Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

medyum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medyum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2013 Çarşamba

Öldüren Cazibe


Senaryosu, oyunculukları ve yönetmenliğiyle bütün olarak film, kılı kırk yaran bir ustalıkla kotarılmış, baştan sona ölçülü bir yapıt olduğunu her haliyle belli ediyor

IMDB: 5.8
Rotten Tomatoes: % 44
Manalı Filmler: 8.5

İnsanlığın ruhsal uyanış çağını yaşıyor olması, doğal olarak sinemacıların illüzyonistlere de ilgisini artırdı. İlginç yaşantıları, mesleki tutkuları ama asıl gerçekliği eğip bükme (veya en azından kitleleri buna inandırma) becerileri, bu renkli kişilikleri sinema için ilgi çekici kılıyor. Nitekim “Hokkabaz”, “Prestij” ve “The Illusionist / Sihirbaz”da seyrettiğimiz kurmaca karakterlerinin ardından sıra gerçek bir gözbağcıya geldi.

İllüzyonist ve kaçış ustası Harry Houdini o kadar ilginç bir kişilik ki, araştırma kitaplarına, şarkılara, romanlara konu olmuş, hakkında filmler yapılmış. Bu filmler içinde tipik biyografi olanlar da var, önde gelen metafizik araştırmacı-yazar (Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı) Sir Arthur Conan Doyle’la dalgalı ilişkisini işleyenler de… Onu perdede canlandıranlar arasında Harvey Keitel ve ünlü romancı Norman Mailer da bulunuyor. 

Gillian Armstong’un yönettiği “Öldüren Cazibe”, Houdini’yi üzerinde pek durulmamış yönlerini ön plana çıkararak işliyor: Annesinin ölümüne ilişkin vicdan azabı ve ruhunu karartan o soruyu yanıtlamak için duyduğu yakıcı arzu: Ölümden sonra yaşam var mı? 

Houdini’nin, filmde de bahsi geçen meydan okumaları, annesinin son sözlerini aynen iletecek bir medyuma vereceği para ödülü vb tüm çabalarının kökeninde bu soru var aslında… Ve tabii ki ölüm korkusu… Ve tabii ki ölümsüzlük arzusu… Sadece bunlar değil, “paranormal” denen olgulara ilişkin merakı da çok fazla, örneğin insanların doğaüstü güçlere sahip olup olmadığını öğrenmek istiyor, “A Magician Among the Spirits” (Ruhlar Arasında Bir Sihirbaz) isimli bir kitap yazacak denli uğraşmış bu meselelerle (Houdini’nin o efsanevi kilit açma, zincirden kurtulma gibi numaralarını yaparken başka alemlere ait ruhlardan yardım aldığı da iddia edilmiş)... 

“Death Defying Acts”, Houdini’nin hayatına bu felsefi çerçevede yaklaştığını öncelikle orijinal adıyla belli ediyor: “Ölüme Meydan Okuma Numaraları” biçiminde çevirebileceğimiz isim, Houdini’nin sadece sahnede sergilediği şovu değil, hayat içindeki duruşunu da simgeliyor… Tam da bu nedenle senaryo, ünlü illüzyonisti öykünün ana eksenine son derece uygun –kurmaca- karakterlerle çevrelemiş: Büyük ödülü kazanmak için ünlü gözbağcıyla yakınlaşan sahte medyum Mary McGarvie, birlikte gösteri yaptığı kızı Benji ve Houdini’nin menajeri, yardımcısı Sugarman... Gösterileri sahtekarlığa dayanmasına rağmen Mary ve Benji’nin içlerinde bir “acaba” var, Houdini’yle geçirdikleri günlerden sonra olumlu yönde cevap almaya başladıkları bir soru… Sugarman ise spiritüel olgulara tamamen kapalı biri, herhangi bir arayışa girmeyecek kadar da düşüncesinden emin... Yani kadınlar Houdini’nin inanmak isteyen yanına sesleniyor, o yönüyle etkileşim içinde oluyorlar, Sugarman ise mantık cephesinde.

Armstrong’un rejisi kadar, oyuncu seçimi de senaryonun temel hedeflerine çok uygun: Şimdiden çağdaş klasik mertebesine erişen “Memento”nun başrol oyuncusu Guy Pearce, Houdini’yi ser verse de sır vermez bir kapalılık içinde yorumluyor, eylemleri adamın içinde olup bitenleri gösteriyor ama yüzü inançlarını ve sorularını yadsıyor. Pearce sayesinde Houdini, perdede ilk kez, gerçek hayatında da bir kaçma ustası olarak görüntülenmiş oluyor… Ken Russell’ın efsanevi filmi “Gothic”in ana oyuncu kadrosundan anımsadığımız Timothy Spall’ın Sugarman yorumu da takdire şayan: Materyalizm dışında bir şeye inanmamanın getirdiği tükenmişlik rahatça izlenebiliyor bu karakterde. Jones ve Ronan da muhteşem oynuyorlar, göründükleri ilk plandan sonuncusuna oyunculukları dengeli bir seviyede ve olağanüstü kontrollü.

Böylece “Öldüren Cazibe”, oyunculuklarla da oldukça zor bir dengeyi tutturmayı başarıyor. Bu filmin en olumlu tarafı da bu zaten: senaryosu, oyunculukları ve yönetmenliğiyle bütün olarak film, kılı kırk yaran bir ustalıkla kotarılmış, baştan sona ölçülü bir yapıt olduğunu her haliyle belli ediyor. 

Gillian Armstrong’u alkışlamamız boşa değil: Bu türden bir filmin başarısı için elzem olan dengeyi yakalamakla kalmamış, Mary ile Harry arasındaki inişli çıkışlı aşk öyküsünde veya Houdini’nin annesiyle ilgili duygularının yansıtıldığı sahnelerde bile ustaca korumayı da başarmış. Ne rejisinin, ne de oyunculukların ölçüsüz olmasına izin vermiş. Ele aldığı temaları ne sulandırıyor, ne de sömürüyor… Tavrı, yaşlı bir bilgenin olay ve olgulara mesafeli yaklaşımını anımsatıyor… 

Sonuçta ortaya, çok tartışmalı bir konu olan ruhsallıkla ilgili, gayet ölçülü, belki izleyicinin ruhunu alt üst etmeyen ama kesinlikle gönlünü fethedebilecek bir yapıt çıkmış, Houdini’nin annesinin ölümünden beri peşinde koştuğu sorunun yanıtını çoktan bulmuş olanları da hoşnut kılabilecek bir film…

Sinema, Temmuz 2008

Death Defying Acts / Öldüren Cazibe
Yönetmen:
 Gillian Armstrong
Senaryo: Tony Grisoni, Brian Ward
Oyuncular: Guy Pearce (Harry Houdini), Catherine Zeta-Jones (Mary McGarvie), Timothy Spall (Sugarman), Saoirse Ronan (Benji McGarvie)
2007 İngiltere, Avusturalya ortak yapımı, 97 dakika
Gösterim tarihi: 6 Haziran 2008

13 Temmuz 2012 Cuma

Biutiful

IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 64
Manalı Filmler: 9,5

Etkileyici, hatta çok sarsıcı…

Ki bu çok normal; altında Inarritu’nun imzası var.

Hatırlayalım kim olduğunu: 2000 yılında muhteşem “Amores Perros / Paramparça Aşklar-Köpekler” filmiyle kendini dünyaya tanıtan Meksikalı yönetmen… Daha sonra yaptığı uzun metrajlar ise “21 Grams” ve “Babel”… İki Oskar adaylığı var, ayrıca “Paramparça”dan sonra bu yıl da “Biutiful” Yabancı Film kategorisinde Oskar adayı oldu.

Fakat ödüller Inarritu’yu anlatmaya yetmez.

Ağır dramlara cesaretle yaklaşan, izleyicisinden de aynı tavrı bekleyen biridir o; filmleri serttir, tokat gibi çarpar insana.

Yaşayan en önemli yönetmenler arasında sayılmasının nedeni hem sinema zanaatına hakim ve kesinlikle çok yetenekli olması, hem de duyarlılığı… Tüm filmlerinde bireylerin iç dünyalarını olduğu kadar çevrelerini saran toplumsal dokuyu da irdeliyor, çeşitli sorunlara işaret ediyor.

Bu bağlamda, adeta her filmi birer ünlem işaretidir.

Bu kez de, korsan CD, çanta vb eşyaların sokaklarda satışını organize eden Uxbal’ın öyküsünü anlatırken, hem günümüzde çok az yönetmenin cesaret edebildiği kadar toplumsal olanın içinde, hem de ana karakterinin peşinden bir an ayrılmıyor, “küçük insan” denilen yapıdan dev bir anatomi çalışması çıkartıyor. Ayrıca, Uxbal’ın kanser hastası oluşu ve birkaç aylık ömrü kaldığını öğrenmesi, Inarritu’ya yaşam, ölüm, miras bırakmak, sevdiklerinle vedalaşmak gibi spiritüel temalara açılma imkanı veriyor.

İlginç noktalardan biri Uxbal’ın ölülerle iletişim kurabiliyor oluşu, bu özelliğiyle tanınıyor, örneğin cenazelere çağrılıyor, ölülerin “öte tarafa” geçmesine yardımcı oluyor. Fakat senaryo işin bu kısmıyla fazla ilgilenmiyor. Bunu da karakterin çözümlenmesinde dikkate alınması gereken bir veri olarak kullanıyor sadece, bu veriyi ekleyince filmin ana öyküsü, ölümün bu kadar bilincinde olan bir adamın ölüme hazırlanması biçimine dönüşüyor.

Inarritu’nun asıl ilgilendiği yine bireyler ve bir balık ağı misali içinde yaşadığımız doku. Hatırlarsanız, daha önceki filmlerinde de birbiriyle ilgisiz, ama hayatın küçük anlarında yolları kesişen bireylerin öyküsünü anlatmış, dünyanın öte yanındaki bir olayın sonucunun gelip sizi bulabileceğini (vurabileceğini) vurgulamıştı. Bu kez hikayesi İspanyol Uxbal’la kesişenler arasında Çinliler ve Senegalliler de var. Dev bir kentte yerlerini bulmak, karınlarını doyurmak için didinip duruyorlar.

Inarritu’nun dikkat çeken bir başka özelliği ise film zamanıyla oynamak gibi yapısal deneylere girişmesiydi. İlk üç filminde hep senaryo yazarı Guillermo Arriaga ile birlikteydi, bir süredir ayrılar. Bu kez Inarritu yapısal deneylere boş vermiş, dümdüz, alışageldiğimiz biçimde anlatıyor öyküsünü, hatta o kadar ki tüm film “kamerayı koyup çekmişler” izlenimi veriyor. Uğraşılmamış gibi.

Oysa her anı titizlikle tasarlanmış ve ustalıkla kotarılmış bir film bu (Zaten sadece kurgusu 14 ay sürmüş). O yüzden çok etkili. Örneğin cesetleri sahile vuran talihsiz göçmenleri unutamayacaksınız.

Hele o vicdan azabı (ve haliyle Bardem’in yüzü) zaten belleğinizden çıkmayacak…
Açık Gazete, 16 Aralık 2010

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film ve Erkek Oyuncu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 14 ödül ve 30 adaylık.

Biutiful
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Senaryo: Alejandro González Iñárritu, Armando Bo, Nicolás Giacobone
Oyuncular: Javier Bardem (Uxbal), Maricel Álvarez (Marambra), Hanaa Bouchaib (Ana), Guillermo Estrella (Mateo), Eduard Fernández (Tito), Cheikh Ndiaye (Ekweme)
Yapımcılar: Fernando Bovaira, Alejandro González Iñárritu, Jon Kilik
2010 Meksika, İspanya ortak yapımı, 148 dakika
Gösterim tarihi: 28 Ocak 2011
DVD firması: Tiglon

16 Kasım 2011 Çarşamba

İnanmak İstiyorum

Tüm bunlarla beraber film, Carter cephesinden iki önemli haberi taşıyor: Pes etmemen, neyi ne kadar anladıysan, neye ne kadar inanıyorsan onunla yaşamaya devam etmen lazım, anlayışına ulaştığını ve (Tanrı’ya) inanmak istediğini…

IMDB: 5.9
Rotten Tomatoes: % 31
Manalı Filmler: 9.0

Doğaüstü temaların sinemaya yansımasından söz edildiğinde en başta sayacağımız isimlerden biri hiç kuşkusuz Chris Carter. 1980’lerin ortalarında çeşitli TV filmi ve dizilerinin senaristliğini yapan sanatçıyı dünya çapında ün ve saygınlığa kavuşturan eseri, “X Files-Gizli Dosyalar” oldu. 1993-2002 arasında yaklaşık 200 bölüm çekilen bu dizi, belki de tüm TV tarihinin en çok izlenen ve beğenilen çalışmalarından biriydi. “Gizli Dosyalar” devam ederken Carter, “Millenium”, “Harsh Realm” gibi başka diziler de yarattı, hatta “Gizli Dosyalar”ın bilgisayar korsanı yan karakterlerini odağa koyduğu “Lone Gunmen”i gerçekleştirdi ama bunların hiçbiri “X Files” kadar ünlü ve etkili olmadı.

“Gizli Dosyalar” iki ana koldan akan bir diziydi: Asıl hikaye, hazırlıkları süren uzaylı istilasına ilişkindi ve Carter, Amerikan devletinin de bu öykünün bir parçası olduğunu, hatta uzaylılarla işbirliği yaptığını iddia ediyordu. Belgelere dayanarak yazdığı bu bölümler, tüm dünyada yankı uyandırdı, 1998’de gerçekleştirilen ilk “X Files” sinema filmi de öyküye yeni açılımlar getirdi. Bağımsız bölümlerde ise, Batı kültüründe bilinen neredeyse tüm doğaüstü olgular işlendi.

Bir bütün olarak düşünüldüğünde “Gizli Dosyalar” dizisi, doğaüstü temaların eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde popüler olmasını sağladı, ki bu Carter’ın en büyük başarısıydı.

Gündemde olan ikinci “X Files” filmi “I Want to Believe-İnanmak İstiyorum”un aldığı olumsuz eleştiriler, bu özetle yakından ilişkili: Film, dizinin 15 yıllık tarihine sırt çeviren bir eser gibi algılandı, hayal kırıklığı büyük oldu.

Oysa bu 15 yıl, aynı zamanda Chris Carter’ın kişisel tarihiydi. İnandığı, inanmak istediği ve anlamayı arzuladığı her konuyu diziye aktarmış ve bu süreçte, insanın doğaüstüyle ilişkide yaşayabileceği her hali yaşamıştı.

Ki zaten dizinin ana karakterleri Scully ve Mulder, Carter’ın iki ayrı yönünü temsil ediyorlardı: Scully, Materyalist öğretiyle yetişmiş ve onu terk etmeye hiç niyeti olmayan, bu anlamda tipik bir Batı insanı; bilgiye ve deneye dayalı bir yöntemle dünyayı ve hayatı kavramaya çalışıyor. Mulder içinse sezgi ve inanç daha önemli ve öncelikli. Scully karşılaştığı herhangi bir öğeyi reddetme dürtüsüyle inceliyor, Mulder’sa kabullenme güdüsüyle. Bilgiyle ilişkisi bakımından Scully daha asosyal, Mulder içinse bildiği, gördüğü şeyleri başkalarına aktarmak çok önemli.

Bu açıdan bakıldığında Mulder’ın, bilgi edinmeye ve aktarmaya tutkun bir kişilik olan Chris Carter’ı daha fazla temsil ettiğini söylemek mümkün. Bir başka deyişle “inanmak isteyen” Carter’ın ta kendisiydi; Fox Mulder, bilinmeyeni araştırmakta kullandığı en elverişli araç oldu…

Bu filme adını veren “İnanmak İstiyorum” cümlesi de diziden gelir. FBI’da kullandıkları odada, Mulder’ın masasına en yakın duvarda asılı olan posterde bir UFO fotoğrafı ve altında bu cümle vardır. Haliyle bu filmin de uzaylılarla ilgili olduğu sanıldı. Oysa Carter dizinin son iki bölümünde uzaylı istilası ile ilgili son cümlelerini de kurmuş, yani “o dosyayı kapatmıştı”...

Açık tek bir dosya, henüz araştırmadığı tek bir giz vardı, ki bu filmin ana konusu bu, yani: Tanrı…

Filmin yapısal çözümlemesi de bu yönü işaret ediyor: Karşımızda herhangi bir polisiye filmde rastlayabileceğimiz kadar sıradan bir hikaye var. Filmin ana öyküsünde –bir medyum Rahip’in katkıları dışında- doğaüstüyle ilişkili hiçbir şey yok. Fakat bu hikayenin ana kahramanları Mulder ve Scully… Carter’ın muradı bu hikayeyi anlatmak olsaydı, bunu başka karakterler aracılığıyla da yapabilirdi. Oysa, filmin adından, afişinden başlayarak bunun bir “X Files” öyküsü olduğunu, yani Mulder ve Scully’nin bir “gizem”in peşinden koşacaklarını söylüyor. Bununla da yetinmiyor, Scully’nin ilgilendiği bir çocuk hastayla ilgili bir yan hikaye de kullanıyor ki onda da doğaüstü bir tema yok. Her iki hikayenin ortak noktası ise, öykü kahramanlarının sevdikleri bir kişinin ölümünü engelleme çabaları…

Oysa ölüm, bazen, bir anda geliveren bir şey, FBI Ajanı Whitney’in, Mulder’ın gözü önünde ölmesi gibi… Filmde iki ölüm daha var: Rahip Joseph ve Scully’nin ameliyatı engelleyerek ölümüne yol açtığı Rus hasta… Hepsi birbirinden esrarengiz…

Tüm bu öykülerde ise sayılamayacak denli çok spiritüel tema var.

Carter’ın kişisel gelişimiyle ilgisi açısından önemli verilerden birini daha değerlendirmeye almak gerekiyor: Scully’nin “Tanrı’nın böyle yapmamı istediğini sandım” deyişini…

Tüm bunlarla beraber film, Carter cephesinden iki önemli haberi taşıyor: Pes etmemen, neyi ne kadar anladıysan, neye ne kadar inanıyorsan onunla yaşamaya devam etmen lazım, anlayışına ulaştığını ve (Tanrı’ya) inanmak istediğini…

Sözün kısası film, Carter’ın parapsikolojiden spiritüalizme geçişini müjdeliyor; o artık, kendi deyimiyle “dinsel deneyim yaşamak isteyen bir dinsiz” değil ve bundan sonra yapacakları daha da ilginç olacak.

Sinema, Ekim 2008

The X Files: I Want to Believe / Gizli Dosyalar: İnanmak İstiyorum
Yönetmen: Chris Carter
Senaryo: Frank Spotniz, Chris Carter
Yapımcılar: Frank Spotniz, Chris Carter
Oyuncular: David Duchovny ( Fox Mulder), Gillian Anderson (Dana Scully), Amanda Peet (Dakota Whitney), Billy Connolly (Rahip Joseph Crissman), Mitch Pileggi (Walter Skinner)
2008 ABD, Kanada ortak yapımı, 104 dakika
Gösterim tarihi: 12 Eylül 2008
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox

6 Ağustos 2010 Cuma

Ölülerle Yaşamak

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 7,5

70 sonlarında yönetmenliğe başlamış olsa da, Stephen Gyllenhaal asıl büyük çıkışını 90’ların başında yapmıştı. “Paris Trout” (1991), “Waterland / Su Şehri” (1992) ve “A Dangerous Woman / Tehlikeli Bir Kadın” (1993) gibi filmleri tüm dünyada ilgi görmüş, insan ilişkilerini ele alış biçimiyle, karakterlerinin derinliklerine inme becerisiyle, gerilim kurmadaki ustalığıyla takdir edilmişti. Fakat sonraları yönetmen TV’ye kaydı, çeşitli dizilerin bölümlerini ve TV filmleri çekti. Adı “Ölülerle Yaşamak” anlamına gelen “Living with the Dead” de bu TV filmlerinden biri.

Eseri “Ölülerle konuşma yeteneğini kullanabilen bir adamın maceraları” biçiminde özetlemek mümkün. Ruhlarla iletişimi sayesinde edindiği bilgileri bir dedektifle paylaşıyor, birlikte çözümlenememiş davalarla ilgileniyorlar. Sözün kısası bu film, 2005’te başlayan "Ghost Whisperer" dizisinin erken bir versiyonu sayılabilir.

Steenburgen, Ladd, Palance, Latifah gibi ustalardan etkili performanslar almayı başaran deneyimli yönetmen, film ritmine de çok hakim, yer yer bıçak sırtı bir gerilim kuruyor ve benzer temaları işleyen çoğu yüksek bütçeli sinema filminde bile görmediğimiz derecede etkili sahneler kotarmayı başarıyor.

Fakat filmin asıl önemli yönü, ölüm olgusuna dair felsefi yaklaşımı, seyircisine yararlanabileceği bilgiler sunması…

Meraklısına:
Stephen Gyllenhaal ikisi de oyuncu olan Maggie Gyllenhaal (“Crazy Heart / Çılgın Kalp”, “SherryBaby”) ve Jake Gyllenhaal’ın (“Prince of Persia: The Sands of Time / Pers Prensi: Zamanın Kumları”, “Jarhead”) babası.

Living With The Dead / Ölülerle Yaşamak
Yönetmen: Stephen Gyllenhaal
Senaryo: John Pielmeier (James Van Praagh'ın "Talking To Heaven" isimli kitabından)
Yapımcılar: Preston Fischer, Stephen Gyllenhaal, John Pielmeier, James Van Praagh
Oyuncular: Ted Danson (James Van Praagh), Mary Steenburgen (Dedektif Karen Condrin), Diane Ladd (Regina Van Praagh), Michael Moriarty (Medyum Adrian), Queen Latifah (Midge Harmon), Jack Palance (Allan Van Praagh), Jay Brazeau (psikiyatr)
2002 ABD yapımı, 142 dakika

9 Temmuz 2010 Cuma

Ruhların Jülyeti

IMDB: 7,5
Metacritic: % 81
Allmovie: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9,0

Kadınları, özellikle iç dünyalarını ustaca anlatan erkek yönetmenler arasında Antonioni, Bergman, Woody Allen gibi ustalar da bulunuyor, fakat bu saydıklarımın hiçbiri, psikolojik katmanlardan başka dramaturjik bir unsuru olmayan bir hikayeyi böyle bir görsel şölene dönüştürmemişti. Kocasının kendini aldattığını öğrenince içine dönen, düşlerine, hayallerine, hatıralarına sığınan, erdemleriyle, ahlak ve özgürlük anlayışıyla hesaplaşmaya başlayan Jülyet’in öyküsünden, Fellini, görsel yönü böyle bir hikayeden beklenmeyecek denli güçlü bir film, yer yer bir karnaval havası taşıyan son derece ilginç bir eser çıkardı.

Yönetmen olarak ilk uluslar arası başarısını kazandığı “La Strada / Sonsuz Sokaklar”da olduğu gibi bu filmde de başrolü eşi Giulietta Masina’ya vermiş Fellini, ve bir kez daha ondan unutulmaz bir performans almayı başarmış. Neredeyse tüm oyunculuklar mükemmel, -her Fellini filminde olduğu gibi- sanat yönetimi, kamera kullanımı ve mizansenler ilginç ve yaratıcı, senaryo gayet başarılı, yine de bu filmin asıl kozu görüntüleri… Gianni Di Venanzo’nun ışık ve renk kompozisyonlarını, filmi izlemeyen birine anlatmak çok zor, hele bunun Fellini’nin ilk renkli filmi olduğunu bilince şaşkınlığımız ve hayranlığımız daha da artıyor…

“Ruhların Jülyeti”ni ünlü “Otto e Mezzo / Sekiz Buçuk”a benzetenler, onun bir tür devamı olarak görenler çok. Her iki filmin de bir bireyin iç dünyasını aydınlatmaya ve aktarmaya çalıştığını düşünürsek bu yorum haksız sayılmaz. Yine de “Ruhların Jülyeti”, olanca başarısına rağmen “Sekiz Buçuk”tan iki açıdan farklı ve üstün: Bunların ilki filmin sunduğu eşi bulunmaz görsel dünya, diğeri ise Fellini’nin “görünmeyen” dünyayı da hikayeye katma çabası: Öykünün akışında bir ruh çağırma seansının, bir medyumla yapılan görüşmenin vs büyük önemi var…

İki film arasındaki en büyük fark da bu noktada: “Sekiz Buçuk” çıkışsızlığı ustaca anlatıyordu, “Jülyet” çıkış yolunu gösteriyor, bir başka deyişle ana kahramanının ruhsal yolculuğunda yeni bir aşamaya geçmesini ve bunu nasıl yaptığını anlatıyor (son bölümü biraz aceleye gelmiş olsa da).

Ödülleri:
En İyi Sanat Yönetimi ve Kostüm Tasarımı dallarında Oskar adaylığı
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre
Ayrıca 7 ödül

Juliet of the Spirits / Giulietta degli spiriti / Ruhların Jülyeti
Yönetmen: Federico Fellini
Senaryo: Federico Fellini, Tullio Pinelli, Ennio Flaiano, Brunello Rondi
Yapımcılar: Henry Deutschmeister, Clemente Fracassi, Angelo Rizzoli
Oyuncular: Giulietta Masina (Giulietta), Sandra Milo (Suzy / Iris / Fanny), Mario Pisu (Giulietta'nın kocası Giorgio), Valentina Cortese (Valentina), Valeska Gert (Pijma), Friedrich von Ledebur (Medyum), Caterina Boratto (Giulietta'nın annesi), Lou Gilbert (Giulietta'nın dedesi)
1965 İtalya, Fransa ortak yapımı, 137 dakika
DVD firması: A. E. Film / Saga.

25 Mayıs 2010 Salı

Görünmez Güçler, Psişik Yetenekler

Manalı Filmler puanı: 7.2

“Science Of The Impossible” serisinin bir bölümü olan bu Discovery Channel belgeseli, duyu dışı algılama (DDA / ESP), psikokinezi, önsezi ve astral seyahati konu ediniyor. Eserin ilk konuğu Joe McMoneagle, nasıl evinden çıkmadan eski Demir Perde ülkelerindeki silah tesislerini “gezdiğini” anlatıyor. CIA hesabına çalışan bir medyum-casus olan McMoneagle’la ilgili kısım, filmin en ilgi çekici bölümü.

Daha sonra ekrana gelen Çavuş Richard Keaton, çözemedikleri cinayet davalarında birlikte çalıştığı medyumdan nasıl yararlandığını anlatıyor. Prof. Michio Kaku’nun ortaya attığı “hiperuzam” kavramı (göremediğimiz ama ilişki halinde olduğumuz boyutlar) anlatıldıktan sonra Princeton’daki Peer Laboratuarından Brenda Dunn gönüllülerle yaptığı deneylerden bahsediyor.

Konuyla ilgili en temel bilgileri örneklerle aktaran, ilginç ve öğretici bir yapım…

İleri okuma için: http://www.parapsikoloji-tr.org/makaleler/yazilar/dda6.html
http://paranormal.about.com/od/psychicphenomena/u/psychic-phenomena.htm#s1 (İngilizce)

Görünmez Güçler / Invisible Forces
Yönetmen: Alison Turner, Chris Lent; Yapımcı: Chris Lent; Diğer Katılımcılar: Dr. Peter Fenwick, Dona Higbee, Laurie Monroe, Marilyn Schlitz, Lloyd Auerbach; ABD yapımı, 52 dakika; DVD Firması: Discovery Channel / Dönence Film.

14 Mayıs 2010 Cuma

One: The Movie

IMDB: 7.7
Manalı Filmler puanı: 8.0

Bu belgesel öncelikle, filmde de anlatılan yapılış hikayesiyle ilham veren bir çalışma: Film yapımcılığıyla hiçbir ilişkisi olmayan Powers, bir gün bir ilham alır, güvenecek hiçbir şey olmamasına rağmen filmi yapmaya girişir, sonuçta ortaya, tüm dünyada ilgiyle izlenen, beğenilen ve yararlı bulunan bir çalışma çıkar...

Film, Deepak Chopra gibi ülkemizde de kitapları yayımlanmış düşünürlerin, ABD’deki belli başlı dinlerin yöneticilerinin, ruhsal öğretmenlerin ve sıradan insanların, hayatın anlam ve amacına ilişkin sorulara verdiği yanıtlardan oluşuyor. Farklı konuşmacıların bazen neredeyse tıpatıp aynı cümleleri ettiklerini duymak, izleyiciye büyük bir ödül oluyor. Örneğin “Tanrı nedir?” sorusuna kimi düşünürler, Musevi, Müslüman, Katolik ve Budist din adamları şu cevabı veriyorlar: “Var olan her şeydir”…

Filmin tanıtım metninden bir bölüm ise şöyle: “Bu film, paylaştığımız bağları daha çok farkına varmamız için yapıldı; benzerliklerimizi hatırlatmak ve farklılıklarımızı kutlamak için; istenilenden çok sık ayrılık ve kopukluk yaşanan bir dünyaya BİR olmanın pozitif enerjisini getirmek için. Büyük üstatlara ve sıradan insanlara hayat hakkındaki esas ve en nihai soruları sorduk. Sonra bu diyalogu kendi akışına bıraktık. Sonuç olarak bu film altı kıtadaki yüzlerce bölgeye diyalog kıvılcımları saçtı – barakalardan hapishanelere, üniversitelere, tiyatrolara kadar. BİR kendimizi, ilişkilerimizi, gerçekte kim ve neden burada olduğumuzu daha iyi anlamak üzere bir yolculuğa çıktığımızı bize hatırlatıyor.”

Senaryo, yapım ve yönetim: Ward Powers; Katılımcılar: Scott Carter, Mantak Chia, Deepak Chopra, Ram Dass, Riane Eisler, Thich Nhat Hahn, Barbara Marx Hubbard, Robert Thurman, Llewellyn Vaughan-Lee; 2005 ABD yapımı, 79 dakika

29 Nisan 2010 Perşembe

Yedinci Mühür



Hayatın anlamını sorgulayan başka filmler de çekildi kuşkusuz, fakat sadece “Yedinci Mühür” bu konudaki soruları bir çığlığa dönüştürdü

IMDB: 8.4 (116. sırada)
Allmovie: 5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 93
Manalı Filmler puanı: 9.5
“Sinema Tarihinin En İyi 1000 Filmi” listesinde 53. sırada
İnanç ve Sanat” sitesinin listesinde 13. sırada

Haçlı Seferleri’nde 10 yıl savaşan şövalye Antonius ve hizmetlisi Jöns evlerine dönmektedirler. İsveç vebaya teslim olmuştur, yol boyunca cesetler, ölmekten korkan insanlar, onları dine davet eden fanatikler ve bu zorlu yaşama bir parça neşe katmaya çalışan tiyatrocuları görürler. Derken elinde tırpanı, kara peleriniyle Azrail, Antonius’un önünde belirir, şövalyeye zamanının dolduğunu söyler. Antonius onu satranç oynamaya davet eder. Bir insanın onu asla yenemeyeceğine inanan Azrail bu meydan okumayı kabul eder. Maç başlar.

Adını Yeni Ahit’teki “Book Of Revelation” bölümünde geçen, kıyametle ilgili cümlelerden alan yapıt, din ve inanç temaları üzerine yapılmış en özel filmlerden biri. Bir Vaiz’in oğlu olan, çocukluğu kiliselerde geçen, ancak Tanrı ve dine inanmakta hayatı boyunca güçlük çektiğini belirten Bergman, pek çok filmine dinle ilgili alt metinler yerleştirmiş, özellikle üçünde doğrudan doğruya bu temaları işlemişti ki “Yedinci Mühür” bunların en beğenileni ve en ünlüsü.

Yönetmenin başka filmlerinde, örneğin diğer bir başyapıtı olan “Wild Strawberries / Yaban Çilekleri”nde de çalışan Gunnar Fischer’in siyah-beyaz görüntüleri, seyirciye tanımlamakta güçlük çektiği bir keder duygusunun yerleşmesine yol açıyor. İnanç ve özellikle Tanrı’nın varlığının belirsizliğiyle ilgili çok az replik var; fakat görüntü çalışması ve birinci sınıf oyunculuklar sayesinde tüm film dev bir soru işaretine dönüşüyor.

Hayatın anlamını sorgulayan başka filmler de çekildi kuşkusuz, fakat sadece “Yedinci Mühür” bu konudaki soruları bir çığlığa dönüştürdü.

Meraklısına: Bergman filmin ilhamının Akira Kurosawa’nın dönem filmlerinden geldiğini, Japon ustanın eserlerinin hayranı olduğunu söylemiş.

Sinema tarihinde altın bir sayfası olan büyük usta Bergman, yönettiği 50’den fazla film içinde en çok “Yedinci Mühür”ü beğendiğini belirtiyor.

Filmin kitabı da ülkemizde yayımlandı.

Ödülü:
Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü, Altın palmiye adayı (1957)

Seçme diyaloglar:
Antonius Block: “Olabildiğince iyi günah çıkartmak istiyorum, ama kalbim bomboş. O boşluk bir ayna. Yüzümü görüyorum ve tiksinti ve dehşet hissediyorum. İnsanlara kayıtsızlığım beni içime kapadı. Şimdi bir hayaletler dünyasında yaşıyorum... rüyalarımda mahkum.”

Jöns: “Aşk vebaların en karasıdır. Eğer aşktan ölünebilseydi, bir parça olsun zevk veriyor diyebilirdik”…

Antonius Block: “Tanrı'yı hissiyatımızla kavramak o kadar mı zor? Neden boş vaatlerin ve görünmez mucizelerin oluşturduğu bir buluta saklanıyor? İnançtan yoksunken inananlara nasıl inanacağız? (…) İçimdeki Tanrı'yı neden yok edemiyorum? Neden içimde acılar vererek ve beni aşağılayarak yaşamaya devam ediyor? Kalbimden onu söküp atmak istiyorum ama ondan kurtulamıyorum. (… ) Bilgi istiyorum. İnanç değil. Varsayım değil. Bilgi. Tanrı'nın bana elini uzatmasını, yüzünü açmasını ve benimle konuşmasını istiyorum.”

Antonius Block: “Hiç kimse, her şeyin aslında hiçbir şey olduğunu bile bile ölümle yüzleşemez.”

Jöns: “Bunları neden çiziyorsun?”
Kilise ressamı: “İnsanlara ölümü hatırlatmak için.”
Jöns: “Bu onları mutlu edecek bir şey değil ki.”
Kilise ressamı: “Neden sürekli onları mutlu etmek zorundayız ki? Onları arada sırada korkutmak da akıllıca olabilir.”
Jöns: “O zaman resimlerine bakmazlar.”
Kilise ressamı: “Evet, bakarlar. Bir kurukafa çıplak bir kadından daha ilginçtir.”
Jöns: “Eğer onları korkutursan...
Kilise ressamı: “O zaman düşünürler...
Jöns: “Ya sonra?..”
Kilise ressamı: “Sonra daha da korkarlar.”

Antonius Block: “İnanmak acı çekmektir. Bu, orda, karanlıkta bir yerde olan birini sevmeye benzer. Ve o asla çıkagelmez, ne kadar güçlü seslenirsen seslen.”

Antonius Block: “Şeytan’la tanıştın mı? Ben de onunla görüşmek istiyorum.”
Cadı: “Neden istiyorsun ki bunu?”
Antonius Block: “Ona Tanrı’yı soracağım. O biliyordur. Bir bilen varsa, mutlaka odur.”

Yedinci Mühür / Det sjunde inseglet / The Seventh Seal
Senaryo ve yönetim: Ingmar Bergman (Kendi oyunundan); Yapımcı: Allan Ekelund; Görüntü yönetmeni: Gunnar Fischer; Oyuncular: Max von Sydow (Antonius Block), Bibi Andersson (Mia), Bengt Ekerot (Azrail), Nils Poppe (Jof), Gunnar Björnstrand (Jöns), Inga Landgré (Karin); 1957 İsveç yapımı, 96 dakika, siyah-beyaz; DVD firması : A. E. Film / Saga