Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

birlik bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birlik bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2014 Çarşamba

Dongmakgol'e Hoşgeldiniz


IMDB: 7.9 
Rotten Tomatoes: %86
Manalı Filmler: 9.5

2006 Oskarlarına Güney Kore'nin temsilcisi olarak katılan muhteşem film... Öncelikli meselesi: aynı tarih, dil ve kültüre sahip insanların birbirlerine düşman edilmelerinin anlamsızlığı...
Ustalıkla yazılmış senaryo birliklerinden ayrı düşen 2 Güney ve 3 Kuzey Kore askerini aynı köyde buluşturuyor. Köylülerin silahı olmadığı gibi, savaşla ilgili bir fikirleri de yok; ne miğferi tanıyorlar, ne de el bombasını. Haliyle aynı milletten insanların neden düşman olduğunu da anlayamıyorlar. O köylüler ki yakınlarda uçağı düşen Amerikalı pilotu bile alıp bakmış, tedavi etmişlerdir... Savaşmanın anlamsız olduğu bir bölgeye geldiklerini fark eden askerler ilk başta biraz hırlaşsalar da zamanla yan yana yaşamayı öğrenir, hatta dost olurlar...
Bir Ekşi Sözlük kullanıcısı Dongmakgol'u “Şirinler”deki köye benzetmiş; haksız da sayılmaz: Aksi yaşlı kadınlar, çevreye sürekli gülücük atan veya yağmur altında ıslanan yüzünü çorabıyla silen deli, bilge köy lideri ve son derece hoşgörülü, sıcak, konuksever köy halkı... Uğruna savaşarak ölmeyi anında kabul edebileceğiniz bir hayat tarzı ve güzel insanlar...
Esir tutulduğunu sandığı pilotunu kurtarmak için operasyona başlayan Amerikan ordusunun, işte bu köyün bombalanması emrini verdiğini göstererek film, ülkeyi ikiye bölen “asıl düşmanı” da eleştirmiş oluyor.
Gökten patlamış mısır yağdığı, el birliğiyle yaban domuzunu öldürdükleri ve Amerikalılara direndikleri sahneleriyle göz dolduran “Dongmakgol'e Hoşgeldiniz”, çok az çatışma, ama bolca dostluk sahnesine yer veren yapısıyla savaş değil, barış filmi...

Meraklısına:
Filmin müzikleri Takeshi Kitano ve Ghiblie animasyon stüdyosunun filmlerine yapığı bestelerle tanınan Joe Hisaishi'ye ait.

Ülkesinde 8 milyondan fazla bilet satan film, tüm zamanların en çok iş yapan 10. eseri...

Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Dongmakgol'e Hoşgeldiniz / Welcome to Dongmakgol / Welkkeom tu Dongmakgol
Yönetmen: Kwang-Hyun Park
Senaryo: Joong Kim, Kwang-Hyun Park (Jin Jang'ın oyunundan)
Yapımcılar: Sang-yong Ji, Eun-ha Lee, Euna Lee
Oyuncular: Jae-yeong Jeong (Teğmen Lee), Ha-kyun Shin (Teğmen Pyo), Hye-jeong Kang (Yeo-il), Ha-ryong Lim (Jang), Jae-kyeong Seo (Ordu hastabakıcısı Mun), Deok-Hwan Ryu (Seo), Steve Taschler (Smith)
2005 Güney Kore yapımı, 133 dakika

23 Kasım 2012 Cuma

Bulut Atlası

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz

IMDB: 8,2
Rotten Tomatoes: % 63
Manalı Filmler: 6

İki ayrı ekip oluşturulmuş, birini Tykwer, diğerini Wachowski kardeşler yönetmiş. Bunların ortak elemanı yok (görüntü yönetmeni bile). Tabii ki oyuncular her iki ekiple de çalışıyorlar. Onların işi de zor ve karmaşık, örneğin Halle Berry, bir gün Tykwer’in setinde, 1930’larda geçen hikayede canlandırdığı karakteri oynuyor, ertesi gün diğer sette, gelecekte geçen öyküdeki kadın oluyor…

Böyle film çekilmez… Bu çalışma yöntemini, sadece sinemanın doğasını anlayamamış yönetmenler makul bulur. Üçü de zekice fikirler içeren senaryolar yazmış, ilginç hikayeler anlatmış popüler isimler, ama asla Hitchcock, Ridley Scott veya Spielberg seviyesinde yönetmen olamadılar, olamayacaklar.

Böyle film çekilmez çünkü sinema bir ekip işidir; filmde çalışanların enerjileri esere siner. Bir planı en iyi açıdan çekmek kimseyi büyük yönetmen yapmaz; sinemanın ustaları, ekibin enerjisini, bir orkestra şefinin çalgı gruplarını yönettiği gibi ustaca yönetir, onlarca insandan (filmin temalarını, ruhunu en uygun biçimde seyirciye iletecek) ortak bir ses çıkarırlar. Başyapıtlar öncelikle uyumlu yapılardır; ne yaptığını iyi bilen insanlar ancak “büyük film” üretebilirler.

Filmin nasıl çekildiğini öğrenince insan, izlediğimiz yapının neden karmakarışık, katlanılmaz derecede eklektik olduğunu daha iyi anlıyor. Örneğin: Başarısız yayıncının hikayesindeki –filme neden dahil edildiği belirsiz- geriye dönüş sahnelerini düşünün: Genç adamın sevgilisinin anne babasına yakalandıkları an yaşananlar C sınıfı bir Amerikan gençlik komedisinde rastlayabileceğiniz yapının tıpatıp aynısı. Aynı filmin içinde dramatik ve komik, hatta gerilimli anlar yer alabilir elbette; fakat birbirlerinden bu derece farklı olmazlar, çünkü filmler, senaristin/yönetmenin aklına esen her şeyi içine tıkıştırdığı bohçalar değildir.

“Bulut Atlası” ise tam “duyan gelmiş” türü bir film; bir hikayenin yapısı, Pollack, Pakula gibi yönetmenlerin 1970’lerde çektiği siyasi içerikli macera-gerilimlerinden aynen kopyalanmış; sanki “Three Days Of The Condor / Akbabanın Üç Günü”ne ait planlardan oluşuyor. Bir diğeri “Master and Commander / Dünyanın Uzak Ucu” gibi yelkenli gemilerde geçen serüven/macera filmlerinin kötü bir taklidi…

O nedenle ortaya çıkan hilkat garibesi, o heyecan verici içeriği aktarmayı başaramıyor. Anlaşılan romanda gerçekten üst düzey bir bilgelik ve teknik ustalık var; eser, yetenekli ve usta bir sanatçının ellerinde, muhteşem bir filme dönüşebilirdi. Öyle bir yönetmen, senaryoyu fazlalıklardan arındırır (büyük ihtimalle 6 hikayeyi 3 veya 4’e indirir), hedefe olabilecek en makul biçimde ilerlerken filme ihtiyaç duyduğu derinliği katmayı başarırdı (Bu kadar uzun olup da bu kadar “koşturmak” zorunda kalan bir başka film herhalde yoktur).

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz. Fakat bu aslen Hanks’in ustalığı ve yeteneği sayesinde, yönetmenlerin değil. Örneğin Broadbent ve Weaving de usta oyuncular ama klişelerle dolu bir senaryoyla ve vasat yönetmenlerle çalışmanın kurbanı olmuşlar, projeye Hanks kadar ağırlık koyamadıkları belli.

Sonuç olarak “Bulut Atlası” önemli temalar işleyen, kesinlikle çok ilginç ama fena halde yetersiz bir film olarak tarihteki yerini alıyor. Eleştirmenlerin değerlendirmesiyle IMDB kullanıcılarının puanı arasındaki fark ise, yönetmenlerin, bir kez daha “konuşulan” bir film yapmayı başardıklarının kanıtı. Ama tek başarıları bu.

Açık Gazete, 5 Kasım 2012
Haber Anı, 6 Kasım 2012

Cloud Atlas / Bulut Atlası
Senaryo ve yönetim: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski (David Mitcell’in aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Stefan Arndt, Grant Hill, Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Susan Sarandon, Hugh Grant
2012 ABD, Almanya, Hong Kong, Singapur ortak yapımı, 172 dakika
Gösterim tarihi: 26 Ekim 2012

16 Ekim 2012 Salı

Rüya

Budizm’e göre insanlar asıl hayatlarını, “geldikleri ve sonunda gidecekleri” alemde yaşıyorlar, gerçek özgürlük orada mümkün. O özgürlüğe burada ulaşmanın tek yolu var: Başta benlik bağımlılığı olmak üzere tüm zincirlerden kurtulup aydınlanmak, “uyanmak”
IMDB: 6,5
Manalı Filmler: 9,0

Kim Ki Duk yine kıssa tadında ve etkisinde bir film yapmış... “Dream”, herhangi bir ülkede, herhangi iki kişi arasında geçebilecek bir öykü anlatıyor. Yapısı ve işlediği temalar dolayısıyla yönetmenin 2003’te kotardığı “Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring / İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar”a çok benziyor… O filmdeki tanımlamayla söylersek “dini olmayan” (seküler) toplumsal yapı içinde, aşkı, (sevginin değil) aşkın yol açtığı bağımlılık halini irdeleyen bir film… Dolayısıyla “İlkbahar…”daki Yaşlı Rahip’in şu cümlesi, “Rüya”nın karakterleri için de geçerli: “Şehvet sahiplenme arzusunu, o da öldürme güdüsünü uyandırır”…

Erkek onu terk eden sevgilisine aşkını/özlemini yansıtan düşler görüyor. Kız ise uyurgezer, Erkek’in rüyalarını yaşıyor, nefret ettiğini söylediği, terk ettiği eski sevgilisinin evine gidiyor, onunla sevişiyor vs... Kız’ın Doktoru aralarındaki bağa dikkat çekiyor, hatta “Siz Bir’siniz” diyor ve sevgili olmalarını öneriyor. Erkek hala eski kız arkadaşını sevdiğini belirtiyor, Kız da istemiyor. Birlikte olmak yerine, Erkek’in rüyalarına ve/veya Kız’ın bilinçsiz eylemlerine bir son vermeye çalışıyorlar. Aynı mekanda nöbetleşe uyumaktan, Erkek’i uyanık tutmaya veya Kız uykusunda gidemesin diye kelepçe kullanmaya kadar varan hiçbir yöntem, sürüklendikleri trajik sonu engelleyemiyor. Önce cinayet geliyor ve ardından insanın kendine uygulayabileceği en büyük şiddet eylemi…

İsimleri kullanmadan özetleyince, hikayenin, hemen her dinsel kültürde rastlanan, fakat özellikle Budizm’de çok yaygın olan küçük öykülerle benzerliği daha iyi anlaşılıyor. Belirli ahlaki veya dini davranış biçimlerini, erdemleri veya ilkeleri insanlara aktarmak için kullanılan örnek hikayelerle aynı yapıda; seyircinin “hisse” çıkarması için ustaca düzenlenmiş, sinema filmi formatında bir “kıssa”…

Kim Ki-Duk, -artık- çok usta bir senarist ve yönetmen olduğu içindir ki, elindeki formatın imkanlarından (örneğin sürenin uzun oluşundan) yararlanarak filmini “kıssalar resmi geçidine” dönüştürmeyi başarıyor. Kıssa, yapısı gereği felsefi bir meseleyi işlediğinden, aşkla ve ikili ilişkilerle ilgili çok sayıda kıssa üretmek ve bunları anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde düzenleyebilmek hiç de kolay bir iş değil. Tüm bu kıssaları artarda dizerek, hem Budizm’deki “özgürlük” kavramına, hem de kendi film teorisine uygun bir “ana kıssa” kurması ise gerçekten inanılması güç bir başarı.

Kim Ki-Duk’un, çeşitli röportajlarında da dile getirdiği kişisel film anlayışını, Doktor kelimelere döküyor: “Siyah ve beyaz aynıdır”. Yani “karşıt” olarak algıladığımız her şey (kadın ve erkek, ışık ve karanlık vs) aslında tek bir şeyin iki veçhesidir, biri olmadan, diğeri de var olamaz... Her veçhe “karşıtını” da içinde barındırır, ihanete uğrayan aldatmaya, terk edilen terk etmeye yakındır, birinden ötekine dönüşebilir. Filmin ilk bölümlerinde Kız’ın kostümünde ve evinin dekorasyonunda beyaz, Erkek’inkilerde ise siyahı kullanan yönetmen, hikayenin en ciddi yol ayrımında (tarladaki dörtlü sahne) ana karakterleri bu kez ters renklerde giydirerek, özetlemeye çalıştığım “bir ve aynı olma” özelliğini perdeye renklerle de yansıtıyor.

Ayrıca Budist literatürde beyaz renk bilgeliğin, siyah ise şefkatin simgesi. Dolayısıyla o replik, bilgelik ve şefkatin aynı olduklarını da vurguluyor. Şu da doğru: Bilgelik azsa, şefkat de azdır… Yani: Her kim ki öfke, nefret vb şefkate karşıt duygularla doludur, o kişi, bilgelikten de yoksundur, yani “hayat cahili”dir.

Aynen Erkek ve Kız gibi… Doktor’un sunduğu bilgeliği anlamaya bile çalışmıyor, kendi çözümleri işe yaramadığında ise birbirlerini suçluyor ve yönetmeye kalkışıyorlar: “Hala bu fotoğrafları atamadığın için eski sevgilini rüyalarında görüyorsun” vb eleştirel replikler havada uçuşurken, birbirlerine uygulanması imkansız emirler vermekten de geri durmuyorlar: Kız Erkek’e “Öyleyse uyuma” diye bağırıyor ve hatta Erkek, Kız’a -uyurgezer olduğunu bildiği halde- “Eski sevgilinin evine gitme” diyor.

Kahramanlarının otomatikman bir arada durmak zorunda kaldıkları bir öykü geliştiren Kim Ki-Duk, bir arada olmanın “birlik bilinci” geliştirmeye yeterli olmadığını, o bilinç seviyesi için bilgeliğin gerektiğini vurguluyor. Ana karakterlerin bilgeliğe (ve dolayısıyla şefkate) ulaşamamalarının temel nedeni ise kendilerini sevmemeleri. Sadece muhataplarına değil, kendilerine de şiddet uyguluyorlar: Örneğin Erkek uyumamak için koyu kahve içmek gibi yöntemleri kullanmıyor, ayaklarına çekiçle vurmak ona daha normal geliyor, çünkü aslında kendini cezalandırmaya çalışıyor.

Erkek ve Kız arasında aşk ilişkisi kurulduğunda Kim Ki-Duk, ilişkinin temel özelliğinin “karşılıklı bağımlılık” olduğunu sevgilileri birbirlerine kelepçeleyerek vurguluyor. Kullandığı bir başka görsel öğe ise kelebek... Erkek’in kıza verdiği kolyede (ve finalde) karşımıza çıkan bu narin ve kısa ömürlü hayvanın bahsinin, ilk kez filmin Budist tapınak sahnesinde geçmesi çok anlamlı çünkü literatürde önemli bir yeri var. Çok ünlü mesellerden biri şöyle: “Ben mi gördüm kelebek olduğumu düşümde, yoksa ben olduğunu düşleyen kelebek mi?”

Budizm’e göre insanlar asıl hayatlarını, “geldikleri ve sonunda gidecekleri” alemde yaşıyorlar, gerçek özgürlük orada mümkün. O özgürlüğe burada ulaşmanın tek yolu var: Başta benlik bağımlılığı olmak üzere tüm zincirlerden kurtulup aydınlanmak, “uyanmak”…

Çünkü dünyadaki hayat bir “Rüya”…

Sinema, Aralık 2008

Bi-mong – Dream / Rüya
Kurgu, senaryo ve yönetim: Kim Ki-Duk
Yapımcılar: Kim Ki-Duk, Song Myung-chul, David Cho, Kai Naoki
Oyuncular: Jo Odagiri (Jin), Na-yeong Lee (Ran), Mi-hie Jang (Doktor), Tae-hyeon Kim (Ran'ın eski sevgilisi), Ji-a Park (Jin'in eski sevgilisi)
2008 Güney Kore yapımı, 95 dakika
Gösterim tarihi: 31 Ekim 2008

6 Ekim 2010 Çarşamba

Kader Bağlayınca

Irkçılıkla ilgili en manalı filmlerden biri, sarsıcı bir dostluk hikayesi... "Judgment at Nuremberg / Nüremberg Duruşması"nın yönetmeninden

IMDB: 7,7
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 86
Manalı Filmler: 9,0

Tony Curtis’in anısına
(3 Haziran 1925 – 29 Eylül 2010)


Bir trafik kazası olur, devrilen hapishane arabasından iki mahkum çıkmayı başarır. Beyaz Joker ve zenci Cullen birbirlerine zincirlidirler, bu durum arazide ilerlemelerini zorlaştırır. Köpekli ekipler peşlerindedir, üstelik karşılaştıkları bazı insanlar da onlara kötü davranır, hatta linç edilmekten kıl payı kurtulurlar. Başka sorunları da vardır: Cullen beyazlardan, Joker siyahlardan nefret etmektedir, bu bilindiği için peşlerindeki Şerif bile “birkaç kilometre ilerlemeden birbirlerini öldürmüş olurlar” demektedir.

Ancak Joker ve Cullen, iki kez gırtlak gırtlağa gelseler de, sonunda birbirlerini anlamaya başlayacak, “kader arkadaşı” ve gerçekten dost olacaklardır…

Üstelik birkaç gün içinde…

Hem eleştirmenler nezdinde, hem gişelerde büyük başarı kazanan “Kader Bağlayınca”, Kramer’in yolunu açmış, büyük bütçeli, yıldız oyuncuları olan ama ciddi konulara eğilen filmler yapan bir sinemacı olabilmesini sağlamıştı.

İki ana karakteri arasında ayrım yapmayan film, dönemin seyircisinin “tehlikeli caniler” olarak algılayabileceği bu mahkumları, şiddet düşkünü, ırkçı, cahil insanlardan üstün tutuyor ve bunu açıkça yapıyor. Her ikisinin de önyargılarından kurtulup bilinçlenmelerini önemsiyor ve neden ve nasıl dost olabildiklerini gösteriyor. İnsan sevgisi ve yüksek ahlak filmin temel yapı taşları. Film boyunca devam eden Şerif-Yüzbaşı ilişkisi de buna hizmet ediyor (bir sahnede Şerif, kaçakların üzerine dobermanların salınmasını silah çekerek engelliyor ve “Bizim işimiz onları yakalamak, yok etmek değil” diyor).

Filmin düşünmeyi sevenlere sunduğu ikram ırkçılık konusuyla sınırlı değil; örneğin o dul kadının “kendi hapishanesini içinde taşıdığını”, hapsedilmemiş kişilerin de özgürlükten yoksun olabildiklerini gösteriyor, her mesele gibi özgürlüğün de bilinçle ilgili olduğunu vurguluyor (ki Kramer o kadın karakterini, linç-sever erkeklerle bir tutup toplumda yaygınlaşan “gizli faşizmin” eleştirisi açısından da değerlendiriyor).

Diğer özellikleriyle de çok başarılı bir film olan “Kader Bağlayınca”nın en çok iz bırakan yönleri, senaryosundaki incelikler, Kramer’in olgun yönetimi, muhteşem siyah-beyaz görüntüleri ve oyuncuların olağanüstü başarısı…

Ve tabii bir de Curtis’in cesareti… Bu film yapıldığında Curtis neredeyse 10 yıldır star konumundaydı ve çok popülerdi (Universal’a haftada ortalama 10 bin mektup gelirmiş, bir tutam saçı için yalvaran kadınlardan). Fakat olumlu eleştiriler, önemli ödüller alamıyordu çünkü kariyeri “aklı bir karış havada, kafasız ve amaçsız genç” rollerine sıkışmış durumdaydı (1958’den evvel Burt Lancaster sayesinde yer alabildiği iki ciddi film vardır sadece: “Trapeze” ve “The Sweet Smell of Success”). Bir yol ayrımına gelmişti: Yakışıklılığını öne çıkaran “boş” filmlerle devam edip ününü koruyacak ve çuvalla para kazanmaya devam edecekti veya mimlenme, seyirciyi hoşnut edememe, oyunculuk gücünü kabul ettirememe gibi riskleri göze alıp sosyal-siyasi meseleleri işleyen filmlere kabul edilmek için uğraşacaktı. Joker rolünü ona veren Kramer’in bile ciddi kaygıları vardı.

Ama sonuçta Curtis kendini herkese kanıtlamayı ve kabul ettirmeyi başardı, hatta iki yıl sonra Kubrick’le “Spartacus”te çalıştı.

Seçme replikler:
Joker: Kocana ne oldu?
Kadın: Sekiz ay önce kaçıp gitti. Burada sıkışıp kaldım.
Joker: Çok yalnız hissediyorsundur.
Kadın: Hapishane de öyle, değil mi?
Joker: Evet, aynen öyle.
Kadın: Gerçekten kötü oluyordur bazen?
Joker: Hıhı.
Kadın: Hayır.. Demek istediğim… Bazen o kadar kötü olur ki içini bomboş hissedersin. Anlıyor musun? Kocaman bir boşluk olur. Gözyaşlarınla doldurmak istersin.
Joker: Sana bir şey diyeceğim: Gözyaşlarıyla doldurursan işin biter.
Kadın: Başka ne yapabilirsin ki?
Joker: Ben o boşluğu hayallerle doldururum.
Kadın: Ama bir şeyi hayal edebilmen için onunla ilgili bilgin olması gerekir.
Joker: Hayır, gerekmez.
Kadın: Buradan 40 kilometre ilerde doğdum ben. Başka bir şey bilmiyorum, hiçbir şey…
Joker: Bilmen gerekmez. İstemen yeter. Eğer istersen kafanda milyonlarca resim yaratabilirsin.
Kadın: Resim mi?
Joker: Hıhı.
Kadın: Nasıl resim?
Joker: Her çeşit… Değişik yerler, değişik kişiler… Sahip olmak istediğin ama elde edemediğin her şey…

Meraklısına:
Filmin fragmanı

Filmin hikayesini yazan Nedric Young o dönemde kara listede olduğundan Oskar ödülü takma ismi Nathan E. Douglas adına verilmiş. Young’ın adını filme koyamamasına sinirlenen Kramer, iki senariste hapishane arabasının şoförleri rolünü vermiş, hatta jenerik akarken isimlerini ikisinin yüzünün göründüğü planın üzerine denk getirmiş (Resmi belgeler, 1993 yılında Young’ın dul karısının başvurusu üzerine düzeltilmiş).

Cullen rolü için ilk düşünülen isim Sammy Davis Jr imiş. O dönemde Elvis Presley de Joker rolünü oynamak için girişimlerde bulunmuş ama menajerinin ısrarlı itirazı yüzünden vazgeçmiş.

Kramer ilk günden itibaren Joker rolü için Marlon Brando’yu düşünmüş. Efsane oyuncu filmde rol almayı istemesine rağmen “Mutiny on the Bounty / Denizde İsyan” (1962) filminin çekimleri inanılmaz uzadığından o seti bırakıp gelememiş. Kramer son ana kadar Brando’yu beklemiş, çekimlere birkaç gün kala başka bir oyuncu aramaya başlamış ve Curtis’le anlaşmış.

Asılsız bir söylenti yüzünden Robert Mitchum’un zenci bir oyuncuya zincirlenmeyi istemediği için Joker rolünü reddettiğine yıllarca inanılmış. Oysa oyuncunun itirazının nedeni farklıymış: kendisi de eski bir mahkum olan Mitchum, bir Güney hapishanesinde biri zenci, diğeri beyaz iki mahkumun birbirlerine bağlandığına hiç tanık olmadığını, o dönemde kimsenin böyle bir şey yapmayacağını, bu trüğün filmin inandırıcılığını zedelediğini söyleyerek teklifi reddetmiş.

Çekimler sırasında eski bir mahkum danışman olarak çalışmış. Ancak adı jenerikte belirtilmemiş çünkü adam hala aranıyormuş.

Ödülleri:
En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Görüntü (siyah beyaz) dallarında Oskar ödülü; Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu (Curtis), Erkek Oyuncu (Poitier), Yardımcı Erkek Oyuncu (Bikel), Yardımcı Kadın Oyuncu (Williams) ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı
En İyi Film (dram) dalında Altın Küre ödülü; Yönetmen, Erkek Oyuncu (Curtis), Erkek Oyuncu (Poitier) ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Williams) dallarında Altın Küre adaylığı
Dram kategorisinde Amerikan Yazarlar Birliği WGA ödülü
Ayrıca 11 ödül, 8 adaylık

The Defiant Ones / Kader Bağlayınca
Yapımcı ve yönetmen: Stanley Kramer
Senaryo: Nedrick Young (öykü), Harold Jacob Smith (senaryo)
Oyuncular: Tony Curtis (John 'Joker' Jackson), Sidney Poitier (Cullen), Cara Williams (çiftlikteki kadın), Theodore Bikel (Şerif Max), Charles McGraw (Yüzbaşı Frank), Lon Chaney Jr. (Koca Sam)
1958 ABD yapımı, 97 dakika
Gösterim tarihi: Aralık 1965

20 Eylül 2010 Pazartesi

Bir Kadın Meselesi

Huppert’in inanılmaz ölçülü bir oyunculukla canlandırdığı Marie’nin sonunu hazırlayan, hayata dair bilincinin fena halde kıt olması. Çoğu şeyi göremiyor, görebildiklerini de reddediyor, böylece yarattığı yanılsamayı gerçeklik sanarak yaşıyor

IMDB: 7,7
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler: 9,0

12 Eylül günü dünyaya veda eden Claude Chabrol, Fransız Yeni Dalga akımını başlatan yönetmen olarak tanınıyordu. Hiçbir zaman Cahiers du Cinéma dergisinde birlikte çalıştığı (sonraki yıllarda Yeni Dalga’nın önde gelen yönetmenleri olarak dünyaca tanınan) François Truffaut ve Jean-Luc Godard kadar ünlü olmadı ama 60’dan fazla filmi ve “auteur” kuramına katkılarıyla yalnız Fransa’da değil, tüm dünya sinemasında etkili oldu.

1958’de gerçekleştirdiği ilk filmi, Yeni Dalga akımını başlatan “Le beau Serge”le birlikte Chabrol, ölümüne kadar sürdüreceği sinemasal kimliği kurmuştu: Psikolojik gerilim türünün tutkunu ve ustasıydı; insanın iç dünyasını incelemekten hoşlanır, çoğunlukla ana karakterini zarara uğratan hatta felaketlere sürükleyen bilinçsizliğe özel ilgi gösterirdi.

Karakterleri yokuş aşağı yuvarlanırken Chabrol, mesafeli bir yaklaşımla olayları gözlemler ve kaydeder, iç dünyalarına en çok yaklaştığı anlarda bile tarafsızlığını korur, izleyiciye kendi kararını verme şansı tanır. Filmlerinin önemli bir bölümünde “ana kahraman”, sıradan bir insandır; bastırılmış duyguları yüzünden seyirci onu ancak yüzeysel tanıyabilir, sahip olduğu burjuva değerleriyle –çoğunlukla şiddete ve suça yol açan- tutku arasındaki çatışma gerilimi yaratırken, “gerçekte kim olduğunu” ne kendisinin, ne de seyircinin bildiği ana karakter hep gizemini korur. Öykü ilerledikçe, gerilim karşısındaki tavrı (örneğin tutkusunu açığa çıkarması veya bunu reddetmesi) ana karakterin gizemini azaltır, bir sonraki an ne yapacağı tahmin edilebilir hale gelir; öte yandan, ruhunun karanlık labirentlerinde başka nelerin olduğu ve başına tam olarak neyin geleceği soruları giderek güçlenir; gerilim ve gizem birbirini besleyerek çoğalır.

Mükemmel kurulmuş ve kotarılmış bir film olan “Bir Kadın Meselesi”, yönetmenin temel özelliklerini iyi yansıtması ve özellikle hayata dair bilinç eksikliğinin yol açtığı sorunları ve insanlık durumlarını göstermesi bakımından önemli bir eser...

2. Dünya Savaşı yılları, Fransa işgal altında, yoksulluk dorukta… Erkeklerin önemli bölümü ya öldürülmüş, ya tutuklanmış veya cephede. Özellikle genç kadınlar için çocuk yapmak çekici bir şey değil, ancak ağır hayat şartlarının toplumsal ahlakı erozyona uğratacağından korkan devlet, kürtaj yasağına aykırı eylemleri şiddetle cezalandırıyor.

Ev hanımı Marie, “bir elinde cımbız / bir elinde ayna/ umurunda mı dünya” modeli bir kadın. Hem eğitimsiz, hem cahil. Şarkıcı olmayı düşlüyor, iyi yaşamayı arzuluyor; başka da hiçbir şey umurunda değil. İki çocuğuyla ayakta kalmaya çalışırken, savaşta esir düşmüş kocasıyla hiç ilgilenmiyor, adam eve döndükten sonra bile… Bir arkadaşına yardım edip başarılı olunca yasadışı kürtaj yaparak para kazanmaya başlıyor, sokak kadınlarına oda kiralamak gibi başka kazanç yolları icat ediyor. Zenginleştikçe şımarıyor Marie, yeni hayatına tutkuyla sarılıyor. Tutuklandığında aklı başına geliyor, ama artık çok geçtir…

Huppert’in inanılmaz ölçülü bir oyunculukla canlandırdığı Marie’nin sonunu hazırlayan, hayata dair bilincinin fena halde kıt olması. Uyanık bir kadın o, ama akıllı değil. Onu sevmediğini yüzüne karşı haykırmasının, onu kesinlikle yanına yaklaştırmamasının kocasını nasıl etkileyeceğini anlayamıyor. Başka bir erkeğin yatağına girmesinin de. Yarım yamalak bilgiyle kürtaj yapmasının “hastalarına” zarar verebileceğini düşünmüyor, hatta aralarından birinin ölmesini bile umursamıyor. Çoğu şeyi göremiyor, görebildiklerini de reddediyor, böylece yarattığı yanılsamayı gerçeklik sanarak yaşıyor. örneğin Yahudi olduğu için Nazilerin alıp götürdüğü en yakın arkadaşının, dinini bilmediği ortaya çıkıyor, gerçeği öğrenince de, bir gün geri döneceğine inanmayı yeğliyor, o şekilde giden kimsenin geri dönmediğini bilmesine rağmen...

1943’te idam edilen Marie-Louise Giraud’un öyküsünü anlatırken Chabrol, akıllıca bir tutumla hikayeyi geniş tutmuş, Marie’nin arkadaşları ve müşterilerini de kapsamasını yeğlemiş. Senaryo, ağır toplumsal koşulların kadınlara yaşattığı zorlukları işlerken, “uyanık” ve bencil davranarak o darboğazdan çıkılamayacağını vurguluyor, kurtuluşun daha yüksek seviyede şuurdan geçtiğini imliyor.

Ki o şuur seviyesi, öncelikle birlik bilincine sahip olmayı gerektirir. Sadece kızını okşayıp sevmesinin oğluna yaşattığı acıyı bile göremeyen/anlayamayan Marie (ve benzerleri) zaten o bilinç seviyesinde değillerdir…

O yüzden sonları hep trajik olur…

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı oldu; Venedik Film Festivali’nde Huppert En İyi Kadın Oyuncu seçildi.
Ayrıca 10 ödül ve 3 adaylık.

Meraklısına:
DVD hakkında geniş bilgi için tıklayınız
Fragman için tıklayınız

Story of Women / Une affaire de femmes / Bir Kadın Meselesi
Yönetmen: Claude Chabrol
Senaryo: Colo Tavernier, Claude Chabrol (Francis Szpiner'in kitabından)
Yapımcı: Marin Karmitz
Oyuncular: Isabelle Huppert (Marie), François Cluzet (Paul), Nils Tavernier (Lucien), Marie Trintignant (Lulu), Lolita Chammah (Mouche #2), Aurore Gauvin (Mouche #1), Guillaume Foutrier (Pierrot #1), Nicolas Foutrier (Pierrot #2), Marie Bunel (Ginette), Dominique Blanc (Jasmine)
1988 Fransa yapımı, 108 dakika
DVD firması: A. E. Film / Saga

19 Eylül 2010 Pazar

Balance

IMDB: 8,2
Manalı Filmler: 8,5

Mananın doruğunda gezinen, mükemmel bir kısa film…

Beş kişi denizin birkaç metre yukarısında, havada duran bir platformun üzerinde yaşamaktadırlar. Aralarından biri hareket ettiğinde diğerlerinin de dengeyi korumak için yer değiştirmeleri gerekir. Yukarıya çekilen bir kutuyu sahiplenme hırsı, grubun dengesini bozar…

Lauenstein ikizlerinin bu çalışması çoğunlukla komünizm eleştirisi olarak okunuyor. Kimileri de sosyalist ülkelere bir uyarı olarak algılamış. Filmin sosyalist blok dağılmaya başlamadan hemen evvel ve o zamanlar ikiye bölünmüş halde olan Almanya’da yapılmış olması bu yorumlara zemin hazırlıyor. Ama Manalı Filmler için seçilmiş olmasının nedeni bu değil; filmin spiritüel açıdan da okunabilmesi ve bu çerçeveden bakıldığında “birlik bilinci” temasını işliyor olması.

Platformdaki o beş kişi birlik bilinciyle davranabilseler, konumlarını hiç değiştirmeden, kutuyu birbirlerine iterek, herkesin eşit şekilde kutudan yayılan müziğin keyfinden yararlanmasını sağlayabilirlerdi. Bencillik, sadece bireylerin değil sistemin de dengesini bozdu.

O platformu herhangi bir topluluk olarak görmek mümkün: bir aile, bir sınıf, siperde omuz omuza savaşan bir grup asker veya dünya devletleri…

Meraklısına:
“Balance”, 1998’de “The World's Greatest Animation” isimli DVD’de bir araya getirilen 16 kısa animasyondan biriydi…

Lauenstein kardeşlerin resmi sitesi (İngilizce)

Ödülleri:
En İyi Kısa Animasyon Film dalında Oskar ödülü
Ayrıca 3 ödül

İzlemek için:
Dailymotion
Facebook
kisa-film.net

Balance
Senaryo ve yönetim:
Christoph Lauenstein, Wolfgang Lauenstein
1989 Batı Almanya yapımı, 7 dakika, diyalogsuz