Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

komedi-dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komedi-dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2016 Cuma

Sekizinci Gün

IMDB: 7,6

Rotten Tomatoes: % 67
Manalı Filmler: 9,0

Bugünlerde ülkemizde gösterilen filmler, sinema dünyasının iki önemli merkezi Hollywood ve Avrupa’da süregelen kimi değişiklikleri de gözlemleme olanağı veriyor. “Hollywood ve Öpücüğün Anlamı” başlıklı yazımda açıklamaya çalıştığım gibi, televizyonun yaygınlaşmasından beri gençliğe yönelik filmler yapan ve bu sayede kendini kurtaran Hollywood’un, belli bir daralma sonucu girdiği kriz sürerken, televizyona karşı etkili bir çözüm üretememiş olan Avrupa sineması da farklı yoldan kendini kurtarmaya çalışıyor.

Kuşkusuz Avrupa sineması deyince akla Fransız sineması geliyor. Dünyanın devlet eliyle en çok korunan ülke sineması olduğu için diğer Avrupa ülkelerinden daha iyi durumda olan Fransız sineması, geçmişten gelen “önemli bir sinema ülkesi” olma özelliğini bir ölçüde sürdürebildi, ama orada da ciddi bir daralma söz konusu. Fransız sineması geçmişte birbirinden güzel örneklerini sunduğu psikolojik filmlerin cangılına sıkışmış, türe hiçbir yenilik getirmeyen yüzlerce filmle yolunu sürdürmüş, belli bir seyirci kitlesinin özellikle uzak durduğu bir kimliğe bürünmüştü. 80’li yılların sonlarından itibaren Fransa’da film yapmaya başlayan Carax, Annaud, Beineix, Besson gibi kimi yönetmenler, ülkelerinin sinema mirası üzerine Hollywood’un temsilcisi olduğu çağdaş bir sinema anlayışını koyabildiler, ilginç filmlere imza attılar.

 “Toto le Heros / Kahraman Toto” isimli ilk filminden tanıdığımız Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael de, adını andığım Fransız meslektaşları gibi, Avrupa yanıyla Amerikalı tarafını filmlerinde birleştirebilen, çok zor yakalanabilen bu sentezi yaşama geçirebilen yönetmenlerden biri. “Kahraman Toto”da bireylerin yaşamlarına ayrıntısıyla giren, insanlar arasındaki ilişkileri temel olarak alan, öyküsünü çok modern bir sinema anlatımıyla aktarırken özellikle hikaye kurgusuyla dikkat çeken Dormael, yeni filmi “Sekizinci Gün”de de aynı yolu izliyor. Üstelik, daha da geliştirdiği sinematografik anlatımıyla, çok daha çarpıcı bir filme imzasını atarak.

 “Sekizinci Gün”ün Avrupalı yanı, modern toplumun kıskacında bunalmış “normal” bir insan olan Harry ile bir mongolyeni, doğayı ve yaşamı olduğu gibi algılayan, sevgiyle çok üst düzey bir ilişki kurabilen bir insan olan Georges’u bir araya getirmiş olmasıyla başlıyor, Georges’un lokantadaki garson tarafından reddedildiği, diskotekte kendisini yere attığı sahnelerle ya da örneğin o unutulmaz final bölümüyle doruğa çıkıyor. Dormael’in anlattığı yalnızca iki insanın özel koşullarda karşılaşmalarıyla başlayan ilişkileri değil, yaman bir modern toplum eleştirisi de film boyunca varlığını hissettiriyor.

Filmin ana temalarından biri başarılı olmak uğruna öğrendiği yaşama biçimini sürdürürken doğadan ve kendi özünden uzaklaşmış bir bireyin, yaşamı öğrenme süreci... Normalde son derece sıkıcı, didaktik bir filme temel oluşturabilecek bu tema, Dormael’in elinde, kıpır kıpır, neşeli, coşkulu bir yapıta dönüşüyor.

Entelektüalizmi koruyarak, bir yandan da keyifle seyredilen bir filme imza atabilmek, popüler olanla elit olanı bu kadar ustalıkla birleştirebilmek için kuşkusuz ki iyi sinemacı olmak gerekiyor. Dormael’in ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğu ise filmlerinin her planından belli. Örneğin “Sekizinci Gün”ün açılışı, son derece şiirsel, inanılmaz deneysel, tek kelimeyle mükemmel bir sekans. Aynı sekansın finalde, küçük değişikliklerle yinelenmesi ve bu sayede yeni anlamlar yaratılması ise olağanüstü çarpıcı.

Dormael temalarını işler, iki ana karakteri arasındaki ilişkiyi sürdürürken, “Kahraman Toto”nun kimi bölümlerindeki gibi hınzırlık yapmaktan da geri durmuyor. Harry’nin yaşamının ne kadar sıkıcı olduğunu anlatırken, aynı planları yinelemesi, Georges’un, kaldığı yurttan kaçtıktan sonra yolu nasıl bulacağı sorununu sevimli ok esprileriyle çözmesi ve en önemlisi mongolyenleri metropolün ortasına salıvermesi, sanatçının sinematografik yeteneklerinin yanında, ne kadar zeki biri olduğunun da kanıtı.

Çoğu Hollywood filminin duygusuz hareketliliğinden ve çoğu Avrupa filminin soğuk didaktizminden uzak durmayı başaran bu film, yapay bir duygusallığın ardından koşan kimi Avrupalı sinemacıların çıkarabileceği derslerle de dolu.

Örnek mi?.. O muhteşem intihar sekansı yetmez mi?..

Antrakt, Sayı: 59, Ekim-Kasım 1996

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı
Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu ödülü (Daniel Auteuil, Pascal Duquenne)
Ayrıca 5 ödül ve 3 adaylık

Meraklısına:
13 yıl aradan sonra üçüncü uzun metrajı “Mr. Nobody / Bay Hiçkimse” (2009) ile dikkatleri çeken yönetmenin, bu yılki eseri “The New Testament” Belçika’nın Oskar aday adayı idi; dokuzluk listede olmasına rağmen son 5 arasına giremedi. 

Le Huitieme Jour / The Eighth Day / Sekizinci Gün

Senaryo ve yönetim: Jaco Van Dormael
Yapımcı: Philippe Godeau
Oyuncular: Daniel Auteuil (Harry), Pascal Duquenne (Georges), Miou Miou (Julie), Henri Garcin (şirket yöneticisi), Isabelle Sadoyan (Georges’un annesi)
1996 Fransa, Belçika, İngiltere ortak yapımı, 117 dakika.
Gösterim tarihi: 30 Ağustos 1996

11 Haziran 2014 Çarşamba

Dongmakgol'e Hoşgeldiniz


IMDB: 7.9 
Rotten Tomatoes: %86
Manalı Filmler: 9.5

2006 Oskarlarına Güney Kore'nin temsilcisi olarak katılan muhteşem film... Öncelikli meselesi: aynı tarih, dil ve kültüre sahip insanların birbirlerine düşman edilmelerinin anlamsızlığı...
Ustalıkla yazılmış senaryo birliklerinden ayrı düşen 2 Güney ve 3 Kuzey Kore askerini aynı köyde buluşturuyor. Köylülerin silahı olmadığı gibi, savaşla ilgili bir fikirleri de yok; ne miğferi tanıyorlar, ne de el bombasını. Haliyle aynı milletten insanların neden düşman olduğunu da anlayamıyorlar. O köylüler ki yakınlarda uçağı düşen Amerikalı pilotu bile alıp bakmış, tedavi etmişlerdir... Savaşmanın anlamsız olduğu bir bölgeye geldiklerini fark eden askerler ilk başta biraz hırlaşsalar da zamanla yan yana yaşamayı öğrenir, hatta dost olurlar...
Bir Ekşi Sözlük kullanıcısı Dongmakgol'u “Şirinler”deki köye benzetmiş; haksız da sayılmaz: Aksi yaşlı kadınlar, çevreye sürekli gülücük atan veya yağmur altında ıslanan yüzünü çorabıyla silen deli, bilge köy lideri ve son derece hoşgörülü, sıcak, konuksever köy halkı... Uğruna savaşarak ölmeyi anında kabul edebileceğiniz bir hayat tarzı ve güzel insanlar...
Esir tutulduğunu sandığı pilotunu kurtarmak için operasyona başlayan Amerikan ordusunun, işte bu köyün bombalanması emrini verdiğini göstererek film, ülkeyi ikiye bölen “asıl düşmanı” da eleştirmiş oluyor.
Gökten patlamış mısır yağdığı, el birliğiyle yaban domuzunu öldürdükleri ve Amerikalılara direndikleri sahneleriyle göz dolduran “Dongmakgol'e Hoşgeldiniz”, çok az çatışma, ama bolca dostluk sahnesine yer veren yapısıyla savaş değil, barış filmi...

Meraklısına:
Filmin müzikleri Takeshi Kitano ve Ghiblie animasyon stüdyosunun filmlerine yapığı bestelerle tanınan Joe Hisaishi'ye ait.

Ülkesinde 8 milyondan fazla bilet satan film, tüm zamanların en çok iş yapan 10. eseri...

Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Dongmakgol'e Hoşgeldiniz / Welcome to Dongmakgol / Welkkeom tu Dongmakgol
Yönetmen: Kwang-Hyun Park
Senaryo: Joong Kim, Kwang-Hyun Park (Jin Jang'ın oyunundan)
Yapımcılar: Sang-yong Ji, Eun-ha Lee, Euna Lee
Oyuncular: Jae-yeong Jeong (Teğmen Lee), Ha-kyun Shin (Teğmen Pyo), Hye-jeong Kang (Yeo-il), Ha-ryong Lim (Jang), Jae-kyeong Seo (Ordu hastabakıcısı Mun), Deok-Hwan Ryu (Seo), Steve Taschler (Smith)
2005 Güney Kore yapımı, 133 dakika

5 Haziran 2014 Perşembe

Neşeli Gürültü

IMDB: 5,6
Rottentomatoes: %33
Metacritic: %44
Manalı Filmler: 8,5

Tamer Baran


“Les Choristes / Koro” ve “Så som i himmelen / Cennetin Müziği” filmlerinden hoşlandıysanız “Joyful Noise”u da seveceksiniz.
 

Filmin adı ABD'de düzenlenen aynı isimli müzik yarışmasından geliyor. Kilise koroları yarışıyorlar; haliyle şarkıların çoğu Tanrı'ya övgü cinsinden. Fakat böyle anlatıldığında akla gelebileceklerle ilişkisi yok: Eserlerin önemli bölümü yüksek ritmli, enerji dolu, ekran başındaki seyirciyi de dans ettirebilecek cinsten...
 

Uzun yıllardır koroyu yöneten şef (Kristofferson) aniden vefat edince yönetim kurulu karısı G. G.'yi (Porton) değil Vi Rose'u (Latifah) onun yerine getirir. Uzun yıllardır anlaşamayan iki kadın arasında çatışmalar artarken birinin kızı ile diğerinin torunu arasında bir ilişkinin başlaması işleri daha da karıştırır.
 

Kuşkusuz tüm bu çatışmalar, komedi formunda işlenmiş. Zaten pek de önemli değiller; tüm yan hikayeler vasat TV filmlerinde seyrettiğimiz kalitede; tam da bu yüzden müziğin bu kadar üst düzey oluşuna insan şaşırıyor. Özellikle Latifah'nın solo seslendirdiği şarkı, Michael Jackson klasiği “Man in the Mirror” ve yarışmada seslendirdikleri potpuri muhteşem.

Meraklısına:
Filmin “Man in the Mirror” bölümünü buradan izleyebilirsiniz.

Bu filmde kısa rolü olsa da Kris Kristofferson hayli ünlü bir country şarkıcısı ve sinema oyuncusu. "Me and Bobby McGee", "Help Me Make It Through the Night" gibi klasikleri besteleyen sanatçı, Sam Peckinpah'ın “Convoy” ve “Bring Me the Head of Alfredo Garcia / Bana Onun Kellesini Getirin”, Martin Scorsese'nin “Alice Doesn't Live Here Anymore”, Michael Cimino'nun “Heaven's Gate”inin ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre kazandığı “A Star Is Born / Bir Yıldız Doğuyor”un da aralarında bulunduğu 100'den fazla filmde rol aldı, “Songwriter”daki müzik çalışmasıyla 1984'te Oskar'a aday gösterildi.

“Man in the Mirror” şarkısının sözleri
Hayatımda bir kez olsun 
Bir değişiklik yapacağım
Kendimi iyi hissedeceğim
Bir şeyler değiştireceğim
Her şeyi düzelteceğim
En sevdiğim kışlık ceketimin
Yakasını kaldırırken
Bu rüzgar aklımı dağıtıyor
Sokaktaki çocukları görüyorum
Yiyecek bir şeyleri yok
 Kimim ki ben  onların ihtiyaçlarını görmüyorum?
Yazın kimse aldırmıyor
Kırık bir şise bir kenarda duruyor
Ve tek bir kişinin ruhu
Birbirlerini takip ediyorlar  rüzgara karşı
 Çünkü gidecek bir yerleri yok
 Bu yüzden bilmeni istiyorum
Aynadaki adamla başlıyorum
Huylarını değiştirmesini istiyorum
Ve bu mesaj  daha açık ve net olamaz
 Dünyayı daha güzel bir yer  yapmak istiyorsan eğer
Kendine bir bak  ve kendini değiştir 

Bencil bir sevginin  kurbanı oldum ben
Artık fark etmeliyim ki
Evsiz insanlar da var
 Tek kuruş paraları yok
Acaba ben miyim
Onlar yalnız değil diye düşünen
Hasar görmüş bir söğüt ağacı
Birisinin kırık kalbi
Ve yitirilmiş bir hayal
Rüzgarın rotasını  takip ediyorlar
Çünkü gidecek  başka bir yerleri yok
Bu yüzden kendimle başlıyorum
Aynadaki adamla başlıyorum
Huylarını değiştirmesini istiyorum
Ve bu mesaj  daha açık ve net olamaz
 Dünyayı daha güzel bir yer  yapmak istiyorsan eğer
Kendine bir bak  ve kendini değiştir 

Bu işi doğru yapmalısın
Hala vaktin varken
Çünkü kalbini kapatınca
Aklını da kapatırsın
Aynadaki adamla başlıyorum
Huylarını değiştirmesini istiyorum
Ve bu mesaj  daha açık ve net olamaz
 Dünyayı daha güzel bir yer  yapmak istiyorsan eğer
Kendine bir bak  ve kendini değiştir 

Joyful Noise / Neşeli Gürültü
Senaryo ve yönetim:
Todd Graff
Yapımcılar: Joseph Farrell, Broderick Johnson, Andrew A. Kosove
Müzik: Mervyn Warren
Oyuncular: Queen Latifah (Vi Rose Hill), Dolly Parton (G.G.Sparrow), Keke Palmer (Olivia Hill), Jeremy Jordan (Randy Garrity), Kris Kristofferson (Bernard Sparrow)
2012 ABD yapımı, 118 dakika

7 Aralık 2012 Cuma

Hayat Treni

Komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar da var

IMDB: 7,6
Rotten Tomatoes: % 62
Manalı Filmler: 9,5

“Le Concert / Paris’te Son Konser”in gördüğü ilgi ve kazandığı başarı (örneğin Altın Küre’ye aday olması), Romen asıllı Fransız yönetmen Radu Mihaileanu’yu “takip edilmesi gereken” isimler arasına soktu. Dünya çapında üne kavuşan ilk filmi olan “Hayat Treni”ni anımsamakta yarar var.

Mihaileanu’yu bizim sinema sektörümüz açısından önemli kılan özelliği, komedi-dram türünde çalışıyor olması... Komedi-dram, Türk sinemasının ana kollarından biri. 1970’lerde Ertem Eğilmez’in yönettiği Arzu Film eserlerinin hala büyük ilgi gördüğü malum. O kadroda görev yapan Yavuz Turgul da özellikle “Muhsin Bey” ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ile zarif komedi-dram örnekleri sergiledi. 2000’li yıllarda Murat Şeker, Yılmaz Erdoğan, Yüksel Aksu, (bazı filmleriyle) Murat Saraçoğlu, Çağan Irmak gibi yönetmenlerimiz aynı çizgiyi takip ettiler, türe “Dondurmam Gaymak”, “Babam Ve Oğlum” gibi kalburüstü filmler eklediler.

Komedi-dram türünde bir film, “Selamsız Bandosu”, “Züğürt Ağa”, “Değirmen”, “Vizontele” gibi örneklerde olduğu gibi toplumsal, “Beynelmilel” ve “Yangın Var”da yapıldığı gibi siyasi meseleleri ve temaları da makul bir seviyede işleyebiliyor. Mihaileanu bu açıdan da çok önemli bir isim. Örneğin “Paris’te Son Konser”, aynı zamanda ciddi bir Stalinizm eleştirisidir.

1941 yılında geçen “Hayat Treni”nde, toplama kampı ve soykırıma ilişkin söylentileri duymuş olan Yahudi cemaati, komşu köye Nazilerin geldiğini öğrenince, yaklaşan felaketten kaçmak amacıyla sahte bir sevkiyat düzenlemeye karar veriyor. Aralarından bazılarını Nazi kılığına sokuyor, bir gece yükte hafif, pahada ağır her şeyi doldurup trenle yola çıkıyorlar. Amaçları Rusya üzerinden Filistin’e, “kutsal topraklara” ulaşmak… Filmin yaklaşık üçte biri yolculuk hazırlığıyla, kalan kısmı ise yolda geçiyor.

Böyle bir hikaye dram, hatta gerilim-dram gibi türlerde de yapılabilirdi kuşkusuz. Komedi-dram türü ise, yaşamın bütününe dair bir bakış açısı sergileme imkanı sağlıyor. Bu tarz filmler, hikayesi ne olursa olsun, temelde “keyifli bir eğlencelik” sunma amacı güdüyor, ilk kareden sonuncusuna seyirciyi gülümsetmeyi amaçlıyorlar. Böylece film izleyicisine “her türlü olaya pozitif bakış açısıyla yaklaşmayı” önerir hale geliyor.

Ayrıca komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar, evde kalmak istemeyen genç kızlar, aşık delikanlılar da var ve Mihaileanu, karakterlerinin sevinç ve sıkıntılarından hiç kopmuyor. Aralarındaki küçük anlaşmazlıkları, çekişmeleri ve dönüşümlerini (örneğin Yossi’nin Marksist olmasını, Mordechai’nin havaya girip, gerçek bir Nazi komutanıymış gibi davranmaya, cemaatin bazı üyelerini “düşman” olarak algılamaya başlamasını) da işliyor.

Filmin önemini artıran bir başka yönü ise, trendeki Yahudi’lerin Romanlarla karşılaşması, hatta yola onlarla birlikte devam etmeleri. Soykırımla ilgili filmler genelde Yahudilerin katledilmesinden söz eder, oysa Nazizm demir yumruğunu önce Çingenelere indirmiş; onlar, zihinsel özürlüler ve komünistler yok edilirken toplumun olup bitenlere ses çıkarmadığı görülünce “düşman” tarifini Yahudileri de kapsayacak biçimde genişletmişti.

Romanları da hikayeye dahil etmesi, Nazizm kadar Stalinizm eleştirisi de yapması, Mihaileanu’nun konumlandığı yer açısından çok önemli: Aslında o sadece Nazilere değil, her tür baskıcı ideolojiye karşı ve tüm renkleriyle, olanca çeşitliliğiyle hayattan yana…

Zaten o yüzden filmin adı “Hayat Treni”…

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde En İyi İlk Film dalında Eleştirmenler (FIPRESCI) Ödülü
9 ödül ve 4 adaylık

Meraklısına:
İtalyan oyuncu Roberto Benigni de 1997 yılında soykırım olgusunu komedi-dram türü bir filmle işlemiş, “La Vita e Bella / Hayat Güzeldir” de çok beğenilen bir çalışma olmuştu.

Açık Gazete, 27 Nisan 2012

Train of Life / Train de Vie / Hayat Treni
Senaryo ve yönetim: Radu Mihaileanu
Yapımcılar: Marc Baschet, Ludi Boeken, Frédérique Dumas-Zajdela, Eric Dussart, Cédomir Kolar
Oyuncular: Lionel Abelanski (Shlomo), Rufus (Mordechai), Clément Harari (Başhaham), Michel Muller (Yossi), Agathe de La Fontaine (Esther), Johan Leysen (Schmecht), Bruno Abraham-Kremer (Yankele)
1998 Fransa, Belçika, Hollanda, Romanya, İsrail ortak yapımı, 103 dakika
Gösterim tarihi: 31 Mart 2000
DVD firması: Palermo

11 Haziran 2011 Cumartesi

Oyum Kime

IMDB: 6.1
All Movie: 2.5/5 yıldız
Manalı Filmler: 8.0

Bir proje bu kadar mı doğru tasarlanır?..

“Oyum Kime” bir başyapıt değil kuşkusuz, ama çok doğru yapılmış bir film. Her profesyonel sinemacının imrenebileceği denli akıllıca düşünülmüş, ustaca geliştirilmiş, düzgün bir iş.

Üstelik hem ahlaklı, hem manalı…

Bir kısa hikayesinde Asimov, tek vatandaşın oyuyla gerçekleştirilen bir seçimi anlatır, yani Başkan değil, vatandaş seçilir, onun ülkedeki hayatla ilgili yüzlerce soruya verdiği yanıtlar, görmek istediği yönetimin özelliklerinin anlaşılmasını sağlar, bu özelliklere uygun parti iktidara gelir.

Bu film o hikayeden uyarlanmamış, ama ana fikri benziyor. Sanki Asimov’un öyküsüyle ABD’de 2000 seçimlerinde yaşananları sentezleyip bu film hikayesini yazmışlar (O yılki seçim, hayli başarılı bir film olan “Recount / Oyun”da ayrıntılı biçimde anlatılmıştı)…

Başkan’ın bir eyaletin (New Mexico) oylarıyla belirleneceği ortaya çıkar. O eyalette de oylar eşittir, ama Bud’ın elektrik kesintisi yüzünden oy verme işlemini tamamlayamadığı anlaşılır. Eyalet yasaları gereği devlet oy kullanma işlemini yinelemek zorundadır, yani yeni yönetimi Bud tek başına belirleyecektir. ABD’nin geleceği, tembel, sorumsuz ve fena halde cahil bir adam olan Bud’ın ellerindedir ve tabii ki Bud, tüm gözlerin üzerine çevrilmesinden, her iki Başkan adayının da onun ağzına bakmasından, her arzusunun gerçekleştirilmesinden çok mutludur; “birisi” olmanın keyfini doyasıya yaşamaya başlar.

Filmin asıl kahramanı Bud’un 11 yaşındaki kızı Molly. Büyümüş de küçülmüş. Babasından daha zeki, daha olgun ve kesinlikle sorumluluk sahibi. Aslında babasının yerine oy vermeye giden de o; salona sızıyor, makineye ulaşıyor, elektriğin kesilmese başaracak… Kız babasının oyunun boşa gittiğine üzülürken, karşılarına muhteşem bir hayat dersi çıkıyor: En çok da kızının varlığı ve kişiliği sayesinde Bud, giderek sorumluluk bilinci ediniyor, eriştiği benzersiz pozisyonu ülkesine ve insanlara yararlı olacak biçimde kullanmanın yollarını aramaya başlıyor…

“Oyum Kime” hayli eğlenceli bir ana akım filmi. IMDb vb sitelerdeki puanının bu kadar düşük olmasının temel nedeni ABD’yi ağır eleştirmesi, adına demokrasi denen oyunun perde arkasını sergilemesi ve sistemi deşifre etmesi. John F. Kennedy, George Washington ve Abraham Lincoln’a gönderme yapması boşuna değil; hele de filmleri doğru okuyanlar için yeri belli: Kesinlikle muhalif ve çok sert konuşuyor.

Gişe kaygıları yüzünden o dil komediyle dengelenmeye çalışılmış. Senaryo yazarı ve yönetmen daha usta ve yetenekli olsalar, o zor dengeyi daha iyi tutturabilir, çok daha başarılı bir işe imza atabilirlerdi. Costner ve “Flipped”de de harika oynayan Carroll da dahil olmak üzere, belli başlı tüm rollerdeki oyuncuların birbirinden değerli performansları, Richman-Stern ikilisinin başarısızlığını daha da belirgin kılıyor.

Yine de bu film seyredilmeli. Çünkü ana teması ve yaklaşımı bakımından eleştirdiği her şey güzel memleketimizde de aynı biçimde yaşanıyor.

Swing Vote / Oyum Kime
Yönetmen: Joshua Michael Stern
Senaryo: Jason Richman, Joshua Michael Stern
Yapımcılar: Kevin Costner, Jim Wilson
Oyuncular: Kevin Costner (Bud), Madeline Carroll (Molly), Paula Patton (Kate), Kelsey Grammer (Başkan Andrew), Dennis Hopper (Donald), Nathan Lane (Art), Stanley Tucci (Martin)
2008 ABD yapımı, 120 dakika
Gösterim tarihi: 12 Eylül 2008
DVD firması: Sony BMG Home Video.

21 Nisan 2011 Perşembe

Sorun Yaratan Adam

IMDB: 7,4
Rotten Tomatoes: %71
Manalı Filmler: 8,0

Her şey nasıl da mükemmel… Mesela iş bulmak çok kolay, üstelik çalışanlar kısa sürede makul bir hayat standardını yakalayabiliyorlar. Herkes (patron bile!) kibar ve anlayışlı, sıcak ve yardımsever. İşten adam çıkarırken veya sevgilisini terk ederken bile herkes devamlı gülümsüyor. Açlık yok, şiddet, hatta muhalefet bile yok…

O kadar mükemmel bir dünya ki, intihar edenler ertesi gün devam ediyorlar hayatlarına, hiçbir şey olmamış gibi…

26. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterilen “Sorun Yaratan Adam”, böyle bir dünyayı betimliyor ve tüm bunlara rağmen mutlu olamayan bir uyumsuzu öykülüyor. Andreas mutsuz çünkü sanal bir ortamda yaşadığını fark ediyor. Aslında yemeklerin tat vermediği, içkilerin sarhoş etmediği, kimsenin “insani” duygular göstermediği bir dünya orası; “The Truman Show” tarzı bir yapay cennet…

Yani cehennemden farksız…

Norveç yapımı bu fantastik filmin, bir uyarı mahiyetinde olduğu söylenebilir. Jens Lien de en az Charlie Chaplin kadar haklı: “Modern Times / Modern Zamanlar” çoktan geçti, –en azından dünyanın “gelişmiş” bölümünde- “postmodern kabus” yaşanıyor. Filmin meselesi tam da bu: Konformizmin adeta bir din haline gelmesi…

Ana temaları veya çıkageldiği soğuk iklim sizi yanıltmasın; “Sorun Yaratan Adam” gayet keyifli, hatta delişmen bir film. Mükemmel setler, Schreiner, Aurvaag ve Lien’in üstün performansları ve usta işi finali de cabası…

Ödülleri:
20 ödül ve 4 adaylık

The Bothersome Man / Den brysomme manen / Sorun Yaratan Adam
Yönetmen: Jens Lien
Senaryo: Per Schreiner
Yapımcı: Jørgen Storm Rosenberg
Oyuncular: Trond Fausa Aurvaag (Andreas), Petronella Barker (Anne Britt), Per Schaaning (Hugo), Birgitte Larsen (Ingeborg), Johannes Joner (Håvard)
2006 Norveç, İzlanda ortak yapımı, 95 dakika.

9 Temmuz 2010 Cuma

Cennetin Müziği

IMDB: 7,5
Manalı Filmler puanı: 8

Senden bi ricam var sevgili okur, bu yazıyı okuduğunda bu filmi izlemeye karar verir, DVD’sini satın alırsan, oynatıcıya koyduğunda hemen 69. dakikaya geç, bir koronun eşlik ettiği kırmızı elbiseli genç bir kadının (Gabriella) söylediği şarkıyı dinle/izle (biraz aşağıda sözleri var). Gelmiş geçmiş en başarılı film şarkılarından birini karşında bulacaksın: Neşeli ve hüzünlü, itaatkar ve isyankar bir beste, hayat gibi, bu film gibi…

Zaten hayatı anlatıyor…

Her şeye rağmen yaşamanın coşkusunu, güzelliğini…

Film de bunu anlatıyor zaten, o yüzden aynı şarkı arka jenerikte de çalıyor.

Hikaye tanıdık: Ünlü orkestra şefi Daniel, sağlık sorunları yüzünden erken emekliye ayrılır, doğduğu köye döner. Adını sonradan değiştirdiği için kimse köyle bağlantısını bilmez. Ünlü şefin köye yerleştiğini duyunca papaz Stig ondan kilise korosuna yardım etmesini ister. Ayıp olmasın diye yarı gönüllü başladığı koro çalışmasına, insanları tanıdıkça, heyecanlarını ve yeteneklerini gördükçe daha fazla bağlanır Daniel, ama uyguladığı yöntemler dedikodulara neden olur, koroya katılanların sayısı kiliseye gidenleri geçince kovulur. Fakat koro üyelerinin pes etmeye niyeti yoktur…

Tüm o süreçte acı tatlı olaylar, geçimsizlikler, kavgalar da yaşanır, sürpriz yakınlıklar, aşklar da…

Film tüm bunları ve müzikle ilgilenmenin, müzik üretmenin coşkusunu iyi anlatıyor, iyi resmediyor.

Aynen o şarkıyı söyleyen oyuncu Helen Sjöholm’un vokali gibi: Tek kelimeyle mükemmel…

Seçme replikler:
Daniel: "Her şey dinlemekle başlar."

Daniel: "Bir defasında, bir konserde elektrik kesildi. Ama müzisyenler çalmaya devam etti. Ne notalarını ne de beni görebildiler. Her şeyi orkestraya bıraktım. Hepsi birbirini dinledi. Kimse beni görmüyordu. Bunu ilk kez yaşıyordum. 58 saniye boyunca tüm kafalar birleşti.”

Inger: "Şimdi uzun zamandır söylemek istediğim bir şeyi söyleyeceğim. Beni 20 yıldır rahatsız eden bir şey. Günah diye bir şey yoktur. (...) Günahı kilise icad etti. Bir eliyle suçlar, diğeriyle affeder. Tüm bunlar yalan… insanları baskı altına almak, güç kazanmak için.”
Stig: "Sessiz ol! Tanrı'dan affetmesini iste!”
Inger: "Tanrı affetmez, anlamıyor musun! Çünkü O hiç bir zaman yargılamaz.”

Daniel: "Küçüklüğümden beri, bir hayalim vardı: İnsanların kalplerini açabilecek müzikler yapmak. Beni durduran şey insanları sevmeyi zor bulmamdı.”

Daniel: "Meleklere inanır mısın?”
Lena: "Dikkatli bakarsam bazen kanatlarını görürüm. Son şarkıda Olga ve Arne'de kanat gördüm. Tore'de gördüm. Sende gördüm. Onları herkeste gördüğünde hazırsındır.”

Lena: "Korkman gerekmez, Daniel. Ölüm diye bir şey yok. Küçükken ailem öldüğünden beri biliyorum. Ölüm diye bir şey yok."

Şarkı sözü: “Artık hayatım benim
Dünyadaki kısa zaman benim
ve hasretim beni buraya getirdi
tüm eksikliğini duyduklarım
ve tüm kazandıklarım
Ve şimdi seçtiğim yol bu
Güvenim sözcüklerin çok ötesinde
Bu bana birazını gösterdi
Hiç bir zaman bulamadığımı Cennetin..
Yaşadığımı hissetmek istiyorum
Yaşadığım her günü
İstediğim gibi yaşayacağım
Yaşadığımı hissetmek istiyorum
Yeterince iyi olduğumu bilmek
Benliğimi asla kaybetmedim
Sadece uyurken ondan ayrıldım
Belki de hiç bir zaman seçim şansım olmadı
Sadece yaşamak istiyorum
Tek isteğim mutlu olmak
Olduğum kişi olmak
Güçlü ve özgür olmak
Geceden günün doğuşunu görmek
Buradayım
Ve hayatım sadece benim
Ve düşündüğüm cennet oradaydı
Onu bir yerlerde keşfedeceğim
Hissetmek istiyorum
Hayatımı yaşadığımı”

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Oskar adaylığı
En İyi Yönetmen ve Besteci dallarında Avrupa Film Ödülleri adaylığı
Ayrıca 2 ödül ve 10 adaylık

As it is in Heaven / Så som i himmelen / Cennetin Müziği
Yönetmen: Kay Pollak
Senaryo: Anders Nyberg, Ola Olsson, Carin Pollak, Kay Pollak, Margaretha Pollak
Yapımcılar: Anders Birkeland, Gunnar Carlsson, Göran Lindström
Oyuncular: Michael Nyqvist (Daniel Daréus), Frida Hallgren (Lena), Helen Sjöholm (Gabriella), Lennart Jähkel (Arne), Ingela Olsson (Inger), Niklas Falk (Stig)
2004 İsveç yapımı, 132 dakika
Gösterim tarihi: 2 Eylül 2005
DVD firması: Tiglon / Video Express / Bir Film.