Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

2. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2015 Cumartesi

Son Kahraman

IMDb: 7.2
Rotten Tomatoes: % 75
Manalı Filmler: 9

(John Rabe'nin anısına; 
23 Kasım 1882 – 05 Ocak 1950)

Ünlü “Schindler's List / Schindler'in Listesi” filminin ana karakteri, 2. Dünya Savaşı sırasında 1200 Yahudi'yi ölümden kurtarmıştı.

John Rabe, yaklaşık 250 bin Çinli'yi kurtardı.

Fakat Schindler, Rabe'den daha çok tanınıyor. Sinema severler arasında da Spielberg'in filmi, “Son Kahraman”dan daha fazla biliniyor ve seviliyor.

Bunun temel nedeni ise politika.

Şöyle ki: Yahudilerin 2. Dünya Savaşı sırasında çektikleri acıları, örneğin Rusların yaşadıklarından daha değerli ve önemli gösteren bir halkla ilişkiler çalışması tüm dünyada ısrarla sürdürülüyor. Bu nedenle sürece Yahudiler açısından bakan projeler daha kolay finans buluyor, yapım sürecinde ve sonrasında ayrıca destekleniyor, sonuçta daha ünlü ve ödüllü filmler haline geliyorlar... Böylece bir Yahudi, 200 Çinli veya 2 bin başka milletten insandan daha değerliymiş gibi bir algı yaratılıyor/sürdürülüyor. Emin olun, Rabe 250 bin Yahudi'yi kurtarmış olsaydı, onlarca sinema filmi, dizi ve belgeselde hikayesi ballandıra ballandıra anlatılırdı...

Rabe konusunda mağdur tarafta da bir sorun var: Japonlar 1937'de Nanking'i işgal ettiklerinde 300 binden fazla sivil ve silahsız askeri öldürüp binlerce kadına tecavüz ettiler; tarihin gördüğü en büyük katliamlardan biri bu. Ama o sırada ülke Çin Nasyonal Partisi'nin yönetimindeydi, komünistlerin değil. Mao'nun birlikleri John Rabe'in kurtardığı askerlerle uzun yıllar boyunca (tam olarak 1927-1950 arası) savaştılar... Yani bugünkü Çin yönetimi de John Rabe'yi canı gönülden sahiplenmiyor.

Daha da ilginci Rabe o Çinlileri kurtarırken Almanya ile Japonya'nın müttefik olmasından yararlanıyor. Müdürü olduğu Siemens fabrikasının kapısını savaştan kaçan sivillere açıyor, yüzlerce insanı dev bir Nazi bayrağının altına sokuyor, Japon uçakları Nazi amblemini görünce oraya ateş etmiyorlar... Çin açısından durum çetrefilli: Çinlileri kurtaran, düşmanın (Japonya'nın) müttefiği olan ülkenin bir vatandaşı, üstelik bir Nazi...

Bu koşullarda Alman bir yönetmenin çıkıp Rabe'yi odağa alan bir film yapmasını alkışlamamak mümkün mü?

Üstelik Gallenberger önemli bir isim: Mezuniyet filmi “Quiero ser / I want to be...” ile kısa film dalında Oskar kazanmıştı. -Hindistan'da geçen- “Schatten der Zeit / Shadows of Time” gibi beğenilen filmler yaptı, halen Şili'de 1973'te yapılan darbe sırasında Alman bir çiftin yaşadıklarını ele alan “Colonia Dignidad / Dignity Colony”nin çekimlerine devam ediyor.

Farklı ülkelerde geçen öyküler anlatmayı seven Gallenberger'in meselelere ulusal kimliğin dışında bir yerden, evrensel değerler açısından baktığı çok belli.

“Son Kahraman”da da öyle yapmış: Sadece Rabe'yi değil, Dupres ve Dora gibi diğer gerçek karakterleri de aslına uygun biçimde perdeye yansıtmaya çalışmış. Siyasi konulara mesafeli durmuş, örneğin Rabe'nin sadık bir Nazi partisi üyesi olduğunu gizlemiyor, ama Rosen ve Wilson'ın Nazizmle ilgili eleştirilerini de aktarıyor. Avrupalıları diğer milletlerden üstün çizmiyor, oldukları halde (umursamaz veya alkolik gibi) gösteriyor, üstelik daha filmin ilk dakikalarında Rabe'nin ne kadar ırkçı olduğunu vurguluyor.

Dolayısıyla bu filme ulusal kimlikleri, siyasi aidiyetleri bir yana bırakarak, “insan hikayesi” olarak bakmak gerekiyor. Filmin değerini takdir etmek ve Rabe'den bir şeyler öğrenmek ancak o zaman mümkün olabilir... 

Meraklısına: 

Pek çok Japon oyuncu, filmde rol almayı senaryoyu dahi okumadan reddetmiş. Büyük Japon film dağıtım şirketlerinden biri Gallenberger'den filmden -katliamı yöneten- Prens Asaka'nın sahnelerini çıkarmasını istemiş, reddedilmiş. Başka talip de çıkmayınca film Japonya'da gösterime girmemiş. Katliamın 70. yılında bu türden olayların hiç yaşanmadığını iddia eden filmler Japonya'da afişe çıkmış.

Filmin görüntü yönetmeni Jürgen Jürens, ülkemizde iyi tanınan bir isim. 1980 ortalarından başlayarak “Yer Demir Gök Bakır”, “Usta Beni Öldürsene”, “Aşk Ölümden Soğuktur” gibi yerli yapımlarda görev yapan sanatçının imzası bulunan son Türk filmi 2006 yapımı “Hayatımın Kadınısın”.

Açık Gazete, 6 Ocak 2015

City Of War / John Rabe / Son Kahraman
Senaryo ve yönetim: Florian Gallenberger (Erwin Wickert'in kitabından)
Yapımcılar: Benjamin Herrmann, Mischa Hofmann
Oyuncular: Ulrich Tukur (John Rabe), Daniel Brühl (Dr. Georg Rosen), Steve Buscemi (Dr. Robert Wilson), Anne Consigny (Valérie Dupres), Dagmar Manzel (Dora Rabe), Jingchu Zhang (Langshu). 
2009 Almanya, Fransa, Çin ortak yapımı, 134 dakika.
Gösterim tarihi: 3 Eylül 2010
DVD firması: Horizon

22 Nisan 2015 Çarşamba

Ovadaki Alevler


Kimi uzmanlara göre gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film... Modern 2. DS başyapıtları, örneğin -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, “Piyanist” veya “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...



Tamer Baran



IMDB: 8,0 
Rotten Tomatoes: 
% 100
Manalı Filmler: 
10,0

Kon Ichikawa'nın anısına
(20 Kasım 1915 – 13 Şubat 2008)

Uzaktan bakıldığında dost sanılabilecek iki asker. Biri kırık ayağıyla tek başına ilerleyemiyor, öteki sürekli aç, arkadaşının kimbilir nereden bulduğu tütünleri askerlerle yer elması karşılığı takas edemedikçe karnını doyuramıyor. Ticaret yapamazsa ikisi için de bir şekilde erzak bulmak zorunda, daha olmadı “maymun” öldürerek...

Bu iki asker birbirlerine ölümüne muhtaçlar.

Ve ikisi de, diğerini öldürmek için fırsat kolluyor; tütünleri veya tüfeği çalmak için...

2. Dünya Savaşı'nın son günleri, Filipinler... Japon ordusu paramparça; kalan bir avuç asker dağınık, bazılarının silahı yok, üniformaları dökülüyor, birinin bir ölüde daha iyisini bulup terk ettiği eski botu bir diğeri şükranla karşılıyor... “Nobi / Ovadaki Alevler” (1959) koca bir ordunun can çekiştiği günleri veremli er Tamura'nın gözlerinden aktarıyor: Hastalığı yüzünden diğerleri kadar başarıyla savaşamayacağı için komutanı istemez onu, hastaneye geri yollar. Oradaki yetkilininse önceliği yaralılardır; “Yürüyebiliyorsan hasta değilsindir” diye tersler Tamura'yı... Kahramanımız rüzgarda savrulan bir yaprak gibi ordusunun hezimetinin acılı köşelerinde dolanır durur. Yürüdükçe birbirinden dehşetli insanlık hallerine tanık olur. Örneğin, kırık ayaklı ile yoldaşının maymun eti olduğunu savundukları yiyeceğin gerçekte ne olduğunu keşfetmek, o koşullarda yaşarken bile ağır gelir Tamura'ya...

“Nobi” öncelikle bir karakter çalışması: Terrence Rafferty'nin belirttiği gibi Tamura, tüm sinema tarihinin belki de en yalnız karakteri: Kendisine sırt çeviren bir orduya mensup; dilini, adetlerini, yiyeceklerini bilmediği bir ülkede oradan oraya sürüklenen, teslim olursa öldürüleceğinden korktuğu için Amerikalılara, istilacılardan nefret ettikleri için Filipinlilere de yaklaşamayan bir asker... Bu da tesadüf değil çünkü Ichikawa: (filmlerinde) “Bir adamın kendi sınırlarını zorladığı anların ağırbaşlılığını yakalamaya ve kendisini yenmeyi başaranların yalnızlığını yansıtmaya çalıştığını” söylemiş. Tamura da kendi sınırlarını “Hastane seni kabul etmezse el bombanla kendini öldür” emrine karşı çıkarak, her ne olursa olsun yaşamaya çalışarak zorluyor. Hem başına gelenler, hem de tanık oldukları çok ağır olmasına rağmen...

İkincisi “Nobi”, savaşı gerçekte olduğu haliyle perdeye yansıtmakta çok başarılı... Shohei Ooka'nın bir asker ve savaş esiri olarak kendi tecrübelerine yaslanan romanından uyarlanan bu film o kadar ağır insanlık halleri sergiliyor ki, modern 2. DS başyapıtları, örneğin “Piyanist”, “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” veya -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...

O kadar ki bazı uzmanlar “Ovadaki Alevler”i gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film olarak selamlıyorlar...

Ichikawa'nın başarısı burada: maalesef savaş tam bu kadar acı bir şey...

Ve maalesef bazen hayatta kalmak, ölmekten daha kötü olabiliyor...

Batı ülkeleri Ichikawa'yı “Biruma no tategoto / The Burmese Harp”ın (1956) Venedik Film Festivali'nde ödül kazanmasıyla keşfetmişlerdi. Burma'daki Japon askerlerinin yaşadıklarına odaklanan film, Yabancı Film dalında Oskar'a aday gösterilmiş, ama “La Strada / Sonsuz Sokaklar”a geçilmişti. Yönetmenin 3 yıl sonra bir başka savaş karşıtı filmle çıkagelmesi sürpriz olmadı (Bugün de en çok bu iki filmiyle anılıyor).

Bu iki filmin ardından Ichikawa, kimi otoritelerce, tüm zamanların 5 büyük Japon yönetmeni arasında sayılır hale geldi (Diğerleri: Akira Kurosawa, Kenji Mizoguchi, Mikio Naruse ve Yasujiro Ozu). Bazılarıysa onu dönem dramlarından detektiflik öykülerine, aile komedilerinden aşk hikayelerine çok çeşitli türlerde film yaptığı için eleştiriyor, hem temaları, hem görselliğiyle eklektik olduğunu düşünüyorlar. Ama onların bile reddedemediği bir gerçek var: Ichikawa, Japon sinemasının dünyaya açılmaya başladığı -kimilerinin “hümanist dönem” diye adlandırdığı- 2. DS sonrası yılların (Kurosawa, Kinosuke Kinoshita ve Masaki Kobayashi ile birlikte) birkaç büyük ustasından biri.

Ki o dönem Japon sinemasının altın çağı idi...

Meraklısına: Roman geçen yıl bir kez daha uyarlandı; fakat o film hiç beğenilmedi.

Nobi / Fires on the Plain / Ovadaki Alevler
Yönetmen: Kon Ichikawa
Senaryo: Natto Wada (Shohei Ooka'nın romanından)
Yapımcı: Masaichi Nagata
Oyuncular: Eiji Funakoshi (Tamura), Osamu Takizawa (Yasuda), Mickey Curtis (Nagamatsu), Mantarô Ushio (Teğmen)
1959 Japonya yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: -
DVD firması: - 


AçıkGazete, 16 Şubat 2015

ÖtekiSinema, 24 Şubat 2015

18 Mart 2014 Salı

Dikkat, Şehvet

Hikayenin en trajik tarafı da bu: Gençlerin binbir emek ve harcamayla yürüttükleri komplonun acemiliği, imkansızlığı… Fakat damarlarındaki kanın deli akışı yüzünden gerçeği göremiyor, uğraşmaya devam ediyorlar.  

IMDB: 7,6
Rotten Tomatoes: % 72
Manalı Filmler: 9,5

Tamer Baran


Savaşın en korkunç tarafı kanımca şudur: Sadece cephede yaşanmaz, ordu mensubu olmayanların da evine, hatta uykusuna sızar, sinmekle de kalmaz, ağırlığını koyar, herkesin yüreğini çöle çevirir.
 

Bu filmin benzerlerinden üstünlüğü de bu: Siperlerin dışındaki çarpışmaların, cephede yaşananlardan daha acımasız ve ölümcül olabileceğini gösteriyor.
 

1938 yılında, Japon işgali altındaki Hong Kong’da başlayan film, bir grup üniversiteli tiyatrocuya odaklanıyor. İşgal hükümetinde önemli bir mevkide bulunan Yee’yi öldürmek için onunla yakınlaşıyorlar; aralarından bir genç kız Yee’nin eşiyle ahbap, derken adamın metresi oluyor. Evli bir kadınmış gibi davranan Wong aslında yetenekli bir oyuncu ama bu kez üstlendiği rol boyunu çok aşıyor...
 

Hikayenin en trajik tarafı da bu: Gençlerin binbir emek ve harcamayla yürüttükleri komplonun acemiliği, imkansızlığı… Fakat damarlarındaki kanın deli akışı yüzünden gerçeği göremiyor, uğraşmaya devam ediyorlar. Daha da ilginci Direniş liderleri grubun farkına varıyor ve onlarla ilişkiye geçiyorlar. İki ayrı kadın ajanın başaramadığını Wong’un becermesi bekleniyor.
 

Zor bir iş, bıçak sırtı…
 

Elinden geleni yapıyor Wong. Fazlasını bile yapıyor. Yee ile ilk kez birlikte olduğunda foyası meydana çıkmasın diye grup arkadaşlarından biriyle sevişiyor örneğin, ondan ders alıyor.
 

O sevişme sahnesi filmin kırılma anı, yaşananların, ana karakterlerin hepsini mahvedecek bir girdaba dönüşeceğini o an seziyor seyirci.
 

O sahne, filmin en keskin virajı; o ana kadar eser, idealist, vatansever gençlerin ülkeleri uğruna nasıl savaştıklarını anlatan bir siyasi gerilim iken, yavaş yavaş bir tutku hikayesine dönüşüyor, trajedinin kapısını çalacağını adeta haykırarak.
 

Bu iki yan yana durmaz film türünü birleştirense çoğu izleyicinin gözlerinin faltaşı gibi açılmasına neden olabilecek açıklık ve yoğunluktaki sevişme sahneleri… Nefret ettiği adamla, onunla birlikte olmaya bayılıyormuş gibi davranarak sevişiyor Wong, Yee’yi elinde tutmaya, bir güvenlik boşluğu yakalamaya, arkadaşlarına silaha davranmaları için bir fırsat yaratmaya çalışıyor.
 

Bir yandan da Yee ve Wong birbirlerine bağlanıyorlar.
 

Her yakınlaşma anında daha da tükeniyor Wong, giderek o gerilime dayanamaz hale geliyor…
 

Hikayenin özeti, projenin ortalama bir yönetmen için kabusa dönüşebilecek denli zor olduğunu gösteriyor. Üstelik filmi seyredenlerin önemli bir bölümü, ne olayların geçtiği dönemi biliyor, ne de Çin ve Japon tarihini ve iki kültür arasındaki farkı. Haliyle filmin tüm dünyada rahatlıkla anlaşılabilecek seviyede yapılması gerekiyor. Bunlar yönetmenin işini birkaç misli zorlaştıran etmenler. Fakat Ang Lee –artık- o kadar usta ki, asla aksamayan, hiçbir yönü göze batmayan bir film yapabilmiş.
 

Oya gibi işlemiş her karesini…
 

Bir sahnede Wong, Yee için: “Sadece içime girmekle kalmıyor, bir yılan gibi kalbime de sızıyor” diyor.
 

Bu film de seyircisine aynı şeyi yapıyor.

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adaylığı.
Ayrıca 15 ödül, 25 adaylık.

Meraklısına:
Yee’yi canlandıran Tony Leung, kalbimizde her daim özel bir yeri olan Wong Kar Wai filmlerinin, mesela “In The Mood For Love / Aşk Zamanı” ve “2046”nın da başrolündeydi. Bu filmde de müthiş.
 

Altın Aslan kazanması dolayısıyla Tayvan devleti Ang Lee ve film şirketine ayrı ayrı yaklaşık 300 bin dolar tutarında para ödülü vermiş. Lee ödülü genç yönetmenlerin film çalışmalarına bağışlamış.
 

Yee karakterinde hakim özelliğin “yaralı erkeklik” olduğunu düşünen Ang Lee, Tony Leung’dan üç oyuncunun performanslarını incelemesini istemiş: “Last Tango in Paris / Paris’te Son Tango”daki Marlon Brando, “In a Lonely Place”deki Humphrey Bogart ve “Equus”daki Richard Burton.

Açık Gazete, 4 Kasım 2011

Se, jie / Lust, Caution / Dikkat, Şehvet
Yönetmen: Ang Lee
Senaryo: James Schamus, Hui-Ling Wang (Eileen Chang+ın kısa öyküsünden)
Yapımcılar: William Kong, Ang Lee, David Lee, Doris Tse
Oyuncular: Tony Leung Chiu Wai (Bay Yee), Wei Tang (Wong Chia Chi / Mak Tai Tai), Joan Chen (Yee'nin karısı), Leehom Wang (Kuang Yu Min), Chung Hua Tou (Yaşlı Wu)
2007 Çin, Tayvan, ABD ortak yapımı, 157 dakika
Gösterim tarihi: 2 Kasım 2007
DVD firması: Kanal D

10 Mayıs 2013 Cuma

Tibet'te Yedi Yıl


Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor  

IMDB: 6,8
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9,0

Bir “dünya yönetmeni”dir Annaud, içinde doğup yetiştiği ülkenin ve kültürün sınırlarıyla kısıtlamaz kendini, farklı coğrafyalarda, değişik zaman dilimlerinde geçen ve birbirine hiç benzemeyen öyküler anlatmaktan hoşlanır. Bir bakarsınız 14. yüzyılda, Franziskan rahipleri arasındadır, bir cinayet soruşturmasına dalmıştır (“The Name Of the Rose / Gülün Adı”). Derken 1920’lerde, Hindiçin’de geçen bir tutku hikayesine odaklanır (“L’Amant / Sevgili”). Oradan 2. Dünya Savaşı’na ışınlanır, ama yurttaşlarının yaptığı gibi bir Direniş hikayesi anlatmaz, biri Rus, diğeri Alman iki keskin nişancı arasındaki rekabet ona daha ilginç gelmiştir (“Enemy at the Gates / Kapıdaki Düşman”).

Ülkemizde halen gösterimde bulunan “Black Gold / Kara Altın” ise petrolün bulunmasının Arap yaşantısını nasıl değiştirdiğini anlatan bir epik. Fransa’yla herhangi bir ilişkisi olmayan bir öykü, ancak bir dünya yönetmeninin çekebileceği bir film. Özellikle bakış açısıyla… Kendi ülkesinin sınırlarını aşabildiği içindir ki Annaud’nun filmlerinde yargıya rastlanmaz, taraf bile tutmaz o, sadece inceler, üstelik her karaktere eşit mesafede kalmayı başararak, hepsiyle sağlıklı biçimde empati kurarak.

Bu yeteneği o kadar ileri seviyededir ki hayvanlarla da ileri derecede duygusal bağ kurabilir, hatta iki filminin ana karakterleri ayılar ve kaplanlardır (“L’Ours / Ayı” ve “Deux frères / İki Kardeş”). Aynı kabiliyet Annaud’nun, bir Nazi dağcı ile Tibet’in ruhsal lideri Dalay Lama arasında gelişen beklenmedik dostluğu da anlatabilmesini sağlamıştır.

“Tibet’te Yedi Yıl”ın önemli bölümü, Himalayalar’a tırmanmaya çalışan Avusturyalı iki dağcının, “talihin yönlendirmesiyle” kendilerini buldukları Llasa’da geçiyor. Dalay Lama ile tanışan Harrer, genç lidere ders vermeye başlıyor, zamanla yakınlaşıyorlar. Dalay Lama ile dostluğu sayesinde Harrer, hayata ilişkin ileri bir bilinç kazanıyor, olgunlaşıyor. Filmin en etkili bölümleri bu iki aykırı insan arasındaki sohbetler ve Harrer’in Tibetlilerden öğrendiği hayat dersleri… Örneğin sinema salonu inşa edilirken çalışanların kazdıkları topraktan çıkan solucanları incitmeden alıp başka bir yere götürmelerine çok şaşırıyor Harrer, zamanla Budistlerin tüm hayatın tek bir Bütün olduğuna inandıklarını ve bu yüzden hiçbir canlıya zarar vermemeye çalıştıklarını öğreniyor.

Tüm Annaud filmleri ortalamanın çok üzerindedir, izlenmesi gereken eserlerdir, ama “Tibet’te Yedi Yıl” diğerlerinden bir açıdan üstün: Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor.  

Meraklısına:
Yine 1997’de Martin Scorsese Dalay Lama’nın yaşamını “Kundun” adıyla sinemaya aktardı. Bu iki filmin artarda izlenmesi, çağımızın en önemli kişiliklerinden biri olan Dalay Lama’yı yakından tanımak için önemli bir imkan veriyor.

Tibet Çin işgali altında olduğu için film gerçek mekanlarda çekilememiş, Himalayalar yerine And Dağları kullanılmış, kutsal kent Llasa ise Arjantin’de kurulmuş. Film gösterime çıktıktan sonra Annaud, bir ekibi Tibet’e yolladığını ve orada gizlice çekim yaptırdığını açıklamış. Çin devletini eleştirdiği için filmi protesto eden Çin yönetimi Pitt ve Thewlis’in de ömür boyu ülkeye girişini yasaklamış. 

Tibet’te Yedi Yıl
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Senaryo: Becky Johnston (Heinrich Harrer'in kitabından)
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: Brad Pitt (Heinrich Harrer), David Thewlis (Peter Aufschnaiter), BD Wong (Ngawang Jigme), Mako (Kungo Tsarong), Jamyang Jamtsho Wangchuk (14 yaşındaki Dalai Lama), Sonam Wangchuk (8 yaşındaki Dalai Lama)
1997 ABD, İngiltere ortak yapımı, 136 dakika
Gösterim tarihi: 15 Mayıs 1998
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

7 Aralık 2012 Cuma

Hayat Treni

Komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar da var

IMDB: 7,6
Rotten Tomatoes: % 62
Manalı Filmler: 9,5

“Le Concert / Paris’te Son Konser”in gördüğü ilgi ve kazandığı başarı (örneğin Altın Küre’ye aday olması), Romen asıllı Fransız yönetmen Radu Mihaileanu’yu “takip edilmesi gereken” isimler arasına soktu. Dünya çapında üne kavuşan ilk filmi olan “Hayat Treni”ni anımsamakta yarar var.

Mihaileanu’yu bizim sinema sektörümüz açısından önemli kılan özelliği, komedi-dram türünde çalışıyor olması... Komedi-dram, Türk sinemasının ana kollarından biri. 1970’lerde Ertem Eğilmez’in yönettiği Arzu Film eserlerinin hala büyük ilgi gördüğü malum. O kadroda görev yapan Yavuz Turgul da özellikle “Muhsin Bey” ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ile zarif komedi-dram örnekleri sergiledi. 2000’li yıllarda Murat Şeker, Yılmaz Erdoğan, Yüksel Aksu, (bazı filmleriyle) Murat Saraçoğlu, Çağan Irmak gibi yönetmenlerimiz aynı çizgiyi takip ettiler, türe “Dondurmam Gaymak”, “Babam Ve Oğlum” gibi kalburüstü filmler eklediler.

Komedi-dram türünde bir film, “Selamsız Bandosu”, “Züğürt Ağa”, “Değirmen”, “Vizontele” gibi örneklerde olduğu gibi toplumsal, “Beynelmilel” ve “Yangın Var”da yapıldığı gibi siyasi meseleleri ve temaları da makul bir seviyede işleyebiliyor. Mihaileanu bu açıdan da çok önemli bir isim. Örneğin “Paris’te Son Konser”, aynı zamanda ciddi bir Stalinizm eleştirisidir.

1941 yılında geçen “Hayat Treni”nde, toplama kampı ve soykırıma ilişkin söylentileri duymuş olan Yahudi cemaati, komşu köye Nazilerin geldiğini öğrenince, yaklaşan felaketten kaçmak amacıyla sahte bir sevkiyat düzenlemeye karar veriyor. Aralarından bazılarını Nazi kılığına sokuyor, bir gece yükte hafif, pahada ağır her şeyi doldurup trenle yola çıkıyorlar. Amaçları Rusya üzerinden Filistin’e, “kutsal topraklara” ulaşmak… Filmin yaklaşık üçte biri yolculuk hazırlığıyla, kalan kısmı ise yolda geçiyor.

Böyle bir hikaye dram, hatta gerilim-dram gibi türlerde de yapılabilirdi kuşkusuz. Komedi-dram türü ise, yaşamın bütününe dair bir bakış açısı sergileme imkanı sağlıyor. Bu tarz filmler, hikayesi ne olursa olsun, temelde “keyifli bir eğlencelik” sunma amacı güdüyor, ilk kareden sonuncusuna seyirciyi gülümsetmeyi amaçlıyorlar. Böylece film izleyicisine “her türlü olaya pozitif bakış açısıyla yaklaşmayı” önerir hale geliyor.

Ayrıca komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar, evde kalmak istemeyen genç kızlar, aşık delikanlılar da var ve Mihaileanu, karakterlerinin sevinç ve sıkıntılarından hiç kopmuyor. Aralarındaki küçük anlaşmazlıkları, çekişmeleri ve dönüşümlerini (örneğin Yossi’nin Marksist olmasını, Mordechai’nin havaya girip, gerçek bir Nazi komutanıymış gibi davranmaya, cemaatin bazı üyelerini “düşman” olarak algılamaya başlamasını) da işliyor.

Filmin önemini artıran bir başka yönü ise, trendeki Yahudi’lerin Romanlarla karşılaşması, hatta yola onlarla birlikte devam etmeleri. Soykırımla ilgili filmler genelde Yahudilerin katledilmesinden söz eder, oysa Nazizm demir yumruğunu önce Çingenelere indirmiş; onlar, zihinsel özürlüler ve komünistler yok edilirken toplumun olup bitenlere ses çıkarmadığı görülünce “düşman” tarifini Yahudileri de kapsayacak biçimde genişletmişti.

Romanları da hikayeye dahil etmesi, Nazizm kadar Stalinizm eleştirisi de yapması, Mihaileanu’nun konumlandığı yer açısından çok önemli: Aslında o sadece Nazilere değil, her tür baskıcı ideolojiye karşı ve tüm renkleriyle, olanca çeşitliliğiyle hayattan yana…

Zaten o yüzden filmin adı “Hayat Treni”…

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde En İyi İlk Film dalında Eleştirmenler (FIPRESCI) Ödülü
9 ödül ve 4 adaylık

Meraklısına:
İtalyan oyuncu Roberto Benigni de 1997 yılında soykırım olgusunu komedi-dram türü bir filmle işlemiş, “La Vita e Bella / Hayat Güzeldir” de çok beğenilen bir çalışma olmuştu.

Açık Gazete, 27 Nisan 2012

Train of Life / Train de Vie / Hayat Treni
Senaryo ve yönetim: Radu Mihaileanu
Yapımcılar: Marc Baschet, Ludi Boeken, Frédérique Dumas-Zajdela, Eric Dussart, Cédomir Kolar
Oyuncular: Lionel Abelanski (Shlomo), Rufus (Mordechai), Clément Harari (Başhaham), Michel Muller (Yossi), Agathe de La Fontaine (Esther), Johan Leysen (Schmecht), Bruno Abraham-Kremer (Yankele)
1998 Fransa, Belçika, Hollanda, Romanya, İsrail ortak yapımı, 103 dakika
Gösterim tarihi: 31 Mart 2000
DVD firması: Palermo

12 Eylül 2012 Çarşamba

11 Eylül Büyük Şüphe

Zaten, aklın yolu bir, bu çapta bir organizasyonu gerçekleştirmeye sadece ABD hükümetinin gücü yetebilirdi. Örneğin kaçırılan uçakları düşürme yetkisine sahip savaş uçaklarını çeşitli tatbikatlara katılmaları amacıyla New York’tan uzaklaştıran Usame Bin Ladin olamazdı.

IMDB: 7,0
Rotten Tomatoes: % 82
Manalı Filmler: 9,5

İnsanlık tarihinin en büyük gizemine biraz daha yakından bakalım ve polisiyenin klasik sorularını soralım: Kimin bu işi yapmaya imkanı vardı ve kim bu suçtan çıkar elde etti?

11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleşen olaylar dünyanın gidişatını değiştirdi. Dylan Avery’nin belgeseli “11 Eylül Büyük Şüphe”, insanlığa yeni bir yön verenin saldırılar değil, bunların arkasındaki yalanlar olduğunu kanıtlıyor.

Belgesel 11 Eylül günü gerçekleşen olayları sırasıyla ele alıyor ve inceliyor. Önce, iddia edildiği gibi Pentagon’a bir yolcu uçağının çarpmadığını olay günü çekilmiş fotoğraf ve videolarla kanıtlıyor. Sonra İkiz Kuleler’in uçak çarpması sonucu değil, önceden binalara yerleştirilmiş bombaların art arda patlatılması yüzünden çöktüğünü gösteriyor. Hava korsanlarından birinin pasaportunun bulunmuş olması, Kuleler’e çarpan uçaklardan birinden yapılan telefon konuşmaları gibi resmi bulguları da irdeliyor ve çürütüyor. Ve tabii ki 93 numaralı uçağın iddia edildiği gibi yolcuların çabası sonucu Beyaz Saray’a çarptırılamadan düşürülmediğini kanıtlıyor.

Sonuçta 11 Eylül’de işlenen suçların arkasında El Kaide ve Usame Bin Ladin’in değil, bizzat Amerikan hükümetinin bulunduğunu söylüyor.

Zaten, aklın yolu bir, bu çapta bir organizasyonu gerçekleştirmeye sadece ABD hükümetinin gücü yetebilirdi. Örneğin kaçırılan uçakları düşürme yetkisine sahip savaş uçaklarını çeşitli tatbikatlara katılmaları amacıyla New York’tan uzaklaştıran Usame Bin Ladin olamazdı.

Ayrıca 11 Eylül aynı zamanda geniş hacimli bir soygundu: Dünya Ticaret Merkezi’nin bodrum katlarında koruma altında tutulan 167 milyar dolar tutarında külçe altın ve milyonlarca dolar nakit para, enkaz kaldırma işlemleri sırasında olay yerinden kaçırıldı, bunu El Kaide yapamazdı… Veya örneğin Kuleler’de bulunan bomba uzmanı köpeklerin olaydan 5 gün önce geri çekilmesi emrini Bin Ladin veremezdi (Bu emri kimin verdiğini öğrenince çok şaşıracaksınız).

Aklın yolu bir: 11 Eylül’den en büyük karı Amerikan hükümeti elde etti: Yurtseverlik Yasası gibi uygulamalarla ülke içinde tam bir diktatörlük kuruldu, ayrıca ABD, terörle savaştığını bahane ederek Afganistan ve Irak’ı işgal etti, İran’a saldırı da gündemde.

11 Eylül etkisi adam akıllı azalan ABD’yi üstelik çok daha güçlü bir biçimde “dünya jandarması” konumuna yükseltti. Bu, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bir durum. O nedenle 11 Eylül-ABD ilişkisine dair gerçekleri öğrenmekte ve paylaşmakta büyük yarar var…

Meraklısına:
Filmin DVD’si ülkemizde yayımlanmıştı ancak İdefix veya D&R gibi sitelerin listesinde artık bulunmuyor. Dükkanlardan araştırabilir veya çevrimiçi izleyebilirsiniz.

11 Eylül’le ilgili çok sayıda kaliteli belgesel üretildi, fakat bunların DVD’si ülkemizde yayımlanmadı. Daha geniş hacimli bir çalışma olmakla birlikte 11 Eylül’le ilgili çarpıcı veriler içeren ilk “Zeitgeist” filmini ise http://www.zeitgeistmovie.com/ adresinden izleyebilir veya DVD’sini satın alabilirsiniz.

11 Eylül 2012, Açık Gazete ve Haber Anı

9/11 Loose Change Second Edition/ 11 Eylül Büyük Şüphe
Yönetmen: Dylan Avery
Senaryo: Dylan Avery, Jason Bermas, Korey Rowe
Yapımcılar: Dylan Avery, Jason Bermas, Matthew Brown, Korey Rowe
2006 ABD yapımı, 82 dakika
DVD firması: Kanal D

29 Mayıs 2012 Salı

Picasso ile Yaşamak

Hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film… Son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma... Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor

IMDB: 6,2
Meta Critic: % 55
Manalı Filmler: 8,0

“Surviving Picasso” öncelikle adıyla coşku veren bir proje. Dilimize -biraz zorlarsak- “Picasso’dan arta kalmak” biçiminde çevirebileceğimiz isim, Picasso ile geçirilen bir dönemin ardından ayakta kalabilmenin zorluğuna işaret ediyor hınzırca. Çoğu büyük sanatçı gibi egosantrik bir kişilik olan Picasso kendi benliğine tutkun (“Kimse Picasso gibi bir erkeği terk edemez!”), güçlü karizması sayesinde insanları kolayca etkileyebilen, etrafını kendisini Picasso’ya adamış bir dizi insanla çevreleyebilen (“Sen bensiz bir hiçsin”), birlikte olduğu her kadını köleleştirip, kişilikleri nasıl olursa olsun kafasındaki uysal, anlayışlı, anaç eşe dönüştürmekte de fazla zorlanmayan biri, yalnızca resim ve heykelleriyle değil, insanlarla ilişkisinde de adeta bir büyücü.

35 yıllık verimli ortaklıklarında Hint ve İngiliz kültürüne eğilen saygın edebiyat uyarlamalarıyla tanınan James Ivory-Ismail Merchant ikilisi, yeni filmlerinde bu egosantrik kişiliğin iyi resmedilmiş bir portresini çiziyorlar. “Camille Claudel”, “Immortel Beloved / Ölümsüz Sevgi” gibi, yine büyük sanatçıların yaşamlarını aşkı eksen alarak perdeye aktaran yapıtların izinden giden “Surviving Picasso” hayli renkli bir kişiliği derinlemesine inceleyebilmesiyle önem kazanan bir film. Picasso’nun -kendi deyimiyle- “kadınlarından biri" olan Françoise Gilot’nun birinci elden tanıklığından yararlanan senaryo, efendi-köle ilişkisinin hemen tüm yönlerini işlerken, Françoise’ın babası gibi zorunlu duraklardan da geçiyor. Yardımcısı Sabartes’e, Picasso’ya neden bu kadar bağlı olduğunun açıklatılması bu tür ilişkilerin kurulabilmesinde, insanlara üç kuruşluk değer vermeyen “efendi” kadar, ona adeta tapan “köle”lerin de payı bulunduğunu gösteriyor.

Ve bu arada sinemanın gerçekle ilişkisine dair yeni cümleler de kurulmuş oluyor. Picasso’nun Françoise’a kumsalda şemsiye taşıdığı ya da birlikte cam üstüne resim yaptıkları anların, sinemanın gücü sayesinde asıllarına çok benzer bir biçimde resmedilebilmesi heyecan verici.

Ivory son derece ilginç karakter ve ilişkileri perdeye aktarırken asıl desteği Joan Plowright, Peter Eyre gibi güçlü oyunculardan alıyor. Julianne Moore ve Bob Peck öne çikarlarken, yıllardır iyi oyuncu olarak tanınan ama artık adı sinema tarihinde özel bir yeri olan büyük oyuncularla birlikte anılacağa benzeyen Anthony Hopkins, “Welcome to Welville / Welville’e Hoşgeldiniz” ve “Nixon”dan sonra bir kez daha devleşiyor. Üstelik çok kontrollü oyunculuğunu yırtmaya, daha özgür bir tarz tutturmaya iyice yaklaşarak. Françoise ile Marie Therese’in kadınca sohbetlerini taşladığı sahnedeki oyunculuğu düşünülürse Hopkins’in yaratıcılığı ve üstün oyunculuk düzeyiyle hepimizi şaşırtmayı sürdüreceği belli.

Ivory’nin birlikte çalıştığı yapım, senaryo, görüntü ve sanat yönetimi ekibi, bir kez daha eli yüzü düzgün, hedefine ulaşan bir filmin ortaya çıkmasını sağlamış. Ancak bu kez senaryoya temel oluşturan malzemenin çeşitliliği Jhabvala’nın işini güçleştirmiş, mümkün olduğunca fazla olay gösterilmeye çalışılınca senaryonun denetimi elden kaçmış. Filmde tipik Ivory eserlerine kıyasla daha fazla sahne bulunması yönetmenin sahneleme ve kurgu üslubunun bir miktar değişmesine, ortaya daha tempolu, daha akıcı bir filmin çıkmasına yol açmış. Bu üsluba yeterince hakim olunmamasından kaynaklansa gerek, montajda, özellikle sahne bitimlerinde küçük aksamalar gözleniyor, örneğin küçük esler vermesi gereken noktalar hızla geçiyor, izlerken daha düşük tempolu Avrupa filmlerini, baykuşun kediyi kapması gibi üst düzey teknik beceri gerektiren bölümlerinde ise yüksek bütçeli Holivud filmlerini özlediğiniz bir çalışma oluyor “Surviving Picasso”.

Keza geriye dönüş sahneleri de çok yapay duruyor.

Tüm aksamalarına karşın film son derece sıcak, Picasso’nunkine benzer bir karizmaya, adeta şeytan tüyüne sahip bir çalışma. Hele kimi bölümlerinde özellikle dikkat çekiyor. Bana en ilginç gelen Matisse’i ziyarete gittikleri bölüm oldu. Bir gün birileri çıkıp Françoise’ın deyimiyle Picasso’ya “onaylamadığı oğlu” gibi davranan ve yüzüne karşı “kadınlardan nefret etmeyi sana bırakıyorum” diyen Matisse’in yaşamını perdeye aktarır mı acaba?..

Sinema, Sayı. 28, Mart 1997

Surviving Picasso / Picasso ile Yaşamak
Yönetmen: James Ivory
Senaryo: Ruth Prawer Jhabvala (Arianna Stassinopoulos Huffington’un “Picasso: Creator and Destroyer” adlı kitabından)
Yapımcılar: Ismail Merchant, David L. Wolper
Oyuncular: Anthony Hopkins (Picasso), Natasha McElhone (Françoise), Julianne Moore (Dora), Allegra Di Carpegra (Genevieve), Joss Ackland (Matisse), Peter Eyre (Sabartes), Joan Plowright (Françoise'nın büyükannesi), Laura Aikman (Maya), Diane Venora (Jacqueline), Peter Eyre (Sabartes), Bob Peck (Gilot)
1996 ABD, İngiltere ortak yapımı, 125 dakika
Dağıtımcı firma: WB.
Gösterim tarihi: 7 Şubat 1997
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

23 Mart 2012 Cuma

Sefiller

Çünkü “Sefiller” bir uyarlama değil, Hugo’nun eseri üzerine bir tür zihin alıştırmasıdır. Romana saygı duruşunda bulunan, bağımsız bir metindir; “kötü bir ‘Sefiller’ uyarlaması” olduğunu söylemek haksızlık olur

IMDB: 7.4
Rotten Tomatoes: %79
Manalı Filmler: 9,0

Avrupalı yönetmenlerden ikisine çok özel bir sempatim var: Lina Wertmüller ve Claude Lelouch… Wertmüller 1928 İtalya doğumlu, ilk filmini 1963’te yapıyor. 1937’de Fransa’da doğan Lelouch ise 1960’ta ilk filmini çekiyor. Lelouch’un yıldızı 1966’da -senaryo Oscar’ı aldığı- “Un Homme et une Femme / Bir Kadın Bir Erkek”le, Wertmüller’inki ise 1965’te “Let’s Talk About Men” ve 1972’de Cannes’da En İyi Yönetmen ödülüne değer görüldüğü “The Seduction of Mimi / Onuru Kırılmış Metalürji İşçisi Mimi” ile parlıyor.

Daha ilginci bu iki yönetmenin dünyalarının çok paralel olması. Lelouch’un daha estetik, Wertmüller’in daha ironik olması dışında birbirlerine o kadar yakın duruyorlar ki birini anlamak, ötekini tanımayı sağlıyor.

Deneyelim:

Lelouch filmlerinin bildiğimiz anlamda bir konuları yoktur. Çünkü Lelouch eserlerinde “hayatı” anlatır. Filmini -çoğunlukla- öykünün en başından, yani doğumdan başlatır, ana karakteri ölüme çok yaklaştığı döneme kadar izler.

Lelouch filmleri çok uzundur. Senaryolarını geniş tutar, ayrıntı gibi görünen onlarca olaya girer, çok esnek bir yapı kurar, bu yüzden insanda filmin daha kısa olması gerekirmiş duygusu uyandırır. Çağdaş film öyküleriyle kıyaslayınca Lelouch öyküleri klasik roman yapısını andırır. Arada uzun esler verse de malzemesi bir romandaki kadar yoğun ve dramatiktir.

Öykü, öyküleme ve senaryoda olduğu gibi reji anlayışında da başına buyruktur. Işıkla, renkle, görüntüyle oynar, yer yer denemeler yapar. İki dakika boyunca kamera oyuncunun yüzünde sabit kalırken, aynı filmin bir başka iki dakikası birkaç 360 dakikalık çevrinme ve onu izleyen çok uzun şaryolarla geçebilir. Çünkü o sahnelerini herhangi bir sinema anlayışına uygun olarak değil, kendi dünyasının gerektirdiği biçimde kurar.

Estetikten ödün vermez: Tam bir mükemmeliyetçi, has sinemacıdır… Filmleri ilk planından sonuncusuna sinema kokar. Yalnızca Lelouch filmlerinde rastlanabilecek öyle planlar vardır ki başlı başına birer sinema dersidirler. Çok sevdiği geniş açılı çekimlerle seyirciyi anlattığı dünyanın birinci elden tanığı haline getirir, “Sefiller”de olduğu gibi eşsiz bir görsel ziyafet çeker.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”i iki dakikadan fazla bir süre Belmondo’nun yüzünün yakın planıyla başlatabilir. Üstelik bu asla bağlı kalmak kaygısı gütmediği romandan alınmış bir sahneye ait ve fakat filmin içinde kullanmadığı bir plandır.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”i yaparken Bay Ziman’ın öyküsünü de araya sıkıştırıverir, seyirciyi, savaşın sürdüğünü ve Hitler’in ABD’ye iki atom bombası attığını sanan bir insanın dramıyla baş başa bırakır.

O kadar kendine özgüdür ki böyle bir “Sefiller” filmini ancak o yapabilir. Ortaya koyduğu eser çok özgür bir yapıdadır, o yüzden “uyarlama” biçiminde algılayanları şaşırtır.

Çünkü “Sefiller” bir uyarlama değil, Hugo’nun eseri üzerine bir tür zihin alıştırmasıdır. Soderbergh’in “Kafka”da yaptığı gibi Lelouch da Hugo’nun “Sefiller”ine çok uygun bir karakter yaratmış, onu “İnsanlık tarihinin en sefil dönemi” diye tanımladığı 20. yüzyılda yaşatmış, başından Jan Valjean’ın yaşadıklarına benzer olaylar geçirtmiştir. Film “Sefiller”e saygı duruşunda bulunan, bağımsız bir metindir; “kötü bir ‘Sefiller’ uyarlaması” olduğunu söylemek haksızlık olur.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”e selam yolladığı filminde romandan aynen alınmış sahnelere de yer verir. Sanki bu tavrıyla, kendisinden bir “Sefiller” uyarlaması bekleyenleri selamlamakta, “Bakın, Hugo’ya çok uygun bir biçimde de çekebiliyorum, ama canım böyle çekmek istemiyor, bu sahneleri aralara sizin için koydum” demektedir.

Dahası var: Hugo’nun “Sefiller”de yazdığı, insanların başlarından hep aynı olayların geçtiği biçimindeki tümceleri filmine yerleştirir, filmi çözümlemeye girişecek “dedektif seyircilere” en önemli ipucunu kendi elleriyle sunar.

Yani Lelouch tüm filmlerinde olduğu gibi “Sefiller”de de, insanların başından geçen işte o olayları, yani “hayat”ı anlatmış, kendi “Sefiller”ini yaratmıştır.

Lelouch işte bu kadar kendine özgüdür…

Sinema, sayı: 17, Mart 1996

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre
Ayrıca 4 ödül ve 1 adaylık

Les Misérables / Sefiller
Yapım, senaryo ve yönetim: Claude Lelouch (Victor Hugo’nun aynı adlı romanından esinlenilerek)
Görüntü yönetmeni: Philippe Pavans de Ceccatty, Claude Lelouch
Müzik: Francis Lai, Philippe Servain, Erik Berchot, Michel Legrand, Didier Barbelivien
Kurgu: Helene de Luze
Sanat yönetmeni: Jacques Bufnoir
Kostüm: Dominique Borg
Oyuncular: Jean-Paul Belmondo (Henri Fortin/Jean Valjean), Michel Boujenah (Andre Ziman), Alessandra Martines (Elisa Ziman), Ticky Holdago (Kibar serseri), Clementine Celarie (Catherine/Fantine)
1995 Fransa yapımı, 174 dakika
Dağıtımcı firma: Umut Sanat Ürünleri/UIP
Gösterim tarihi: 2 Şubat 1996

5 Ocak 2012 Perşembe

Schindler’in Listesi

IMDB: 8.9 (7. sırada)
Meta Critic: % 93
Manalı Filmler: 10

Oskar Schindler'in anısına
(28 Nisan 1908 - 9 Ekim 1974)


Bu filmin afiş sloganı şöyle: “Bir insanın hayatını kurtaran, tüm cihanı kurtarmış olur”…

Talmud’da geçen bir cümleymiş bu.

Hangi kitaptan olduğu mühim değil, hayatın kutsallığına atıfta bulunan en değerli bilgilerden biri olması önemli.

Oskar Schindler bir aziz veya veli değil; başarıya ulaşmaya çalışan bir Alman. Ülkesinin işgal ettiği Polonya’da ticari potansiyel görüyor, oraya gidip Nazi yöneticilerle ahbaplık kuruyor, kap kacak üretmeye başlıyor.

Schindler işadamı; Nazi partisi üyesi ama Nazilerin yaptıklarıyla ilişkisi yok. O uygulamaların kendisine bir zararı da yok, tersine oluşan ortam örneğin ucuz iş gücü bulmasını sağlıyor. İlk başlarda keyfi yerinde.

Fakat, tanık olduğu zulüm ve vahşet yüzünden giderek değişiyor, bilinçleniyor, hayatını ve tüm servetini hem de birkaç kez riske atarak insanları kurtarmaya başlıyor (Yöneticilere rüşvet vererek insanları satın alıyor). Üstelik savaş bittiği, Almanya yenildiği an kendisinin savaş suçlusu olarak yargılanacağını bilerek… Sonuçta 1200 Yahudi, Schindler sayesinde hayatta kalıyor.

Bu film yapılana kadar geçen yaklaşık 50 yılda o 1200 kişinin bir bölümü vefat etmiş. Buna rağmen 1993’te Schindler’in kurtardığı kişiler ve onların soyundan gelenlerin sayısı 6 bine ulaşmış. O iş adamı o kişileri kurtarmasa bu 6 bin kişi de hayatta olmayacaktı.

DVD’deki eklerden birinde güzel bir örnek veriliyor: Savaş bittiğinde 16 yaşında olan bir genç, ABD’ye yerleşmiş, öğretmen olmuş, binlerce kişiyi eğitmiş. Schindler’in yaptıkları o binlerce öğrenciye de katkıda bulunmuş.

Dahası var: Filmin çekimleri sırasında tanıştığı soykırım kurbanlarının anlattıklarından etkilenen Steven Spielberg, bir vakıf kuruyor, bir organizasyon başlatıyor. 50’den fazla ülkede 2. Dünya Savaşı’nın gerçek kurbanları bulunuyor, onlarla röportaj yapılıyor. Sonunda oluşan 52 bin söyleşi okullarda gençlere izletiliyor. Örneğin Almanya’da her dönem 1 milyon civarında öğrenci bunları derste seyrediyormuş; ırkçılık ve nefretin insanlığa ne zararlar verebildiğini anlamaları için…

Schindler’in fedakarlık ve cesareti, bugünkü gençlere de bu biçimde yarar sağlıyor.

Velhasıl, bu film çok sıradan, hayli kötü yapılmış bir eser olsaydı bile, anlattığı hikaye yüzünden önemsenmesi gerekirdi, o derece manalı.

Kaldı ki 10 numara bir iş: Başta Neeson, Kingsley, Fiennes üçlüsü olmak üzere tüm oyunculuklar çok başarılı, film teknik açıdan kusursuz ve hayli yetenekli bir yönetmenin eseri olduğu için her planıyla göz kamaştıran bir eser…

Ayrıca çok yüksek bütçeli ve çok emek harcanmış bir film bu: Zulüm ve katliam sahneleri o kadar iyi yapılmış ki seyircinin ruhu alt üst oluyor.

Sözün özü: Mutlaka izlenmeli…

Belli aralıklarla, tekrar tekrar…

Ödülleri:
En İyi Film, Yönetmen, Uyarlama Senaryo, Görüntü Yönetmeni (Janusz Kaminski), Müzik (John Williams), Kurgu (Michael Kahn) ve Sanat Yönetmeni dallarında Oskar; Erkek Oyuncu (Neeson), Yardımcı Erkek Oyuncu (Fiennes), Kostüm, Makyaj, Ses dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 68 ödül ve 18 adaylık.

Açık Gazete, 7 Ekim 2011

Schindler's List / Schindler'in Listesi
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Steven Zaillian (Thomas Keneally'nin kitabından)
Yapımcılar: Branko Lustig, Gerald R. Molen, Steven Spielberg
Oyuncular: Liam Neeson (Oskar Schindler), Ben Kingsley (Itzhak Stern), Ralph Fiennes (Amon Goeth), Caroline Goodall (Emilie Schindler), Jonathan Sagall (Poldek Pfefferberg), Embeth Davidtz (Helen Hirsch)
1993 ABD yapımı, 195 dakika.
DVD firması: As Sanat

25 Eylül 2011 Pazar

Piyanist

IMDb: 8.5 (51. sırada)
Rotten Tomatoes: % 96
Manalı Filmler: 10

1 Eylül 1939’da Almanlar Polonya’yı işgale başladılar. 16 gün sonra da SSCB ülkenin doğusunu ele geçirdi. Savaş boyunca süren işgal ülkeye ağır hasar verdi ve yaklaşık 1 milyon Polonyalının ölümüne neden oldu.

Haliyle Polonya sineması işgal ve direnişi konu alan filmler yaptı: Ünlü yönetmen Andrzej Wajda “A Generation”, “Kanal”, “Katyn” gibi eserlerinde o dönemin olaylarını çeşitli açılardan irdeledi. Kayda değer bir başka çalışma ise Aleksander Ford’dan geldi, 1948 tarihli “Border Street”, işgal yüzünden bazıları birbirine düşman olan bir grup yeniyetmeye odaklanıyordu.

Bunlar önemli çalışmalardı ama konuyla ilgili film yönetmeye belki de en çok Polanski’nin hakkı vardı çünkü –“Roman” kitabında da anlattığı gibi- onun çocukluğu Nazi işgali altındaki Varşova’da geçmişti. Tüm bu filmlerde işlenen pek çok olayı bizzat yaşamış, yıllarca etkisinden kurtulamamıştı. İşgalle ilgili film çekmek istemesi doğaldı.

Sonunda Polanski aradığı projeyi buldu. Wladyslaw Szpilman’ın anılarından oluşan kitap ona, daha önce yapılanlara hiç benzemeyen bir Nazi işgali filmi çekme imkanı verdi.

Andığım diğer eserler ikiye bölünmüş bir dünyayı resmeder: Bir yanda mağdur Polonyalılar, karşılarında zalim Almanlar vardır. “Piyanist” ise çok daha gerçekçi bir tablo çiziyor: Szpilman için topladığı paralarla kaçan bir Polonyalı da var bu filmde, onun saklanmasına yardım eden, ona yiyecek götüren bir Nazi subayı da.

Seleflerinden farklı olarak “kahraman Polonyalı” imajı yok bu eserde, tersine ana kahramanı fena halde korkak, aylarca çeşitli harabelerde, terk edilmiş evlerde tek başına yaşadığı, direnişçilerin çabalarına tanık olduğu halde düşmana bir tek kurşun bile sıkmayan biri. Polonya’nın resmen hiç teslim olmadığı ve 6 yıl boyunca elden geldiğince savaştığı düşünüldüğünde, gerçek bir hikayeyi, yaşandığı biçimiyle perdeye aktarmaya çalışan Polanski’nin ne kadar cesur ve hümanist davrandığı daha iyi anlaşılıyor.

Dolayısıyla bu filmin başarısı büyük bir sürpriz değil, Polanski’nin duruşu çok daha şaşırtıcı: İnanılmaz derecede objektif kalmayı başarıyor, örneğin Nazilerin uyguladığı şiddeti özellikle vurgulamaya çalışmıyor, içeriği ne olursa olsun her planda aynı derecede sakin ve olgun. Bir insanın hayatta kalma çabasına odaklanıyor ve bunu o kadar başarıyla işliyor ki, tek bir şahsın hikayesi tüm sinema tarihinin en önemli savaş karşıtı filmlerinden birini oluşturabiliyor.

Ödülleri:
En İyi Yönetmen, Erkek Oyuncu ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar; Film, Görüntü Yönetmeni, Kurgu ve Kostüm dallarında Oskar adaylığı.
Altın Palmiye.
Ayrıca 45 ödül ve 38 adaylık.

Meraklısına:
Polanski hep çok iyi bir yönetmendi, filmografisi “Chinatown / Çin Mahallesi” gibi başyapıtlarla dolu. Fakat bir süredir durgundu, filmleri yeterince canlı, olması gerektiği kadar parlak değildi. Çok beğenilen “Piyanist” ikinci doğuşu oldu.

Bozuk paraları masanın üzerine atarak kontrol eden müşteriyi, bir başka ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin “Trois couleurs: Blanc / Üç Renk: Beyaz” filminin başrolünde izlediğimiz Zbigniew Zamachowski oynuyor.

Oynadığı karakterin duygularını daha iyi anlayabilmek için Brody, oturduğu evden taşınmış, arabasını satmış ve çekim boyunca TV izlememiş.

İçinde tek kelime Fransızca olmadığı halde En İyi Film dalında Fransızların Oskarı sayılan Cesar’ı kazanan ilk film.

Açık Gazete, 2 Eylül 2011

The Pianist / Piyanist
Yönetmen: Roman Polanski
Senaryo: Ronald Harwood (Wladyslaw Szpilman'ın kitabından)
Yapımcılar: Roman Polanski, Alain Sarde, Robert Benmussa
Oyuncular: Adrien Brody (Wladyslaw Szpilman), Emilia Fox (Dorota), Michal Zebrowski (Jurek), Ed Stoppard (Henryk), Maureen Lipman (Wladyslaw'ın annesi), Frank Finlay (Wladyslaw'ın babası), Jessica Kate Meyer (Halina), Julia Rayner (Regina), Thomas Kretschmann (Yüzbaşı Wilm Hosenfeld)
2002 Fransa, Polonya, Almanya, İngiltere ortak yapımı, 90 dakika
DVD firması: Özen Film

25 Ağustos 2011 Perşembe

Hiroşima Sevgilim

IMDB: 8,0
Rotten Tomatoes: %95
Manalı Filmler: 9,5

Sinema tarihinin kilometre taşlarından biri...

Bu filmin çekiciliği ve gücü, öncelikle temelindeki benzersiz fikirden geliyor: Ölmenin en korkunç ve çirkin, yaşamanın en coşku dolu ve güzel hallerinin sentezi…

Hiroşima, 1959, bir otel odası… Barış temalı bir filmin çekimleri için kentte bulunan Fransız oyuncu Elle, Japon mimar Lui ile sohbet etmektedir. Tek gecelik bir ilişki yaşanmıştır, zaten kadın sonraki gün ülkesine dönecektir. İkisi de evlidirler, üstelik eşleriyle mutludurlar. Yine de ilişkileri umulmadık biçimde derinleşir… O kadar ki, an gelir Elle hayatında ilk kez birine geçmişini anlatır: 2. Dünya Savaşı sırasında, genç bir kızken, coşkulu bir aşk yaşadığı Alman’ı, hem unutmaya, hem canlı tutmaya çalıştığı o düşman gencini…

Dışarda 14 yıl önceki felaketin izleri hala canlıdır: Elle’in gezdiği müzelerdeki, rol aldığı filmde kullanılan afişlerdeki fotoğraflar izleyicinin de gözlerini acıtır: Yanmış bedenler, radyasyon yüzünden biçimini kaybetmiş organlar, dökülmüş saçlar…

İçeride 16 yıl önceki felaketin izleri hala canlıdır: Elle anımsar ve Lui’ye anlatırken, savaş sırasında Nevers’te yaşananlar izleyicinin de yüreğine kazınır: Alman askerin ölümü, o küçük kent işgalden kurtulduğunda Elle’in hain muamelesi görmesi, soğuk bir mahzende sevgilisinin adından başka hiçbir şey bilmeden geçirdiği haftalar, aylar…

Böylece film kişisel acıyla toplumsal trajediyi birleştirir. Seyircisini her ikisinin de en derinine inmeye, en karanlık labirentlerinde dolaşmaya zorlar. Havasızlıktan boğulana veya bir çıkış bulana dek…

O kör kuyuda seyirci Elle’in 1943 ve 1959’da yaşadıklarından o kadar etkilenir ki düşünmek zorunda kalır: Ayrı ülkelerden üç insanın yaşantısı, düşleri, hayalleri, korkuları bu kadar çarpıcı olduğuna göre, bir kente atom bombası atıp 9 saniye içinde 140 bin kişiyi öldürmeye kimin ne hakkı var, kim nasıl açıklayabilir bu kıyımı?

Senaryoda Duras, bilinen öyküleme tekniklerine sırt çevirip belleğin akışını izleyen, hayli şiirsel bir anlatı kurar. Ve Resnais olağanüstü biçimde cesurdur, metni filme aktarırken, sadece hikayeye ve işlenen temalara sadık kalır, onları iyi aktarmak adına, -hele de zamanı için- çok ileri, hayli uç sayılabilecek teknikler uygular: Doğrusal akış izlemeyen, hatta çok kısa geriye dönüş sahneleriyle sık sık bölünen bir anlatı, şok kurgu, belgesel görüntülerin kurmacayla iç içe kullanılması, bazı sahnelerin mizansene değil fotoğrafa (birbiriyle bütünleşmeyen planlara) yaslanması gibi…

Sonuçta ortaya benzersiz bir film çıkar, 60 yıl sonra da dimdik ayakta kalmayı başaran bir anıt, dahiyane yazıldığı ve ustaca yönetildiği için seyircisinde kişisel bir atom bombası etkisi yapan savaş karşıtı bir belge…

Ödülleri:
En İyi Özgün Senaryo dalında Oskar’a aday gösterildi, Altın Palmiye için yarıştı.
Ayrıca 3 ödül ve 3 adaylık.

Açık Gazete, 5 Ağustos 2011

Meraklısına:
O tarihten önce çoğu kısa metrajlı 30’a yakın film çekmiş olan Resnais, atom bombasıyla ilgili bir belgesel yapmak üzere çalışmaya başlayınca düşüncesini değiştirmiş ve kurmaca bir senaryo yazması için Duras’la iletişime geçmiş… Biraz da bu yüzden belgeselle kurmacanın benzersiz bir sentezi olan film o kadar ses getirdi ki Resnais’ı da dünya çapında üne kavuşturdu, yirmiye yakın sinema filmi içinde de hala en ünlüsü “Hiroşima Sevgilim”…

Filmin senaryosu da ülkemizde yayımlandı. Üstelik Cevap Çapan çevirisi, kaçırmayın.

Hiroshima Mon Amour / Hiroşima Sevgilim
Yönetmen: Alain Resnais
Senaryo: Marguerite Duras
Yapımcılar: Anatole Dauman, Samy Halfon
Oyuncular: Emmanuelle Riva (Elle), Eiji Okada (Lui), Stella Dassas (Anne), Pierre Barbaud (Baba), Bernard Fresson (Alman sevgili)
1959 Fransa, Japonya ortak yapımı, 90 dakika, siyah beyaz
DVD firması: As Sanat

13 Aralık 2010 Pazartesi

Zeitgeist - The Movie

“Zeitgeist - The Movie”, tüm soruların yanıtı. Yıllardır fark ettiğimiz, aklımızı kurcalayan pek çok olguyu bir arada işleyen, hepsinin birden yanıtını veren bir film. Bu yüzdendir ki çok önemli ve acayip değerli bir belgesel

IMDB: 8.6
Manalı Filmler: 8,5

Kimileri Kıyamet’in kopmasını bekleye dursun, dünya yeni bir aşamaya geçiyor. Bu gezegende daha güzel bir hayat kurulacak, daha temiz, huzurlu, barışçıl ve sevgi dolu…

Tabii bunun için önce insanlığın neyin kötü/yanlış olduğunu görmesi gerekiyor. Bu yüzdendir ki bu dönemin temel özelliği “ruhsal uyanış”; geniş yığınlar an be an bilinçleniyor, devletlerin, büyük şirketlerin ve köklü din kurumlarının çevirdiği dolapları, giriştikleri pis işleri her gün daha fazla öğreniyorlar. Wikileaks belgelerinin ortalığa saçılması gibi mesela 10 yıl önce olacağı söylense kimsenin inanmayacağı gelişmeler bir anda meydana geliveriyor.

Ve filmler çekiliyor. Yapılabileceğine kimsenin ihtimal vermediği filmler. “Zeitgeist” serisi gibi…

2007’de internet üzerinden yayımlanan “Zeitgeist - The Movie” inanılmaz bir ilgi görmüş, günlük izlenme sayısı 75 bine kadar yükselmişti. Ertesi yıl devamı geldi, üçüncü film ise Ocak ortasında yayımlanacak.

İlk “Zeitgeist”ın ana konusu yalanlar. Geniş yığınlara söylenen, büyük yalanlar. Doğduğumuzdan beri duyduğumuz, artık kanıksadığımız, doğru olup olmadıklarını araştırmadığımız olgular. Film ilk olarak Hıristiyanlığı örnek veriyor, dönemin tarihçilerinden, çeşitli kültürlerin mitolojisinden yararlanarak Hazreti İsa’nın aslında hiç var olmadığını iddia ediyor (Şahsen filme tek eleştirim de bu kısımda, tabii “dünyanın sonu” meselesinin yanlış anlamadan kaynaklandığını, aslında “çağın sonu”na geldiğimizi söylediği bölüm hariç).

Yaklaşık 37 dakika dini konularla geçtikten sonra belgeselin asıl heyecan verici bölümleri başlıyor. 2. kısmın başlığı: “Tüm Dünya Bir Sahne” ve ilk konu tabii ki 11 Eylül saldırıları. Bu bölümde akıllara durgunluk verecek açıklamalar ve ilgili ABD yöneticilerinin söylediği yalanlar yer alıyor. Örneğin Rice ve W. Bush’un “Uçakların füze olarak kullanılabileceği hiç aklımıza gelmedi” demelerinin ardından, Mart 2000’de “resmen” planlanıp yapılmış bir tatbikatın belgeleri ekrana geliyor. Uçakları kaçırdığı söylenen 19 kişinin adlarının hiçbir uçuş listesinde bulunmaması, Usame Bin Ladin’in saldırıyı üstlendiği video kasetteki kişinin Bin Ladin olmadığı gibi ifşaatların ardından, Pentagon’a aslında bir uçağın çarpmadığı ve İkiz Kulelerin yıkılmasının asıl nedeninin binalara önceden yerleştirilmiş patlayıcılar olduğu uzmanların ifadeleri ve olay günü çekilmiş video ve fotoğraflarla kanıtlanıyor.

7 Temmuz 2005’te Londra metrosunun bombalanması olayını da aynı bakış açısıyla işleyen belgesel, “Perdenin Arkasındakilere Aldırmayın” başlıklı 3. bölümde neredeyse 200 yıldır dünyayı yönettiklerini iddia ettiği küçük bir azınlığın yaptıklarından söz ediyor. Özellikle 20. yüzyılda ABD’nin en zenginleri Rockefeller, Morgan, Warburg ve Rothschild ailelerinin giriştikleri karanlık işler birer birer anlatılıyor. 1907 ve 1920’de prova yaptıktan sonra –filmde “Amerikan tarihinin en büyük soygunu” biçiminde tanımlanan- 1929 ekonomik krizini nasıl çıkardıkları ve bundan nasıl yararlandıkları açıklanıyor ve “büyük kar getiren” bir diğer alana, yani savaşa geçiliyor. ABD’nin iki Dünya Savaşına nasıl katıldığını ve Vietnam Savaşı’nı nasıl başlattığını gözler önüne seren bölümler, belgeselin de en güçlü sahneleri arasında.

Filmin devamında da, örneğin ABD, Kanada ve Meksika arasında sınırları kaldıran gizli anlaşma gibi çarpıcı bilgiler bulunuyor, fakat bunlardan çok daha önemlisi, gerektiğinde eğitimden, siyasetten veya Irak İşgali’nden söz ederek dünyanın şu halinin tam bir portresini çıkarması, adına uygun bir şekilde “zamanın ruhu”nu başarıyla yansıtması…

Ve dünyayı yönetenlerin gizli planlarını açıklaması... Yani: Tek bir dünya devleti kurmak, herkesin koluna –attığı her adımın rahatça izlenmesini sağlayacak- RFID çiplerinden takmak, dünyayı bir imparatorluk olarak yönetmek… Böyle söylenince bilimkurgu filmi gibi gelebilir. Oysa tamamen gerçek, halen uygulanmakta olan bir plan bu (Örneğin RFID çipleri tüm Amerikan pasaportlarında var ve gönüllü olanların kollarına da takılmaya başlandı).

“Zeitgeist - The Movie”nin önemi bu gizli gerçekleri açıklamasından ve yalanları ifşa etmesinden kaynaklanıyor. Belgesel insanın, iddia edildiği gibi güçsüz, çirkin, günahkar bir yaratık olmadığını anlatan sözlerle sone eriyor.

Benim için “Zeitgeist - The Movie”, tüm soruların yanıtı. Yıllardır fark ettiğimiz, aklımızı kurcalayan pek çok olguyu bir arada işleyen, hepsinin birden yanıtını veren bir film. Bu yüzdendir ki çok önemli ve acayip değerli.

Seçme replikler:
Anlatıcı: Ama aslında en vahim durum, bu totaliter öğeler insanlara zorla dayatılmayacak, insanlar bunları talep edecek.

Thomas Jefferson, 3. ABD Başkanı: Bence banka kuruluşları, düzenli ordulardan daha tehlikelidir… Eğer Amerikan halkı özel bankaların piyasaları kontrol etmesine izin verirse bankalar ve şirketler etraflarında büyüyecek, tüm mal varlıklarını ellerinden alacak ve bir gün çocukları, atalarının fethettiği bu topraklarda evsiz uyanacak.

Woodrow Wilson, 28. ABD Başkanı: Uygar dünyanın, tamamen kontrol edilen, sindirilen ve en kötü yönetilen devletlerinden biri haline geldik. Fikir özgürlüğünün, yönetime inancın ve demokratik seçme özgürlüğünün olmadığı bir devlet, bir devlet ki, egemen ufak bir grubun keyfine ve zikrine kalmış.

M.A. Rothschild, Rothschild bankacılık krallığının kurucusu: Bana bir ulusun para arzının kontrolünü verin, o zaman kanun koyanları bile takmam.

Anlatıcı: 1. Dünya Savaşı 323.000 Amerikalının ölümüne sebep oldu. J.D. Rockefeller, bundan yaklaşık 200 milyon dolar kazanç sağladı. Amerika'ya mal olan ve tabi ki faizli borç olarak Federal Rezerv Bankası'ndan alınan 30 milyar doları saymıyoruz bile, ki bu para da uluslararası bankerlerin kazancı olmuştur.

Anlatıcı: Sonunda istendiği ve izin verildiği gibi, 7 Aralık 1941'de Japonya Pearl Harbour'a saldırdı ve 2400 askeri öldürdü. Saldırıdan önce Amerikan halkının %83'ü savaşa karşıydı. Pearl Harbour'dan sonra 1 milyon erkek savaşa gitmek için gönüllü oldu.

Anlatıcı: 11 Eylül, dünyayı yönetenlerin büyük planının başlangıç noktasıydı. Hazırlanmış bir savaş bahanesiydi, tıpkı Lusitania'nın batırılması, ya da Pearl Harbor ve Tonkin Körfezi olaylarının provake edilmesi gibi. Aslında 11 Eylül örneklerinden farklı olarak, hesaba katılmayan savaşlara da bahane oldu. İki beklenmeyen yasadışı savaşın çıkmasına neden oldu. Biri Irak'a, diğeri de Afganistan'a. Ama 11 Eylül aslında başka bir savaşın bahanesiydi. Size karşı yapılacak savaş. Vatanseverlik Kanunu, Ulusal Güvenlik, Ordu Süreklilik Kanunu ve bunun gibi birçok kanun, tamamen sizin kişisel özgürlüklerinizi yok etmek ve yakında gelecek saldırıya karşı direncinizi kırmak için tasarlandı.

Anlatıcı: Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.

David Rockefeller: Washington Post, New York Times, Time Magazine ve diğer büyük yayın organlarının yöneticilerine, görüşme çağrılarımıza katıldıkları ve verdikleri sessizlik sözünü 40 yılı aşkın tuttukları için teşekkürü borç biliriz. Eğer bu yıllar boyunca halkın dikkatini yaptıklarımıza çekselerdi, dünya üzerindeki planımızı gerçekleştirmemiz imkansız olurdu. Dünya her geçen gün, daha bilinçli ve daha hazır bir şekilde Dünya Devleti'ne doğru ilerlemektedir. Entellektüel elit bir kesimin ve dünya bankerlerinin kuracağı bir çok uluslu egemenlik, geçtiğimiz çağlarda gördüğümüz tek uluslu oluşumlardan daha caziptir.

Anlatıcı: Perdenin arkasındakiler bunu biliyorlar. Ayrıca biliyorlar ki, eğer insanlar doğaya bağlı oldukları gerçeğini anlarlarsa, ve içlerindeki gücün farkına varırlarsa, yarattıkları ve soyup soğana çevirdikleri tüm bu Zeitgeist, kağıttan evler gibi yıkılacak.

Son replikler (Bill Hicks’ten alıntı): Hayat lunaparkta bir gezinti gibidir, ve gezintiye başladığında onun gerçek olduğunu düşünürsün, çünkü zihinlerimiz bu kadar güçlüdür. Gezinti bir yukarı, bir aşağı devam eder, döner ve döner, seni heyecanlandırır, ürpertir ve parlak renklerle doludur. Ve bir süre çok gürültülü ve çok eğlenceli olur. Bu gezintide uzun süre kalanlar sorular sormaya başlarlar: “Bu gerçek mi? Yoksa sadece bir gezinti mi?” Ve aralarından cevabı hatırlayan insanlar geriye dönüp şöyle derler: “Hey, merak etme, korkma sakın. Çünkü bu sadece bir gezinti.” (Ekrana suikaste uğramış lider ve sanatçıların fotoğrafları gelirken) Ve biz bu insanları öldürdük. “Susturun şunu! Ben bu gezintiye çok fazla yatırım yaptım, susturun şunu! Şu çatılmış kaşlarıma bakın. Şu büyük banka hesabıma ve aileme bir bakın, bu gerçek olmalı...” Bu sadece bir gezinti. Ama bunu bize anlatmaya çalışan bütün iyi adamları öldürdük, ve şeytanın fitne tohumları ekmesine izin verdik. Ama önemli değil, çünkü bu sadece bir gezinti ve bunu istediğimiz zaman değiştirebiliriz. Bu sadece seçim meselesi. Çaba yok, çalışmak yok, iş yok, para kazanmak yok. Şimdi seçim yapın... Korku ve sevgi arasında.

İzlemek için:
Filmin resmi sitesi

Meraklısına:
“Zeitgeist” serisini beğenenler kadar eleştirenler de var tabii ki. Hatta “Zeitgeist Ne Anlatıyor?” adıyla bir kitap bile yayımlandı ülkemizde. Kitabı derleyen Haluk Hepkon ise şu linkte okuyabileceğiniz yazısında “Zeitgeist”ı yapanları şöyle eleştiriyor: “Kısacası New Age'ci Zeitgeist, kıvrak bir vücut çalımıyla "para sistemi"ne karşı tepkileri bile paraya dönüştürmeyi becermektedir.” Bu suçlamaya hedef olan kişilerin, para harcayarak yaptıkları filmi internetten ücretsiz yayımladıklarını, altyazı eklenmesine, hatta DIVX olarak indirilmesine izin verdiklerini hatırlatırım.

Filmin son bölümünde sözleri yayımlanan Aaron Russo, “Trading Places”, “Wise Guys” gibi filmlerde imzası bulunan bir yapımcı. 15 yıllık bir aradan sonra filmciliğe dönen Russo “America: Freedom to Fascism” (America: Faşizme Giden Özgürlük” isimli belgeseli yazdı ve yönetti.

Bu belgeselde işlenen “dünyayı yöneten küçük bir grup” fikriyle ilk kez 2000 yılında, Ramtha’nın “Tiranların Son Valsi” kitabını okuduğumda karşılaşmıştım. ABD’de 1987’de yayımlanan o eserin 20 yıl sonra gerçekleşecek kimi uygulamaları bu kadar erken haber vermesi çok şaşırtıcı. Çünkü o kitap aslında “tebliğ”lerden oluşuyor, medyum J. Z. Knight, Ramtha isimli bir varlıktan aldığı bilgileri naklediyor.

Zeitgeist - The Movie
Yapım, Müzik, Kurgu, Senaryo ve Yönetim: Peter Joseph
2007 ABD yapımı, 118 dakika.