Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

ruh eşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruh eşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2014 Pazartesi

Chico & Rita


IMDB: 7.2
Rottentomatoes: %86
Metacritic: %76
Manalı Filmler: 9,5

Tamer Baran

Birbirinden güzel Küba şarkılarıyla ve Dizzy Gillespie, Charlie Parker gibi 1940'ların caz devlerinin melodileriyle süslü, yetişkinlere seslenen, harika bir çizgi film...
Chico yetenekli bir caz piyanisti, Rita ise buğulu sesli bir şarkıcı. Bu ikisinin aşkı 1940'larda, Küba'da başlayıp inişli çıkışlı bir yolculuğun ardından 1990'lara, Amerika Birleşik Devletleri'ne, döküntü evlerden, kenar mahallelerden villalara, loş müzikhollerden dünyanın en ünlü konser salonlarına kadar uzanıyor. Karakterlerimiz tipik Latin; yani muhatabını fazla sahiplenen aşırı kıskanç tipler, çoğunlukla bu yüzden bozulan ilişki, birbirlerine karşı hissettikleri tutkunun büyüklüğü sayesinde onarılıyor. Sözün kısası izlediğimiz aşk hikayesi de hayli ilgi çekici...
Fakat filmin asıl güzel tarafı görselliği; o yalın çizgiler, olağanüstü iyi çalışılmış renklerle birleşince çok etkili olmuş. Küba yazının her yanı altın sarısına boyayan deli sıcaklığını veya New York karının soğuğunu hissedebiliyorsunuz izlerken. Bodrum kattaki caz kulüpleri başta olmak üzere, hemen tüm konser mekanlarında da ayrı renk çalışması yapılmış.
Sözün özü: “Chico & Rita”, her şeyiyle keyifli ve başarılı bir film...

Meraklısına:
Filmin senarist ve yönetmenlerinden Fernando Trueba, ülkemizde özellikle “Belle Epoque / Güzellik Çağı” (1992) filmiyle tanınıyor... Bu filmin Oskara aday olmasının ardından önemli birkaç yönetmen daha animasyon film yönettiler: “Chico & Rita”dan bir yol sonra Steven Spielberg “Adventures of Tintin, The / Tenten'in Maceraları”nı, Gore Verbinski “Rango”yu tamamladı. Geçen yıl da ülkemizde özellikle “La Fille sur le port / Köprüdeki Kız” filmiyle tanınan Patrice Leconte “Le Magasin Des Suicides / İntihar Dükkanı” adlı filmi yaptı.

Rango” ile “Chico & Rita” 2012 Oskarlarında yarıştılar, ödül “Rango”ya verildi.

Ödülleri:
En İyi Uzun Metrajlı Animasyon dalında Oskar adaylığı; ayrıca 6 ödül ve dokuz adaylık.

Chico & Rita

Yönetmenler: Tono Errando, Javier Mariscal, Fernando Trueba
Senaryo: Ignacio Martínez de Pisón, Fernando Trueba
Yapımcılar: Santi Errando, Cristina Huete, Martin Pope, Michael Rose
Seslendirenler: Limara Meneses (Rita), Eman Xor Oña (Chico), Mario Guerra (Ramón), Lenny Mandel (Ron)
2010 İspanya-İngiltere ortak yapımı, 94 dakika

9 Kasım 2011 Çarşamba

Kader Ajanları

IMDB: 7.1
Rotten Tomatoes: % 72
Manalı Filmler: 8.0

Holivud’un gişeye yönelik yapımları arasında da mana seviyesi bakımından şaşırtıcı filmlere –artık- sıkça rastlanabiliyor, fakat “Kader Ajanları” bunlardan biri olmakla kalmıyor, eserin anlamla ilişkisi bakımından bir ölçüt de oluşturacak gibi görünüyor.

Çünkü bu film, kader/özgür irade meselesini irdeliyor.

Üstelik bu işi o kadar ciddi yapıyor ki, -senaryoyu da kendisi yazan- George Nolfi’nin müstakbel Christopher Nolan olarak selamlanmayı hak ettiğini söylemek mümkün.

Tabii ki o şapkalar biraz komik duruyor, sadece kafasında şapka olanların kapıları bir tür boyutlar arası geçit gibi kullanabilmesi, yağmurun “meleklerin” insanları görmesini zorlaştırması gibi buluşlar da öyle. Aslına bakarsanız, görünmeyen boyutlardan bazı varlıkların insanların gündelik hayatına böyle müdahale etmeleri, sürekli kontrol altında tutmaları veya düzenlemeleri fikrinin kendisi epeyce demode. Fakat neylersiniz ki Holivud’un en üst sınırı –en azından şimdilik- bu. En iyisi hikayenin o kısımlarını “fantastik” olarak görüp felsefi anlamda filmin ne söylediğine eğilmek.

Film temelde, herkes için geçerli bir “kader” olduğunu söylüyor. Fakat bu, her koşulda mutlaka aynen uygulanan bir şey değil; insanlar edimleriyle kaderlerini değiştirebiliyorlar. Daha doğrusu film bunu yapmaya cüret eden bir (senaryoya göre ilk) adamın öyküsünü anlatıyor.

Bu “ilk adam” meselesi de zaten öykünün en zayıf kısımlarından biri; insanlık başladığından beri kimsenin kendi kaderini tayin etmeye çalışmadığına, bunu ilk kez David’in yaptığına seyircinin inanması imkansız çünkü bu doğruysa David’in çok önemli, olağandışı özellikleri olması gerekir ki senaryo bu yönde herhangi bir veri içermiyor.

Tüm bu aksaklıklara rağmen, sadece büyük yazarların eserlerinde görülebilen bir güç var filmin hikayesinde, kuşkusuz bunu da Philip K. Dick’in bir öyküsünden hareket edilmiş olmasına bağlamak lazım. Dick, çok ünlü bir bilimkurgu yazarı, perdeye aktarılan eserleri arasında “Minority Report / Azınlık Raporu” ve “Blade Runner / Bıçak Sırtı” da bulunuyor. Aynen Isaac Asimov gibi Philip K. Dick de öykülerini o kadar sağlam bir temel üzerine inşa ediyor ki, yukarda belirttiğim benzer sorunlar eseri fazla yıpratmıyor. Ki aslında bu aksaklıkların Dick’ten kaynaklanmadığı çok belli, sadece filmin hikayesine temel oluşturan fikir ona ait ve o da harika.

Çünkü o fikir, tüm sanat tarihinin halli en müşkül sorunsallarından birini irdeliyor: “Yaratıcı’yı arama”… Filmde David’in sadece sevdiği kıza ulaşma çabası anlatılmıyor, kahramanımız her kim yazdıysa kaderini onunla görüşmek ve hatta onun kararlarını sorgulamak arzusu da duyuyor. İşte bu, yani bir insana böyle bir cüreti uygun görmek, korkmadan hikayeyi böyle şekillendirmek, ancak çok büyük ustaların yapabildiği bir şey.

George Nolfi ise ilerisi için umut veriyor, ilk filminde Philip K. Dick gibi çok büyük bir yazara tam manasıyla eşlik etmeyi başaramadıysa da, bu yöndeki çabası ve en azından Dick’in ağırlığı altında ezilmemiş olması takdire şayan.

Açık Gazete, 16 Eylül 2011

The Adjustment Bureau / Kader Ajanları
Senaryo ve yönetim: George Nolfi (Philip K. Dick’in "Adjustment Team" isimli öyküsünden)
Yapımcılar: Bill Carraro, Chris Moore, George Nolfi, Michael Hackett
Oyuncular: Matt Damon (David Norris), Emily Blunt (Elise Sellas), Michael Kelly (Charlie Traynor), John Slattery (Richardson), Terence Stamp (Thompson), Anthony Mackie (Harry Mitchell)
2011 ABD yapımı, 106 dakika
Gösterim tarihi: 4 Mart 2011
DVD firması: As Sanat / Universal Pictures

10 Temmuz 2011 Pazar

Rango

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: % 88
Manalı Filmler: 9.0

Sinema sektörümüz şaşırtıcı bir hızla genişliyor. Sonunda çocuk filmi projeleri bile konuşulmaya başlandı. Ki bu çok önemli bir gelişme…

“Rango”yu öncelikle çocuk filmi yapmak isteyen sinemacılarımıza öneriyorum. Çünkü bu film bu türdeki bir projenin nasıl olması gerektiğine ilişkin ciddi dersler içeriyor. Örneğin öykü ve ana karakterın özellikleri, hayli geniş bir izleyici kitlesine hitap edecek biçimde tasarlanmış. Ülkemizde 7A, yani “7 yaş altındaki çocuklar ailesiyle birlikte izleyebilir” biçiminde sınıflandırılan film o kadar akıllıca yapılmış ki, örneğin 5 yaşından büyük herkes keyifle seyredebilir. Kuşkusuz her izleyicinin alacağı zevk kendi zeka seviyesine ve kültür birikimine bağlı olarak değişecektir.

Çünkü “Rango”nun en temel özelliği genelde sinemaya, özelde “spagetti vestern” denen türe bir saygı duruşu olarak tasarlanmış olması (Nitekim Clint Eastwood’lu bir sahne bile var). Vesternleri iyi bilen ve zevkle seyreden seyirci kitlesi için “Rango” çok özel, adeta mücevher değerinde bir film; ama bu, vestern sevmeyenlerin filmden zevk almayacakları anlamına gelmiyor. Zaten çocukların bu göndermeleri anlamayabilecekleri düşünülerek böyle bir filmden bekleyebilecekleri her şey ustaca tasarlanıp yerleştirilmiş: Her çocuğun rahatça özdeşleşebileceği bir ana karakter, hayli heyecanlı ve gizemli bir macera, sürpriz bir aşk, komik sahneler ve aslında herkese ama özellikle çocuklara çok anlamlı gelebilecek temalar var filmde. Tabii ki “kahraman olma” izleği ana lokomotif.

Tüm bu özellikleriyle birlikte çok iyi yapılmış ve yönetilmiş olması “Rango”yu son yılların en iyi animasyonlarından biri haline getiriyor… Üstelik mana seviyesi de hayli yüksek: Kendini keşfetmek, hayattaki yerini bulmak gibi izlekler gayet ciddiye alınmış (Örneğin film boyunca 5-6 kez Rango’ya kim olduğu soruluyor, sonunda kendisi de bu soruyla yüzleşmek ve onu yanıtlamak zorunda kalıyor).

Fakat anlam açısından filme asıl yüksek puan kazandıran özelliği, çok bilinçli olarak İndigo denen zamane çocuklarına seslenmesi. O yüzdendir ki Rango, sadece bir “kahraman” değil, içindeki gücü keşfeden ve hayattaki görevini bulan biri. O misyonun ne olduğunu da film açıkça söylüyor: İnsanlığın bilinç seviyesini yükseltmek ve dünyayı değiştirmek, güzelleştirmek…

Meraklısına:
Filmin kitapları ülkemizde de yayımlandı.

“Star Wars / Yıldız Savaşları” serisinin yaratıcısı George Lucas’ın özel efekt firması Industrial Light & Magic’in yaptığı ilk animasyon film.

Filmdeki Belediye Başkanı’nın ünlü “Chinatown / Çin Mahallesi”nden hareketle tasarlandığı çok belli. Nitekim yapım notlarında Başkan’ı seslendiren usta oyuncu Ned Beatty’nin (“Network / Şebeke”), John Huston’un “Çin Mahallesi”ndeki performansını örnek aldığı yazılı.

Çıngıraklı Yılan Jake, ünlü vestern oyuncusu, türün başyapıtlarından “Il buono, il brutto, il cattivo. / İyi, Kötü, Çirkin”in “kötü adam”ı Lee Van Cleef’ten, Batı’nın Ruhu ise aynı filmde İyi’yi oynayan –birkaç vesternin- “İsimsiz Adam”ı Eastwood’dan hareketle tasarlanmış. Hatta o sahnedeki 4 kupa Eastwood’un kazandığı 4 Oskar’ı simgeliyormuş.

Filmin yönetmeni Gore Verbinski’nin ilk animasyon çalışması. Sanatçı özellikle “Pirates of the Caribbean / Karayip Korsanları” serisiyle tanınıyor.

İngilizce metinlerde Rango’nun bukalemun olduğu belirtilmiş, çeviride ise kertenkele kelimesi yer alıyor. Filmde Rango renk değiştirmiyor, bu özellik ana kahramanımızda mecazi anlamda kullanılmış. Filmi ithal eden şirketin kelime tercihinin nedeni de bu olsa gerek.

Rango
Yönetmen: Gore Verbinski
Senaryo: John Logan (Öykü: John Logan, Gore Verbinski, James Ward Byrkit)
Yapımcılar: John B. Carls, Graham King, Gore Verbinski, Jacqueline M. Lopez
Seslendirenler: Johnny Depp (Rango / Lars), Isla Fisher (Beans), Abigail Breslin (Priscilla), Ned Beatty (Belediye Başkanı), Alfred Molina (Roadkill), Bill Nighy (Çıngıraklı Yılan Jake), Stephen Root (Doc / Merrimack / Bay Snuggles), Harry Dean Stanton (Balthazar), Timothy Olyphant (Batı'nın Ruhu)
2011 ABD yapımı, 107 dakika
Gösterim tarihi: 4 Mart 2011
DVD firması: Tiglon / Paramount Pictures

23 Ocak 2011 Pazar

Ağaç


IMDB: 6,8
Rotten Tomatoes: % 69
Manalı Filmler: 7,5

Ne zordur sevilen birinin ölümünü yaşamak…

Onsuz olmaya alışmak…

Bir yanın ardından gitmeye zorlarken, öyle gerektiği için kalmak, her gün onu anarak, ona yanarak…

Çok bilinen, çok yaşanan bir durum bu; çok evrensel. Tam da bu yüzden “Ağaç” bu insanlık halini anlatmak için çok uygun bir proje. Öncelikle Fransız bir yönetmen tarafından, Avustralya’da çekildiği ve kadrosunda çeşitli uluslardan insanları barındırdığı için. İkincisi o uzak kıtanın doğası böyle bir film için son derece uygun olduğundan…

Dört çocuklu O'Neil ailesi kırsal bölgede, şeker bir evde yaşarken Peter ölür. Başta genç anne Dawn olmak üzere hepsi perişan olurlar. 8 yaşındaki Simone babasının ruhunun evin yakınındaki devasa bir ağaçta yaşadığına inanmakta, babasıyla konuşabildiğini iddia etmektedir. Dawn da kızına inanır, bu durum acılarını hafifletir. Fakat başta huysuz komşuları olmak üzere bazı insanlar ağacın çok büyüdüğü için evlere zarar vermeye başladığını ve zaten çok yaşlandığını düşünmekte, kesilmesi için uğraşmaktadırlar…

İlk filmi “Since Otar Left” ile hayli beğenilen Bertucelli, “Ağaç”la da epey alkış aldı. Çünkü bu, eli yüzü düzgün, tıkır tıkır işleyen, meselesini ne sulandıran, ne de abartan ve belki de en önemlisi kendisini fazlaca önemsemeyen bir film. Ayrıca yönetmeninin sakin ve dengeli yaklaşımı sayesinde, ne gereğinden fazla metafizik hale gelmiş, ne de aşırı duygusal olmuş. Hayatın en önemli parçalarından birini mikroskop altına almak için ideal bir yaklaşımı var filmin.

Öte yandan, ağacı bizzat vefat eden kişinin metaforu olarak ele alırsanız, filmin manası derinleşiyor: Aile ağaca bağlandıkça düzenleri sarsılıyor, artık onunla birlikte olamayacaklarını kabullenmeleri, ağacı hayatlarından çıkarmaları gerekiyor. Bunu yapmaya yanaşmadıkları için sonunda göç etmek zorunda kalıyorlar.

Gainsbourg ve küçük Davies’in başarılı oyunculukları, yer yer meditatif etki yaratan düşük tempo ve etkili görüntüler filmin diğer artıları.

Meraklısına:
Davies 200’den, filmdeki ağaç ise binden fazla aday arasından seçilmiş.

The Tree / Ağaç
Senaryo ve yönetim: Julie Bertucelli (Judy Pascoe’nun “Our Father Who Art in the Tree” isimli romanı ve Elizabeth J. Mars’ın senaryosundan)
Yapımcılar: Laetitia Gonzalez, Christine Ruppert, Sue Taylor, Yael Fogiel
Oyuncular: Charlotte Gainsbourg (Dawn), Morgana Davies (Simone), Marton Csokas (George Elrick), Christian Byers (Tim), Tom Russell (Lou), Gabriel Gotting (Charlie), Aden Young (Peter).
2010 Fransa, Avustralya, Almanya, İtalya ortak yapımı, 100 dakika.
Gösterim tarihi: 21 Ocak 2011

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Tesadüf


IMDB: 6,6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: % 52
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9,0

Holivud “maskeli filmler” yapmayı iyi bilir.

Bu tabiri, önemli bir eser olmasına rağmen manasını, derinliğini gizleyen, ilk bakışta kendini ele vermeyen, tersine çok sıradan, ticari filmlermiş gibi görünen yapımlar için kullanıyorum. Bu kategorinin en güzel örneklerinden biri “What About Bob / Peki Ya Bob”dur mesela; eğlenceli bir komedi filmi kılığındadır, ama mana değeri hayli yüksektir.

“Tesadüf” de bir başka çok güzel (ve de önemli) “maskeli film”… Hayat dersleriyle dolu… O kadar ki sonunda insan şaşakalıyor, bir tek filmden hayata dair neler öğrendiğini düşününce.

İlk bakışta sıradan bir romantik komedi var karşımızda. Senaryosu hoş buluşlar içeren, zeka dolu bir iş; oyunculuklar, görüntü, müzik, reji vs ise A sınıfı bir Holivud filminden beklenebileceği gibi gayet üst seviyede ama belli bir standartta, farklı bir şey, yaratıcı bir öğe yok. Zaten filmin en önemli kısmı da senaryosu.

Metnin içerdiği manayı deşifre etmemizi sağlayacak bir plan var (fotoğrafı üstte): Metro merdivenlerindeki, arkasından görülen kişi John Cusack, ama bizim işimiz onunla değil, yeşil-beyaz lambaların arkasındaki afişle: John Guare’ın “Six Degrees of Separation” (Altı Derece Uzak) isimli oyununun posteri. Bu eser “insan ağı” adıyla da bilinen kurama yaslanıyor, onun kökeni de 1929’da Macar yazar Frigyes Karinthy’nin “Chains” isimli kısa öyküsünde işlediği tez: “Bir insanla dünya üzerindeki diğer bir birey arasında en fazla altı kişi vardır” (ilk ve son kişi de dahil). Bir başka deyişle, diyelim ki A isimli Türk’ün hayatındaki B kişisine, B’nin tanıdığı kişilerden C’ye biçiminde ilerlersek, A’nın ulaşmak istediği herhangi birine, diyelim ki Etyopyalı K’ye veya Başkan Obama’ya en fazla 5 adımda varabiliriz.

Böyle anlatınca çok saçma duruyor ama kanıtlanmış bir şey bu. Sosyal psikologlar Michael Gurevich ve Stanley Milgram 1960 ve 70’lerde bu alanda deneyler yapmışlar. İlk deneyde zarfların üzerine rast gele seçilmiş isim ve adresler yazılmış, deneye katılanlardan, zarfı, üzerindeki ismi tanıyabileceğini düşündüğü bir tanıdığına yollaması istenmiş. İkinci halka olarak zarfı alanlar da aynı şeyi yapmışlar, zarfların büyük çoğunluğu 5 adımda yerlerine ulaşmış.

2001’de Kolombiya Üniversitesi’nden profesör Duncan Watts 19 hedef belirleyip, 157 ülkeden 48 bin kişiye e-posta yollamış, iletilen metinler asıl hedeflere gerçekten de 5 adımda ulaşmış.

Dünya küçük
Bu ve benzeri deneylere kısaca “küçük dünya sorunsalı” deniyor.

John Guare’ın oyunu ve ondan uyarlanan film popüler olunca, konuyla ilgili başka ürünler de çıkagelmiş: Örneğin “Six Degrees Of Kevin Bacon” isimli bir oyun var, Bacon’ın bir film veya reklamda birlikte oynadığı başka bir oyuncuya sıçrayarak hedef olarak belirlenen isme ulaşmaya çalışıyorsunuz. Ayrıca Bacon’ın kurduğu bir site ve organizasyon da var ki, insanlar arasındaki bu yakınlığı hayırlı işler için kullanmaya çalışıyor.

Ve tabii ki konuyla ilgili filmler var, “My Date With Drew / Drew ile Randevum” veya “Babel / Babil” gibi…

“Küçük dünya” teziyle ilgili özellikle internette o kadar çok organizasyon var ki, hepsinden bahsetmek imkansız, meraklısı “ileri okuma için” linklerinden yararlanabilir.

Filme dönelim: Sara’nın yakın arkadaşı Courtney ile Jonathan’ın nişanlısı Halley’in eskiden arkadaş oldukları ortaya çıkıyor. Bir başka deyişle, Jonathan ile Sara arasında 6 bile değil, sadece 2 “derecelik ayrılık” var. Bu öğeyi kullanarak film “küçük dünya” meselesi ve onunla ilgili deneyleri anımsatıyor, Halley ile Courtney’in tanışıyor olmalarını sıradan bir tesadüf olarak görüp geçmemizi engelliyor.

“Küçük dünya” kavramı üzerinde temellenen iki önemli öğe daha var filmde: Jonathan’ın üzerine adını ve telefon numarasını yazıp Sara’ya verdiği (ve onun da hemen harcadığı) 5 dolarlık banknotun dönüp dolaşıp yine genç kıza ve Sara’nın adresini yazdığı kitabın Jonathan’a dönmesi. Dünya küçük olduğu için aynı kitap, para veya kişiyle tekrar rastlaşma ihtimalimiz hiç de düşük değil…

Ve belki de daha önemlisi: Film bu karşılaşmaları sağlayan tesadüflere de dikkat çekiyor, Courtney ile Sara’nın aynı marka ve model çantalarının karışması gibi.

Serendipity
Filmin ciddiyetle üzerinde durduğu bir başka kavram ise, esere adını veren “serendipity”… Yabancı sözcük kullanmak istemiyorum ama, maalesef bu kelimenin dilimizde karşılığı yok (ki kendisi yabancı dillere çevrilmesi en zor 10 İngilizce sözcükten biri olmakla ünlü). Kelimenin kökeni “The Three Princes of Serendip” isimli bir peri masalı (“Serendip” Sri Lanka’nın Arap dilindeki adı). Hoş raslantılar sonucu kazanımlara ulaşan üç prensin serüvenlerinin anlatıldığı bu eseri Horace Walpole okumuş ve kelimeyi icat edip kullanıma sokmuş. Sözlüklerde anlamı “beklenmedik şeyleri tesadüfen bulma yeteneği/şansı” biçiminde açıklanıyor. Bilim ve keşifler tarihinde bir hayli serendipity örneği var, en ünlüsü Kolomb’un Amerika kıtasını keşfi.

Eşzamanlılık
Filmde diğerlerine kıyasla çok daha az işlenmesine rağmen üzerinde durmamızı gerektirecek öneme sahip bir başka kavram ise eşzamanlılık… Terimi ilk kez 1920’lerde psikolog Carl Gustav Jung kullanmış. Konuyla ilgili kitaplarda sık kullanılan bir örnekle izah edeyim: Diyelim ki tatile çıkacaksınız, ama nereye gideceğinizi henüz kararlaştırmadınız. Bununla meşgul olduğunuz dönemde rast gele kanal değiştirirken mesela Ayvalık’ı anlatan bir TV programına denk geliyorsunuz. Üzerinden fazla zaman geçmeden bir akrabanız devraldığı motelden söz ediyor, hemen ertesi gün bir sahafta tarihi romanlar arasında debelenirken alt raftaki bir kitap gözünüze çarpıyor, veya örneğin minibüste iki kişinin sohbetine kulak misafiri oluyorsunuz… Ve bunların hepsi Ayvalık’la ilgili… Böyle bir durumda hemen bavulları toplayıp Ayvalık’a gitmeniz gerekir çünkü orada yaşayacağınız bir şeyler vardır ve bunu size hayat söylemektedir.

Dolayısıyla eşzamanlılık, belirli bir konu, kişi, yer veya objenin, birbiriyle ilgisiz en az iki kaynak tarafından size hatırlatılması, karşınıza çıkarılması demek, filmde bir ara Jonathan’ın Sara ismini sürekli duyması gibi (Eşzamanlılığı “algıda seçicilik” kavramıyla karıştırmamak lazım, ikincisinde çevredeki şeylerden algınıza girenler söz konusudur, yani o şeyler sizden bağımsız olarak vardırlar, eşzamanlılık ise insan ile hayat arasındaki ilişkiye dair bir kavramdır).

Doğru zaman
Filmde yine şöyle bir değinilip geçilen, ama çok önemli bir başka kavram da bu. İlk sohbetlerinin ardından ayrılırlarken, Jonathan ısrarla telefon numarasını istediğinde Sara “doğru zaman değil” diyor, yıllar sonra, ikisi de başkalarıyla evlenmek üzereyken tekrar buluşuyorlar (Benzeri bir “doğru zaman” kavuşmasını, “My Blueberry Nights / Benim Aşk Pastam” filminde de görmüştük. “Cast Away / Yeni Hayat” filminin işlediği hayat prensipleri arasında da vardı ayrıca). İlgili hayat prensibi kültürümüzde bir atasözüyle ifade ediliyor: “Her şeyin bir zamanı vardır”. Her iki anlamda da: bir şey için henüz erken ise ne kadar çabalasanız olmaz, vakti geldiyse de gerçekleşmesini hiçbir güç durduramaz.

Kader
“Tesadüf” senaryosunun önemi, öncelikle bu kavramları yan yana kullanmasında, işlemesinde. Jonathan ve Sara yılbaşı alışverişi sırasında tanışıyorlar, kendi sevgililerine hediye alacakken yeni bir aşk kapılarını çalıyor (serendipity). Ayrıca “küçük dünya” gereği aynı banknot ve kitaba tekrar denk geliyorlar ki bu yıllar sonra birbirlerini bulmalarını sağlıyor. Bu buluşmaya yardımcı olan kişiler Courtney (para) ve Halley (kitap), yani Jonathan ve Sara arasındaki “halka”lar (“altı derece”den ikisi). Bu “işaretleri” ciddiye almaları için onları zorlayan iki faktör de var: Eşzamanlılık ve doğru zamanın geldiğini söyleyen iç sesleri…

Film bu kavramları birlikte işlemekle kalmıyor, bunların nasıl olduğuna, sistemin nasıl işlediğine dair cümleler de kuruyor. Romantik komedi yapısı gereği fazla bir felsefi derinliğe ulaşamıyor ama yine de bu yöndeki çabası takdire değer.

Romantik komediler zaten en olmadık an ve/veya durumlarda karşılaşıp birbirine aşık olan insanların öykülerini anlatır. Dolayısıyla bu türün örneklerinin ortak satır arasında zaten şu cümle vardır: “Senin için de uygun birisi mutlaka var”.

“Tesadüf” cümleyi genişletiyor: Daha ilk sahnede Jonathan ile Sara’nın “birbirleri için yaratılmış” olduklarını anlıyoruz, filmle aynı adı taşıyan kafeteryadaki sohbet sahnesi bu izlenimi pekiştiriyor. Fakat ayrılıyorlar ve yıllar sonra tekrar (bu kez doğru zamanda) buluşuyorlar. Buluşmaya yardımcı olan etmenler tesadüfler, ortak tanıdıkları ve objeler…

Bunlar sayesinde film derinleşiyor: Açılıştaki serendipity hadisesi olmasa da Jonathan ve Sara’nın tanışmaları ihtimali vardı çünkü ortak tanıdıkları var. İlk tanışmadan sonra ayrılmalarına rağmen tekrar karşılaşabildiler çünkü “küçük dünya” yapısı “serendipity”lerin oluşmasına imkan sağlıyor (parkta unuttuğu montunu geri almaya gelen Sara’nın Jonathan’ı görmesi gibi).

Dolayısıyla film gözle görünmez bir mekanizmanın sürekli çalışmakta olduğunu vurguluyor, öyle bir sistem var ki insanları, objeleri birbirine yaklaştırıyor, karşılaştırıyor.

Bu sisteme genelde kader diyoruz ama bu sözcüğün de (İngilizcedeki “fate” gibi) çift anlamlı olduğunu göz ardı etmemek lazım: Kader bir yandan her şeyin önceden belirlenmiş olması demek, bir yandan da “tüm bu buluşmaları, tanışmaları sağlayan güç” manasında, ki talih ve kısmet kelimelerinin de benzer anlamları var.

Zaten filmin asıl teması da o mekanizma; tesadüfleri, serendipity hadiselerini, tanıdıklarımızı ve eşzamanlılığı kullanarak bizi “kaderimizde olan”, yani yaşamamız murad edilmiş hadiselere, kişilere yönelten güç…

Tabii ki tüm bunlar sadece aşkla ilgili değil, aynı mekanizma insanların iş kurmalarını, uzun yıllar dost kalacakları veya birlikte muhteşem eserler yaratacakları kişilere ulaşmalarını da sağlıyor.

Sözün özü
“Maskeli filmler”in bir talihsizliği vardır, görmesini bilmeyen gözler onları çok küçümser. “Serendipity” de “alt tarafı bir romantik komedi” denilip geçilmeye çok müsait bir film…

Oysa hepimizin çevresinde, bu filmde anlatılan mekanizmanın sonucu olarak bir araya gelmiş insanlar var, hepimizin hayatları, nice serendipity örnekleriyle, anlamlı tesadüflerle dolu.

“Tesadüf” bu yüzden çok önemli…

Çünkü hayatın prensiplerini anlatıyor…

Seçme replikler:
Jonathan: “Burayı nereden buldun?”
Sara: “Önceleri adı yüzünden geliyordum buraya. Serendipity. En sevdiğim kelimelerden biri.”
Jonathan: “Öyle mi? Neden?”
Sara: “Çünkü anlamına göre çok hoş bir sesi var: şanslı kaza. Ama ben kazalara inanmam. Bence kader her şeyin arkasındaki güçtür.”
Jonathan: “Öyle mi düşünüyorsun? Her şey önceden planlanmış mı? Yani hiç seçim yapmıyor muyuz?”
Sara: “Bence kararlarımızı kendimiz veriyoruz. Kader bize sadece küçük işaretler yolluyor, işaretleri nasıl yorumladığımızsa mutlu olup olmadığımıza göre değişiyor.”

Sara: “Tekrar karşılaşmamız kısmetse, karşılaşırız zaten, şu an doğru zaman değil.”

Dean: “Biliyor musun Yunanlılar ölüm ilanı yazmazlarmış. Birisi öldüğünde tek bir soru sorarlarmış: ‘Tutkusu var mıydı?’…”

İleri okuma için:
http://kobi.milliyet.com.tr/haber/kobi-2008-de-serendipity-i-kesfedin,188 (konuyla ilgili dövme modasından söz eden bir haber)
http://en.wikipedia.org/wiki/Serendipity (kavramı açıklayıp bilim ve teknoloji tarihinden örnekler veren bir sayfa, İngilizce)
http://en.wikipedia.org/wiki/Six_degrees_of_separation (Geniş bir özetle birlikte, konuyla ilgili internet, sinema bağlantılarını da veriyor, İngilizce)
http://www.sixdegrees.org/ (Bacon’ın sitesi, İngilizce)
http://en.wikipedia.org/wiki/Small_world_phenomenon (belli başlı deneyleri özetleyen bir yazı, İngilizce)
http://www.smallworldexperiment.com (54 paketle yapılan bir deneyin sitesi, İngilizce)
http://en.wikipedia.org/wiki/Synchronicity (İngilizce)
http://www.carl-jung.net/synchronicity.html (İngilizce)
7 Secrets Of Synchronicity (İngilizce)

Serendipity / Tesadüf
Yönetmen: Peter Chelsom
Senaryo: Marc Klein
Yapımcılar: Peter Abrams, Simon Fields, Robert L. Levy
Oyuncular: John Cusack (Jonathan Trager), Kate Beckinsale (Sara Thomas), Jeremy Piven (Dean Kansky), Bridget Moynahan (Halley Buchanan), Kate Blumberg (Courtney), John Corbett (Lars Hammond), Eugene Levy (Tezgahtar)
2001 ABD yapımı, 90 dakika
Gösterim tarihi: 24 Mayıs 2002
DVD firması: Palermo

27 Temmuz 2010 Salı

Aşk İçin

IMDB puanı: 6,6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: % 44
Manalı Filmler puanı: 9.0

Modern bir klasiğe dönüşen “I am Legend / Ben Efsane”nin yazarı Richard Matheson’un bir başka romanından, yine muhteşem bir film… Gişe getirisi yüksek komediler ve benzerlerinin yanı sıra epeyce “manalı film”de de rol alan güzel insan Robin Williams’a büyük oyuncu Max von Sydow ve maalesef olağandışı yeteneğini nadiren sergileyen Cuba Gooding, Jr. eşlik ediyorlar.

Vefat eden Dr. Chris kendini hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir yer olan Cennet’te bulur. Yalnız bir sorun vardır: Dört yıl evvel oğullarının, şimdi de eşinin ölümünü kaldıramayan karısı Annie intihar ettiği için Cennet’e girememiştir. Chris karısını bulup onu Cennet’e getirmeye çalışır.

Filmin Batılı eleştirmenleri ikiye böldüğü anlaşılıyor, bir kısmı filmi çok etkili bulur, yüksek puan verirken, bazıları -bir Holivud filmi için- fazla duygusal buldular. Bu film gibi, ölüm, ahret vb temalarla yakından ilişkili eserlerin puanları genelde düşük oluyor, bazı insanlar bu türden eserleri perdede görmek istemiyorlar nedense. Yabancı sitelerdeki düşük puanların bir başka nedeni ise Robin Williams’ın varlığı olsa gerek, tuhaf ama, Williams da bir kısım seyirci ve eleştirmen için “ortası olmayan” sinemacılardan biri, seven çok seviyor, fakat sevmeyen de görmeye bile tahammül edemiyor.

Elalem ne derse desin, bana göre bu film şaşırtıcı derecede başarılı görsel efektlerinin yanı sıra, senaryosunun güzelliği ve derinliğiyle de ilgi çeken, gerçekten çok önemli bir yapıt.

Ayrıca yakınlarını kaybedenlere çok iyi geleceği muhakkak…

Meraklısına:
Sinemalarda “Aşkın Gücü” adıyla gösterildi.
Filmin adı Şekspir’in “Hamlet”indeki bir dizeden geliyor: “For in that sleep of death what dreams may come”

Seçme replikler:
Afiş sloganı: “Yaşamdan sonra fazlası var. Son sadece başlangıçtır”

Chris: “Tüm bir ömür burada Cennet’te bir kalp atışı kadardır. Sonra sonsuza kadar birlikte oluruz.”

Albert: “O (Tanrı) yukarılarda bir yerde. Bizi sevdiğini haykırıyor.”

Ödülleri:
En İyi Efekt dalında Oskar, Sanat Yönetmenleri Birliği’nin “En İyi Yapım Tasarımı” ödülü.

What Dreams My Come / Aşk İçin
Yönetmen: Vincent Ward
Senaryo: Ronald Mass (Richard Matheson’ın romanından)
Yapımcılar: Barnet Bain, Ronald Bass, Stephen Simon
Müzik: Michael Kamen
Oyuncular: Robin Williams (Chris Nielsen), Cuba Gooding, Jr. (Albert Lewis), Annabella Sciorra (Annie Collins-Nielsen), Max von Sydow (İz Sürücü)
1998 ABD, Yeni Zelanda ortak yapımı, 113 dakika
Gösterim tarihi: 16 Nisan 1999
DVD firması: Tiglon / Universal

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Ölümsüz Sevgili

IMDB: 6,8
Manalı Filmler: 7,5

Açıkcası sevgili okur, bu filmden hareketle hayalini kurduğum filmi bundan daha çok sevdim: Temaları, hatta senaryosunu, hatta tüm ekibini aynen korudum, fakat yönetmen koltuğunda Kar Wai Wong oturuyordu… Çünkü aşkı ve onunla ilintili hasret, kavuşma, fedakarlık vb temaları, inanılmaz bir ustalıkla anlatmasını en iyi o biliyor, en azından Uzakdoğu yönetmenleri içinde... Bu saptamanın ne denli doğru olduğunu göstermeye “Eros” derlemesinde yer alan kısa filmi yeter aslında, fakat tabii ki (ülkemizde DVD’leri yayımlanmış) “In The Mood For Love / Aşk Zamanı” ve onun “hayallerin ötesinde” tanımlamasına layık devam filmi “2046” da var.

Çünkü Feihong Yu’nun hayal gücü bu projeye yetmemiş. Kendisi Batı’da da tanınan, ama asıl Uzakdoğu ülkelerinde ünlü bir oyuncu (“The Joy Luck Club”), bu da ilk yönetmenliği. İlginçtir, beklenebileceği gibi tutuk da değil, yetersiz de, filmi vasatın üzerinde bir rejiyle kotarmayı başarmış.

Fakat yönetmenlik, senaryonun çok gerisinde kalmış:

Mo ve eşi bir köy evine taşınırlar. Bina eskiden manastır olarak kullanıldığı için köyden uzaktır. Eşinin iş gezisinde olduğu bir gün Mo, evde yalnızken, avludaki ağacın dibinde tanımadığı bir genç adam görür. Kısa sürede onun hayalet olduğunu, fakat konuşmak için geldiğini anlar. A Ming, genç kadına hikayesini anlatmaya başlar: Kabile lideri olan abisinin aksine kanun dışı işlerden, şiddetten hoşlanmayan, “gönül adamı” denebilecek bir karakterdir. Buna rağmen ormanda dolaştığı bir gün görüp vurulduğu A Jiu’yu köyüne kaçırıp beraber olmuş, sonra da evlenmiştir. Fakat genç kadın ona duyduğu nefreti hiç gizlememiş, hep soğuk davranmış, buna tahammül edemeyen A Ming manastıra kapanmaya karar vermiştir.

Hikaye ilerledikçe Mo, öyküdeki A Jiu’nun kendisi (bir önceki enkarnasyonu) olduğunu anlar. Öyleyse A Ming neden yeniden enkarne olmamıştır ve daha önemlisi Mo’dan ne istemektedir?

Görüldüğü üzere hikaye, ortalama bir yönetmenlikten fazlasını, örneğin çok daha incelikli bir yaklaşımı gerektiriyor. Daha önemlisi aynen Wong’un filmlerindeki gibi, taze ve “gönül işlerine” daha uygun bir anlatım dili istiyor. Yu ise ana akım sinemanın diline bırakmış kendini, yer yer onda da aşırıya kaçmış (örneğin göğüs planlarının çok büyük bir çoğunluğunda 180 derecelik, bazen fazla hızlı çevrinme var), savaş sahnelerini fazla kanlı çekip filmin dengesini bozmuş.

Yine de film ilgiyle izleniyor, yer yer seyircinin hassas noktalarına dokunabiliyor…

Eternal Beloved / Ai you lai shengÖlümsüz Sevgili 
Senaryo ve yönetim: Feihong Yu (Lan Xu’nun romanından)
Yapımcılar: Li Sun, Feihong Yu
Oyuncular: Feihong Yu (Mo Xiao-yu / A Jiu), Yihong Duan (A Ming), Lu Yao (A Ming'in abisi), Jia Li (Ya Ping), Songyan Tu (Qin Yan)
2009 Çin yapımı, 111 dakika.

20 Haziran 2010 Pazar

Kaotik Ana

IMDB: 6.4
Manalı Filmler: 8

Umut veren genç bir ressam olan Ana, İbiza adasında babasıyla birlikte yaşamaktadır. Zengin bir sanat hamisi tarafından Madrid’e davet edilir, özel bir okulda öğrenim görürken Said’le aşk yaşamaya başlar. Ana’nın kriz geçirip bayıldığı bir akşam bir uzman onu hipnotize eder, Ana seans sırasında sevgilisiyle Arapça konuşur, Said ortalıktan kaybolur. Ana’nın, hipnoz seansları sırasında açığa çıkan (ve kaydedilen) geçmiş yaşamlarıyla hesaplaşması ve Said’in neden ondan ansızın uzaklaştığını bulması gerekecektir. Kendini keşif yolculuğu genç kızı sorularına yanıt bulacağı New York’a kadar sürükler.

Yeni bin yılın en ünlü ve başarılı Bask sinemacısı olan, –ülkemizde daha ziyade “Los Amantes del Círculo Polar / Kutup Çizgisi Aşıkları” ile tanınan- Julio Medem, filmini 10 bölüme ayırmış, bölüm aralarında ekranda beliren sayılar geriye doğru ilerliyor, hipnoz seanslarındaki gibi… Sıfıra yaklaşıldıkça öykünün trajik yönü daha ağır basmaya başlıyor, aykırı ve şaşırtıcı bir final, Ana’nın bilinçaltında yatan geçmiş yaşamlarındaki trajik ölümlerle (ve onların nedenleriyle) yüzleşmesini sağlıyor.

Öyküsü Vincent Minelli’nin “On a Clear Day You Can See Forever / Tatlım” filmiyle benzerlikler gösteren “Chaotic Ana”, o filmden daha dramatik, yer yer sert, kararlı bir feminist duruşa sahip bir film…

Chaotic Ana / Caótica Ana / Kaotik Ana
Senaryo ve yönetim: Julio Medem
Yapımcılar: Sebastián Alvarez, Julio Medem, Koldo Zuazua
Oyuncular: Manuela Vellés (Ana), Charlotte Rampling (Justine), Bebe Rebolledo (Linda), Nicolas Cazalé (Said), Asier Newman (Anglo), Matthias Habich (Klaus), Lluís Homar (Ismael)
2007 İspanya yapımı, 118 dakika.

25 Mayıs 2010 Salı

Neşeli Ayaklar

IMDB: 6.7
All Movie: 3/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 74
Manalı Filmler puanı: 8.0

Son yılların en iyi animasyonlarından biri… Zekice yazılmış, hayli komik ve eğlenceli. 5 yaşından büyük çocuklar da, yetişkinler de keyif alarak izleyebiliyor (tecrübeyle sabit).

İmparator penguenlerin dünyasında şarkı söylemek çok önemlidir çünkü Kalbe Seslenen Şarkı’larını söyleyerek eş bulurlar. Baş kahramanımız zavallı Mumble ise şan yeteneğinden hiç nasibini almamıştır, ama mükemmel dans etmektedir ki bu yetenek penguenler açısından tümüyle değersizdir… “Penguen gibi olmayan” davranışları yüzünden sürülen Mumble, hiç beklemediği maceralar yaşarken, herkesin kendine özgü yetenekleri olduğunu ve bunların bir nedenle kişiye verildiğini öğrenecektir…

Küçük izleyicilere anlamlı mesajlar veren, kayda değer hayat dersleri içeren, şık, gösterişli, çok iyi yapılmış bir film. Şarkılar ve danslar insanın başını döndürüyor… Dublajlı izlemek de çok keyifli, orijinalinde ise inanılmaz bir seslendirme kadrosu var ki, çoğu oyuncu şarkıları da kendisi seslendiriyor…

Meraklısına: Animasyon olmayan bölümler de içeren, animasyon Oskarı kazanan ilk film…

Ödülleri:
En İyi Uzun Metrajlı Animasyon dalında Oskar kazandı.
En İyi Özgün Şarkı dalında Altın Küre ödülüne değer görüldü.
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Animasyon dalında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 11 ödül ve 15 adaylık…

Neşeli Ayaklar / Happy Feet
Yönetmen: George Miller; Senaryo: Warren Coleman, John Collee, George Miller, Judy Morris; Yapımcılar: Bill Miller, George Miller, Doug Mitchell; Seslendirenler: Elijah Wood (Mumble), Robin Williams (Ramon / Lovelace), Brittany Murphy (Gloria), Hugh Jackman (Memphis), Nicole Kidman (Norma Jean), Carlos Alazraqui (Nestor), Lombardo Boyar (Raul), Jeffrey Garcia (Rinaldo); 2006 Avusturalya, ABD ortak yapımı, 108 dakika; Gösterim tarihi: 26 Ocak 2007; DVD firması: Tiglon / Warner Home Video.

11 Mayıs 2010 Salı

Be With You

IMDB: 7.9;
Manalı Filmler: 8.0

Uzakdoğu sinemasının ustası olduğu fantastik aşk filmlerinden biri…

Takumi ve 6 yaşındaki oğlu Yuji, yağmur mevsimiyle birlikte bir mucizeyi de beklemektedirler: Bir yıl önce vefat eden Mio, ilk yağmurlar başlayınca “dönmeye” söz vermiştir. Nitekim sözünü tutar, birlikte yürüyüşe gittikleri ormanda beliriverir. Ama evlilik hayatına dair hiçbir şey anımsamamaktadır.

TV’den gelen yönetmen Doi’nin eli yüzü düzgün çalışması, ülkesinde çok büyük bir gişe başarısına ulaşmış, hatta kendi çapında bir fenomen olmuştu: Örneğin Moi’nin ölümünden evvel oğlu için hazırladığı, ailenin hikayesini basit cümle ve resimlerle anlatan defter, kitap olarak basılıp satışa sunulmuştu. İki başrol oyuncusunun çekimlerin ardından evlenmesi de medyada epey yankılanmış, haliyle, Ichikawa’nın iki romanı daha perdeye aktarılmıştı: “Heavenly Forest” (Tada, kimi wo aishiteru, 2006) ve “Say Hello For Me” (Sono toki wa kare ni yoroshiku, 2007).

Holivud’un Jennifer Garner’lı bir tekrar çevrimini yapmaya hazırlandığı film, nedense ülkemize hiç uğramadı, oysa aşk, ölüm gibi temaları tipik Doğu yaklaşımıyla işliyor, yani hassas bünyelerde bol gözyaşı üretimine neden olabilecek her tür malzemeye sahip...

Ödülleri:
“En İyi Kadın Oyuncu” dalında Japon Akademisi Ödülü adaylığı (Yuko Takeuchi); “En İyi Asya Filmi” dalında Hong Kong Film Ödülü adaylığı

Be With You / Ima, ai ni yukimasu
Yönetmen: Nobuhiro Doi
Senaryo: Yoshikazu Okada (Takuji Ichikawa'nın romanından)
Yapımcılar: Kei Haruna, Shin Horiguchi, Minami Ichikawa

Oyuncular: Yuko Takeuchi (Mio), Shido Nakamura (Takumi), Akashi Takei (Yuji), Yosuke Asari (delikanlı Takumi), Chihiro Otsuka (Liseli Mio), Mikako Ichikawa (Midori)
2004 Japonya yapımı, 119 dakika.