Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor
IMDB: 8,2 (170. sırada)
Rotten Tomatoes: % 9,2
Manalı Filmler: 9,9
“Amores Perros /Paramparça: Aşklar-Köpekler”, melek tarafımızla hayvan yanımız, “köpek yüreğimizle” “köpek dişlerimiz” arasındaki gerilim yüzünden paramparça olan insan yaşamları hakkında bir film…
Bir araba kazasının birbirine bağladığı üç öykünün ortak tarafı, hikayelerin baş kişilerinin, köpekleri ve belli bir insanı çok seviyor olmaları, tam da bu sevgi yüzünden zarara uğramaları, hissettikleri sevgiyle yırtıcı alışkanlıklarının oluşturduğu kör makasın cenderesinde kalıp ruhen ve bedenen parçalanmaları…
İlk öykünün kahramanı Octavio, ağabeyi Ramiro’nun karısına aşık, köpeği Cofi’yi dövüştürerek kazandığı parayla şehirden kaçıp Susana ile yeni bir yaşama başlamayı arzuluyor.
İkinci öykünün merkezinde ünlü model Valeria var: Sevgilisi Daniel’le yeni bir hayata başladığı gün kaza geçiriyor, vücudu, mesleğini sürdüremeyeceği biçimde zedeleniyor. Evden çıkamadığı –ve kimselerin onu aramadığı- boğucu nekahat günlerinin tek yoldaşı köpeği Ritchie’yi, kaçıverdiği döşemenin altından çıkaramıyor, zavallı hayvanı farelerin parçaladığını sanarak günler geçiriyor.
Octavio ve Valeria’nın arabalarını “parçalayan” kazaya, El Chico (Keçi) lakaplı evsiz tanık oluyor, görevlilerin arabadan çıkarıp yola bıraktıkları Cofi’yi sahipleniyor, yaşadığı terkedilmiş binada baktığı bir grup sokak köpeğinin arasına katıyor. Eski bir gerilla olan El Chico kiralık katil aslında, dağa çıkarken terkettiği kızıyla yeniden ilişki kurmanın yollarını arıyor.
Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, bu üç öyküyü zamanı parçalayarak birleştiriyor, örneğin araba kazasını üç kez izliyoruz, her birinde bir kahramanın bakış (görüş) açısından.
Film, Tarantino’yu dünya çapında üne kavuşturan “Reservoir Dogs / Rezervuar Köpekleri”ni anımsatacak biçimde, hızla giden bir arabanın içinde (kazanın hemen öncesinde) açılıyor. Silahlı takip sürmektedir, filmin baş kişilerinden biri arabayı kullanırken bir yandan da arka koltukta kan kaybetmekte olan “köpek”le ilgilenmektedir vs.
Bu sahne aslında Octavio’nun öyküsünün orta bölümünde yer alıyor. Hikayenin başına dönüp delikanlıyı tanıyor, ağabeyi, annesi ve yengesi Susana ile ilişkisini izlemeye başlıyoruz. Filmde -başka bir çok şeyle birlikte-zamanın da parçalanacağını seyircisine böyle bildiriyor yönetmen.
Filmde parçalananların başında (David Cronenberg’in kulakları çınlasın) bedenler geliyor. Yakışıklı Octavio, duş alırken Ramiro’nun saldırısına uğruyor, kazadan çeşitli kırık ve yaralarla çıkıyor, bastonla yürüyebiliyor. Güzel Valeria’nın bedenine de iki darbe iniyor, araba kazasında parçalanan bacağı, yatak odasındaki -intihar girişimi izlenimi veren- kazadan sonra kangren olduğu için kesiliyor. Listede, Octavio’nun önce kafa attığı, sonra da dövdürdüğü Ramiro’nun banka soyarken bir kurşunla delinen bedeni, kazada ölen arkadaşı ve yine Octavio’nun bıçakladığı rakibi de var.
Sadece insan bedenleri değil, köpekler de parçalanıyor: Cofi’nin dövüşlerde öldürdüğü hemcinsleri, başarısı yüzünden bir insan tarafından kurşunlanması, iyileşir iyileşmez El Chico’nun köpeklerini parçalaması ve tabii ki farelerin yaraladığı Ritchie…
Octavio ve Valeria’nın arabaları kazada, El Chico’nun birbirlerine düşürdüğü üvey kardeşlerin arabaları ise bir hurdacıda parçalanıyorlar. Valeria ve sevgilisi, Ritchie’yi kurtarmak için döşemenin tahtalarını, Daniel yatak odasının kapısını parçalıyorlar.
Ve yaşamlar parçalanıyor… İzlediğimiz üç evliliğin biri 20 yıl önce, El Chico’nun karısı ve kızını terkedip dağa çıkmasıyla yıkılmış. İkincisi, filmin başlarında yıkılıyor, Daniel karısı ve iki kızını terkedip Valeria’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Octavio’nun tüm çabalarına rağmen yıkılmayan Susana’nın evliliği ise Ramiro’nun ölümüyle bitiyor.
Oya gibi işlenmiş senaryo, üç ana kişi arasındaki benzerlik ve farklılıkların altını, zamanı parçalama yönteminden yararlanarak öyle bir çiziyor ki, seyirciye sadece izlemek ve “hayat ne kadar tuhaf” diye düşünmek kalıyor: El Chico’nun kızı babasız büyümüştü, Daniel’in kızlarını ve Ramiro’nun biri henüz doğmamış çocuklarını da aynı gelecek bekliyor.
Üç farklı sınıftan gelen kahramanlar, film boyunca büyük miktarlarda paralar kazanıyor ve kaybediyor ya da sevdikleri kişiye veriyorlar.
Maalesef hayat böyle…
Senaryo paralelliklerle örülmüş, ama her benzerlik, farklılığı da barındırıyor. Örneğin kazadan sonra -ameliyat için- saç ve sakalı kesilen Octavio’nun yeni yüzü kaybettiklerinin resmi olurken, El Chico’nun traş oluşu gerilla/kiralık katil kimliğini bırakacağını düşündürüyor.
Octavio yeni bir yaşama başlayamazken, bunu başarabilen Valeria sonrasında neredeyse her şeyini kaybediyor, katil El Chico’nun parçaladığı aileler, söndürdüğü yaşamlar sayesinde kazandığı paralar cebinde, katil köpeği yanında yeni bir yaşama doğru yürüdüğü final sahnesi ise filmin en çarpıcı bölümlerinden biri. Sadece onun başarabilmesinin nedeni belki de, yaşam ateşinde adamakıllı pişmiş, çelik gibi sertleşmiş olması, ama onun da duyguları, büyük acıları var. Geçmişte inandığı ideoloji uğruna, hapisten çıktığından beridir ise, inançsızlığı sayesinde gözünü kırpmadan adam öldürebiliyor ama Cofi’nin başına dayadığı silahını ateşleyemiyor. Cinayetlerle ilgili hiç suçluluk duymuyor ama kızıyla ilgili vicdan azabı öylesine büyük ki bedenine sığmıyor.
Filmin başarısında Inarritu’nun sağlam bakış açısının payı büyük. Senaryo başta olmak üzere tüm filme, didaktik olmayan, gördüklerini yansız bir tutumla izleyiciyle paylaşan bir anlayış hakim. Tüm karakterlere ne çok yakın, ne çok uzak, orta karar bir mesafede duran yönetmen, öfkeli, ya da isyankâr da değil; küçük kardeşlerinin yaramazlıklarından bahseden bir ağabey gibi, onları anlayarak, “maalesef böyle oluyor” der gibi anlatıyor…
İlginçtir ki film, insanlık durumlarını işlerken köpeklerden bolca yararlanıyor. Köpekler, nedensiz şiddet uygulamayı bilmiyorlar, fakat sahipleri arzu ettiğinde hemcinslerini öldürmeyi de öğreniyorlar. Köpek dövüşünü kazanç vasıtasına çevirenler insanlar; öz ya da üvey kardeşlerine, karılarına ve çocuklarına ihanet edenler de onlar. Köpekler ise sadakatleriyle tanınıyor, ihanet nedir bilmiyor, koşulsuz seviyorlar. İnsanlar da sevebiliyor kuşkusuz, fakat koşulları var, ihanete teşneler, bir yanları ne kadar melekse, öbür tarafları da o kadar hayvansı: Ramiro’nun karısına davranışlarında bu iki ucu da görüyoruz, Valeria ve Daniel’in birbirlerine tavırları da iki uç arasında dalgalanıyor. Octavio ağabeyine köpek gibi davranırken Susana’ya adeta tapıyor. Onlarca çocuğu öksüz bırakan El Chico, kızından bir gülücük, bir tatlı söz alabilmek için çevresinde dolaşıyor.
“Paramparça” tam da bu nedenlerle çok sert bir film, her mideye, her beyne göre olmadığı kesin. Çünkü bize bizi gösteriyor, hem melek, hem köpek olduğumuzu, bu ikisi arasında bir denge tutturmaya çalışırken kendimizi ve başkalarını parçaladığımızı anlatıyor.
Başkalarını da parçalıyoruz çünkü hayat bir bütün, hemcinslerini öldürmeyi öğrettiğin köpek, başka evlerde de sergiliyor marifetini…
Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor.
Tüm bunlarda raslantılar da rol oynuyor; Valeria yemek pişirmeyi biliyor olsa kaza geçirmeyecekti. O kazaya tanık olmasa El Chico, hayatını söndürmek için binlerce peso aldığı genci, sevgilisinin yanında vuracak, iki üvey kardeşi, ortalarında bir silahla başbaşa bırakmayacaktı.
“Paramparça”da böyle çarpıcı onlarca yaşantı parçası, onlarca dram var, hepsi de “Yaşam ne acayip” dedirten cinsten.
Hem de o kadar tuhaf ki; yüksek binalara boydan boya asılan resmin, gün geliyor indiriliyor. Ve sen, o resimde gururla sergilediğin güzel bacaklarından biri kesikken bakabiliyorsun boş duvara… Yanında seni hiç bırakmayacak köpeğin, bu haline uzun süre katlanmayacağı anlaşılan sevgilin ve gözlerinde yaşlarla…
Ağustos 2001
Yapımcı ve yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu
Senaryo: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Emilio Echevarria (El Chivo), Gael Garcia Bernal (Octavio), Goya Toledo (Valeria), Alvaro Guerrero (Daniel), Vanessa Bauche (Susana), Jorge Salinas (Luis), Marco Perez (Ramiro)
2000 Meksika yapımı, 154 dakika
DVD firması: As Sanat
insan ruhunun karanlık yönleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan ruhunun karanlık yönleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Mayıs 2012 Cuma
5 Ocak 2012 Perşembe
Schindler’in Listesi
IMDB: 8.9 (7. sırada)Meta Critic: % 93
Manalı Filmler: 10
Oskar Schindler'in anısına
(28 Nisan 1908 - 9 Ekim 1974)
Bu filmin afiş sloganı şöyle: “Bir insanın hayatını kurtaran, tüm cihanı kurtarmış olur”…
Talmud’da geçen bir cümleymiş bu.
Hangi kitaptan olduğu mühim değil, hayatın kutsallığına atıfta bulunan en değerli bilgilerden biri olması önemli.
Oskar Schindler bir aziz veya veli değil; başarıya ulaşmaya çalışan bir Alman. Ülkesinin işgal ettiği Polonya’da ticari potansiyel görüyor, oraya gidip Nazi yöneticilerle ahbaplık kuruyor, kap kacak üretmeye başlıyor.
Schindler işadamı; Nazi partisi üyesi ama Nazilerin yaptıklarıyla ilişkisi yok. O uygulamaların kendisine bir zararı da yok, tersine oluşan ortam örneğin ucuz iş gücü bulmasını sağlıyor. İlk başlarda keyfi yerinde.
Fakat, tanık olduğu zulüm ve vahşet yüzünden giderek değişiyor, bilinçleniyor, hayatını ve tüm servetini hem de birkaç kez riske atarak insanları kurtarmaya başlıyor (Yöneticilere rüşvet vererek insanları satın alıyor). Üstelik savaş bittiği, Almanya yenildiği an kendisinin savaş suçlusu olarak yargılanacağını bilerek… Sonuçta 1200 Yahudi, Schindler sayesinde hayatta kalıyor.
Bu film yapılana kadar geçen yaklaşık 50 yılda o 1200 kişinin bir bölümü vefat etmiş. Buna rağmen 1993’te Schindler’in kurtardığı kişiler ve onların soyundan gelenlerin sayısı 6 bine ulaşmış. O iş adamı o kişileri kurtarmasa bu 6 bin kişi de hayatta olmayacaktı.
DVD’deki eklerden birinde güzel bir örnek veriliyor: Savaş bittiğinde 16 yaşında olan bir genç, ABD’ye yerleşmiş, öğretmen olmuş, binlerce kişiyi eğitmiş. Schindler’in yaptıkları o binlerce öğrenciye de katkıda bulunmuş.
Dahası var: Filmin çekimleri sırasında tanıştığı soykırım kurbanlarının anlattıklarından etkilenen Steven Spielberg, bir vakıf kuruyor, bir organizasyon başlatıyor. 50’den fazla ülkede 2. Dünya Savaşı’nın gerçek kurbanları bulunuyor, onlarla röportaj yapılıyor. Sonunda oluşan 52 bin söyleşi okullarda gençlere izletiliyor. Örneğin Almanya’da her dönem 1 milyon civarında öğrenci bunları derste seyrediyormuş; ırkçılık ve nefretin insanlığa ne zararlar verebildiğini anlamaları için…
Schindler’in fedakarlık ve cesareti, bugünkü gençlere de bu biçimde yarar sağlıyor.
Velhasıl, bu film çok sıradan, hayli kötü yapılmış bir eser olsaydı bile, anlattığı hikaye yüzünden önemsenmesi gerekirdi, o derece manalı.
Kaldı ki 10 numara bir iş: Başta Neeson, Kingsley, Fiennes üçlüsü olmak üzere tüm oyunculuklar çok başarılı, film teknik açıdan kusursuz ve hayli yetenekli bir yönetmenin eseri olduğu için her planıyla göz kamaştıran bir eser…
Ayrıca çok yüksek bütçeli ve çok emek harcanmış bir film bu: Zulüm ve katliam sahneleri o kadar iyi yapılmış ki seyircinin ruhu alt üst oluyor.
Sözün özü: Mutlaka izlenmeli…
Belli aralıklarla, tekrar tekrar…
Ödülleri:
En İyi Film, Yönetmen, Uyarlama Senaryo, Görüntü Yönetmeni (Janusz Kaminski), Müzik (John Williams), Kurgu (Michael Kahn) ve Sanat Yönetmeni dallarında Oskar; Erkek Oyuncu (Neeson), Yardımcı Erkek Oyuncu (Fiennes), Kostüm, Makyaj, Ses dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 68 ödül ve 18 adaylık.
Açık Gazete, 7 Ekim 2011
Schindler's List / Schindler'in Listesi
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Steven Zaillian (Thomas Keneally'nin kitabından)
Yapımcılar: Branko Lustig, Gerald R. Molen, Steven Spielberg
Oyuncular: Liam Neeson (Oskar Schindler), Ben Kingsley (Itzhak Stern), Ralph Fiennes (Amon Goeth), Caroline Goodall (Emilie Schindler), Jonathan Sagall (Poldek Pfefferberg), Embeth Davidtz (Helen Hirsch)
1993 ABD yapımı, 195 dakika.
DVD firması: As Sanat
30 Eylül 2011 Cuma
Sessizlik
IMDb: 7.9Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 9.0
Bergman sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri. En İyi Yabancı Film Oskarını tam 3 kez kazandı, ayrıca 9 Oskar adaylığı var. 5 kez Altın Palmiye için yarıştı, 1997’de “Palmiyelerin Palmiyesi” ödülüne değer görüldü. “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” seçmesinde 10 filmiyle yer aldı.
Steven Spielberg şöyle demişti: “Ona her zaman imrendim. Keşke onun kadar büyük bir sinemacı olabilseydim, ama bu imkansız. Ondaki sinema aşkı bana vicdan azabı yaşatır”.
O aşk Bergman’da öylesine yoğundur ki, filmlerini adeta elle tutulabilir bir sinema duygusuyla donatır, açıklanamaz bir çekicilik verir onlara. Sinemanın çok az sayıdaki gerçek büyücülerindendir o.
Büyük ustanın bu özelliklerini en çok yansıtan filmlerinden biridir “Sessizlik”. Önemli bölümü bir otelde, 3-4 kişi arasında geçen bir filmin, yapıldıktan 50 yıl sonra da sinema tarihinin en başarılı eserleri arasında kabul edilmesi, sadece Bergman adıyla açıklanabilir.
Güçlü bir filmdir “Sessizlik”. Genelinde iletişimsizlik, Anna’nın ablasına bakışlarında nefret ve kayıtsızlık ve örneğin Esther’in hastalığının nüksettiği sahnede ölüm korkusu çok yoğundur.
Zaten Bergman filmleri, aynı zamanda felsefi yönleriyle ünlüdür. Eserlerinin çoğunda varoluşa dair sorunları, iletişimsizlik, yalnızlık gibi meseleleri ve tabii ki inanç ve ölümü irdelemiştir.
Film ilk planda görülen ana temasını (iletişimsizlik) çeşitli biçimlerde irdeler: İki kız kardeş (Anna ve Esther) yabancı bir kentte iki gün kalırlar. Birbirlerinin dilini bilmedikleri için Anna ve sevgilisi olan garson cinsellik, Anna’nın oğlu Johan ile cüceler oyun, Esther ile otel görevlisi ise işaret diliyle anlaşırlar (Tüm bu insanlar içinde en az anlaşabilenler, aynı dili konuşanlardır). Müzik, fotoğraf, sinema ve gösteri sanatları da bir iletişim aracı olarak kullanılır.
Anna ile Esther’in çocukluklarından kalma ciddi meseleleri vardır, artık iletişim zeminini bile yitirmişlerdir. Yaşama arzuları da yok olmuştur. Daha dışa dönük olmasına rağmen Anna, çevresindeki dünyada sadece cinsellik arar. Aydın bir kişilik olmasına rağmen Esther de bulundukları kenti merak etmez, gezip tanımaya çalışmaz. Dış dünyayla, kendi iç dünyalarıyla ve diğer insanlarla iletişim kuramayan, buna çabalamayı bile bırakmış bu iki kadın aslında –yönetmenin ülkesi- İsveç’in simgesidirler; filmin daha az fark edilen temalarından biri modern yaşam eleştirisidir. Kente giren tanklar, o uygarlığın sonuna ilişkin bir öngörüdür.
Johan’ın otelde tanıştığı cücelerin yedi tane oluşu, ise ünlü masalı düşündürür: Ne Esther’de, ne de Anna’da o saflık kalmıştır, zihinleri kadar ruhları da kirlidir.
Filmin adıyla kastedilense, iki kız kardeş arasındaki iletişimsizlik değildir sadece, Tanrı’nın sessizliğidir. “The Seventh Seal / Yedinci Mühür” gibi filmlerinde de aynı temayı işleyen Bergman’ın ünlü “inanç üçlemesi”nin son halkasıdır bu film; Tanrı’nın var olup olmadığı tartışılmaz artık, sessiz, acılı bir kabulleniş noktasına varılmıştır.
İki kardeş, aynı kişiliğin iki yönüdür aslında. Anna, hasta ablasını otel odasında bırakıp gider, içe dönük ve entelektüel kimliğin ölüme terk edilişidir bu. Anne ile oğulun neyi geride bıraktıklarını, Esther’in yeğenine verdiği mektuptaki kelime anlatır: “Ruh”.
Aklın susuşu. Umutsuzluk.
Sessizlik.
Meraklısına:
Üçlemenin diğer filmleri, “Aynanın İçinden" ve “Kış Işığı”nın da videoları piyasada bulunuyor.
Filmin senaryosu da ülkemizde yayımlandı.
Ödülleri:
3 ödül ve 1 adaylık.
Açık Gazete, 26 Ağustos 2011
Tystnaden / The Silence / Sessizlik
Senaryo ve yönetim: Ingmar Bergman
Yapımcı: Allan Ekelund
Oyuncular: Ingrid Thulin (Ester), Gunnel Lindblom (Anna), Birger Malmsten (garson), Håkan Jahnberg (otel görevlisi), Jörgen Lindström (Johan)
1963 İsveç yapımı, 96 dakika, siyah beyaz
DVD firması: Tiglon / Bir Film
19 Ağustos 2011 Cuma
Dövüş Kulübü
Fincher’a göre sağlam temel bilgidir. Bilgi insana kendi gücünü öğretir, aslolan da budur, çünkü birey sistemin/toplumun dayatmalarına sadece içindeki gücü kullanarak karşı çıkabilir
IMDB: 8,8 (14. sırada)
Rotten Tomatoes: % 81
Manalı Filmler: 9,5
David Fincher ölmüş olsa ve “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorsalar, birbiriyle çelişen sıfatlar kullanırdım: “Parlak bir yetenekti. Bize ayna tutardı. Tehlikeli bir adamdı. Şakacı bir çocuktu. Önemli bir sinemacıydı. Çok duyarlıydı. Seyircisine oyun oynamaktan hoşlanırdı. Müthiş analizler yapardı. İnsanları çok severdi. Gerilla ruhu taşırdı. Hollywood’dan çıkan son ‘auteur’dü. İnsafsızdı. Entelektüeldi. Depresifti. Ona hâlâ çok seviyorum.”
Fantezi bu ya, “Peki ya ‘Dövüş Kulübü’ nasıldı?” diye de sorsalar tek cümleyle yanıtlardım: “Tam bir David Fincher filmiydi.”
“Alien 3”, “Se7en / Yedi” ve “The Game / Oyun”, kendi reji tarzını geliştirmiş, öykü anlatmayı iyi bilen, atmosfer kurmakta becerikli bir yönetmenin ürünleriydi. Fincher özellikle “Yedi”de, çağdaş uygarlığa ilişkin düşüncelerini ortaya koydu, “lider ülke” ABD’nin kimi açılardan cehennemden farksız olduğunu savundu, gurur duyulan ekonomik ve siyasal gelişmelerin sıradan bireyler üzerindeki etkisinin korkunç olabileceğini gösterdi.
“Dövüş Kulübü” ise yönetmenin kimi -bilmediğimiz- yönlerini deşifre ediyor, anlattığı öykü ve karakterleriyle (Flaubert’in “Madame Bovary benim” dediği anlamda) ciddi bir özdeşleşme içinde olduğunu gösteriyor. Fincher yine bir bireyin, sistemin şekillendirdiği toplumla ve hayatla ilişkisinin yeniden tanımlanması sürecini anlatıyor ama bu kez çok daha serbest bir stil kullanıyor, yeni öyküleme teknikleri geliştiriyor, Müfettiş’in Tyler’ı tanıttığı sahnelerde belgesel üslubuna geçip araya sıkıştırdığı diğer sinemaya dair esprilerle de seyircisini oyuna katılmaya davet ediyor.
Bu çağrıyı kabul edip Fincher’ın da Tyler’vari bir tutumla kendi filmine porno parça koymasından keyif almak mümkün, filmi sadece kimi bölümleriyle değerlendirip faşizm söylemini geliştirdiğini iddia etmek de… Yönetmenin, adeti olduğu üzere bize tuttuğu aynadan kendimize dair bilgiler edindiğimiz için mutlu da olabiliriz, aynayı parçalama isteğiyle de dolabiliriz. Oraya buraya bomba koymayı savunduğunu varsaymak da bize kalmış, iyi yönetmenlerin mesaj vermek gibi bir dertleri olmadığını düşünüp Fincher’ın sorularını ciddiye almak da.
Bu filmin soruları çok ve hayli de ilginçler. Örneğin Tyler Müfettiş’e diyor ki: “Babamızı Tanrı yerine koyduk ve o bizi terk etti; öyleyse Tanrı’ya ne oldu?”. Başka sorular da var: “Ülkemizi seviyorduk. Amerikan rüyası yalan çıktı. Üstelik proletarya da devrimci işlevini yitirdi. Öyleyse toplumu hangi sınıf dönüştürecek? Hizmet sektörü çalışanları ve beyaz yakalılar mı? Eğer onlarsa, kullanacakları yöntemler tarihteki örneklerden ne kadar farklı olur? Öfkeleri daha mı büyüktür?”
Fincher’ı asıl ilgilendiren bireyin tüm bunlar ortasındaki konumudur. Herkesin seçme şansı vardır, veteriner olma idealini yaşam koşulları yüzünden bir yana bırakıp bir markette çalışmak da yeğlenebilir, böyle davranan kişileri enselerine silah dayayıp ideallerine sarılmaya zorlamak da.
Seçim şansını kullanabilmek seçenekleri görebilme becerisine, bu da kişinin kendini ve yaşamı ne kadar tanıdığına bağlıdır. “Yedi”nin finalinde Brad Pitt, filmin asıl kişisi Morgan Freeman’ın engelleme çabalarına rağmen seri katilin oyununa gelmiştir çünkü hayatı sağlam bir temel üzerine inşa edilememişti.
Fincher’a göre sağlam temel bilgidir. Bilgi insana kendi gücünü öğretir, aslolan da budur, çünkü birey sistemin/toplumun dayatmalarına sadece içindeki gücü kullanarak karşı çıkabilir, içine kıstırıldığı tuzaktan ancak bu yolla kurtulabilir. Bu yüzden Michael Douglas’a “oyun” oynanmış, sahip olduğu her şeyi geri alabilmesi için “dövüşmeye” zorlanmıştır. Ders yalındır: Yaşamına sahip çık, canlan, hayata aktif olarak katıl, pasif kalırsan yok olur ya da edilirsin.
“Dövüş Kulübü” baş kişi Müfettiş’in benzer bir öğrenme sürecinden, kendi öğretmenini bizzat yaratarak geçişinin öyküsüdür.
Alt ben Tyler sahneye çıkmadan hemen önce Müfettiş bir Yeni Çağ’cı toplu meditasyon seansına katılır, kişilerin kendilerini tanımalarına yardımcı olması amacıyla geliştirilmiş “güç hayvanı” tekniğini uygular: Buzlarla kaplı mağara onun hem kendini, hem de çevresindeki dünyayı algılama biçimini simgeler. Mutlu olmak istiyorsa güç hayvanı pengueni örnek alıp çevresindeki yaşama uyum sağlayabilecek biçimde evrimleşmiş, kendisiyle kavgasız, evrenle barışık bir varlık haline gelmesi, benzer dertlerden muzdarip bir kıza benzeyen Marla’yla işbirliği yaparak diğer insanları sevmeyi öğrenmesi gerekmektedir.
Son 15 yılda epey yaygınlaşan Yeni Çağ felsefesi de bunu savunur, bir zamanlar Nietszche de “Amor fati” demiştir. Kişinin kaderini sevebilmesi uzlaşmayı gerektirir. Fakat Fincher zaten iyi bir analizci ve uslanmaz bir şakacıdır: İnsanın içindeki kötü tarafı temsil eden Mr. Hyde’dan kurtulmak için Dr. Jekyll’ın kendini öldürdüğü noktaya gelir, biz orada durmasını beklerken devam eder, filmini şu cümleyle bitirir: “Tyler ölmedi, içimizde yaşıyor!”
Sinema; Sayı: 59, Ocak 2000
Ödülleri:
4 ödül ve 15 adaylık
Meraklısına:
Afiş için hazırlanan sloganlardan biri şöyle: “Tüm ümidini yitirmek özgürlüktür”
Fight Club / Dövüş Kulübü
Yönetmen: David Fincher
Senaryo: Jim Uhls (Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Art Linson, Cean Chaffin, Ross Grayson Bell
Oyuncular: Edward Norton (Müfettiş), Brad Pitt (Tyler Durden), Helena Bonham-Carter (Marla Singer), Meat Loaf Adey (Robert Paulson), Jared Leto (Angel Face)
1999 ABD, Almanya ortak yapımı, 139 dakika
Gösterim tarihi: 10 Aralık 1999
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox
Etiketler:
çarpıcı görsellik,
felsefi,
insan ruhunun karanlık yönleri,
kıssa,
kült film,
meditasyon,
olumlu yönde dönüşüm,
romandan,
sistemle savaşmak,
spiritüel,
Yeni Çağ
24 Temmuz 2011 Pazar
Çarpışma
Senaristler içinde yaşadıkları toplumun geçirmekte olduğu süreci iyi irdelemiş, akıllıca resmetmişler. Hanson'ın tüm prensiplerinden bir anda vazgeçip kendini kurtarmak için arabasını (cinayet mahallini) ateşe vermesi, bu dokunaklı örtbas çabası, ABD'nin Irak'ta yaptıklarının bir resmi gibi adetaIMDB: 8,0
Rotten Tomatoes: % 76
Manalı Filmler: 8,5
Paul Haggis insanın içini acıtan bir ABD tarifi yapıyor.
"Magnolia / Manolya" kadar hüzünlü, yer yer "Happiness / Mutluluk"un sert bakış açısını da yakalayan bir tarif bu ve en az "American Beauty / Amerikan Güzeli" kadar dramatik. Öykülerinin birleşiminden doğan cümlelerin içerdiği anlam açısından ise yukarıda andığım benzerlerinden çok daha ileri ve önemli.
Los Angeles'ta yolları/yaşamları bir günde kesişen bir grup insanın hikayesini anlatan "Çarpışma"nın benzerlerinden farkı, 2004 yapımı olması. Yani filmde anlatılan hikayeler İkiz Kuleler saldırısından sonra yaşanıyor. Yine kendilerinin yaptığı filmlerden hareketle "Özgürlükler Ülkesi"nden ziyade "Korkular Ülkesi"ne benzediğini zaten bildiğimiz ABD artık adamakıllı paranoya cehennemine dönüşmüş. Bu ruh hali filmde çeşitli hikayelerde vurgulanıyor: Başarılı bir TV yönetmeni, yolda kendisini durduran polisin -aramak bahanesiyle- karısı Christine'i taciz etmesine seyirci kalıyor; İspanyol çilingirin 5 yaşındaki kızı pencereden bir merminin girebileceğinden korktuğu için yatağının altına sığınıyor; cadde ortasında silah tehdidiyle arabaları gasp edilen Bölge Savcısı'nın karısı, sırf çilingirin tipini beğenmediği için evin tüm kilitlerinin aynı gece içinde ikinci kez değiştirilmesini istiyor vs. İki sahnede ise paranoya doruk noktasında: Meslektaşının ırkçı tavırlarından rahatsız olan -ve genelde iyi bir insana benzeyen- genç polis memuru Hanson, arabasına aldığı zenci delikanlıyı silah çıkardığını sandığı için çekip vuruyor. Kaza yapan ve belki de az sonra patlayacak olan arabanın altında sıkışmış durumda kalan Christine'in yardıma o tacizci polis memurunun geldiğini görünce yaşadığı panik ise filmin en etkili anlarından biri. Kadın adamdan öylesine korkmuş ve tiksinmiş ki kendisine dokunmasındansa orada öylece bırakmasına razı.
Haggis'in tarifine göre herkes yabancılardan korkuyor, konu ABD olunca bu, herkes herkesten korkuyor anlamına geliyor. O kişilerin gerçekte nasıl insanlar olduklarını kimse merak etmiyor, anlamaya çalışmıyor, nefret edip uzak durmaları için yabancı olmaları yeterli. Beyazların kendi ırkına yaptıkları muameleden rahatsızlığını her fırsatta belirten zenci genç için yanlışlıkla çarptığı yaşlı adam bir Çinli, alt tarafı bir çekik gözlü, tam da bu yüzden kendisinden aşağı bir varlık, yol ortasında yaralı bırakılabilir. Kimliği belirsiz saldırganlar için tahrip ettikleri dükkanın İranlı sahipleri Arap. (Dükkan sahibinin yaşlı eşinin duvarları silerken "İranlılar ne zaman Arap oldu?" diye şaşırması ne kadar dokunaklı.) Beyazlar zencilerden, WASP'lar örneğin Latin Amerikalılardan nefret ediyor ve dehşetli korkuyorlar.
Tam da bu korku yüzünden yollarına çıkan herkese kolayca zarar verebiliyorlar. Caddelerde birer el bombası gibi tıngır mıngır yuvarlanıyorlar, artık kime denk gelirse. İranlı adamın sigortadan para alamamasının hıncını çilingirden çıkarmaya çalışması ve bu uğurda bir kız çocuğunun canını almasına ramak kalması çevreye nasıl körlemesine saldırdıklarının etkili bir örneği.
Tüm bu sarsıcı hikayeleri Haggis dengeli bir bakış açısıyla, soğukkanlı bir yaklaşımla ele almış. Usta işi senaryonun yardımıyla karakterlerini birkaç fırça darbesiyle resmederken iyi ve kötü yanlarını aynı netlikle veriyor, nasıl çifte standart uyguladıklarını, prensiplerinden ne kadar kolay vazgeçebildiklerini gösteriyor, (genelde standartların çok üzerinde seyreden oyunculukların da katkısıyla) sergiledikleri insan davranışlarının kökeninde hep aynı kanayan yaranın bulunduğunu belirliyor: Dehşetli bir korku, amansız bir korunma güdüsü...
Bu filmin tüm dünyada seyircilerin yüzüne bir tokat gibi çarptığı cümle bu: 11 Eylül sonrası ABD eskisinden çok farklı, bu süper devletin vatandaşları artık kendi canlarının da -üstelik çok fena- yanabileceğini anlamış durumdalar ve korkudan ödleri patlıyor.
Alt cümleler
Kuşkusuz ki bu bildiğimiz bir cümle, o anlamda filmin sürprizi yok, sahip olduğu yenilik alt cümlelerde. Bunları vurgulamak için Haggis ve senaryo ortağı Bobby Moresco simgesel sahneler belirleyip filme yerleştirmişler. Bunlar hikayelerin merkezinde duran korku duygusuyla doğrudan bağlantılı olmadıkları için kolay ayırt ediliyorlar: Örneğin bir sahnenin yeniden çekilmesine ilişkin platoda geçen fikir alışverişinin filmde ele alınan kesişmelerle bağlantısı yok, ama Cameron'ın orada sergilediği ezik tavrın nedeninin konuyla yakından ilişkisi var: Başarılı, zengin zenci sahip olduğu her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu biliyor.
11 Eylül 2001 günü devleti ve halkıyla ABD'nin derinden idrak ettiği bir gerçek bu.
Savcı'nın karısı Jean'ın (Sandra Bullock) evde düşüp ayağını burkması filmin ana ekseniyle tamamen ilgisiz görünüyor, o bölümden senaristlerin muradı ise Jean'ın evinde çalışan (ve aslında sürekli eleştirdiği) hizmetçisi Maria'ya sarılıp: "Tek yakın arkadaşım sensin" deyişi, daha doğrusu bu cümlenin ifade ettiği korkunç yalnızlık duygusu. Bu duyguyu da Amerikalılar 11 Eylül'de öğrendiler. Yeni binyıl öncesinde çekilen ABD filmlerinde "biz benzersiziz, hepsinden üstünüz" duygusu hakimdi, yakın tarihli Amerikan filmleri gösteriyor ki üstünlük sandıkları özelliklerinin kendilerini ne kadar yalnızlaştırdığını idrak etmeye başlamışlar.
Senaristler içinde yaşadıkları toplumun geçirmekte olduğu süreci iyi irdelemiş, akıllıca resmetmişler. Hanson'ın tüm prensiplerinden bir anda vazgeçip -cinayet sonrası- kendini kurtarmak için arabasını (cinayet mahallini) ateşe vermesi, bu dokunaklı örtbas çabası ABD'nin Irak'ta yaptıklarının bir resmi gibi adeta (Kimileri içinse o bir şenlik ateşi!).
Savcı'nın popülerlik kaygıları ve müfettiş seçileceği söylenen Dedektif Graham'a yapılan çirkin teklif (suçu kesin olmayan bir polisi tutuklamalarına yardım etmesi karşılığında onlarca suça bulaşmış kardeşinin dosyasını görmezden gelmeleri) ABD'ye hakim olan yozlaşmış sistemin küçük bir simgesi.
Cameron'ın arabasını gasp etmeye çalışan eli silahlı gencin üzerine delirmiş gibi saldırması, üzerine silah doğrultan polislere diklenerek kendini vurdurtmasına ramak kalması ise Bush yönetiminin halen Ortadoğu'da izlediği politikayı düşündürüyor.
Aynı bakış açısıyla ele alınabilecek çok ilginç iki motif daha var: Yaşlı Çinli'nin minibüsünün içinden çıkan Uzak Doğulu kaçak göçmenler (ve tabii ki onların adam başı 500 dolara satılmaları) ve Dedektif Graham'ın alzheimer hastası annesi. Bir dakika geçmeden aynı şeyleri sorması ya da söylemesiyle, kendine özgü ve gerçekliğe uymayan bir dünyada yaşıyor olmasıyla o yaşlı kadın günümüz ABD'sinin hangi özelliğini simgeliyor dersiniz?
Film+, sayı: 4, Temmuz 2005
Ödülleri:
En İyi Film, Özgün Senaryo ve Kurgu dallarında Oskar; Yönetmen, Müzik, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Dillon) dallarında Oskar adayı
En İyi Özgün Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Dillon) dallarında Altın Küre adayı
Ayrıca 41 ödül ve 61 adaylık
Çarpışma / Crash
Yönetmen: Paul Haggis
Senaryo: Paul Haggis & Bobby Moresco
Oyuncular: Sandra Bullock (Jean Cabot), Don Cheadle (dedektif Graham Waters), Matt Dillon (polis memuru John Ryan), Jennifer Esposito (Ria), Thandie Newton (Christine Thayer)
2004, ABD, Almanya ortak yapımı, 112 dakika
DVD Firması: Tiglon / PRA Films
Etiketler:
11 Eylül sonrası ABD,
ahlaki çöküntü,
Budist,
çok hikayeli film,
dram,
hoşgörüsüzlük,
ırkçılık,
ırkçılık eleştirisi,
insan ruhunun karanlık yönleri,
sosyal eleştiri
6 Mayıs 2011 Cuma
Onibaba
Korku öğelerini ve cinselliği kullanışı bakımından da, ama asıl insan ruhunun karanlık labirentlerinde fütursuzca dolaşması açısından bir öncü eser…IMDB: 8,0
All Movie: 4,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 82
Manalı Filmler: 9,0
Steven Jay Schneider’ın “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” listesinde
Kaneto Shindo’ya saygıyla…
(28 Nisan 1912 - …)
Ortaçağ’da doğa daha korkunçmuş, şimdiki kadar kontrol edilemediği için.
İnsanlar daha cahilmiş, bilim bugünkü kadar ileri olmadığı için.
Devlet ve yasalar bugünkü kadar gelişmiş değilmiş, daha savunmasızmış insanlar, daha fazla korkuyorlarmış, bu yüzden de daha korkunç işler yapıyorlarmış.
Tüm bunları çok az diyalogla, ama yoğun bir sinema diliyle anlatıyor “Onibaba”.
Zamanının hayli ilerisindeymiş bu film, hala dimdik ayakta…
14. yüzyıl, Japonya… Bitmek bilmez savaşlar ülkeyi harabeye çevirmiştir, insanlar aç ve umutsuzdur. Savaşa götürülen Kichi’nin annesi ve genç karısı, evin yakınlarına yolu düşen savaşçıların (gerekirse onları öldürerek) giysi ve silahlarını Ushi’ye pirinç karşılığı satarak hayatlarını sürdürmektedirler. Komşuları Hachi savaştan döner, anlattığına göre kaçmıştır, Kichi de ölmüştür. Hachi ile artık kocasını beklemesi gerekmeyen Genç Kadın arasında bir ilişki başlar. Gelininin Hachi’yle evlenerek kendisini yapayalnız bırakmasından ürken Yaşlı Kadın, biraz da ilişkiyi kıskandığı için onları engellemeye, Gelin’i korkutmaya çalışır. Üçü, adım adım trajik sona yaklaşırlar…
Kadınları dini konularda cesaretlendirme amacıyla tasarlanmış ünlü bir Budist kıssadan hareketle yazılan “Onibaba”, 2. Dünya Savaşı sonrasında Japon toplumunda oluşan ahlaki yozlaşmayı anlattığı düşünülen bir film. Gerçekten de tüm karakterler “öldür ki öldürülmeyesin” prensibiyle hareket ederler, hiçbir erdemleri, hiçbir inançları kalmamış gibidir.
İnsanları bu hale getiren savaş, her biri bir dakika bile sürmeyen birkaç küçük çatışma sahnesi dışında hiç gösterilmez filmde; ama etkisi hep hissedilir. Ana karakterlerin adeta ruhunu ezer, o yüzdendir ki bir duruşları varsa hayat içinde, o da savaş karşıtı olmaktır, “bunun onların savaşı olmadığını” konuşurlar.
Atmosferi çok etkileyicidir “Onibaba”nın; insan boyunda sazlıklarla kaplı bataklık, etkileyici yüzler ve ifadeler, muhteşem gölgelerle dolu siyah beyaz görüntüler, temelde çığlığa benzer insan sesleri ve davul ritimlerinden oluşan müziği ile benzersiz bir dünyayı tasvir eder, adeta cehenneme davet eder seyircisini...
Korku öğelerini ve cinselliği kullanışı bakımından da, ama asıl insan ruhunun karanlık labirentlerinde fütursuzca dolaşması açısından bir öncü eserdir…
Filmde hayalet, canavar vb korku öğeleri yoktur; tam da bu yüzden eşsizdir “Onibaba”: Sıradan insanların ne kadar korkunç olabildiğini göstermeye cüret etmiştir…
Ödülleri:
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Yoshimura) ve Görüntü Yönetmeni dallarında Blue Ribbon Ödülü.
Meraklısına:
Japon kültüründe “Onibaba”, ihtiyar kadın kılığında insanlara görünen ve onları yiyen canavarların adıymış, filmin ismi buradan geliyor.
Filmde sözü edilen iç savaş, neredeyse 50 yıldan fazla sürmüş.
Üretken bir sanatçı olan Kaneto Shindo’nun 150’den fazla senaryoda adı bulunuyor, 44 uzun metrajlı film çekti. 99 yaşında –henüz gösterime girmeyen- “Ichimai no hagaki”yi tamamladı.

Shindo’ya göre maskenin onu takanlarda yaptığı değişiklik, atom bombası kurbanlarında oluşan figür bozukluğunu simgeliyormuş.
Fragmanı
Benzer filmler:
"Ugetsu Monogatari" (Kenji Mizoguchi, 1953)
"Kwaidan" (Masaki Kobayashi, 1964)
"Throne of Blood / Kanlı Taht" (Akira Kurosawa, 1957)
"Woman of the Dunes" (Hiroshi Teshigahara, 1964)
Devil Woman / Onibaba
Senaryo ve yönetim: Kaneto Shindo
Yapımcılar: Hisao Itoya, Tamotsu Minato, Setsuo Noto
Oyuncular: Nobuko Otowa (Kichi'nin Annesi), Jitsuko Yoshimura (Kichi'nin Karısı), Kei Satô (Hachi), Jûkichi Uno (Samuray general), Taiji Tonoyama (Ushi)
1964 Japonya yapımı, 103 dakika, siyah beyaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
