Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

komedi dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komedi dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2013 Cuma

Venüs’le Buluşma


Szabo, bununla kalmıyor, kapitalist düzende sanat eserinin metalaştırılması sürecini eleştiriyor, birleşme çabasındaki Avrupa ülkeleri insanlarının görünmeyen ırkçı yüzlerini sergiliyor, kapitalist toplumda yaşarken, sanatlarından çok sendikal haklarına kafa yormaları gereken sanatçıların durumlarına eğiliyor ve bir aşk öyküsü anlatıyor

IMDB: 6.7
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 9.0


Kimi filmler vardır; yönetmeninin başarısına şapka çıkartsanız da yeterince iletişim kuramazsınız. 
Örneğin bir arkadaşınız sorduğunda hararetle “Mutlaka gör, harika bir film,” diyemezsiniz.

Macar usta Istvan Szabo’nun filmleri -itiraf etmeliyim ki- benim için hep böyle oldu. Sanatçının gerek festivalde izlediğim “Hanussen”i için ve gerekse sinema yazarlarınca geçen yılın en iyi yabancı filmi seçilen “Mefisto”su için hep aynı tanımlamayı yaptım: Sinemasal bakımdan hayranlık uyandıracak denli usta işi, ama soğuk filmler…

Szabo’nun iki filminde de gördüğümüz sinemasal tavrı ustaca olsa da sonuç aynıydı: Filmleriyle yeterince iletişim kurulamıyordu. Film seyretmekten çok ders dinler gibi hissediyordum kendimi, hatta Szabo’nun emin olduğum ustalığının filmdeki yansımalarını bile keyifle, tadına vararak izleyemiyordum.

Bu şu demek: Szabo’nun iki filmi de bana, ustalıkta ondan aşağı kalmayan Emir Kusturica’nın “Time of the Gypsies / Çingeneler Zamanı” kadar tat vermemiştir. Daha da ileri gideyim, Szabo’yla kıyaslandığında “yeni yetme” kalacak Guiseppe Tornatore’nin filmleri, ille de “Stanno Tutti Bene / Herkesin Keyfi Yerinde” benim için Szabo filmlerinden çok daha farklı bir önem taşır.

Bu düşüncelerle gittiğim “Venüs’le Buluşma”, beni şaşırttığı kadar sevindirdi de. Szabo, eskisi kadar usta kuşkusuz. Sinema dili yine aynı. Ama bu film, “Hanussen”den de “Mefisto”dan da farklı.

Çünkü “Venüs’le Buluşma”, her şeyden önce insancıllığıyla öne çıkan bir film. Szabo diğer iki filminde olduğu gibi yine bir sanatçıyı eksen almış; bu kez tematik farklılık, sanatçı-iktidar ilişkisini değil, sanatçılar topluluğunun özel ilişkilerini konu almasında, bir sanat eseri yaratma sürecinin perde arkasını vermesinde.

Paris’te Wagner’in ünlü operası “Tannhauser”i sahneye koymaya çalışan Macar orkestra şefi Szanto’nun ve çevresindeki sanatçılar mozaiğinin ilişkilerini anlatan Szabo, bununla kalmıyor, kapitalist düzende sanat eserinin metalaştırılması sürecini eleştiriyor, birleşme çabasındaki Avrupa ülkeleri insanlarının görünmeyen ırkçı yüzlerini sergiliyor, kapitalist toplumda yaşarken, sanatlarından çok sendikal haklarına kafa yormaları gereken sanatçıların durumlarına eğiliyor ve bir aşk öyküsü anlatıyor.

Szabo’nun ustalığı orada ki, tüm bunları, en küçük ayrıntısına kadar özenle çalışılmış ve asla aksamayan bir filmde toplamayı başarıyor.

Siz de benim gibi Szabo filmlerine ısınamadıysanız bir de “Venüs’le Buluşma”yı deneyin: Çok büyük olasılıkla bu kez beğeneceksiniz; karşımızdaki kusursuz ve büyük bir sanat eseri çünkü.

Güneş, 2 Ocak 1992

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarıştı, Close En İyi Kadın Oyuncu ödülüne değer görüldü.
Ayrıca 1 ödül daha.

Meraklısına:
Filmin görüntü yönetmeni Lajos Kaltai, “Malena” ile Oskar’a aday gösterilmiş, “Fateless / Kadersizlik” ile Berlin’de Altın Ayı kazanmış bir isim. Görüntüsünde imzası bulunan diğer filmler arasında “The Legend Of 1900 / 1900 Efsanesi”, “Hanussen” ve “Wrestling Ernest Hemingway / Ernest Hemingway ile Güreşmek” de bulunuyor. 


Meeting Venus / Venüs’le Buluşma

Yönetmen: Istvan Szabo

Senaryo: Istvan Szabo, Michael Hirst

Yapımcı: David Puttnam

Oyuncular: Glenn Close (Karin Anderson), Niels Arestrup (Zoltan Szanto), Moscu Alcalay (Jean Gabor), Macha Meril (Bayan Malikoff), Johanna Ter Steege (Monique Angelo), Erland Josephson (Picabia), Maria De Mederios (Yvonne)

1991 İngiltere, Japonya, Amerika ortak yapımı, 119 dakika

Dağıtımcı firma: İstanbul Film Ajansı

Gösterim tarihi: 20 Aralık 1991






30 Ağustos 2010 Pazartesi

Gezginler Ve Büyücüler

IMDB: 7,4
All Movie Guide: 3,5 yıldız
Manalı Filmler: 8,5

Bir yönetmen düşünün: Ülkesinde neredeyse hiç film çekilmiyor, kendisi de ilk kez 19 yaşında film görüyor (bir seyahatte, TV’de). Üstelik bir Budist rahip olarak yetişmektedir. O işi de çok sevmesine rağmen, sinemaya tutkuyla bağlanıyor. İngiltere’de Yerel Kültürler Okulu’na girmeyi başarıyor, ama asıl derslerini Londra sinema salonlarında alıyor. Ülkesine döndüğünde, rahip olarak yaşamaya devam ederken, “Little Buddha / Küçük Buda” filminin ön yapımıyla uğraşan Jeremy Thomas’la tanışıyor, onunla ve Bertolucci ile arkadaş oluyor. Onların da verdiği moral destekle ilk senaryosunu yazıyor, film yönetebileceği konusunda neden kendisine güvendiklerine kendisi de şaşarak “The Cup / Phorpa”yı yönetiyor (1999). Amatör (ve büyük çoğunluğu ilk kez kamera gören) oyuncularla çalıştığı bu film Cannes’a kabul ediliyor, festivalleri dolaşıyor, çeşitli ödüller alıyor. Bu başarı, “Gezginler…”in yolunu açıyor.

Bu hikayenin kendisi zaten ilham verici; böyle bir yönetmenin filmlerini, ülkesi Butan’ı merak etmemek mümkün mü?

Butan diyorum sevgili okur, lütfen dikkat: 1949’da bağımsızlığını kazanmış, takas ekonomisini 1970’lerde bırakmış, TV ile 1999’da tanışmış, yaklaşık 700 bin nüfuslu bir küçük Budist ülke (Nüfusun beşte biri rahip veya rahibe). Herhangi bir tür sinema okulu yok (kurs bile), tabii film ekipmanı da. Ayrıca dağlık bölgede olduğu için film ekipmanlarının taşınması, yerleştirilmesi vs de çok zor… Ama öte yandan dillerinde küfür ve hakaret içeren kelimeler de yok. Kendi dillerinde ülkenin adının anlamı: “Barışçıl Ejderhanın Ülkesi”…

Külliyen ilginç.

İlk Butan filmi 1989’da yapılmış (IMDB’de kayıtlı sadece 12 film var, kısa metraj ve belgeseller dahil). “The Cup” dünya çapında dağıtıma giren ilk Butan filmi.

Orijinal adı “Geçici Şeylerin Acı ve tatlı Yönleri” anlamına gelen filmin iki erkek kahramanı var, tamamen farklı iki dünyada yaşıyorlar, ikisi de kendini keşif yolculuğuna çıkıyor, ama bambaşka sonuçlara ulaşıyorlar. Bu iki hikayeyi Norbu iki farklı film gibi ele almış, ikisinde de ciddi başarı elde etmiş.

Geleneksel Butan hayatından sıkılmış, ABD’ye yerleşme sevdasındaki memur Dondup’un ana kahramanı olduğu ilk öykü günümüzde geçiyor ve adeta yaşama sevinciyle dolu: Fonda nefes kesen Butan doğası, renkli karakterler, hoş bir aşk hikayesi, komik diyaloglar ve canlı, enerjik bir görsellik… İkinci hikayeyi ise, otostop yaparken Dunlop’un karşılaştığı ve birlikte seyahat etmek durumunda kaldığı Budist Rahip anlatıyor, onu uyarmak amacıyla. Ünlü bir kıssadan Norbu’nun geliştirdiği bu öykünün ana temaları tutku ve kıskançlık. Geleneklerin belirlediği hayatından sıkılan, heyecan arayan Tashi, umduğundan çok daha fazlasını buluyor; Tashi’nin öyküsünü dinlemesi, Donlup’un düşüncelerini ve genç, masum Solam’la filizlenmekte olan ilişkisini etkiliyor.

Tashi’nin öyküsü ilerledikçe, Doğu öğeleriyle harmanlanmış çağdaş bir kara filme dönüşüyor, adeta ünlü Oshima filmi “Ai no borei / Duygu İmparatorluğu”nun mistik bir versiyonuna… Özellikle bu hikayeye ait sahnelerdeki görsellik çok üst seviyede (üstelik “Gezginler…” 16 milimetrelik filmle çekilmiş)…

Görselliğin gücünden de yararlanarak Norbu, seyirciyi hayat hakkında sarsıyor. Hayatımızdaki hangi öğelerin gerçekten değerli olduğunu, hatta neyin “gerçek” olduğunu düşünmemizi sağlamaya çalışıyor. Tashi’yle aşk yaşayan “hayali” Deki karakterini oynayan Yangzom’un, günümüzde geçen hikayede de, üstelik son model bir arabayla, çevreye Batı müziğini saçarak, otostop yapanların yüzüne bile bakmadan yoldan geçen kadın olarak görünmesi çok anlamlı. Bu planla Norbu, seyirciyi filmin ana meselesinin “gerçek” olduğu konusunda uyarıyor. Aksi takdirde Tashi’nin hikayesinin finali ve Rahip’in o hikayeyi neden Donlup’a anlattığı havada kalabilirdi (O planla ilgili nette okuduğum hoş bir yorumu da paylaşayım: Yangzom’un o geçişinin mitolojideki “siren” kavramına gönderme olduğunu düşünenler olmuş, “O plan sayesinde film, Donlup’un gemisinin ABD kayalıklarında parçalanacağını sezdiriyor” diyorlar).

Bu yoruma kapı aralayan, yönetmenin ilginç özellikleri: 19. yüzyılda yaşamış çok ünlü bir Tibet azizinin enkarnesi olduğunu çocukken kanıtlamış. Bu geçmiş ve bu hayatında aldığı dini eğitim onu sıradan bir rahip olmaktan çıkarıyor, “kutsal bir insana” dönüştürüyor. Nonru için film yönetmek “sıradan adam” olmak demek. Genelde tam tersi geçerlidir, sette yönetmen adeta Tanrı konumundadır, Nobru’nun durumunda ise, Rahip olarak yaşarken hayatı törenlerle, hayır duasını almaya gelenlerle, eğitim vermek amacıyla farklı kentlere, ülkelere yaptığı yolculuklarla ve tabii ki meditasyonla geçirdiği haftalarla dolu. Film çekerken ise sadece arada sırada sete kutsanmak için gelenlere kısa bir dua okuyup, başlarını sıvazlaması yeterli oluyormuş. Sıradan bir adam gibi yaşamak ve hissetmek onun için “çok, ama çok güzel”miş, bir söyleşisinde böyle söylüyor.

Budizm’în felsefi içeriğine adeta tutkun olan Nobru, aradan geçen yüzyıllarda katı kuralları olan bir dine dönüştürülmüş olmasını eleştiriyor. Ona göre sinema, Budist öğretiyi yaymanın en pratik ve etkili yollarından biri. Uzmanı olduğu bu felsefenin hangi millet ve dinden olursa olsun tüm insanlar için çok yararlı olduğuna inanıyor.
Sonuçta kendisi -en azından benim açımdan- mutlaka takip edilmesi gereken bir yönetmen.

Ödülleri:
2 ödül, 1 adaylık

Meraklısına:
Film 17. Uluslararası Ankara Film Festivali’nde gösterilmişti (2006)

Norbu’nun sevdiği yönetmenler: Ozu, Tarkovski, Satjayit Ray ve Antonioni imiş, ayrıca çağdaş İran sinemasını beğeniyor.

Filmdeki elma satıcısı gerçek hayatında da bu işi yapan -81 yaşındaki- bir köylüymüş. Bir filmin ne olduğunu hiç bilmediği için tüm çekimleri gerçek sanıyor, örneğin rolü gereği uyuyormuş gibi yapması gerektiğinde gerçekten uyuyormuş. Hatta son gün Nobru’ya “Buraya 4 saatte gelmiştim, neden günlerdir dönemediğimi anlayamıyorum” demiş. Nobru onun “Being There / Merhaba Dünya” filminde Peter Sellers’ın canlandırdığı bahçıvana benzediğini söylüyor.

İleri okuma için:
Filmin resmi sitesi http://www.travellersandmagicians.com/
“Butan: Bir Rüya” (filmde kullanılan bazı öğelerin Butan toplumu için ne ifade ettiğini daha iyi anlamamızı sağlayan, bol fotoğraflı, hoş bir gezi yazısı) (http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=12369)

Seçme replikler:
Rahip (Dondup'a): "Buda'nın sözünü bilirsin: 'Beklenti acıya neden olur'..."

Rahip: "Nereye gidiyorsun?"
Dondup: "Uzağa."
Rahip: "Uzağa mı? Ne kadar uzağa? Başkente mi? Daha da uzağa mı?"
Dondup: "Çok, çok uzağa gidiyorum... Düşlerimin ülkesine."
Rahip: "Bir düş ülkesine gidiyorsun demek. Dikkatli olmanda fayda var,
uyandığında sonuç hiç hoş olmayabilir... Sana bir hikaye anlatayım."

Rahip (Dondup'a): "Sigara sağlığını mahveder. Nefesin kör bir ata benzer
ve zamanla aklını sakat bir biniciye dönüştürür"

Rahip (Dondup'a): "Belki de hayallerindeki ülke sandığından daha yakındır"

Travellers and Magicians / Chang Hup The Gi Tril Nung / Gezginler Ve Büyücüler
Senaryo ve yönetim: Khyentse Norbu
Yapımcılar: Raymond Steiner, Malcolm Watson, Jeremy Thomas
Oyuncular: Tsewang Dandup (Dondup), Sonam Lhamo (Sonam), Lhakpa Dorji (Tashi), Deki Yangzom (Deki), Sonam Kinga (Rahip)
2003 Avustralya, Butan ortak yapımı, 108 dakika.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Six Degrees of Separation

IMDB: 6,9
Allmovie: 4,5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 90
Manalı Filmler: 8,5

John Guare’ın metni çok şaşırtıcı: Yoğunluğuyla da, işlediği temalar açısından da, ulaştığı seviye bakımından da…

Bir akşam resim simsarı Flan ve eşi Louisa’nın kapıları çalınır: Çocuklarının üniversiteden arkadaşı olan Paul yaralı vaziyette gelir, onlardan yardım ister. Tanışır, Paul’un ünlü oyuncu Sidney Poitier’in oğlu olduğunu öğrenince sevinirler. Delikanlıyı ısrarla misafir ederler, hoş bir akşam geçirilir. Fakat kısa zaman sonra Flan ve eşi çocuklarının Paul’u tanımadığını, Poitier’in hiç oğlu olmadığını ve daha acayibi birkaç dostlarının daha aynı mizansenle karşılaştığını öğrenirler. Ama evlerden bir şey çalınmamıştır, dolayısıyla ortada bir muamma vardır: Paul kimdir, amacı nedir?

Bir oyundan uyarlandığı için senaryo yoğun diyalog içeriyor, repliklerin çoğu mana bakımından çok derin, üstelik onlarca aydın ve sanatçıdan söz ediliyor, bazılarından alıntı yapılıyor. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde Guare’ın modern toplum yapısını, özellikle de burjuva aydınları eleştirdiği, “Altı Derecelik Ayrılık” teorisini bu amaçla kullandığı ortaya çıkıyor. Metnin en dibinde “Dünya bu kadar küçükken siz böyle mi yaşıyorsunuz?” sorusu gizli sanki.

Örneğin Paul, en önemli eğitim kurumlarından biri olduğu kabul edilen Harvard’ı şöyle tarif ediyor: “Herkes durağan ve lüks bir umutsuzluk, sabit keşif ve felç içinde.” Yine Paul’un ünlü Salinger romanı “Catcher in the Rye / Gönülçelen” ve Beckett oyunu “Waiting For Godot / Godot’yu Beklerken”in de insanlığın içinde bulunduğu felç halini anlattığını söylemesi ve Jung’dan “En büyük günah bilinçsizliktir” cümlesini alıntılaması eleştirel çerçeveyi tamamlıyor.

Oysa örneğin Flan, işi gereği Kandinski’yi de çok iyi tanıyor. Eserleriyle 20. yüzyıl sanat ortamını değiştirmiş bu Rus ressamdan alıntılar yapıyor, en ünlü tablosu evinin baş köşesinde ama Kandinski’nin sanatın amacının “insan ruhunu arıtıp harekete geçirmesi olduğunu” savunması üzerinde hiç durmamış, buradaki anlamı idrak edememiş. Flan ve diğer film karakterleri manevi değerlere o kadar sırt çevirmişler ki, hayatı çok sınırlı yaşıyorlar, çocuklarıyla bile ilişkileri mesafeli ve sorunlu. O nedenle Louisa’nın filmin sonunda –yalancı ve sahtekar olduğunu artık iyi bildiği- Paul için: “Birkaç saatte çocuklarımızın bizim için yaptıklarından çok daha fazlasını yaptı” demesi çok trajik.

Filmin oyunculuk seviyesi de en az metnin kendisi kadar olağanüstü. Özellikle güzel insan Will Smith’in etkili performansı, önemli ve zengin bir aileden gelmeyen bir delikanlının “birisi” olmak istemesindeki trajediyi çok iyi yansıtıyor.

Meraklısına:
Oyun İstanbul Şehir Tiyatroları’nca “Altı Derece Uzak” adıyla sahnelenmiş.

Filmde üniversiteli gençlerden Doug’u oynayan ve sadece iki sahnede görünen J. J. Abrahams yıllar sonra yapımcı ve yönetmen olarak ünlendi, özellikle “Lost”la büyük başarı kazandı. Yarattığı “Six Degrees” isimli TV dizisi de –aynen “Lost” gibi- Altı Derecelik Ayrılık temasını işliyordu...

Birkaç sahnede görünen Kandinski tablosunun temel özelliğini Flan şöyle açıklıyor: “Kanvasın iki tarafına birbirinden çok farklı tarzlarda iki resim yapmış, biri vahşi ve hayat dolu, diğeri geometrik ve kasvetli.” Flan tabloyu çevirip iki tarafını sırayla gösterirken Louisa resimleri adlandırır: “Kaos” ve “Kontrol”…
Yaşamın iki yüzü gibi…

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında Oskar ve Altın Küre adaylığı.

İlgili film:
"Serendipity" (Peter Chelsom, 2001)

Seçme replikler:
Paul: “Hayal gücünün değeri çok düştü, yaratıcılık olarak görülmeye başlandı, oysa o varoluşumuzun temel taşıdır. (…) Hayal gücünü en kişisel bağlantımızdan, iç dünyamızla, dışarıdaki dünya arasındaki bağdan çıkarıp attık (…) Hayal gücü kendimizin yarattığı bir pasaporttur, gerçek dünyaya geçmemizi sağlayan (…) Kendimizle başa çıkabilmek için gözlerimizi bağlıyoruz çünkü kendinle yüzleşmek zor. Oysa hayal gücü kendimizi incelememizi katlanılabilir kılan bir Tanrı armağanıdır”…

Louisa: “Bu dünyadaki herkesin başkalarından sadece 6 kişiyle ayrıldığını okumuştum bir yerde (…) bu kadar yakın olmamızı inanılmaz rahatlatıcı bulmuştum. Ama aynı zamanda bu yakınlık Çin işkencesi gibi bir şeydi.”

Paul: “Yaşanılan her an bir öğrenme deneyimidir. Başka ne işe yarar ki?”

Flan’ın kızı Tess (babasına): “Evlenip Afganistan’a gideceğim. Hayatımı mahvedeceğim. Olmamı istediğin her şeyi kaldırıp atacağım. Çünkü bu sana acı çektirmenin tek yolu”.

Louisa (Paul için): “O biz olmak istedi. Her şeyimiz. Hayatımıza girebilmek için kendini bıçakladı (…) Ama biz onu bir anekdota dönüştürdük, yemek sohbetine, şu an yaptığımız gibi! Oysa tüm yaşadıklarımız tecrübeydi.”

Paul (son replik): “Kanvas… Kanvasın iki yüzüne de resim yapılmış”…

Six Degrees of Separation
Yönetmen: Fred Schepisi
Senaryo: John Guare (Aynı adlı kendi oyunundan)
Yapımcılar: Arnon Milchan, Fred Schepisi
Oyuncular: Stockard Channing (Louisa Kittredge), Will Smith (Paul), Donald Sutherland (Flan Kittredge), Ian McKellen (Geoffrey Miller), Mary Beth Hurt (Kitty), Bruce Davison (Larkin), Heather Graham (Elizabeth)
1993 ABD yapımı, 112 dakika

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Son Gece

IMDB: 7,3
Allmovie: 3/5 yıldız
Metacritic: % 65
Manalı Filmler puanı: 8,0

Ana temasını sömürmeyen bir “kıyamet” filmi…

Dünyanın sona ermesine sadece 6 saat kalmıştır. Çoğu insan sokakta eğlenmekte, bazı gençler cam çerçeve indirip araba yakmaktadır. Karısının yasını tutan Patrick, son saatlerini yalnız ve sakin geçirmek amacıyla ailesinin yanından ayrılır. Eşiyle birlikte intihar etmek için kentin öbür tarafına gitmesi gereken Sandra ile yolları kesişir.

Kanadalı oyuncu (“Existenz / Varoluş”, “Blindnes / Körlük”) McKellar, ilk uzun metrajlı filmiyle hayli olumlu eleştiriler almıştı. Gerçekten de “Last Night”, senaryosu akılıca yazılmış, bir ilk filmden beklenmeyecek denli ustalıkla yönetilmiş bir eser. Sadece teknik yönlerden aksıyor ki bunun nedeni de düşük bütçeli olması.

Çoğu kıyamet ve kıyamet sonrası temalı Holivud filminin dolaştığı kulvarlara hiç sapmıyor McKellar, bu filmde manasız çatışma sahneleri, karizmatik karakterler vs yok, ölüm gerçeğiyle bulutlanmış insan yaşamları var sadece, ölümlerine farklı şekillerde hazırlanan karakterler ve onların birbirleriyle ilişkileri var. Örneğin Patrick’in yakın arkadaşı Craig son gününü içinde ukde kalmış cinsel birliktelik modellerini uygulamakla geçiriyor, ama böyle bir uğraş Patrick’e çok anlamsız geliyor.

Velhasıl film, insanın yaşadığı şekilde öldüğünü söylüyor, tek başına da olsa, tüm insanlıkla beraber de olsa…

Meraklısına:
Önemli rollerden birini Kanadalı ünlü yönetmen David Cronenberg üstlenmiş.

“Son Gece”, 1999’da İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti.

McKellar’ın daha sonra çektiği kısa filminin ismi çok ilginç: “Phone Call from Imaginary Girlfriends: İstanbul” (Hayali Sevgililerimden Telefon: İstanbul). İnanmayacaksınız ama “Ankara” versiyonu da var bu filmin.

Ödülleri:
12 ödül, 20 adaylık

Last Night / Son Gece
Senaryo ve yönetim: Don McKellar
Yapımcılar: Niv Fichman, Daniel Iron
Oyuncular: Don McKellar (Patrick), Sandra Oh (Sandra), Callum Keith Rennie (Craig), Sarah Polley (Jenny), Trent McMullen (Alex), David Cronenberg (Duncan)
1998 Kanada, Fransa ortak yapımı, 95 dakika.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Beating of the Butterfly's Wings

IMDB: 6.9
All Movie Guide: 2.5/5 yıldız
Metacritic: %59
Manalı Filmler puanı: 7

Rastlantı dediğimiz olguların hayatı nasıl şekillendirdiğini işleyen, sevimli, eğlenceli, aynı zamanda hayli manalı bir film…

Adını ünlü “kelebek etkisi”nden alan eser, nedensiz olmuş ve düzensiz sıralanmışa benzeyen bir dizi olgunun belirli bir amaç için oluştuğu tezine yaslanıyor. Bir grup Parisli, bir gün boyunca, sokağa eski bir ayakkabı atmak türünden önemsiz gibi görünen eylemler aracılığıyla birbirlerinin yaşamını etkiliyor, bu etkileşimler o hayatları belli bir yöne doğru ilerletiyor, sonuçta, Edward E. Lorenz’in ünlü cümlesinde dediği gibi: “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa’da fırtına kopmasına” neden oluyor.

Yönetmen Firode, evrende/hayatta tesadüf diye bir şeyin olmadığını, raslantı sandıklarımızın aslında “hazırlanmış ortamlar” olduğunu vurgulayabilmek amacıyla geniş bir olaylar silsilesi oluşturmuş, çok sayıda sahne kullanarak, yüksek tempolu, heyecanlı, sürükleyici bir senaryo yazmış. İlk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen yönetmenlik alanında da aynı seviyede başarılı, hayatın içinden anları, belgeselci yaklaşımı ve titizliğiyle ustaca yakalamış, sonuçta ortaya –olumlu anlamda- “tipik Fransız” bir eser çıkarmış…

“Happenstance” adıyla da tanınan bu filmin, örneğin “Amelie” gibi dünya çapında üne kavuşamamasının nedeni, herhalde ana tezinin geniş yığınlara –maalesef- anlamlı gelmemesi…

Seçme replikler:
Parktaki Yaşlı Bilge: “Dünyayı değiştirmeyen bir davranış yoktur, çok önemsiz bile olsa. Şu adam metresine yalan söylemeye karar verdi. Aynen karısına da söylediği gibi. Ve bu kararı basit bir çakıl taşı atma oyununa bakarak verdi. Görüyorsun ya her detay, her hareket, ne kadar küçük olursa olsun, sonsuz olayları doğurabilir ve muhteşem etkileri olur. ‘Atlantik üzerindeki bir kelebeğin kanat çırpması, Pasifik'te bir kasırgaya sebep olur’ derler ya hani… O yüzden arada sırada aptalca, rastgele veya saçma bir şey yapmak konusunda kendini özgür bırak. O aptalca, rastgele ve saçma hareket dünyanın düzenini değiştirecektir.”

Beating of the Butterfly's Wings / Le battement d'ailes du papillon
Senaryo ve yönetim:
Laurent Firode; Yapımcılar: Pascal Judelewicz, Anne-Dominique Toussaint; Oyuncular: Audrey Tautou (Irène), Faudel (Younès), Eric Savin (Richard), Nathalie Besançon (Marie), Lysiane Meis (Elsa), Eric Feldman (Luc); 2000 Fransa yapımı, 90 dakika

Possible Loves

IMDB: 7.2
Manalı Filmler: 6.5

Bir ilişkinin, Carlos ile Julia’nın aşklarının olası 3 versiyonu…

Bir gece Carlos sinemada Julia’yı beklemektedir, ancak genç kız gelmez. Birbirlerini çok sevmektedirler, gelmiş olsa evlenecekler, ama sonra Carlos Julia’yı Pedro için terk edecektir. Hayatına Julia olmadan devam eden Carlos Maria ile evlenir, sinemada beklediği geceden 15 yıl sonra Julia ile karşılaşır ve ilişkileri başlar. Üçüncü versiyonda ise Carlos Julia’dan başkasını sevmemiş, daldan dala konarak kalbinin prensesini aramaktadır, tesadüfen Julia ile karşılaşır…

Konusundan da anlaşılacağı gibi “Possible Loves”, en popüler örneği “Sliding Doors / Raslantının Böylesi” olan “ya böyle olsaydı?” türü filmlerden biri, ya genç kız metroyu yakalasaydı veya Alain Resnais’in iki bölümlü “Smoking / No Smoking” (1993) filminde olduğu gibi kadın bahçede sigara içmeye çıkmasaydı… Yalnız senaryosu onlardan, özellikle “Raslantının Böylesi”nden daha zayıf, hayatı neyin şekillendirdiğine ilişkin felsefi bir yaklaşımı yok, sadece üç olasılıktan doğan üç hikayeyi anlatıyor.

Öte yandan filmin çok önemli bir artısı da var: Oyunculuklar, özellikle Benicio ve Fernaz'ın çalışmaları filmin genel seviyesinin çok ilerisinde.

Ödülü:
Sundance Film Festivali’nde Latin Amerika Sinema Ödülü (2001).

Possible Loves / Amores Possíveis
Yönetmen ve Yapımcı: Sandra Werneck
Senaryo: Paulo Halm (Maya Werneck Da-Rin'in öyküsünden)
Oyuncular: Murilo Benicio (Carlos), Carolina Ferraz (Julia), Emilio de Melo (Pedro), Beth Goulart (Maria), Irene Ravache (Carlos'un annesi), Alberto Szafran (Lucas)
2001 Brezilya yapımı, 98 dakika.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Man in the Chair

IMDB: 7.3
Rotten Tomatoes: % 50
Manalı Filmler puanı: 8.5

Lise öğrencisi Cameron’ın film okuluna burs kazanabilmek için kısa film çekmesi gerekmektedir, ama bilgisi de, parası da yoktur. Eski filmler gösteren bir sinema salonunda tanıştığı Flash’ın “Yurttaş Kane”de bile görev yapmış bir elektrikçi olduğunu öğrenince ondan yardım ister. Flash’ın emektar sinema emekçisi arkadaşlarının da yardımıyla huzurevleri hakkında bir belgesel yapmaya girişirler.

B sınıfı gerilim filmleri yönetmeni Michael Schroeder’in, kariyerine on yıldan fazla ara verdikten sonra yazıp yönettiği bu küçük film, umulmadık bir başarı kazandı, fakat maalesef ülkemizde gösterilmedi.

Her öğesiyle çok başarılı bir film. Hele Plummer muhteşem.

Ödülleri: Heartland Film Festivali’nde bağımsız yapımlara verilen Crystal Heart Ödülü’nü kazandı.
Ayrıca 7 ödül ve 1 adaylık.

Seçme diyaloglar:
Flash: “Bir insanı mükemmel yapan güç değil, içindeki duyarlılığının sürekliliğidir.” (Nietzsche’den alıntı)

Flash: “Günün birinde (yönetmen olmayı) başarırsan Mickey gibi iyi insanlara hiçbir zaman kötü davranmayacağına söz ver bana. Ve o sandalyeye nasıl ve kim sayesinde oturduğunu asla unutmayacaksın.”

Flash: “Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. O yüzden ünlü olmayı kafana takma. İşini iyi yapmaya çalış. Şöhret beraberinde gelir zaten.”

Cameron: “Her insan değerlidir. Yaptıklarımız ve olduğumuz kişi, kuşakları etkileyecektir.”

Flash: “Amerika, sadece gençlere, güzellere ve "kazanan"lara değer verir!”

Man in the Chair
Senaryo ve yönetim: Michael Schroeder
Yapımcılar: Michael Schroeder, Sarah Schroeder, Randolf Turrow
Oyuncular: Christopher Plummer (Flash Madden), Michael Angarano (Cameron Kincaid), M. Emmet Walsh (Mickey Hopkins), Robert Wagner (Taylor Moss), Joshua Boyd (Murphy), Mitch Pileggi (Floyd)
2007 ABD yapımı; 107 dakika.

16 Mayıs 2010 Pazar

Şimdi ya da Asla

Film, carpe diem kavramını (sadece hazcılıkla ilişkili yönüyle değil) açık ve gizli tüm anlamlarıyla ele alıyor ve işliyor: Her anı hakkını vererek yaşa… çünkü beş dakika sonra ölebilirsin… Yani Reiner’ın filminin ana teması ölüm değil, “ölüm bilinci”

IMDB: 7.5
All Movie: 2.5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 41
Manalı Filmler: 8.5

Her sinemaseverin kişisel tarihinde “yıldızın parladığı anlar” vardır; bir plandaki bir bakıştan veya bir diyalogdan etkilendiği, ruhunun adeta “yandığı”... Kısacık bir anın bu kadar büyük etki yapması şaşırtıcıdır: İnsanı değiştirir, genişletir, zenginleştirir…

Charles Chaplin filmleri genelde böyle bir etki yapar, ve fakat hiçbiri, “Monsieur Verdoux”daki o replik kadar alt üst etmemiştir beni: Son arzusu babında ikram edilen romu önce reddeden, sonra içen Verdoux, fikir değiştirmesinin nedenini şöyle açıklar: “Daha evvel rom tatmamıştım”…

O dört kelimeyi ilk duyuşum “Dead Poets Society-Ölü Ozanlar Derneği” dönemine denk gelmişti, yani “carpe diem” çağına. Çok gençtim, sorgulama ve idrak gücüm çok sınırlıydı. Ayrıca bir kavram ve bir tavır olarak “dolu dolu yaşamak” öylesine büyüleyiciydi ki, ötesini aramak aklıma bile gelmedi, Chaplin’in repliğini de yüzeysel değerlendirdim... Carpe diem kelimeleri içinde gizli olan “akışına bırakmak”, “hayatın sunduklarını onurlandırmak”, “o anın (o anı yaşıyor olmanın) değerini bilmek” vb daha derin ve karmaşık anlamlar sonraki yıllarda kapılarını (bana da) açmaya başladı.

Ölüm gerçeğiyle yakınlaşmadıkça yaşamın değerini ne kadar anlayabilir ki insan?..

“The Bucket List”, özellikle ölüm temasıyla ilişkisi ve bu konudaki cesareti dolayısıyla etkileyici ve önemli bir film. Seyircisini iki saat boyunca ölüm düşüncesiyle iç içe olmaya, ölmekte olan insanları izlemeye davet ediyor. Başrollerini iki ünlü (ve Oskar kazanmış) oyuncunun paylaştığı, A sınıfı bir Holivud filminin (sadece) ölümü konu edinebilmesi zaten çok büyüleyici ve takdire şayan… Ve fakat dahası da var: “Şimdi Ya Da Asla”, carpe diem kavramını (sadece hazcılıkla ilişkili yönüyle değil) açık ve gizli tüm anlamlarıyla ele alıyor ve işliyor: Her anı hakkını vererek yaşa… çünkü beş dakika sonra ölebilirsin…

Yani Reiner’ın filminin ana teması ölüm değil, “ölüm bilinci” (ve bunun insanı nasıl değiştirdiği, nasıl “öldüğünde gözleri kapalı ama kalbi açık” hale getirdiği)… Filmin ana kahramanlarının “bugünün işini yarına bırakma” imkanları yok, kanser vücutlarını öyle sarmış ki, hakikaten birkaç dakika sonrasını göremeyebilirler. Bu durum bilinç seviyelerini hızla yükseltiyor, bu da seyirciye, sadece ölmekte olan değil, aynı zamanda ölüm bilincine erişmekte olan iki insanın son aylarına tanık olma imkanını sunuyor, ve senaryonun satır aralarına daha iyi nüfuz etmesini sağlıyor…

Ölüm gerçeğiyle böylesine apaçık bir şekilde yüzleşmek hiç kolay bir şey değil. Normal şartlarda insan bundan kaçar, bir gün kendisinin de öleceğini bilmeyi istemez, bunu anlamasının hayatın tadını kaçıracağını sanar. Oysa bir insanın ölüm bilinci ne kadar gelişmişse hayatın tadına da o kadar yüksek düzeyde varır, çünkü o muhteşem bir rehberdir: Gelecek için kaygılanmamayı, yaşadığı her ana (ve her şeye) şükretmeyi ve örneğin gerçekte neyin ne kadar önemli olduğunu (dolayısıyla kişinin ne zaman neyi yapması gerektiğini anlamasını) sadece ölüm bilinci sağlayabilir…

Örneğin Edward gene inat edip kızıyla barışmayabilirdi, belki de ertesi gün ölebileceğini bilmeseydi… Örneğin Carter son aylarını dünyayı dolaşarak değil ailesinin yanında geçirebilirdi, gerçekten çok az zamanı kaldığını ve zaten tüm ömrünü onlara adadığını bilmeseydi...

Senarist Justin Zackham’ın ustalığı orada ki, öyküsünü bir değil iki kişi üzerine kurmuş ve karakterlerini serbest bırakmış: Böylece Edward ve Carter örneğin Taj Mahal’de sohbet ederken izleyici hem o muhteşem mekanı, hem de mekanda yaşanan görkemli zamanın karakterleri nasıl değiştirdiğini seyretme ve algılama şansına sahip oluyor. Değişik kişiliklere sahip oldukları için, bu “son çılgın macera”dan farklı şekillerde etkileniyorlar. Ama ortak yönleri de var: Hastaneden kurtulduktan sonra yaşanan her şey içlerindeki özgürlük duygusunu artırıyor ve (en geniş anlamıyla) daha fazla sever hale geliyorlar: Birbirlerini, dünyayı, arabaları, Everest’i, sevgiyi… her şeyi…

Çünkü ölüm bilincinin en önemli etkisi aslında şu: Hayatı daha fazla sevmenizi sağlıyor… Her şeyin değerini daha iyi bilmenizi…

Örneğin böyle bir filmin…

Kameranın önünde ve arkasında yaşı 60’ı geçmiş bir grup sinemacı olduğuna göre belki de (Clint Eastwood için yapıldığı gibi) sette ambülans bulundurulmuştur... Edward arkadaşının cenaze töreninde konuşurken, belki de Nicholson’ın aklından birkaç ay sonra kendisinin veya Freeman’ın cenaze töreninin yapılabileceği geçmiştir (ne de olsa ikisi de 1937 doğumlu)…

Ölümle ilgili falanca repliği söylerken ölebileceğini bile bile iyi oynamaya (veya o planı iyi çekmeye) çalışan bu olağanüstü insanlara saygı duymamak ne mümkün!.. Onlar (ve ürettikleri eser) sayesinde biz seyirciler de “görkemli bir şeye tanık olma” imkanı bulduk.

Bu idrakin yaşandığı an da kısacık ve fakat o kadar etkili ki ardından sadece sükut gelebiliyor…

Çünkü ötesine kelimeler yetmiyor...

Ödülü: Japon Sinema Akademisi'nce En İyi Yabancı Film dalında aday gösterildi.

Sinema, Mart 2008

The Bucket List / Şimdi ya da Asla
Yönetmen:
Rob Reiner; Senaryo: Justin Zackham; Yapımcılar: Alan Greisman, Neil Meron, Rob Reiner, Craig Zadan; Oyuncular: Jack Nicholson (Edward Cole), Morgan Freeman (Carter Chambers), Sean Hayes (Thomas), Beverly Todd (Virginia Chambers), Rob Morrow (Dr. Hollins), Alfonso Freeman (Roger Chambers), Rowena King (Angelica); 2007 ABD yapımı, 97 dakika; Gösterim tarihi: 1 Şubat 2008; DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

28 Nisan 2010 Çarşamba

Patch Adams

IMDB: 6.2
Allmovie: 2/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 24
Manalı Filmler puanı: 8.2

Henüz öğrenciyken sağlık sigortası olmayan kişilere ücretsiz hizmet veren bir klinik açan Amerikalı efsane doktor Patch Adams’ın gerçek hikayesi… Bu keyifli ve öğretici film, halen kendi kliniğinde görev yapan, insanlardan ücret almayı reddeden Adams’ın öğrencilik yıllarına odaklanıyor. Geleneksel yaklaşımlara karşı çıkan, örneğin hastalarla yakın ilişki kurmak gerektiğine inanan Patch, yaptıkları yüzünden okuldan atılma tehlikesi yaşıyor, döneminin en iyi öğrencisi olması sayesinde okulda kalmayı ve mezun olmayı başarabiliyor.
Tüm sahneleriyle son derece önemli bir film. Özellikle Patch’in hastalarla diyalog geliştirmek adına yaptıkları, örneğin “makarna havuzu” sahnesi çok ilginç ve öğretici. Ailecek izlenebilecek, özellikle gençlere çok yararlı olabilecek bir film; kaçırmayın…

Meraklısına: Adams’ın yaşam öyküsünü anlatan kitap “Patch Adams – Yaşam Boyu Kahkaha” adıyla ülkemizde de yayımlandı.

İleri okuma için: http://www.fikiratolyesi.com/2010/03/09/patch-adams-anarsist-palyaco-doktor/

Ödülleri:
En İyi Müzik dalında Oskar adaylığı (Marc Shaiman)
Komedi/Müzikal Dalında En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre adaylığı

Seçme diyaloglar:
Patch: “Bir hastalığı tedavi ederseniz, ya kazanırsınız, ya kaybedersiniz. Bir insanı tedavi ederseniz, sonuç ne olursa olsun, kazanırsınız”.

Arthur Mendelson: “Kimsenin göremediğini gör… Korkudan, tembellikten ve herkese uymaktan dolayı başkalarının görmek istemediği şeyleri gör. Tüm dünyayı her gün yeni bir biçimde gör”…

Patch: “Dünyadaki ilk eğlenceli hastane olacak. Tamamen ücretsiz… Kaydıraklar, gizli geçitler ve oyun odaları olacak. Ağrıları ve acıları mizahla iyileştireceğiz. Doktorlar ve hastalar yan yana çalışacağız. Kurallar ve patronlar olmayacak. İnsanlar dünyanın dört bir yanından gelerek diğer insanlara yardım etme hayallerine kavuşacaklar. Neşenin yaşam biçimi… öğrenmenin en büyük hedef… sevginin temel amaç olduğu bir topluluk olacak”...

Patch (savunma verirken): “Ölümle ilgili sorun nedir efendim? Ölümüne korktuğumuz nedir? Neden ölüme insanca, ve saygıyla ve incelikle ve -Tanrı korusun- mizahla yaklaşmıyoruz? Ölüm düşmanımız değildir, beyler”...

Patch Adams
Yönetmen: Tom Shadyac; Senaryo: Steve Oedekerk (Patch Adams ve Maureen Mylander’ın "Gesundheit: Good Health Is a Laughing Matter" adlı kitaplarından); Yapımcılar: Mike Farrell, Barry Kemp, Marvin Minoff, Charles Newirth; Oyuncular: Robin Williams (Patch Adams), Daniel London (Truman), Monica Potter (Corinne), Philip Seymour Hoffman (Mitch), Josef Sommer (Dr. Eaton), Peter Coyote (Bill Davis); 1998 ABD yapımı, 115 dakika; Gösterim tarihi: 9 Nisan 1999; DVD firması: Universal

Hayat Okulu

IMDB: 6.5
Manalı Filmler: 8.0

“Yılın Öğretmeni” ödülünü kazanmak arzusundaki biyoloji öğretmeni Matt, zor bir rakiple karşı karşıya kalır: Genç, yakışıklı, iyi kalpli tarih öğretmeni Michael, mesleğine tutkuyla bağlıdır ve öğrencileri geliştirmek için her yolu denemekte, yaratıcı yöntemler uygulayarak derslerini çekici kılmaktadır…

Dijitürk’te yayımlanan bu küçük TV filmi, “bir nevi ‘Ölü Ozanlar Derneği’” olarak değerlendirebileceğimiz seviyede. Bir başka manalı film olan “The Nines / 3X3”ün başrol oyuncusu Reynolds yine sevimli ve hayli inandırıcı bir oyunculuk sergiliyor.

Sloganı: En büyük hayat dersleri sınıfın dışında öğretilir.

Seçme diyaloglar:
Michael (derste, Kızılderili şef kılığında): “Kabileler hoş geldiniz. Dinleyin, şeflerim. Kalbim zayıf… hasta. Ten toza dönüşecek olsa da, ruhum güçlü kalacak ve çalınan davulların yankılanması gibi yükseklerde uçacak, rüzgar gibi hayatı soluyarak, yaşayan her şeyin parçası olarak. Şimdi ve her zaman…”

Matt: “Her gün sizi korkutan bir şey yapın” (Eleanor Roosevelt’ten alıntı)

Matt: “Herkes solundaki arkadaşına baksın… Bir mucizeye bakıyorsunuz”.

Hayat Okulu / School of Life
Yönetmen: William Dear
Senaryo: Jonathan Kahn
Yapımcı: Rosanne Milliken
Oyuncular: David Paymer (Matt Warner), Ryan Reynolds (Michael D'Angelo), John Astin (Stormin' Norman Warner), Andrew Robb (Dylan Warner), Kate Vernon (Ellie Warner)
2005 Kanada, ABD ortak yapımı, 111 dakika