Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

fantastik dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2012 Cuma

Kaynak

IMDB: 8,1
Rotten Tomatoes: % 94
Manalı Filmler: 9,5
“Sinema Tarihinin En İyi 1000 Filmi” listesinde 765. sırada
İnanç ve Sanat” sitesinin listesinde 93. sırada

Ingmar Bergman’ın anısına,
14 Temmuz 1918 – 30 Temmuz 2007


Bergman filmlerinin en önemli özelliklerinden biri kuvvetli imajlarla dolu olmalarıdır.

“Kaynak” ise en güçlülerinden biri.

Örneğin onlarca Bergman filminde rol alan Max Von Sydow hiçbir eserde burada olduğu kadar etkili değildir. Sakallı ama bıyıksız yüzü, tunçtan bir maskeyi andırır; o dönem İsveç paganizmden Hıristiyanlığa geçiş aşamasında olduğu için aşırı dindar bir kişiliği canlandıran Sydow, bazı sahnelerde Hz. İsa’nın öğütlediği gibi yumuşak bakışlı, şefkat dolu, eski alışkanlıkların rüzgarına kapıldığı anlarda ise cehennemden fırlamış gibi korkunçtur. Her iki ruh halini de olağanüstü bir yetkinlikle oynayan usta aktör, an be an birbirinden etkileyici duruş ve bakışlar sergiler. Fakat onun muhteşem imajları sadece oyunculuk gücünden gelmez, örneğin eşinin, diğer kızının (Ingeri), hatta küçük çobanın görüntüleri de hayli vurucudur.

Kuşkusuz büyük usta Sven Nykvist’in özenli siyah beyaz görüntüleri filmden fışkıran gücün yaratılmasına büyük katkıda bulunur. Ama Nykvist’in çalıştığı tüm diğer Bergman filmlerinden ayrı bir yeri vardır “Kaynak”ın, onun gücü Ortaçağ’ın yaşam koşulları içinde bunalan insanların, çaresiz bakışlarından, hatta perişan giysilerinden gelir bir ölçüde. Kuşkusuz senaryo (hep olduğu gibi) derinliklidir; basit bir intikam hikayesi anlatmaz, kurban kızın ve ailesinin olduğu kadar, genç kıza tecavüz eden çobanların da yaşantılarını çizer. Atmosferi en güçlü Bergman filmlerinden biridir “Kaynak”.

Felsefi açıdan da çok güçlüdür film; iki din arasındaki karşıtlık eser boyunca işlenir (örneğin Ingeri savaş ve ölüm tanrısı Odin’e inanır, tecavüzcülerden biri de kurbanın çantasından dökülen kilise mumlarını tekmeler. Kostümler ve jestler de farklı inançları simgeler). Ayrıca çeşitli sahnelerde iki dinin de simgeleri görselleştirilmiştir, örneğin film ateşle açılır, su ile kapanır (Pagan sembolleri). Böylece insanların “iki cami arası beynamaz” kalışlarına vurgu yapılır, henüz iki sistemden de bir rehber, bir yol gösterici olarak yararlanamamaktadırlar.

Bu nedenlerle film yönetmenin ünlü “inanç üçlemesi”ne ait olmasa da bu temayı işlediği en güçlü eserlerden biridir. Örneğin “Yedinci Mühür” inanmak isteyen bir adamın çığlığıdır; “Kaynak” ise haykıran bir soru işaretine benzer: “Neye inanacağız? Nasıl davranacağız?”

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Oskar ve Altın Küre ödülleri; Kostüm dalında Oskar adaylığı.
Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı, Bergman’a özel ödül kazandırdı.

Meraklısına:
Uzmanlar Bergman’ın başarısında Nykvist’in büyük katkısı olduğunda hemfikir. Onunla çalışmaya başladıktan sonra Bergman daha doğal, daha gerçekçi ve her açıdan çok daha güçlü görüntüler elde etmeye başladı. Ayrıca Nykvist usta yönetmenin vurgulamak istediği anlamı kolay aktarabiliyor, üstelik bunu yaparken ana akım sinemanın anlatım biçimlerinin dışında kalmaktan, cesur denemelere girişmekten korkmuyordu (birlikte çalıştıkları filmler çok zor kamera hareketleriyle doludur). “Kaynak”, bu açıdan da çok önemli çünkü iki usta sanatçı ilk kez bu filmde işbirliği yaptılar.

Isaksson "Töres döttrar i Wänge" (Vange’li Töre’nin Kızları) isimli bir halk türküsünden hareketle senaryoyu yazmış.

Senaryolarını kendisi yazan Bergman, Isaksson’un kaleme aldığı üç metni yönetti. Aslen romancı olan yazar “Kaynak”tan iki yıl önce “Brink of Life”ı yazmıştı ve 1986’da kendi romanından “The Blessed Ones”ı perdeye uyarladı.

Haber Anı & Açık Gazete, 4 Ağustos 2012

Jungfrukällan / Virgin Spring / Genç Kız Pınarı / Kaynak / Bakire Bahar
Yönetmen: Ingmar Bergman
Senaryo: Ulla Isaksson
Yapımcılar: Ingmar Bergman, Allan Ekelund
Oyuncular: Max von Sydow (Töre), Birgitta Valberg (Märeta), Gunnel Lindblom (Ingeri), Birgitta Pettersson (Karin)
1960 İsveç yapımı, 89 dakika
DVD firması: Saga

21 Ekim 2011 Cuma

Düşler Tarlası

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: %88
Manalı Filmler: 9.5

Indigo, Kristal gibi isimler verilen “zamane çocuklarının” farklı/üstün özellikleri hakkında kitaplar yayımlanıyor, belgeseller yapılıyor ya, bu varlıkların dünyayı nasıl değiştireceklerini görmek için sabırsızlanıyorum.

Dünyayı güzelleştirecekleri kesin, çünkü 68 kuşağı da bunu başarmıştı. Onlarda da benzer bir güç, cesaret ve inat vardı. “Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi” demek cüretini göstermiş, “gerçekçi ol, imkansızı iste” kelimeleriyle özetlenen bakış açısını insanlığa hediye etmişlerdi.

Başka üstün özelliklerinin yanı sıra “Düşler Tarlası”, etkileyici bir “68 kuşağı güzellemesi”... Bu bağlamda o kategorisinin en başarılı eserlerinden biri.

Filmin ana karakterleri (yazar Terence dahil) hayata teslim olmayan, elindekilerle yetinmeyen, düşlerini kovalayan, ne yaparsa yapsın “sıradan” olamayan, manevi değerlere saygı duyan, hayli hayalperest ve kesinlikle naif insanlar. Ancak onlar böyle bir hikayeyi yaşayabilir ve başkalarına anlatabilirler:

Çiftçi Ray, bir akşam mısır tarlasında “İnşa edersen o gelecek” diyen kaynağı belirsiz bir ses duyar, oraya bir beyzbol sahası kurar. Ölümünden uzun yıllar evvel şike nedeniyle oynaması yasaklanmış ünlü beyzbolcu Ayakkabısız Joe (ki gerçekten yaşamış biri ve ABD’de hala ünlü) ve arkadaşları belirip oynamaya başlarlar. Fakat Ray hala asıl “kimin” geleceğini anlayamamıştır ve Ses’in ona neden “Acısını dindir” dediğini…

Tüm bunlar olurken Ray maddi sıkıntılar içindedir, sadece kendisinin ve ailesinin görebildiği hayalet sporcular oynamaya devam edebilsinler diye sahayı korumaya çalışırken tüm çiftliğini kaybetmesi riski vardır.

Bu öyküyü tasarlayan W.P. Kinsella, Kanadalı bir Edebiyat profesörü, kısa hikayeleriyle ünlü, iki de romanı var. Değişmeyen temalarından biri Kızılderililer, çoğunlukla bugünkü yaşantıları ve beyzbol. Bu iki ana tema filme hayli ilginç biçimlerde sirayet etmiş, sonuçta ortaya, öyküleme tekniklerini çok ustaca kullanan, çarpıcı bir hikaye çıkmış.

Gerçeklikle ilişkisi bakımından da çok özel ve önemli bir film bu... Öykü çoğunlukla yapıldığı gibi tek bir fantastik tema üzerine kurulmamış, -zaman kayması gibi- bazıları bilimkurgu literatürüne ait pek çok öğeyi iç içe kullanıyor ve hepsinin toplamından yeni bir hayat tarifi çıkarıyor. Üstelik kesinlikle ciddiye alınması gereken bir çerçeve bu, “insan olma hali”nin etkileyici bir betimlemesi: Kişisel yaşantılarımızdan kaynaklanan acılar, ölen yakına duyulan hasret, içimizde ukde kalan şeyler vb temalar, haliyle varoluşçu kulvarlarda dolaşıp sonunda özgürleşme izleğine ve spiritüel bir bakış açısına varıyor.

Özetle: Çok iyi yazılmış, oynanmış ve çekilmiş bir film, zamanında Yeni Sağ’a karşı en etkili muhalif eserlerden biriydi ve hala önemini koruyor…

Ödülleri:
En İyi Film, Uyarlama Senaryo ve Müzik dallarında Oskar adaylığı, Japon Akademisi En İyi Yabancı Film Ödülü, En İyi Dram dalında Hugo adaylığı
Ayrıca 5 ödül ve 7 adaylık.

Meraklısına:
Amerikan Film Enstitüsü’nün belirlemesine göre en başarılı 6. fantastik film. Yine AFE listesine göre, “İnşa edersen o gelecek”, tüm sinema tarihinin en iyi 39. repliği.

Romanda Ray ünlü “The Catcher in the Rye / Gönülçelen” romanının yazarı J. D. Salinger’i arıyormuş. Ünlü yazarın o romanda adının geçmesinden mutsuz olduğu öğrenilince senaryo değiştirilmiş, hayali bir karakter kullanılmış.

Archibald Graham gibi Joe Jackson da gerçek bir oyuncu. 1908-1920 yılları arasında oynamış ve 1951’de ölmüş olmasına rağmen, hala en ünlü beyzbolculardan biri. Trajik bir hikayesi var: Şike yaptıkları gerekçesiyle 7 takım arkadaşıyla birlikte ceza almış, profesyonel kariyeri sona ermiş, karısıyla lokanta işleterek geçimini sağlamış ve –suçsuz olduğunu kanıtlayamadığı için- mutsuz ölmüş. Yıllar sonra diğer 7 kişi kendilerinin şikeye karıştıklarını ama Joe’nun haberi bile olmadığını açıklamışlar.

Seçme replikler:
Terence Mann: “İnsanlar gelecek Ray. Kendilerinin bile anlayamayacağı nedenlerle lowa'ya gelecekler. Ne yaptıklarını bilmeden evine giden yola girecekler. Çocuklar kadar masum, geçmişe özlem duyarak kapına gelecekler. Onlara 'Elbette etrafa bakabilirsiniz' diyeceksin. ‘Kişi başına sadece 20 dolar.’ Hiç düşünmeden parayı verecekler. (…) Ve maçı izleyecekler, sanki kendilerini büyülü sulara bırakmışlar gibi. Anılar o kadar yoğun olacak ki onları gözlerinin önünden kovmaları gerekecek. İnsanlar gelecek Ray. Yıllardır değişmeyen tek şey beyzbol oldu. Amerika silindir gibi yuvarlandı durdu. Bir karatahta gibi silindi, yeniden kuruldu, yeniden silindi. Ama beyzbol hep döneme damgasını vurdu. Bu saha, bu oyun. Bunlar geçmişimizin bir parçası Ray. Bize bir zamanlar her şeyin iyi olduğunu ve yeniden öyle olabileceğini anımsatıyor. İnsanlar gelecek Ray. İnsanlar kesinlikle gelecek.”

Açık Gazete, 19 Ağustos 2011

Field of Dreams / Düşler Tarlası
Senaryo ve yönetim: Phil Alden Robinson (W.P. Kinsella’nın "Shoeless Joe" isimli romanından)
Yapımcılar: Charles Gordon, Lawrence Gordon
Oyuncular: Kevin Costner (Ray Kinsella), Amy Madigan (Annie Kinsella), Gaby Hoffmann (Karin Kinsella), Ray Liotta (Ayakkabısız Joe Jackson), Timothy Busfield (Mark), James Earl Jones (Terence Mann), Burt Lancaster (Dr. Archibald 'Moonlight' Graham), Frank Whaley (Archie Graham)
1989 ABD yapımı, 107 dakika
DVD firması: As Sanat / Universal Pictures

7 Haziran 2011 Salı

Bizatihi Şey


Manalı Filmler: 8,0

Proje danışmanlığını usta yönetmen Nesli Çölgeçen’in (“Züğürt Ağa”, “Son Buluşma”) üstlendiği bu öğrenci filmi başarılı, manalı ve de hayli sevimli.

Murat İncedemir sinemanın temel prensiplerini gayet iyi bellemiş: Felsefi yönü güçlü bir öykü anlatıyor, anlatım araçlarını yerli yerinde kullanıyor, ayrıca eserini ne sulandırıyor, ne de abartıyor; sakin ve dengeli bir yaklaşımı var. Animasyon bölümler de filme ustaca yerleştirilmiş.

Filmin tek kusuru, Öğrenci’nin tam önüne gökten bir defter düştüğünü gördüğünde buna hiç şaşırmaması. Maalesef İncedemir, ana karakterinin defteri inceledikten sonraki tepkisini de vermiyor. Herhalde bu seçimlerin, finalin dramatik etkisini daha da artıracağını düşünmüş.

İncedemir’in hınzır denebilecek bir yaklaşımı var, özellikle filmin fantastik yönünü nasıl işlediğini düşünürsek. Öte yandan şaşırtıcı derecede bilge ve olgun; kısacık bir kısa filmde ahlak tartışması yapmış, konuyla ilgili kendi duruşunu gayet net bir şekilde filme yerleştirmekten de çekinmemiş.

İzlemek için tıklayınız

Ödülleri:
4. Kristal Klaket Film Yarışması En İyi Film Ödülü
1. Kısafest Ahmet Uluçay Özel Ödülü
11. Marmara Üniversitesi Uluslararası Kısa Film Yarışması Juri Özel Ödülü
2. İTÜ Kısa Film Festivali En iyi Senaryo Ödülü

Bizatihi Şey
Senaryo ve yönetim: Murat İncedemir
Oyuncular: Altan Yücel (öğrenci), Suat Temel (Öğretim üyesi)
2010 Türkiye yapımı, 2 dakika 38 saniye

15 Şubat 2011 Salı

If Only

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 8,5

Modern klasik “Groundhog Day / Bugün Aslında Dündü”yü anımsatan küçük ama hayli etkili bir film...

“If Only”de genç bir adama sevgilisinin öldüğü günü yeniden yaşama şansı veriliyor. Sadece Ian o günün yinelendiğini biliyor, haliyle bu durumu ne arkadaşlarına, ne de sevgilisi Samantha’ya anlatabiliyor. Bir haberci meleğe benzeyen gizemli Taksi Şoförü’nün uyarılarını dikkate alıp kazayı engellemeye çalışıyor. Ne yaparsa yapsın engelleyemediği ufak tefek olaylar yaşandıkça kazanın kaçınılmaz olduğuna karar verip her şeyini sevgilisine adıyor, Samantha’ya muhteşem güzellikte bir –son- gün yaşatıyor.

Filmin önemini artıran faktör de tam da bu: Ian’ın umursamaz, bencil, mesafeli tavırlarının o gün Samantha’nın öleceğini öğrendiğinde değişmesi, yani genç adamın “ölüm bilinci” kazanması… Ki bu da “yaşam bilinci”nin artması demek, yani nasıl yaşamak gerektiğini daha iyi anlaması…

Bu açıdan bakıldığında “If Only” şaşırtıcı bir eser, çünkü tam bir “tez filmi” olarak tasarlanmış ve kotarılmış. Üstelik bu hedefe ulaşıyor, izleyicinin ruhsal bir deneyim yaşamasını da sağlıyor. Bu kategorideki bir filmden beklenemeyecek seviyedeki senaryosu ve oyunculuklar değerini artırırken sürpriz final de mana değerini yükseltiyor.

“The Ghost Whisperer” dizisinin yıldızı Jennifer Love Hewitt’in seslendirdiği birbirinden güzel iki şarkı ve tabii ki Wilkinson’un varlığı da filmin mutlaka izlenmesini gerektiren nedenler arasında…

If Only
Yönetmen: Gil Junger
Senaryo: Christina Welsh
Yapımcılar: Jill Gilbert, Jennifer Love Hewitt, Gil Junger, Robert F. Newmyer, Jeffrey Silver
Oyuncular: Jennifer Love Hewitt (Samantha), Paul Nicholls (Ian), Tom Wilkinson (Taksi şoförü), Diana Hardcastle (Claire), Lucy Davenport (Lottie)
2004 ABD, İngiltere ortak yapımı, 92 dakika.

24 Ağustos 2010 Salı

Doodlebug

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 7,5

Nolan filmlerini burada misafir etmeye ilk kısa metrajıyla başlıyoruz.

“Adam olacak çocuk…” atasözünü anımsamamak mümkün değil: “Doodlebug” hayli başarılı ve de manalı bir film. Tabii ki aksaklıklar var, özellikle efektli planların çekimiyle ilgili sorunlar halledilememiş. Ama bu da çok normal çünkü bu bir öğrenci filmi (İngiliz Edebiyatı okurken yaptığı kısa metrajlardan biri).

3 dakikalık filmin hikayesini şöyle özetleyebilirim: Genç bir adam küçük bir canlıyı öldürmeye çalışır…

Film çok kısa, manasını açıklamak için tüm hikayeyi anlatmam gerekir. İzleme keyfini kaçırmak istemem, ancak şu kadarını söyleyebilirim: Her şey bu kısa metrajla başlamış…

Çünkü o 3 dakika Nolan’ın en önemli takıntısını açığa seriyor: “gerçekliğin(in) tutsağı olan birey”…

Meraklısına:
Bu kısa film sonradan “Cinema16: British Short Films” (2003) derlemesine alındı.

İzlemek için:
Dailymotion linki

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Doodlebug
Kurgu, görüntü yönetimi, senaryo ve yönetim: Christopher Nolan
Yapımcılar: Steve Street, Emma Thomas
Oyuncu: Jeremy Theobald
1997, İngiltere yapımı, 3 dakika

27 Temmuz 2010 Salı

Aşk İçin

IMDB puanı: 6,6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: % 44
Manalı Filmler puanı: 9.0

Modern bir klasiğe dönüşen “I am Legend / Ben Efsane”nin yazarı Richard Matheson’un bir başka romanından, yine muhteşem bir film… Gişe getirisi yüksek komediler ve benzerlerinin yanı sıra epeyce “manalı film”de de rol alan güzel insan Robin Williams’a büyük oyuncu Max von Sydow ve maalesef olağandışı yeteneğini nadiren sergileyen Cuba Gooding, Jr. eşlik ediyorlar.

Vefat eden Dr. Chris kendini hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir yer olan Cennet’te bulur. Yalnız bir sorun vardır: Dört yıl evvel oğullarının, şimdi de eşinin ölümünü kaldıramayan karısı Annie intihar ettiği için Cennet’e girememiştir. Chris karısını bulup onu Cennet’e getirmeye çalışır.

Filmin Batılı eleştirmenleri ikiye böldüğü anlaşılıyor, bir kısmı filmi çok etkili bulur, yüksek puan verirken, bazıları -bir Holivud filmi için- fazla duygusal buldular. Bu film gibi, ölüm, ahret vb temalarla yakından ilişkili eserlerin puanları genelde düşük oluyor, bazı insanlar bu türden eserleri perdede görmek istemiyorlar nedense. Yabancı sitelerdeki düşük puanların bir başka nedeni ise Robin Williams’ın varlığı olsa gerek, tuhaf ama, Williams da bir kısım seyirci ve eleştirmen için “ortası olmayan” sinemacılardan biri, seven çok seviyor, fakat sevmeyen de görmeye bile tahammül edemiyor.

Elalem ne derse desin, bana göre bu film şaşırtıcı derecede başarılı görsel efektlerinin yanı sıra, senaryosunun güzelliği ve derinliğiyle de ilgi çeken, gerçekten çok önemli bir yapıt.

Ayrıca yakınlarını kaybedenlere çok iyi geleceği muhakkak…

Meraklısına:
Sinemalarda “Aşkın Gücü” adıyla gösterildi.
Filmin adı Şekspir’in “Hamlet”indeki bir dizeden geliyor: “For in that sleep of death what dreams may come”

Seçme replikler:
Afiş sloganı: “Yaşamdan sonra fazlası var. Son sadece başlangıçtır”

Chris: “Tüm bir ömür burada Cennet’te bir kalp atışı kadardır. Sonra sonsuza kadar birlikte oluruz.”

Albert: “O (Tanrı) yukarılarda bir yerde. Bizi sevdiğini haykırıyor.”

Ödülleri:
En İyi Efekt dalında Oskar, Sanat Yönetmenleri Birliği’nin “En İyi Yapım Tasarımı” ödülü.

What Dreams My Come / Aşk İçin
Yönetmen: Vincent Ward
Senaryo: Ronald Mass (Richard Matheson’ın romanından)
Yapımcılar: Barnet Bain, Ronald Bass, Stephen Simon
Müzik: Michael Kamen
Oyuncular: Robin Williams (Chris Nielsen), Cuba Gooding, Jr. (Albert Lewis), Annabella Sciorra (Annie Collins-Nielsen), Max von Sydow (İz Sürücü)
1998 ABD, Yeni Zelanda ortak yapımı, 113 dakika
Gösterim tarihi: 16 Nisan 1999
DVD firması: Tiglon / Universal

Il Mare

IMDB: 7,7
Manalı Filmler puanı: 7,5

Ülkeleri ikiye bölündüğü için midir nedir, Koreli sinemacılar bu filmdeki gibi fantastik yönleri olan “kavuşma” hikayelerini çok seviyorlar: Seslendirme sanatçısı Eun-ju, göl kenarındaki Il Mare isimli evden ayrılırken, bir sonraki kiracı için bir mektup bırakır, kendisine gelecek postayı iletmesini rica eder. Yanıtı alınca genç kadın, mektubun geçmişten geldiğini fark eder, evin sahibi olan, mimar Sung-hyun 1997 yılından yazmaktadır, oysa Eun-ju, 1999 sonlarında yaşamaktadır. İlk şok atlatıldığında gençler yazışmaya başlar, ilişki giderek aşka dönüşür.

Sadece Koreliler değil, genel olarak Uzakdoğu sinemacıları bu türden hikayelerden, sakin, seyirciyi kavrayan, ruhuna dokunan filmler çıkarmasını iyi biliyorlar. Hyun-seung Lee de onlardan biri, ama bazı kusurları var: Perdeyi ikiye bölmek, planı geriye sarmak gibi, böyle bir filme yakışmayan sinemasal trüklere yer veriyor, bir başka deyişle dille fazla oynuyor. Bunu ve senaryosundaki ufak tefek kusurları, boşlukları bir yana bırakırsak, kurgusundan müzik kullanımına, oyunculuklardan görüntülerine, her öğesiyle usta işi, hayli başarılı bir film.

“Siworae”nin Alejandro Agresti yönetiminde Holivud’da tekrar çekildiğini de belirtelim: 2006 tarihli “The Lake House / Göl Evi”nde Sandra Bullock ve Keanu Reeves birlikteler.

Meraklısına:
Filmin orijinal ismi, “siworae” Kore dilinde “zamanı aşan aşk” anlamına geliyormuş. “Il Mare” ise İtalyanca, “deniz” anlamında.

Benzer filmler:
Be With You (Nobuhiro Doi, 2004)
Ditto (Jeong-kwon Kim, 2000)
Frequency (Gregory Hoblit, 2000)

Il Mare / Siworae
Yönetmen: Hyun-seung Lee
Senaryo: Eun-Jeong Kim, Tae-Yeon Won, Ji-na Yeo
Yapımcı: Cho Min-hwan
Oyuncular: Jung-Jae Lee (Sung-hyun), Gianna Jun (Eun-ju), Mu-saeng Kim, Seung-Yeon Jo, Yun-jae Min
2000 Güney Kore yapımı, 105 dakika

Göl Evi

IMDB: 6,8
Allmovie: 3,5/5 yıldız
Metacritic: % 52
Manalı Filmler: 6,0

Filmin bir yerinde Alex babası için: “Ev yapmayı çok iyi biliyor, ama yuva yapmayı bilmiyor” diyor. Bu cümle genel olarak Holivud, özellikle bu film için de geçerli: “Göl Evi”, “iyi ve sağlam bir ev”, ama yuva sıcaklığından yoksun…

Beklenebileceği gibi bu versiyon selefi “Siworae”den teknik açılardan kat be kat üstün. Teknoloji yardımıyla elde edilen estetiğin sinemaya nasıl hizmet edebileceğini göstermeye sadece o olağanüstü güzel ön jenerik bile yeter. Ayrıca rejisinde, -donuk yüzlü Reeves’i saymazsak- oyunculuklarda falan da en küçük bir kusur yok. Fakat buna rağmen, toplamda “Il Mare”den çok daha düşük bir seviyede.

Bunun en önemli nedeni senaryosu, hikayeye yaklaşım şekli… Güney Kore filmi, Doğu kültüründen insanlara çok anlamlı gelebilecek bir şekilde, hemen tamamen “aşk” teması üzerinde temelleniyor, ne aşkın nedenlerini, ne de zaman kayması vb meseleleri açıklamaya çalışıyordu. Çünkü Doğu kültüründe iki insanın birbirlerini hiç görmemelerine rağmen aşık olmaları normal karşılanır. Fakat Batı’da bu çok tuhaf bir şey olduğu içindir ki “Göl Evi” Alex ile Kate’i önce yakınlaştırmaya çalışıyor, bu yüzden Alex’in yaşadığı zaman diliminde görüştüklerini, hatta öpüştüklerini gösteriyor. Yani neden birbirlerine aşık olduklarını açıklamaya çalışıyor. İşte bu çaba filmin tüm büyüsünü bozuyor.

Senaryodaki ikinci vahim hata, Alex’in babasıyla ilişkisini genişletip mümkün olduğunca işlemeye çalışmaları gibi ekler… Bunun nedeni orijinal filmin biraz “boş” olması, 90 dakikayı zor tamamlamışlar izlenimi vermesi. Sorun tam da burada, o filmi “boş” bulup bir de üstelik doldurmak adına yanlış öğeler koyarsanız, filmin yapısı tabii ki mahvolur, ortaya garabet bir şey çıkar.

İşin ilginci “boş” filmi doldurmak adına yeni yan hikayeler doldururken, orijinal versiyondaki, etkilenmeye başladığı kişiye üşümesin diye eldiven yollamak gibi sıcak trükleri çıkarıp atmışlar. Tuhaf ama, filmdeki aşk ilişkisini güçlendirmeye çalışırken girdikleri yol, sonuçta, aşkın çok daha zayıf görünmesi sonucunu doğurmuş.

Bu anlamda bu filmin “tipik Holivud ürünü” olduğunu söylemek mümkün: “Dolu” görünüyor, ama biraz yakından incelenince pulları dökülüveriyor, aslında ne kadar “boş” olduğu ortaya çıkıyor…

The Lake House / Göl Evi
Yönetmen: Alejandro Agresti
Senaryo: David Auburn (Eun-Jeong Kim ve Ji-na Yeo’nun senaryosundan)
Yapımcılar: Roy Lee, Doug Davison
Oyuncular: Keanu Reeves (Alex Wyler), Sandra Bullock (Kate Forster), Christopher Plummer (Simon Wyler), Ebon Moss-Bachrach (Henry Wyler), Willeke van Ammelrooy (Kate'in annesi), Dylan Walsh (Morgan)
2006 ABD, Avustralya ortak yapımı, 99 dakika
Gösterim tarihi: 4 Ağustos 2006
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Dava

IMDB: 7,8
Allmovie: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9,0

Sadece bu romanın değil, belki de tüm sinema tarihinin en başarılı edebiyat uyarlamalarından biri…

Memur Josef K., bir sabah müfettişler tarafından uyandırılır, tutuklandığı bildirilir. Soruşturmanın gizliliği açısından normal hayatına devam edecektir ama çağrıldığında sorguya, mahkemeye katılmaya mecburdur. İşbirliği yapmasının ne kadar hayırlı olacağı vurgulanır, ancak neyle suçlandığı açıklanmaz. Zavallı Bay K., o andan itibaren hem (kendisinin de parçası olduğu) sistemle, hem kendi suçluluk duygusuyla boğuşarak yaşamaya çalışacak, daha doğrusu, ezilmemek için uğraşacaktır.

Welles, dehasına uygun bir şekilde, filmini kurarken en temel kararları yine çok doğru almış, ki bunların belki de en önemlisi, filmin çok uluslu yapısından yararlanarak mekanları alabildiğine çeşitlemesi, Paris veya Roma’dan da eski Demirperde ülkelerini anımsatan devasa mekanlar bulmuş olması… Gerçekten de filmde Bay K’nın kaldığı pansiyondan başka bir tane bile normal mekan yoktur, hepsi çok yüksek tavanlı, içine futbol sahası sığacak kadar geniş, uzun koridorlara, bitmek bilmeyen merdivenlere sahip binalardır. Bunlara dev meydanlar, insanı boyutlarıyla ezen çok büyük heykeller eşlik eder. Muhteşem görüntü çalışması, bu mekanları gölgelerle bezer, olduklarından bile korkunç gösterir. Bazen bu dev mekanlar binlerce insanla doludur, Bay K. insan selinden zor kurtulur, bazı sahnelerde ise loş kuytuluklarla tek başına boğuşur. Gerçeküstücü sahneler, filmin “düşsel” yapısını güçlendirir. Sonuçta ortaya kabus gibi bir film çıkar; izleyicisini bir girdaba çekip orda tutsak eden, içindeki paranoyayı en üst seviyeye çıkaran bir film; insanı hem güzelliği, hem psikolojik etkisiyle ezen bir başyapıt…

Olağanüstü yetenekli Perkins’e, Tamiroff’tan Schneider’a, hepsi özenle seçilmiş ve çok akıllıca oynayan isimlerden kurulu uluslar arası bir kadro eşlik ediyor. Filmin senaryosu, görüntüleri ve kurgusu da birinci sınıf…

Meraklısına:
Ek dublaj için bütçesi olmayan Welles 11 ayrı karakterin bazı repliklerini seslendirmiş, ki bunların bazısı Perkins’e ait. Sorulduğunda Perkins, hangi repliklerin kendi sesinden olmadığını ayırt edemediğini söylemiş…

Welles’in en sevdiği filmi...

Ödülü:
Fransız Eleştirmenler Birliği En İyi Film Ödülü (1964)

Seçme replikler:
Hastler: “Zincirlenmiş olmak bazen özgür olmaktan daha güvenlidir."

Josef K. (Hastler’a): “Zaten mahkeme de buna inanmamı istiyor. Evet, komplo bu: tüm dünyanın çılgın, absürd, şekilsiz, anlamsız olduğuna bizi ikna etmek… Çirkin oyun bu. Demek mahkemeyi kaybettim. Ee, ne olmuş? Sen de kaybediyorsun. Herkes kaybediyor. Ne olmuş yani? Bu durum tüm evrenin delice olduğunu mu gösterir?”

The Trial / Le procès / Dava
Senaryo ve yönetim: Orson Welles (Franz kafka’nın aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Michael Salkind, Alexander Salkind
Oyuncular: Anthony Perkins (Josef K.), Jeanne Moreau (Marika), Romy Schneider (Leni), Elsa Martinelli (Hilda), Suzanne Flon (Miss Pittl), Orson Welles (Avukat Hastler), Akim Tamiroff (Bloch), Michael Lonsdale (Rahip), Max Haufler (Max Amca)
1962 Fransa, İtalya, Batı Almanya, Yugoslavya ortak yapımı, 118 dakika, siyah-beyaz.
DVD firması: Digital Kültür

Ölümsüz Sevgili

IMDB: 6,8
Manalı Filmler: 7,5

Açıkcası sevgili okur, bu filmden hareketle hayalini kurduğum filmi bundan daha çok sevdim: Temaları, hatta senaryosunu, hatta tüm ekibini aynen korudum, fakat yönetmen koltuğunda Kar Wai Wong oturuyordu… Çünkü aşkı ve onunla ilintili hasret, kavuşma, fedakarlık vb temaları, inanılmaz bir ustalıkla anlatmasını en iyi o biliyor, en azından Uzakdoğu yönetmenleri içinde... Bu saptamanın ne denli doğru olduğunu göstermeye “Eros” derlemesinde yer alan kısa filmi yeter aslında, fakat tabii ki (ülkemizde DVD’leri yayımlanmış) “In The Mood For Love / Aşk Zamanı” ve onun “hayallerin ötesinde” tanımlamasına layık devam filmi “2046” da var.

Çünkü Feihong Yu’nun hayal gücü bu projeye yetmemiş. Kendisi Batı’da da tanınan, ama asıl Uzakdoğu ülkelerinde ünlü bir oyuncu (“The Joy Luck Club”), bu da ilk yönetmenliği. İlginçtir, beklenebileceği gibi tutuk da değil, yetersiz de, filmi vasatın üzerinde bir rejiyle kotarmayı başarmış.

Fakat yönetmenlik, senaryonun çok gerisinde kalmış:

Mo ve eşi bir köy evine taşınırlar. Bina eskiden manastır olarak kullanıldığı için köyden uzaktır. Eşinin iş gezisinde olduğu bir gün Mo, evde yalnızken, avludaki ağacın dibinde tanımadığı bir genç adam görür. Kısa sürede onun hayalet olduğunu, fakat konuşmak için geldiğini anlar. A Ming, genç kadına hikayesini anlatmaya başlar: Kabile lideri olan abisinin aksine kanun dışı işlerden, şiddetten hoşlanmayan, “gönül adamı” denebilecek bir karakterdir. Buna rağmen ormanda dolaştığı bir gün görüp vurulduğu A Jiu’yu köyüne kaçırıp beraber olmuş, sonra da evlenmiştir. Fakat genç kadın ona duyduğu nefreti hiç gizlememiş, hep soğuk davranmış, buna tahammül edemeyen A Ming manastıra kapanmaya karar vermiştir.

Hikaye ilerledikçe Mo, öyküdeki A Jiu’nun kendisi (bir önceki enkarnasyonu) olduğunu anlar. Öyleyse A Ming neden yeniden enkarne olmamıştır ve daha önemlisi Mo’dan ne istemektedir?

Görüldüğü üzere hikaye, ortalama bir yönetmenlikten fazlasını, örneğin çok daha incelikli bir yaklaşımı gerektiriyor. Daha önemlisi aynen Wong’un filmlerindeki gibi, taze ve “gönül işlerine” daha uygun bir anlatım dili istiyor. Yu ise ana akım sinemanın diline bırakmış kendini, yer yer onda da aşırıya kaçmış (örneğin göğüs planlarının çok büyük bir çoğunluğunda 180 derecelik, bazen fazla hızlı çevrinme var), savaş sahnelerini fazla kanlı çekip filmin dengesini bozmuş.

Yine de film ilgiyle izleniyor, yer yer seyircinin hassas noktalarına dokunabiliyor…

Eternal Beloved / Ai you lai shengÖlümsüz Sevgili 
Senaryo ve yönetim: Feihong Yu (Lan Xu’nun romanından)
Yapımcılar: Li Sun, Feihong Yu
Oyuncular: Feihong Yu (Mo Xiao-yu / A Jiu), Yihong Duan (A Ming), Lu Yao (A Ming'in abisi), Jia Li (Ya Ping), Songyan Tu (Qin Yan)
2009 Çin yapımı, 111 dakika.

9 Temmuz 2010 Cuma

Cennetimden Bakarken


IMDB: 6,6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: %42
Manalı Filmler: 5,5

“Lord Of The Rings / Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin yönetmeni Peter Jackson’dan büyük bir hayal kırıklığı…

Filmin en önemli sorunu henüz proje aşamasındayken iyi tasarlanamamış, sonuçta “ortada kalmış” olması. Seri katil tarafından öldürülen Susie’nin ahretteki yaşantısını filmde neden seyrettiğimizin bir açıklaması yok. Çünkü Susie sadece seyrediyor, katilinin yaptıklarını, ailesinin üzüntüsünü izliyor, hoşlandığı ama hiç birlikte olamadığı delikanlıyla sohbetlerini anımsıyor vs. Tüm o sahneler, henüz çocuk denebilecek bir yaştayken ve daha pek çok şeyi yaşayamamışken öldürülmüş olmasının acısını seyirciye hissettiriyor kuşkusuz ama başka bir işlevleri de olamıyor. Filmin ölüme, ölüm sonrasına dair felsefi bir yaklaşımı yok, bu konuda cümle kurmayınca da ahret hayatı tamamen havada kalıyor. Ayrıca Susie’nin diğer boyutlardaki hayatı ile dünyadaki hayat arasında bir etkileşim olmaması projenin bir başka handikapı.

Filmin iki cami arasında beynamaz olması da bu yüzden: Susie’nin ahret hayatı ile dünyadaki yaşam paralel veriliyor ama iki tarafta da kayda değer bir şey yok, örneğin katil yakalanacak mı, kurtulacak mı sorularıyla haşır neşir olup hop oturup hop kalkmıyoruz izlerken.

Bir diğer büyük handikap ise Mark Wahlberg’in oyunculuğu, daha doğrusu oynayamayışı… Sezar’ın hakkı Sezar’a, “Max Payne” gibi, projenin doğası gereği oyunculuğun alt perdede kaldığı, efektler ve bol ayrıntı çekimi sayesinde oyunculuktaki aksamaların daha kolay örtülebildiği modern aksiyon filmlerine yakışıyor Walhberg, ama film ne kadar boyut kazanırsa o da o kadar çuvallıyor. O yüzdendir ki, sonuçta başarılı olamasa da, sıradan popüler Holivud filmlerinden olmayan “The Happening / Mistik Olay” gibi filmlerde ona rol verilmesi çok tuhaf, hele “Cennetimden Bakarken”e asla uyum sağlayamıyor.

Film başta senaryosu olmak üzere belli açılardan o kadar ciddi biçimde aksıyor ki, başta “The Hobbit” olmak üzere ilerde seyredeceğimiz Peter Jackson filmleri hakkında da ciddi soru işaretleri doğuruyor. Başarılı yönleri ise Tucci’nin oyunu ve ahret yaşantısına ilişkin sahnelerdeki görsel efektler (Ki o alanda “What Dreams May Come / Aşkın Gücü” (Vincent Ward, 1998) hala açık ara önde, buradaki efektler daha başarılı değiller ama farklılar ve bu hoş)…

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oskar ve Altın Küre adaylığı.
Ayrıca 6 ödül ve 20 adaylık.

Lovely Bones / Cennetimden Bakarken
Yönetmen: Peter Jackson
Senaryo: Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson (Alice Sebold’un romanından)
Yapımcılar: Carolynne Cunningham, Peter Jackson, Aimée Peyronnet, Fran Walsh
Oyuncular: Mark Wahlberg (Jack Salmon), Rachel Weisz (Abigail Salmon), Susan Sarandon (Lynn), Stanley Tucci (George Harvey), Michael Imperioli (Len Fenerman), Saoirse Ronan (Susie Salmon), Rose McIver (Lindsey Salmon), Reece Ritchie (Ray Singh)
2009 Yeni Zelanda, ABD, İngiltere ortak yapımı, 136 dakika
Gösterim tarihi: 26 Şubat 2010
DVD Firması: Tiglon / Paramount Pictures.

26 Haziran 2010 Cumartesi

Bugmaster

IMDB: 6,1
Manalı Filmler: 7.0

Ne hayvan, ne bitki olan, gözle görülemeyen, insanlara musallat olan asalaklara Japonca’da mushi denirmiş. Musishi ise bu yaratıklarla başa çıkmanın yollarını bilen bir tür uzman… Uluslararası ismi “böcek ustası” biçiminde çevirebileceğimiz “Bugmaster” olan film, gezici şaman Ginko’ya odaklanıyor. Annesi bir heyelanda ölünce Ginko’yu yanına alıp yetiştiren Nui, kendisine musallat olan yaratıklardan kurtulmak için sürekli onlara ilişkin anlatılanları kağıda dökerek bir tür “mushi günlüğü” oluşturan Tanyu ve yılan biçimindeki özel bir gökkuşağını bulmaya çalışan Kourou filmin diğer ana karakterleri.

Yuki Urushibara’nın yarattığı çizgi roman serisi Japonya’da popüler olunca önce animasyon TV dizisi olarak uyarlandı, ertesi yıl da sinema filmi yapıldı. Projenin yönetmenliğine ise efsane manga “Akira”yı yöneten Katsuhiro Ôtomo getirildi.

Ôtomo bu ilk sinema filminde, klasik Japon sineması örneklerini hatırlatır derecede olgun bir anlatım tutturuyor, dingin peyzajlar sunuyor, doğanın büyüleyici sükunetiyle doğaüstünün gizemini dengeli bir tavırla aktarıyor. Hayli ilginç, seyir zevki yüksek bir film kotarmayı başardığı için bundan sonraki filmlerini merakla bekliyoruz.

Meraklısına:
Filmin başrol oyuncusu Odagiri’yi Kim Ki Duk’un çarpıcı filmi “Dream / Rüya”da seyretmiştik.

Mushishi / Bugmaster
Yönetmen: Katsuhiro Ôtomo; Senaryo: Katsuhiro Ôtomo, Sadayuki Murai (Yuki Urushibara’nın aynı adlı çizgi roman serisinden); Yapımcılar: Kiyoshi Inoue, Sunmin Park; Oyuncular: Jô Odagiri (Ginko), Nao Omori (Nijirou), Yû Aoi (Tanyu), Makiko Kuno (Maho'nun annesi), Reia Moriyama (Maho), Hideyuki Inada (Yoki); 2006 Japonya yapımı, 131 dakika.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Aşk Ve Ölüm


IMDB: 8.0;
Allmovie: 5/5 yıldız
Manalı Filmler puanı: 8.5

“The Archers” (okçular) adıyla da tanınan Powell-Pressburger ikilisinin başyapıtlarından biri…

2. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz pilot Peter ve Amerikalı kadın subay June telsizde tanışır ve birbirlerinden etkilenirler. Uçağı yara alan Peter paraşütsüz olarak atlamak zorunda kalır ama kurtulur. Bir sahilde kendine gelir, June’la tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Bu arada Öteki Dünya’da, Peter’ın oraya geçişini sağlamakla görevli 71 Nolu Yönetici’nin sis yüzünden onu bulamadığı anlaşılır. Yönetici canını almak üzere Peter’la iletişime geçer, ama o dünyayı bırakmak istemez. Arada oluşan 20 saatlik kayma sırasında aşık olmuştur ve bu onun kabahati değildir… Peter’ın talebi üzerine, Öteki Dünya’daki Temyiz Mahkemesi genç adamın durumunu görüşmek üzere toplanır.

Öteki Dünya’yı konu alan bu klasik İngiliz filmi hala tazeliğini ve önemini koruyor. Yapıldığı yıllar için şaşırtıcı set tasarımı ve hoş birkaç senaryo trüğü de cabası…

Ödülleri:
1948 En İyi Avrupa Filmi (Bodil Ödülü)

A Matter of Life and Death / Aşk Ve Ölüm
Senaryo, yapım ve yönetim:
Michael Powell, Emeric Pressburger; Oyuncular: David Niven (Peter Carter), Kim Hunter (June), Roger Livesey (Dr. Frank Reeves), Marius Goring (71 Nolu Yönetici), Abraham Sofaer (Hakim), Raymond Massey (Abraham Farlan); 1946 İngiltere yapımı, 104 dakika, siyah-beyaz.

11 Mayıs 2010 Salı

Be With You

IMDB: 7.9;
Manalı Filmler: 8.0

Uzakdoğu sinemasının ustası olduğu fantastik aşk filmlerinden biri…

Takumi ve 6 yaşındaki oğlu Yuji, yağmur mevsimiyle birlikte bir mucizeyi de beklemektedirler: Bir yıl önce vefat eden Mio, ilk yağmurlar başlayınca “dönmeye” söz vermiştir. Nitekim sözünü tutar, birlikte yürüyüşe gittikleri ormanda beliriverir. Ama evlilik hayatına dair hiçbir şey anımsamamaktadır.

TV’den gelen yönetmen Doi’nin eli yüzü düzgün çalışması, ülkesinde çok büyük bir gişe başarısına ulaşmış, hatta kendi çapında bir fenomen olmuştu: Örneğin Moi’nin ölümünden evvel oğlu için hazırladığı, ailenin hikayesini basit cümle ve resimlerle anlatan defter, kitap olarak basılıp satışa sunulmuştu. İki başrol oyuncusunun çekimlerin ardından evlenmesi de medyada epey yankılanmış, haliyle, Ichikawa’nın iki romanı daha perdeye aktarılmıştı: “Heavenly Forest” (Tada, kimi wo aishiteru, 2006) ve “Say Hello For Me” (Sono toki wa kare ni yoroshiku, 2007).

Holivud’un Jennifer Garner’lı bir tekrar çevrimini yapmaya hazırlandığı film, nedense ülkemize hiç uğramadı, oysa aşk, ölüm gibi temaları tipik Doğu yaklaşımıyla işliyor, yani hassas bünyelerde bol gözyaşı üretimine neden olabilecek her tür malzemeye sahip...

Ödülleri:
“En İyi Kadın Oyuncu” dalında Japon Akademisi Ödülü adaylığı (Yuko Takeuchi); “En İyi Asya Filmi” dalında Hong Kong Film Ödülü adaylığı

Be With You / Ima, ai ni yukimasu
Yönetmen: Nobuhiro Doi
Senaryo: Yoshikazu Okada (Takuji Ichikawa'nın romanından)
Yapımcılar: Kei Haruna, Shin Horiguchi, Minami Ichikawa

Oyuncular: Yuko Takeuchi (Mio), Shido Nakamura (Takumi), Akashi Takei (Yuji), Yosuke Asari (delikanlı Takumi), Chihiro Otsuka (Liseli Mio), Mikako Ichikawa (Midori)
2004 Japonya yapımı, 119 dakika.

29 Nisan 2010 Perşembe

Yedinci Mühür



Hayatın anlamını sorgulayan başka filmler de çekildi kuşkusuz, fakat sadece “Yedinci Mühür” bu konudaki soruları bir çığlığa dönüştürdü

IMDB: 8.4 (116. sırada)
Allmovie: 5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 93
Manalı Filmler puanı: 9.5
“Sinema Tarihinin En İyi 1000 Filmi” listesinde 53. sırada
İnanç ve Sanat” sitesinin listesinde 13. sırada

Haçlı Seferleri’nde 10 yıl savaşan şövalye Antonius ve hizmetlisi Jöns evlerine dönmektedirler. İsveç vebaya teslim olmuştur, yol boyunca cesetler, ölmekten korkan insanlar, onları dine davet eden fanatikler ve bu zorlu yaşama bir parça neşe katmaya çalışan tiyatrocuları görürler. Derken elinde tırpanı, kara peleriniyle Azrail, Antonius’un önünde belirir, şövalyeye zamanının dolduğunu söyler. Antonius onu satranç oynamaya davet eder. Bir insanın onu asla yenemeyeceğine inanan Azrail bu meydan okumayı kabul eder. Maç başlar.

Adını Yeni Ahit’teki “Book Of Revelation” bölümünde geçen, kıyametle ilgili cümlelerden alan yapıt, din ve inanç temaları üzerine yapılmış en özel filmlerden biri. Bir Vaiz’in oğlu olan, çocukluğu kiliselerde geçen, ancak Tanrı ve dine inanmakta hayatı boyunca güçlük çektiğini belirten Bergman, pek çok filmine dinle ilgili alt metinler yerleştirmiş, özellikle üçünde doğrudan doğruya bu temaları işlemişti ki “Yedinci Mühür” bunların en beğenileni ve en ünlüsü.

Yönetmenin başka filmlerinde, örneğin diğer bir başyapıtı olan “Wild Strawberries / Yaban Çilekleri”nde de çalışan Gunnar Fischer’in siyah-beyaz görüntüleri, seyirciye tanımlamakta güçlük çektiği bir keder duygusunun yerleşmesine yol açıyor. İnanç ve özellikle Tanrı’nın varlığının belirsizliğiyle ilgili çok az replik var; fakat görüntü çalışması ve birinci sınıf oyunculuklar sayesinde tüm film dev bir soru işaretine dönüşüyor.

Hayatın anlamını sorgulayan başka filmler de çekildi kuşkusuz, fakat sadece “Yedinci Mühür” bu konudaki soruları bir çığlığa dönüştürdü.

Meraklısına: Bergman filmin ilhamının Akira Kurosawa’nın dönem filmlerinden geldiğini, Japon ustanın eserlerinin hayranı olduğunu söylemiş.

Sinema tarihinde altın bir sayfası olan büyük usta Bergman, yönettiği 50’den fazla film içinde en çok “Yedinci Mühür”ü beğendiğini belirtiyor.

Filmin kitabı da ülkemizde yayımlandı.

Ödülü:
Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü, Altın palmiye adayı (1957)

Seçme diyaloglar:
Antonius Block: “Olabildiğince iyi günah çıkartmak istiyorum, ama kalbim bomboş. O boşluk bir ayna. Yüzümü görüyorum ve tiksinti ve dehşet hissediyorum. İnsanlara kayıtsızlığım beni içime kapadı. Şimdi bir hayaletler dünyasında yaşıyorum... rüyalarımda mahkum.”

Jöns: “Aşk vebaların en karasıdır. Eğer aşktan ölünebilseydi, bir parça olsun zevk veriyor diyebilirdik”…

Antonius Block: “Tanrı'yı hissiyatımızla kavramak o kadar mı zor? Neden boş vaatlerin ve görünmez mucizelerin oluşturduğu bir buluta saklanıyor? İnançtan yoksunken inananlara nasıl inanacağız? (…) İçimdeki Tanrı'yı neden yok edemiyorum? Neden içimde acılar vererek ve beni aşağılayarak yaşamaya devam ediyor? Kalbimden onu söküp atmak istiyorum ama ondan kurtulamıyorum. (… ) Bilgi istiyorum. İnanç değil. Varsayım değil. Bilgi. Tanrı'nın bana elini uzatmasını, yüzünü açmasını ve benimle konuşmasını istiyorum.”

Antonius Block: “Hiç kimse, her şeyin aslında hiçbir şey olduğunu bile bile ölümle yüzleşemez.”

Jöns: “Bunları neden çiziyorsun?”
Kilise ressamı: “İnsanlara ölümü hatırlatmak için.”
Jöns: “Bu onları mutlu edecek bir şey değil ki.”
Kilise ressamı: “Neden sürekli onları mutlu etmek zorundayız ki? Onları arada sırada korkutmak da akıllıca olabilir.”
Jöns: “O zaman resimlerine bakmazlar.”
Kilise ressamı: “Evet, bakarlar. Bir kurukafa çıplak bir kadından daha ilginçtir.”
Jöns: “Eğer onları korkutursan...
Kilise ressamı: “O zaman düşünürler...
Jöns: “Ya sonra?..”
Kilise ressamı: “Sonra daha da korkarlar.”

Antonius Block: “İnanmak acı çekmektir. Bu, orda, karanlıkta bir yerde olan birini sevmeye benzer. Ve o asla çıkagelmez, ne kadar güçlü seslenirsen seslen.”

Antonius Block: “Şeytan’la tanıştın mı? Ben de onunla görüşmek istiyorum.”
Cadı: “Neden istiyorsun ki bunu?”
Antonius Block: “Ona Tanrı’yı soracağım. O biliyordur. Bir bilen varsa, mutlaka odur.”

Yedinci Mühür / Det sjunde inseglet / The Seventh Seal
Senaryo ve yönetim: Ingmar Bergman (Kendi oyunundan); Yapımcı: Allan Ekelund; Görüntü yönetmeni: Gunnar Fischer; Oyuncular: Max von Sydow (Antonius Block), Bibi Andersson (Mia), Bengt Ekerot (Azrail), Nils Poppe (Jof), Gunnar Björnstrand (Jöns), Inga Landgré (Karin); 1957 İsveç yapımı, 96 dakika, siyah-beyaz; DVD firması : A. E. Film / Saga

Düş İçinde Düş

IMDB: 5.3
Allmovie: 2.5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 23
Manalı Filmler: 8.0

Usta oyuncu Anthony Hopkins üçüncü kez yönetmen koltuğunda…

Felix, bir cinayet filmi senaryosu yazmaktadır. Dış dünya ve iç dünyası arasında bölünmüştür. İki dünyadan birbirine geçişler olduğunu fark eder, senaryosundaki bazı karakterler gerçek hayatında ortaya çıkmaktadır ve bunun tersi de söz konusudur…

Rüyalar, hayal gücü ve gerçek yaşam arasındaki paralellikleri işleyen “Slipstream”, görüp görebileceğiniz en yüksek düzeyde mana içeren filmlerden biri. Dilimize “pervane rüzgarı” biçiminde çevrilebilecek olan ismi, eserin yapısı hakkında epey ipucu veriyor. Şaşırtıcı derecede başarılı senaryosunda Hopkins, senarist Felix’in bilinç akışını aynen yakalayıp yansıtmaya çalışmış. IMDb puanının düşük olmasının nedeni, bu yapısı yüzünden filmin ortalama izleyiciye karışık gelmesi olabilir. Zaten Hopkins’in tam bir başarıya ulaştığını söylemek zor; ama film kesinlikle kayda değer, anlamlı ve iyi niyetli bir deneme…

Sinema tarihinin en usta görüntü yönetmenlerinden biri iş başında, reji gayet olgun ve ölçülü, oyunculuklar ise birinci sınıf…

Locarno Film Festivali Gençlik Jürisi Ödülü

Düş İçinde Düş / Slipstream
Senaryo, müzik ve yönetim: Anthony Hopkins; Yapımcılar: Stella Arroyave, Robert Katz; Görüntü yönetmeni: Dante Spinotti; Oyuncular: Christian Slater (Ray / Matt Dobbs), Jeffrey Tambor (Jeffrey / Dr. Geekman), Michael Clarke Duncan (Mort / Phil Henderson), John Turturro (Harvey Brickman), Anthony Hopkins (Felix Bonhoeffer), Jennifer Anne Franklin (Shelly), Monica Garcia (Monica); 2007 ABD yapımı, 96 dakika; TV’de gösteriliyor.