bile heyecan verici…

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Heath Ledger) ve Ses Kurgusu dallarında Oskar; Sanat Yönetmenliği, Görüntü Yönetmenliği, Makyaj, Kurgu, Görsel Efekt ve Ses dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 79 ödül ve 55 adaylık.

The Dark Knight / Kara Şövalye
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, Jonathan Nolan (Öykü: Christopher Nolan ve David S. Goyer; Karakterler: Bob Kane)
Yapımcılar: Charles Roven, Emma Thomas, Christopher Nolan
Oyuncular: Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Heath Ledger (Joker), Aaron Eckhart (Harvey Dent), Michael Caine (Alfred), Maggie Gyllenhaal (Rachel), Gary Oldman (Jim), Morgan Freeman (Lucius Fox)
2008 ABD, İngiltere ortak yapımı, 152 dakika
Gösterim tarihi: 25 Temmuz 2008
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

12 Kasım 2010 Cuma

Prestij

IMDB: 8,4 (73. sırada)
Allmovie: 3,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 75
Metacritic: % 66
Manalı Filmler: 8,5

Christopher Nolan’ın, “Insomnia” yazısında yaptığım tarife (“Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen”) en uygun filmlerinden biri de “Prestige / Prestij”. Ayrıca film, belli başlı Nolan temalarının neredeyse tamamını içeriyor: Gerçek, gerçekliğin(in) tutsağı olan birey, gerçekliğin değiştirilmesi, başkasının gerçekliğine müdahale etmek, yanılsama, yalan, vicdan azabı vs…

Ayrıca film, kişisel eğilimleri dolayısıyla Nolan’ın mesafeli kalamayacağı, ama bu filme kadar da eğilme fırsatı bulamadığı alanlara girmesini de sağlıyor: Sihirbazlık, yani gerçeği değiştirme yanılsaması üzerine kurulu bir uğraş/sanat ve hem gerçeği en iyi aktaran, hem de yeni bir gerçeklik kurmaya en çok yaklaşabilen sanat dalı, yani sinema (Bu dönem filminde bugün bildiğimiz anlamıyla “sinema” yok elbette, ama tüm film hem sinemaya saygı duruşu, hem de sinemayla ve seyirciyle hesaplaşma üzerine kurulu. Cutter’ın açılıştaki repliklerinin finalde yinelenmesinin anlamı çok açık; o cümleler sinema seyircisine söyleniyor: “Gerçekten anlamayı/keşfetmeyi arzu etmiyorsunuz, kandırılmak istiyorsunuz”.

Gerçeklikle ilgili tipik Nolan temalarını işlerken kıskançlık, rekabet, tutku, takıntı, fedakarlık gibi insani duygu ve hallere de geniş yer veren “Prestij” senaryosunun asıl şaşırtıcı tarafı Nolan’ın kendine ve seyirciye duyduğu güven. Teknik açıdan bu kadar zor bir senaryoyu, yüksek bütçeli bir ana akım sinema filminde kullanmak gerçekten büyük cesaret gerektirir. Filmin açılışını hatırlatayım:

Cutter’ın Borden’ın kızına sihirbazlık tekniklerine ilişkin açıklaması önsöz niteliğindedir, bunlarla Angier’in öldüğü sekans paralel kurguyla aktarılır.

Borden idamla yargılanmaktadır.

Bir avukat hapishanede onu ziyaret eder, sırlarını satmasını ister, o görüşme sırasında Angier’in günlüğünü Borden’e verir.

Borden günlüğü hücresinde okurken Angier merkezli geriye dönüş sahneleri başlar (dış ses/anlatıcı da Angier’dir bu bölümde)

Angier Tesla’yı ziyarete gider, görüşemez, otelde beklerken Borden’ın günlüğünü okumaya başlar. Geriye dönüş sahneleri bu kez Borden merkezlidir, ikisinin de genç sihirbaz çırağı oldukları günler onun ağzından anlatılır.

Böylece film henüz 12. dakikasına varmadan, iki kahramanıyla birlikte Tesla, Cutter gibi önemli yan karakterlerden bazılarını da seyirciye tanıtmış, ana hikayesini özetlemiş (iki sihirbaz arasındaki kıskançlık ve rekabet), -Nolan’a her zamanki “gerçeklik kurma ve yıkma” yaklaşımı gereği çok gereken- tekinsiz, gizemli ama öte yandan çekici bir atmosfer sunmuş ve buna seyirciyi alıştırmış, ana dram öğelerinin bir kısmını işlemeye başlamış (ün, ustalık, kıskançlık, cinayet, mahkumiyet, olası bir idam, babasız kalacak bir çocuk vs) ve -bence en tuhafı- çok katmanlı yapısını izleyicisine kabul ettirmiş olur (iki kahraman, iki ayrı defter, sürekli iki dış ses kullanımı vs). Böyle bir teknik seviyeye (ki şu an sadece senaryo tekniklerinden söz ediyorum) binde bir rastlanıyor.

Üstelik bu, bir dönem filmi, yani bu 12 dakikada, sadece kostüm, mekan veya oyunculuk tarzına ilişkin değil, görüntü yönetmenliği ve rejide de uygun bir stilin belirlenmiş ve başarıyla uygulanmakta olması gerekiyor.

Üstelik bu, sihirbazlık gibi özel bir alana eğilen, yani seyirciye o alana ilişkin belli bilgiler aktarması, ama bazılarını özenle gizlemesi, bu konuda çok sağlıklı bir denge tutturması gereken bir film (Nitekim Nolan bunları başarmakla kalmamış, ayrıca filmin yapısını sihirbazlık numaralarındaki gibi üç aşamalı olarak kurmuş.)

Uzatmayayım, sadece ilk 12 dakikasını izlediğinizde bile, “Prestij”in sadece senaryo teknikleri açısından başarısı bile insanın başını döndürmeye yetiyor. Ayrıca diğer sinemasal aygıtların (oyunculuk, görüntü, kurgu vs) tamamında da çok üst düzey bir başarıya ulaşılmış ve bu seviye filmin son karesine kadar aksamadan gidiyor.

Mana açısından değerlendirdiğimizde filmin önemini artıran iki faktör daha var: İlki sonuçta tüm hikayenin “yaşama bilinci”yle alakalı oluşu, arzu eden seyircinin “ahlaki ders” çıkarmasına müsait yapısı ve ikincisi gerçekliği –gerçeküstücü denilebilecek bir yaklaşımla- değiştiren dahi bilim adamı Tesla’yı gündeme getirmesi… Filmin Tesla’yla ilgili sahneleri, onun dehası hakkında epey bilgi veriyor ve en büyük tutkusu olan “kablosuz enerji aktarımı”nı kolay unutulmayacak bir görsellikle aktarıyor.

Filmin tek olumsuz yönü de senaryosuyla ilişkili, Nolan yine zekasını denetleyememiş, öyküyü/filmi daha da ilginç kılmak adına yaptığı manevralar (falancanın ikizi varmış modeli trükler) bir yerden sonra “fazla” oluyor, gerçeklikle fantezi arasındaki sağlıklı denge finale doğru adam akıllı bozuluyor.

Meraklısına:
Filme temel oluşturan roman ülkemizde de yayımlandı

Yapım firması New Market romanını uyarlamak istediğinde Christopher Priest’a “The Following / Takip”in kopyasını yollamış (zaten o sırada daha henüz “Memento / Akıl Defteri” çekilmiş değilmiş), Priest Nolan’ın yaklaşımını kendi romanlarındaki tavra çok benzetmiş, filmi sevmiş ve başka teklifler almış olmasına rağmen New Market’le anlaşmış.

Ödülleri:
Sanat Yönetmeni ve Görüntü Yönetmeni dallarında Oskar’a; Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Bilimkurgu Film ve En İyi Kostüm dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 3 ödül ve 11 adaylık.

Seçme replikler:
Angier (Borden’a): “Hiçbir şey mi?.. Bu işi neden yaptığımızı hiç anlayamamışsın. Seyirci gerçeği bilir. Dünya basittir. Sefildir. Tümüyle maddidir. Ama onları kandırabilirsek, bir saniye için bile olsa… o zaman hayret etmelerini sağlarsın. Sonra… çok özel bir şey görürsün. Gerçekten bilmiyorsun demek… Yüzlerindeki ifade… her şeye değerdi.”

Cutter (açılış replikleri): “Dikkatle seyrediyor musun? Her sihirbazlık numarası üç bölümden, üç sahneden oluşur. İlki ‘vaat’ bölümüdür. Sihirbaz sana sıradan bir şey gösterir, bir deste kağıt, bir kuş veya bir insan. Bu desteyi sana gösterir, hatta belki incelemeni ister… gerçek, normal, üzerinde oynanmamış bir şey olduğunu görmen için. Fakat gerçek, farklı olabilir… İkinci perdeye ‘dönemeç’ denir. Sihirbaz o sıradan nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürür. İşte o an, hilenin sırrını arar ama bulamazsınız. Çünkü dikkatli bakmıyorsunuz. Sırrı bilmek değil, kandırılmak istiyorsunuz. Henüz alkışlamazsınız... çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir. Onu geri getirmeniz gerekir. İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında üçüncü bir perde bulunur. En zoru… Ona ‘Prestij’ deriz…" (Filmin en sonunda bu monolog kısaltılmış olarak kullanılıyor ve “Kandırılmak istersiniz” kelimeleriyle bitiyor.)

İleri okuma için:
“Following / Takip” senaryo analizi
Rüyalar Gerçek Olsa

Benzer filmler:
“The Illusionist / Sihirbaz” (2006, Neil Burger)
“Death Defying Acts / Öldüren Cazibe” (2007, Gillian Armstrong)


The Prestige / Prestij
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, Jonathan Nolan (Christopher Priest’ın aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Aaron Ryder, Emma Thomas, Christopher Nolan
Oyuncular: Hugh Jackman (Robert Angier), Christian Bale (Alfred Borden), Michael Caine (Cutter), Piper Perabo (Julia), David Bowie (Tesla), Andy Serkis (Alley)
2006 ABD, İngiltere ortak yapımı, 130 dakika
Gösterim Tarihi: 22 Aralık 2006
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

27 Ekim 2010 Çarşamba

Batman Başlıyor

IMDB: 8,3 (108. sırada)
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 84
Manalı Filmler: 7,0

Amerikan süper kahramanlarından genelde hazzetmem, Batman kültürüne de hiç sempatim yoktur, hatta manasız bulurum. Anne-babası öldürüldüğü için kötülerle savaşmaya azmetmiş, koca bir holdingi yönetirken boş zamanlarında suçluları kovalayan bir karakter bana inandırıcı da gelmez, çekici de. Sadece insanüstü bir özelliği olmaması dikkate değerdir, parayla yaptırdığı özel cihazları kullanan sıradan bir adam olması onu diğer Amerikan süper kahramanlarına kıyasla biraz daha “katlanılabilir” kılar.

Tabii işin içine sinema girince durum değişiyor, ana karakter veya öykü size çekici gelmese bile usta bir yönetmenin çalışmasından büyülenebiliyorsunuz. Örneğin Tim Burton imzalı “Batman Returns / Batman Dönüyor”u beğenirim. Hatta genelde Batman külliyatındaki diğer karakterlere de soğuk yaklaşmama rağmen, o filmdeki Kedi Kadın ve özellikle Penguen yüreğimi titretmeyi başarır. Sonraki “Batman” filmlerini ise “iş gereği” izlemişimdir, teknik açıdan müthiştirler, çok iyi çekilmişlerdir, ama mana ve duygu bakımından yerlerde sürünürler (ki bu da normal ve hatta kaçınılmazdır, çünkü o filmler kültürlü yetişkinler için değil, çocukları büyülemek için yapılmıştı).

Batman ürünleriyle ilişkim bu nedenlerle yıllarca mesafeli kaldı. Derken mizahçı-senarist arkadaşım Kutsi Akıllı bana bir Batman albümü verdi: Frank Miller (“Sin City / Günah Şehri”, “The Spirit”) imzalı “Year One / Batman: İlk Yıl” idi o albüm ve Kutsi haklıydı, o farklıydı, maceradan ziyade psikolojiye ağırlık veren bir çalışmaydı, karakterin süper kahramana dönüşmesi sürecini anlatırken çocukluğunu ve gençliğini ayrıntılı işliyor, külliyat açısından önemli bir boşluğu dolduruyordu. Çok güçlü bir eserdi, çizgi roman olmasına rağmen tüm Batman filmlerinden daha “gerçek” görünüyordu.

“Batman Başlıyor” Miller’ın o yaklaşımını sinema perdesine taşıyor. Bu film “Batman: İlk Yıl” uyarlaması değil, ama bakış açısı aynı… Burton’ın çektiği Batman filmleri, görkemli, çekici, hoş masallardı. Gerçekle fantezi arasında ikincisine ağırlık veren bir denge kurulmuştu. Ama artık o yaklaşım eskimişti, satmıyordu. Aynen James Bond konusunda olduğu gibi stüdyoya “gerçekçi” bir Batman gerekiyordu ve bu zor işin altından kalkabilecek belki de tek kişi Christopher Nolan’dı.

Doğal olarak Nolan’ın önce gerçekle fantezi arasında kuracağı dengeyi iyi hesaplaması gerekiyordu, ilk cümlesini kurdu: “her şey gerçek olmalı” (Filmin sitesinde Goyer, Nolan öyle istediği için bu şiara uygun çalıştıklarını, Batman’in pelerininden arabasına varıncaya kadar her öğeyi elden geçirdiklerini anlatıyor). Ayrıca Nolan - Ra's Al Ghul’un ölümsüz olması gibi- fantastik öğeleri dışladı, gerçekle fantezi arasında ilkine ağırlık veren bir denge kurdu, sonuçta, olabilecek en gerçekçi Batman filmini yaptı.

İşin başında Nolan olunca, doğal olarak “yeni bir gerçekliğin kurulması” teması da önem kazanıyor. Filmin ilk 40 dakikasında Bruce Wayne’in “dönüşüm” öyküsünü izliyoruz, öfkeli, intikam arzusuyla dolu bir gençten toplumun yararına çalışmaya karar veren birine ve yavaş yavaş Batman’e dönüşüyor. Filmin asıl değerli ve ilginç bölümü de bu 40 dakika… Bu kısımda işlenen temalar çok önemli, ben de çok seviyorum (sadece bu filmde değil, her nerede karşıma çıkarsa), “bir insan olarak kalmayıp bir fikre, bir ideale dönüşmek” anlayışına da bayılıyorum; ama sonrasında kopuyorum: “Tüm bunlardan çıka çıka yarasa peleriniyle çatılarda zıplayan bir adam mı çıktı?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Tabii bu Nolan’ın sorunu ya da kabahati değil, Batman 1939’dan beri var. Nolan zaten yapılagelen Batman filmlerine yeni bir soluk, yeni bir enerji kazandırdığı için kutlanabilir veya eleştirilebilir.

Sadece sinema açısından değerlendirirsek Nolan’ın bu filmde yaptığı iş çok büyük, başarısı müthiş… Ama bir subayın Atatürk’e, bir avukatın Gandi’ye nasıl dönüştüğünü bilenler için, Bruce Wayne’in dönüşümü (ve tabii sonrasında yaptığı “kahramanlık”lar), kim çekerse çeksin, “geyik” kalıyor.

Ödülleri:
En İyi Görüntü Yönetmeni dalında Oskar adaylığı (Wally Pfister)
En İyi Dram filmi dalında Hugo adaylığı
Ayrıca 6 ödül ve 37 adaylık.

Batman Begins / Batman Başlıyor
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, David S. Goyer (Karakterler: Bob Kane)
Yapımcılar: Larry J. Franco, Charles Roven, Emma Thomas
Oyuncular: Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Michael Caine (Alfred), Liam Neeson (Henri), Katie Holmes (Rachel), Gary Oldman (Jim), Cillian Murphy (Dr. Jonathan Crane), Tom Wilkinson (Carmine Falcone), Rutger Hauer (Earle), Ken Watanabe (Ra's Al Ghul), Morgan Freeman (Lucius Fox)
2005 ABD, İngiltere ortak yapımı, 140 dakika
Gösterim tarihi: 17 Haziran 2005
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

5 Ekim 2010 Salı

Insomnia

Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır

IMDB: 7,2
Allmovie: 4 yıldız
Metacritic: % 78
Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 8,0

Kendi imkanlarıyla (ve üç kuruşa) çektiği “The Following / Takip” sayesinde “Memento / Akıl Defteri” için bütçe bulan Christopher Nolan’ın, o filmin başarısından sonra ne yapacağı merak konusuydu… Sinema camiası “Akıl Defteri”nden büyülenmişti, Holivud’da kapılar Nolan’a açıktı, ama hangi kapıdan girecekti? Ondan önce Bryan Singer, Robert Rodriguez, Mikael Hafström gibi yönetmenler, farklı ülkelerden, bağımsız filmlerden gelip A sınıfı Holivud ürünlerinde yönetmenlik koltuğuna oturmuşlardı. Stüdyolarla çalışmayı reddedip bağımsız filmler çekmeye devam edenler de vardı. Temel iki seçenek de bunlardı.
Bir yol daha vardı; daha zor, tam olarak nereye çıkacağı belirsiz, bu yüzden de daha tehlikeli, haliyle diğerlerinden daha az tercih edilen bir yol: Stüdyolarla (üstelik yüksek bütçeyle) çalışmak, ama ruhen bağımsız kalmak, kişisel eğilimlerine, zevklerine, ilgilendiği temalara ihanet etmemek…

Nolan’ın işi zordu, o aşamada yapacağı seçim, büyük olasılıkla geleceğini belirleyecekti.

Fakat Allah Nolan’a “yürü ya kulum” demişti bir kere; karşısına üçüncü yoldan, rahat bir şekilde ilerleyebileceği bir proje çıktı: “Insomnia”… Bu bir uyarlama idi. Norveçli Erik Skjoldbjærg 1997’de modern bir kara film çekmiş, başta senaryosu olmak üzere hemen tüm öğeleriyle film çok beğenilmiş, hatta yönetmen Holivud’a gidip “Prozac Nation / Prozac Toplumu”nu yapmıştı.

Bir cinayeti çözmek üzere Norveç’e giden İsveçli bir dedektif olan Jonas’a (“Amistad”, “Mama Mia”, “Angels & Demons / Melekler Ve Şeytanlar” gibi filmlerden tanıdığımız Stellan Skarsgard) odaklanan “Insomnia” tipik Nolan temalarını zaten içeriyordu: Çalıştığı bölgede –yılın o mevsiminde- güneş hiç batmadığı için uyuyamayan Jonas’ın gerçeklikle bağı zayıflıyor, ortağını yanlışlıkla öldürmesinden kaynaklanan vicdan azabı hayatını mahvediyordu. Ayrıca dedektifin bu ikinci cinayeti de aranan katilin üzerine yıkmaya çalışması, yani “gerçekliği değiştirme” –ve tabii ki, bunun beraberinde gelen bedel ödeme- teması da vardı.

Senaryonun haklarını çoktan satın almış ve yeni metni yazdırmış olan yapımcılar yönetmen arayışındaydılar, Nolan “Insomnia”yı çok beğeniyordu, sonuçta buluşuldu. Nolan senaryoya gücü yettiğince müdahale etti (hatta rivayetlere bakılırsa son yazımı bizzat yaptı), kendi temalarını derinleştirdi. Örneğin hikayeye bir kedi-fare oyunu ekledi, böylece gerçekliği değiştirip yeni bir gerçeklik yaratma izleğini iki taraflı işledi: Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da katille dedektifin bir tür kader birliği içine girmeleri söz konudur, her iki cinayeti de öldürülen kızın erkek arkadaşı üzerine yıkmaya karar verirler, ama bu sırada dedektif Will (Pacino) katili (Williams) bir punduna getirip içeri tıkmaya, katilse dedektifin iş ortağını öldürdüğüne bizzat tanık olan tek kişi olmasının avantajını kullanıp yakayı sıyırmaya çalışır. Yani anlaşmazlık konusu, yeni gerçekliğin nasıl yaratılacağıdır.

Bir başka gerçeklik yaratmaya cüret etmek ise, belki de en aşırı insan davranışıdır…

Kim çekerse çeksin, Holivud’un yaptığı bir uyarlamada orijinal filmdekinden daha derli toplu bir anlatımın olacağı, rahatsız edici senaryo zaaflarının giderileceği, ana akım sinemanın kurallarına daha fazla riayet edileceği, filmin orijinali kadar tedirgin edici olmayacağı ve bazı bölümlerinin törpüleneceği kesindi. Örneğin dedektifin ölen kızın en yakın arkadaşı ile arabadayken kızın bacağını okşaması, otel görevlisine adeta tecavüze kalkışması vs Holivud uyarlamasında yoktur. Hem ana karakter daha “temiz” biridir, hem de film daha steril: Örneğin Jonas bir köpeği öldürür, Will ise bir köpeğin cesedine ateş eder… Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen Nolan için bu arındırma harekatı sorun değildi; bunları yaptı. Öte yandan filme başka bir yönetmenin büyük ihtimalle katamayacağı şeyler kattı, örneğin Pacino ve Williams’ın oyunculuklarında tuhaf bir denge olmasını sağladı, bununla karakterleri yazılan hallerinden daha derin ve ilginç hale getirdi, sonuçta filmin varoluşçuluğun sularına açılmasını sağladı.

Ayrıca örneğin, orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, sağlam inşa edilmiş ama zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Her iki filmde de ortağını katilin değil, dedektifin öldürdüğü sonunda anlaşılır ama Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır, geçmişte de gerçekliği bozmuş, bunun “ilk zelzeleyi yaratacağını” hesaba katamamış, sonunda mecburen yalan yalanı kovalamış, bina giderek harabeye dönüşmüştür, dışarıdan saraya benzese bile…

Bu “Insomnia”da suçluluk duygusu çok daha hacimli işlenmiştir. Will’in vicdan azabının derinleştirilmesinin yanı sıra, Walter’ınki de daha geniş biçimde işlenmiş, ikisinin bu güçlü duyguya farklı tepkiler vermesi sağlanmış, bu tepkilerin kıyaslanmasından bir ahlaki tartışma yaratılmıştır. Bu nedenle olsa gerek bir söyleşisinde Nolan filmin “suçluluk duygusuna verilen tepkiyle ilgili” olduğunu söylüyor.

Uzatmayayım: Başka bir yönetmenin elinde “Insomnia” şık bir macera-polisiye olarak kalabilirdi, Nolan çekince, insanoğlunun en temel meselelerini, polisiye bir öykü aracılığıyla anlatan bir filme dönüştü.

Ödülleri:
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Williams) dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 1 ödül ve 6 adaylık.

Meraklısına:
Filmin başarısında Warner Bros.’un eşine az rastlanır bir yapımcı kadrosu kurmasının da payı büyük. Başta Clooney ve Soderbergh olmak üzere birkaç ayrı ekip bir araya getirilmiş. Hepsinin biyografileri için filmin resmi sitesine bakınız.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Insomnia
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Hillary Seitz (Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjærg'in 1997 tarihli senaryolarından)
Yapımcılar: Broderick Johnson, Paul Junger Witt, Andrew A. Kosove, Edward L. McDonnell (Yürütücü yapımcılar: George Clooney, Kim Roth, Steven Soderbergh, Tony Thomas, Charles J.D. Schlissel; Ortak yapımcı: Emma Thomas)
Oyuncular: Al Pacino (Will Dormer), Robin Williams (Walter Finch), Hilary Swank (Ellie Burr), Martin Donovan (Hap), Paul Dooley (Şef Nyback), Nicky Katt (Fred), Larry Holden (Farrell)
2002 ABD, Kanada ortak yapımı, 118 dakika
Gösterim Tarihi: 25 Ekim 2002
DVD firması: Palermo

5 Eylül 2010 Pazar

Akıl Defteri

IMDB: 8,7 (29. sırada)
Allmovie: 4.5 yıldız
Metacritic: % 80
Manalı Filmler: 9.5

Tüm sinema tarihinden mutlaka izlenmesi gereken 100 film seçsek, “Memento” listeye girerdi. Üstelik sadece sinemasal özellikleriyle değil, “mana değeri” bakımından da…

Sigorta müfettişi Leonard’ın (Lenny) karısı öldürülmüş, aynı olayda kendisi de yaralanmış ve kısa dönemli hafızasını yitirmiştir. İntikam fikrine saplanan Lenny, kazadan önceki yaşamına ilişkin hatırladıklarına yeni edindiği (ama aklında tutamadığı) bilgileri ekleyerek karısının katilini bulmaya çalışır…

“Memento”nun bu kadar beğenilmesinin ve Nolan’ın kariyerine dev bir sıçrama yaptırmasının birkaç nedeni var, öyküleme teknikleriyle ilgili getirdiği yenilikten başlayalım (filmi izlememiş olanlara bunu anlatmak çok zor olacak, ama deneyeyim): Film uzun süre iki koldan akıyor, siyah beyaz çekilmiş olan kısım filmin bugününde ileri doğru, renkli kısım ise geriye doğru ilerliyor. Geriye derken: Sekanslar, olması gerektiği gibi doğrusal akış içinde, ama olay sırası bakımından önce gelmesi gereken sekans sonra konmuş; hepsi bu şekilde kurgulandığı için önce –filmin zamanına göre- “şimdi olanı”, sonra mesela yarım saat öncesini, sonra diyelim ki bir önceki günü izliyoruz. Bu sırada siyah beyaz kısım da ilerliyor ve bir noktada buluşuyorlar.

Bu öyküleme tekniğine “dahiyane” demek herhalde abartılı olmaz. Ayrıca senaryo zekice ve ustalıkla yazılmış, reji önceki filmlerdeki aksaklıkları artık taşımıyor ve çok olgun, oyunculuk seviyesi takdire şayan… Fakat filmi çağdaş bir klasik konumuna yükselten sadece bunlar değil; belki de içeriği, biçiminden bile çarpıcı.

Fakat içeriğin neden önemli olduğunu ifade etmek de zor. Çünkü “Başlangıç”ta olduğu gibi, bu filmde de belirsizlikler o kadar akıllıca düzenlenmiş ki, “filmin tam olarak neyi anlattığı” konusunda sadece kendi yorumunuzu geliştirebiliyorsunuz. Öne çıkan 4 yorum var ve Nolan kendi düşüncesini söylemiyor, tersine şu cümlesi biliniyor: “Bence izleyicilerin çoğu, belirsizliği kabullenmek yerine Teddy’nin anlattıklarının doğru olduğunu düşünmeyi yeğleyecekler”.

Trajedi kahramanı Lenny
Ben de o seyirci grubundanım, filmi çözecek anahtarın Teddy olduğuna inanıyorum (Bu filmin asıl “mana” değeri ana cümlesinde olduğu için, filmi izlerken alacağınız zevki azaltacak bilgiler vermeden anlamı deşifre etme imkanı yok; filmi henüz izlemediyseniz yazının devamını daha sonra okumanızı öneririm) Bu yoruma göre: Lenny aradığı kişiyi bulmuş, öldürmüş, ama bunu hatırlamadığı için aramayı (ve dolayısıyla insanları öldürmeyi) sürdürmektedir. Filmde Sammy diye anlatılan/gösterilen kişi de bizzat Lenny’dir, yani karısının ölümünden sorumludur… Nolan’a ilişkin bilgilerimiz ve kısacık görünen bir planda Lenny’nin (eşi sağken) kalbinin üstünde “yaptım” dövmesinin olması, bu yorumu “gerçekçi” kılıyor.

Nolan’ın ana temasının “gerçekliğin(in) tutsağı olan bireyler” olduğunu biliyoruz. Örneğin “Takip”teki Bill kendi bilinçsizliği yüzünden bir örümcek ağına yakalanıyor, akıllıca kurulmuş bir tuzağa… Teddy’nin söyledikleri doğruysa Lenny bir tutsak bile değil, “bir trajedi kahramanı”. Bellek kaybı ve saplantısı yüzünden onun gerçekliği bir labirent bile değil, bataklık… Ortalıkta pimi çekilmiş bir el bombası gibi dolaşıyor, “o katil” olduğuna inandığı herkesi rahatça öldürebilir. Ayrıca hayatına giren insanların birinin, Lenny’nin hastalığını kendi çıkarları için kullandığını (moteldeki görevlinin kazık atması), bir başkasının ise ona cinayet işlettiğini de görüyoruz.

Lenny’nin durumunu trajik kılan şey, vicdan azabı yüzünden gerçekliği değiştirmesi, bir yanılsama içinde yaşamaya devam etmeyi istemesi. Karısının ölümünden asıl kendisinin sorumlu olduğunu bilmesine rağmen, bunu kaldıramadığı için gerçekliği çarpıtıyor, suçu başkasına yüklüyor, hatta başından geçen öyküyü, ona tanık olmuş gibi anlatıyor. Kendini buna inandırmış…

Dahası da var: Kısa dönemli hafıza kaybı yüzünden o kişiyi öldürdüğünü de hatırlamıyor, olmayan birini aramaya devam ediyor. Yani işlediği cinayetler vicdanına yeni yük eklemiyor. Kendini gayet bilinçli olarak kandırması da...

Bu kadar da değil: Lenny sağlıklı bir beyinde de hafızanın anıları değiştirdiğini biliyor, bunu söylüyor da. Ama bu genel doğruyu, kendi özeline uygulamıyor, uygulamak istemiyor: Bellek bu şekilde çalışıyorsa, Lenny’nin kafasına darbe aldığı o geceden öncesine ilişkin hatırladıkları da doğru olmayabilir. Örneğin karısını anlattığı kadar çok sevdiğinden de kuşkulanabiliriz…

Benlik denen hapishane
Bu aşamada Nolan’ın cümlesi netleşiyor: Gerçeklik zaten belirsizliklerle dolu iken, ve hepimiz onu yorumlayarak yaşamımızı sürdürürken, en azından bazılarımız (çoğumuz?), vicdan azabı, suçluluk duygusu, takıntı, saplantı ve bağımlılık gibi nedenlerle o yarım gerçekliği de bir yanılsamaya dönüştürmeyi yeğliyor, üstelik bunu başarıyor, kendimizi hapishanelere kilitliyoruz (dışarıda özgürce dolaşan, hatta cinayet işleyenler de dahil). Kendi gerçekliğimizde tutsak oluyoruz…

Diğer ana karakterlerin hayat felsefesi ve yaşama şekilleriyle Lenny’den çok da farklı olmamaları, eserin mana değerini artırıyor. “Takip”teki Sarışın’ın, “Insomnia”daki cinayet dedektifinin, “Prestige / Prestij”deki sihirbazların Lenny gibi özel bir durumları yok, ama onların da başka takıntıları, saplantıları var. Onlar da kendi geçmişlerinin, yanlışlarının, günahlarının bedelini ödüyorlar, aynı neden hepsi için geçerli: Kendi egolarının esiri olduklarını görecek bilinç seviyesinde değiller...

Nolan –tabii ki o da yorumlardan biri ama- ilk kez “Başlangıç”ta o hapishaneden çıkmanın mümkün olabileceğini gösterdi. Ondan önceki tüm filmlerinde ana tema “esaret” olmasına rağmen, bunun hayata dair bilinçle ilişkisi de bir yan tema olarak belirdi, genişlemeye, büyümeye başladı. Bu temanın dozu “Memento”da hayli yüksek; hatta seyirciye bu temayı fark ettirme isteği çok belirgin: Örneğin Natalie “İntikam alsan bile bunu hatırlamayacaksın” diye uyardığında Lenny’nin verdiği karşılık (aşağıda), filmin en etkili, en yürek yakan yerlerinden biri. Keza Teddy onu sorularla sarsmaya, uyandırmaya çalışıyor, hatta “Sen gerçeği aramıyorsun, kendin bir gerçek yaratıyorsun” diyor.

Haklı… Çünkü Lenny uyanmak istemiyor; bazı açılardan kabusa benzese de bu rüya (yanılsama), gerçeğin kendisinden daha kolay, daha az acı verici geliyor ona. Gerçek o kadar ağır ki, yanılsamayı gerçek kabul etmek daha karlı, hatta zevkli (Karısının aynı kitabı defalarca okuması gibi)... Hele de o yanılsama Lenny’ye kendini filmlerdeki karizmatik dedektifler gibi hissetme/yaşama ve bir de ideal (intikam almak), hatta hayat amacı veriyorken…

Lenny’nin, küçücük şeylerde bile (camı tamir ettirmek gibi) yardımına koşan Teddy’ye değil de, ona yardım edeceğini sadece söyleyen Natalie’ye inanması da bu yüzden. Bir yanda karısını hatırlatan genç ve güzel bir kadın, öbür yanda onu sürekli uyandırmaya, “gerçeğe” döndürmeye çalışan, kendine yaptığı kalkanı sorularıyla incelten, egosunun tuzaklarını ona sürekli hatırlatan Teddy… Kimin yok olması gerektiği çok açık; Teddy yaşamaya devam ederse, eninde sonunda Lenny’nin elinden o mutluluğu alacak, onu gerçeğe uyandıracak…

Asıl trajik olan da bu: Kendi yarattığı hapishanede kendini tutsak etmekten zevk almak, çıkar sağlamak…

Asıl büyüklük ise şu: Tüm film insanın aslında ne kadar geniş boyutlu, ne kadar karmaşık bir varlık olduğu üzerine kuruluyken, baş kahramanın, insanları birkaç kelimeye indirgeyen notlar aracılığıyla hayata tutunmaya çalıştığını göstermek…

Ödülleri:
En İyi Senaryo ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 42 ödül, 32 adaylık

Meraklısına notlar:
Nolan’ın belleğin anıları değiştirdiğini geniş kitlelere duyurmasını çok önemsiyorum. Bu konu NTV Bilim dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında geniş yer almıştı. (Ayrıca bakınız: Özkök’ün yazısı)

Filmi ilk kez görecekseniz veya bu yazı yeniden izleme arzunuzu uyandırdıysa, “Memento”dan hemen önce “Citizen Kane / Yurttaş Kane”i izlemenizi öneririm.

Filmin içeriği, özellikle yanılsama ile vicdan azabı arasındaki ilişki ilginizi çekiyorsa “Shutter Island / Zindan Adası” ve “The Machinist / Makinist”i de izlemenizde yarar olacaktır.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Seçme replikler:
Lenny (fotoğraftaki not): Natalie. O da birini kaybetmiş. Sana yardım edecek.

Natalie: Ama intikam alsan bile bunu hatırlamayacaksın ki. Hatta o işin bittiğini bile bilmeyeceksin.
Lenny: Karım bu intikamı hak ediyor. Benim bilip bilmemem bir şeyi değiştirmez. Hatırlayamadığım şeylerin olması yaptıklarımı anlamsız kılmaz. Dünya gözlerini kapattığın anda kaybolmuyor, değil mi?..

Lenny: Ne kadar zamandır yalnız olduğumu bilmeden yatıyorum burada. Öyleyse nasıl iyileşebilirim? İyileşmem nasıl beklenebilir ki… zamanı hissedemezken…

Teddy: Bir adamın hayatını küçük notlarına ve resimlerine bağlayamazsın.
Lenny: Neden olmasın?
Teddy: Çünkü notların güvenilmez olabilir.
Lenny: Hafıza güvenilir değildir.
Teddy: Aa, lütfen...
Lenny: Gerçekten. Bellek mükemmel değildir. İyi bile değildir. Polise sor. Görgü tanıklarının ifadeleri güvenilmezdir. Polisler bir katili, oturup bir şeyler hatırlayarak yakalamazlar. Olguları toplar, inceler, sonuca varırlar.
Teddy: Bunu kastetmiyorum.
Lenny: Olgular ve gerçekler… Bellek değil… İşte böyle araştırma yaparsın. Biliyorum, eskiden ben de yapıyordum. Hafıza bir odanın şeklini değiştirebilir, bir arabanın rengini değiştirebilir. Ve anıları çarpıtmak mümkün. Hafıza bir yorumdur sadece, kayıt değildir. Olgular elindeyse, anıların bir önemi yoktur.

Lenny (dış ses): Hepimizin bize kim olduğumuzu hatırlatacak aynalara ihtiyacı var.
Ben farklı değilim.

Lenny: Ne gibi?
Teddy: Bu elbiseye, bu arabaya nasıl sahip olduğun gibi?
Lenny: Param var.
Teddy: Nereden?
Lenny: Karımın ölümünden. Sigorta işindeydim zaten, iyi korunuyorduk.
Teddy: Yani yas tutarken bir Jaguar almakla uğraştın, öyle mi? (Lenny yanıt veremez) Hiçbir fikrin yok, değil mi? Kim olduğunu bile bilmiyorsun.
Lenny: Evet, biliyorum. Hafızamı kaybetmedim. O olaya kadar olan her şeyi hatırlıyorum. Adım Leonard Shelby. San Francisco'luyum.
Teddy: O eskidendi... Kim olduğunu bilmiyorsun. Olaydan sonra neye dönüştüğünü bilmiyorsun. Ortalıkta dedektif pozlarında dolaşıyorsun. Olayın ne kadar zaman önce olduğunu bile bilmiyorsun (…) Sigorta satarken de özel tasarlanmış takımlar mı giyiyordun?
Lenny: Sigorta satmıyordum, araştırıyordum.
Teddy: Doğru, doğru. Sen araştırmacısın... Belki de kendini araştırmaya başlamalısın.
Lenny (alaycı): Tavsiyen için teşekkürler.

Lenny (dış ses): Sence çözmek gereken bir yapboz daha ister miyim? Bir başka John G.’yi aramayı?.. Sen de John G.’sin. Öyleyse benim aradığım John G. de olabilirsin... Mutlu olmak için kendime yalan mı söyleyeceğim? Konu sensen Teddy… evet, söyleyeceğim.

Memento / Akıl Defteri
Senaryo ve yönetim: Christopher Nolan (Jonathan Nolan'ın "Memento Mori" isimli kısa hikayesinden)
Yapımcılar: Jennifer Todd, Suzanne Todd
Oyuncular: Guy Pearce (Leonard), Carrie-Anne Moss (Natalie), Joe Pantoliano (Teddy Gammell), Stephen Tobolowsky (Sammy), Mark Boone Junior (Burt), Jorja Fox (Leonard'ın karısı),
2000, ABD yapımı, 113 dakika
Gösterim Tarihi: 27 Temmuz 2001
DVD firması: Palermo

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Takip

Filmi tam 12 yıl sonra ve “Başlangıç”ın ardından izleyince, çok “manalı” bir çıkış olduğu görülüyor. Çünkü “Takip”, tipik Nolan yaklaşımının bir ürünü, ilgilendiği temalar, yapı, öyküleme teknikleri vb pek çok alanda kişisel damgası bariz (Tamer Baran)
 
IMDB: 7,0
All Movie Guide: 3.5 yıldız
Manalı Filmler: 8,5

Son 30 yılın en ilginç ve başarılı ilk filmlerinden biri. Film yapım teknikleri ve film ekonomisi bakımından en az “El Mariachi” (Robert Rodriguez, 1992) ve hatta kült “Le Dernier Combat / The Last Battle” (Luc Besson, 1983) kadar öğretici. Çok düşük bir bütçeyle çekilecek, ama en azından 60 dakika olması arzulanan bir film nasıl kurulur, nasıl kotarılır, ışık, ses, laboratuar gibi kalemlerin en düşük fiyata halledilmesi için neler yapılmalıdır vb bilgilerin epey bir kısmı, bu film dikkatle incelenerek öğrenilebilir. Ayrıca çekimlerin, tüm oyuncu ve ekibi mesaili işlerde çalıştığı için cumartesi günleri, her seferinde birkaç plan çekilerek ve yaklaşık bir yılda tamamlandığını öğrenmek, gençler için ilham verici olabilir. Tabii 16 milimetrelik filmle ve toplam 6 bin dolar bütçeyle başarılmış olması da…

Bu filmi yaparken Nolan da şirket içi eğitim filmleri çekiyormuş. Evi soyulunca, evine hırsız giren insanların duygularından hareketle bu hikayeyi yazmış.

Filmi tam 12 yıl sonra ve “Başlangıç”ın ardından izleyince, çok “manalı” bir çıkış olduğu görülüyor. Çünkü “Takip”, tipik Nolan yaklaşımının bir ürünü, ilgilendiği temalar, yapı, öyküleme teknikleri vb pek çok alanda kişisel damgası bariz.

İlham almak için insanları izleyen genç bir yazar adayının, bir hırsızla arkadaşlık kurunca başına gelenleri anlatan bir kara filmi yazıp yönetebilecek çok yönetmen var, ama sadece Nolan böyle bir hikayeyi bir gerçeklik tartışmasına/araştırmasına dönüştürebiliyor.

Doğal olarak acemilikler var filmde (yönetmenlikte de), ama çok başarılı yanları da var, örneğin ritm açısından sorunlar taşısa da film kurgusu çok hoş. Başka sahnelere ait planların olmaları gereken yerden ilerde veya geride kullanılması gibi fikirler, doruklarda gezinen bir yaratıcılık, çok düşük bütçenin yarattığı sorunlarla akıllıca başa çıkmak, geliştirilmiş zekice çözümler, yoğun sinema duygusu vs “Following”in Nolan’ın kariyeri için dev bir tramplen oluşturmasını sağlamış.

Çok katmanlı senaryo yapısını ilk kez bu filmde kullandı Nolan, sonra “Memento / Akıl Defteri”nde mükemmele ulaştırdı.

“Takip” zaten iyi bir film ama, özellikle, Nolan’ın senaryo ve filmin yapısıyla uğraşarak filmin mana seviyesini nasıl yükselttiğini görmek/incelemek için mutlaka izlenmeli.

İleri okuma için:
"Senaryo analizi: Takip"
“Rüyalar gerçek olsa”

Seçme replikler:
Bill (ifade verirken): “Diğer insanlar bana ilginç geliyor. Hiç başkalarının konuşmalarını dinlemedin mi? Otobüste, metroda?.. Sokakta ilginç görünen veya saçmalayan birilerini görüp ne iş yaptıklarını, hayatlarını, nereden gelip nereye gittiklerini hiç merak etmedin mi? Birisini seyredersin… aklına yüzlerce soru gelir. Ben o soruları sormak ve yanıtları bilmek istedim. İnsanları bu yüzden takip ettim: keşfetmek için.”

Cobb: "Bu işi para için yapmıyorum. Heyecan için yapıyorum, bir de, aynı sen gibi, insanlar ilgimi çektiği için. Eşyalarına bakarak insanlar hakkında çok şey söyleyebilirsin.”

Cobb: "Herkesin bir kutusu vardır. Genelde ayakkabı kutusu olur.”
Bill : "Değerli bir şey var mı içinde?"
Cobb: "Hayır, daha ilginç şeyler var. Mahrem şeyler. Fotoğraflar, mektuplar... (...) Bilinçsizce yapılan bir koleksiyon gibi. Bir sunum. (...) Bu şeylerin her biri insanlar hakkında özel bir şeyler söyler. (Kutuyu yere atar) Günlük tutmaya benzer. Saklarlar ama aslında birinin görmesini de isterler. Benim yaptığım da bu. Böylece birinin bunları gördüğünü anlayacaklar. İşte her şey bunun için: Birilerinin hayatına girmek, imtiyaz olduğunu sandıkları her şeye tekrar bakmalarını sağlamak. (...) Ellerinden alırsın... böylece onlara neye sahip olduklarını gösterirsin.”

Following / Takip
Görüntü yönetimi, senaryo ve yönetim: Christopher Nolan
Yapımcılar: Christopher Nolan, Jeremy Theobald, Emma Thomas
Oyuncular: Jeremy Theobald (Genç Adam/Bill), Alex Haw (Cobb), Lucy Russell (Sarışın), John Nolan (Polis memuru), Dick Bradsell (Kel adam).
1998, İngiltere yapımı, 69 dakika, siyah beyaz
DVD firması: Palermo

24 Ağustos 2010 Salı

Doodlebug

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 7,5

Nolan filmlerini burada misafir etmeye ilk kısa metrajıyla başlıyoruz.

“Adam olacak çocuk…” atasözünü anımsamamak mümkün değil: “Doodlebug” hayli başarılı ve de manalı bir film. Tabii ki aksaklıklar var, özellikle efektli planların çekimiyle ilgili sorunlar halledilememiş. Ama bu da çok normal çünkü bu bir öğrenci filmi (İngiliz Edebiyatı okurken yaptığı kısa metrajlardan biri).

3 dakikalık filmin hikayesini şöyle özetleyebilirim: Genç bir adam küçük bir canlıyı öldürmeye çalışır…

Film çok kısa, manasını açıklamak için tüm hikayeyi anlatmam gerekir. İzleme keyfini kaçırmak istemem, ancak şu kadarını söyleyebilirim: Her şey bu kısa metrajla başlamış…

Çünkü o 3 dakika Nolan’ın en önemli takıntısını açığa seriyor: “gerçekliğin(in) tutsağı olan birey”…

Meraklısına:
Bu kısa film sonradan “Cinema16: British Short Films” (2003) derlemesine alındı.

İzlemek için:
Dailymotion linki

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Doodlebug
Kurgu, görüntü yönetimi, senaryo ve yönetim: Christopher Nolan
Yapımcılar: Steve Street, Emma Thomas
Oyuncu: Jeremy Theobald
1997, İngiltere yapımı, 3 dakika