Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

kendini keşfetmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendini keşfetmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2016 Pazar

Can Dostum

Bu anlamda “Can Dostum” hiçbir süprizi olmayan, gayet sıradan bir film. İyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, ama çok da yüzeysel. Traş sahnesi veya yamaç paraşütü sekansı gibi hoş anlar içeriyor ama bu yönetmenlerin sonraki eserlerini heyecanla beklememize yol açacak bir özelliği de yok.

Tamer Baran

IMDB: 8,6 (38. sırada)
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler: 8,0

Bir sanatçının çok popüler olması, hele hele ününü yıllarca koruyup farklı kuşaklara da kendini sevdirebilmesi için iki şart gerekir: Hem zanaatçı, hem de sanatçı olarak belli bir seviyenin üstüne çıkabilmesi ve ait olduğu toplumun bilinçaltında bir karşılığı bulunması… Aynı şekilde bir eserin çok popüler olması da benzer şartlara bağlıdır, ama bunlar içinde en önemlisi toplumsal bilinç ve bilinçaltına denk düşmesidir.

“Can Dostum” ülkesi Fransa’da 20 milyona yakın bilet keserek gişe rekorlarını alt üst etti (halen gelmiş geçmiş en yüksek  gelire sahip ikinci film konumunda). Her öğesiyle “kendini iyi hisset” filmi olarak düzenlendiği için insanların bilincinde hangi özleme karşılık geldiği belli: Sağlam, hiç kimsenin veya hiçbir gücün bozamayacağı bir dostluk kurma isteği… Böylece onaylanmak, hiç olmazsa bir kişinin sizi tanıması, özelliklerinizi, beğenilerinizi öğrenmesi, anlaması… Sosyal bilinçaltındaki yeri ise daha ilginç: Belli ki Fransızlar bir uzlaşma ve ateşkesin, hatta mümkünse toplumsal barışın yakıcı özlemini duyuyorlar.

Filmin iki ana karakteri bu “çatışan” iki kesimin simgesi: Ülkeyi yöneten, toplumsal sorunları çözemeyen, hatta çoğunlukla onların kaynağı konumunda olan burjuvaziyi temsil eden Philippe, çok zengin bir beyaz (boynundan aşağısı felçli olduğu için tekerlekli iskemlede yaşaması bu açıdan çok ilginç). Onun bakımını üstlenen, ona yarenlik eden Driss ise varoşlarda büyümüş, suça bulaşmış, Senegal kökenli bir zenci (2007’de Paris’i alt üst eden kişiler gibi o da “dış kökenli”). Ama özünde iyi biri, hümanist ve dost canlısı… Muhteşem bir evde yaşayan Philippe, sınıfının tipik özelliklerine sahip: Örneğin sanattan anlıyor, resim koleksiyonu yapıyor. Driss ise birlikte gittikleri operada kahkahalarını tutamıyor, Beethoven veya Mozart yerine Earth, Wind & Fire dinlemeyi yeğliyor. Ona göre iyi müziğin temel şartı dans etme imkanı vermesi.

Dans (hızlı araba kullanmak, kadınlara kur yapmak vs ile birlikte) Driss’in yaşamayı çok seven biri olduğunu gösteriyor. Aralarında sağlam bir dostluk kurulmasını sağlayan da bu: Driss patronunu güldürüyor, yaşamına heyecan katıyor, içindeki yaşama sevincinin tekrar alevlenmesini sağlıyor…

Bu tür bir öykünün seyircinin hoşuna gitmesi doğal. Hele de filmin başında “gerçek olaylardan alınan ilhamla yapıldığı” yazıyor ve arka jenerikte gerçek kişiler de gösteriliyorsa. Fakat yönetmenler bununla da yetinmemiş, gişe başarısını garantilemek amacıyla iki önemli tedbir almışlar: Hastabakıcı karakterini zenci yapmışlar ve romantik komedi şablonlarını dostluğa uygulamışlar. Zıt özelliklere sahip iki kişi tanışıyor, ilk başta biraz didişiyor, zamana yakınlaşıyor, birbirlerini çok seviyorlar. Her şey harika giderken ayrılmaları gerekiyor, derken tekrar buluşuyorlar.

Bu anlamda “Can Dostum” hiçbir sürprizi olmayan, gayet sıradan bir film. İyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, ama çok da yüzeysel. Traş sahnesi veya yamaç paraşütü sekansı gibi hoş anlar içeriyor ama bu yönetmenlerin sonraki eserlerini heyecanla beklememize yol açacak bir özelliği de yok.

Dolayısıyla filmin asıl güzelliği, Fransızların kalbini fethetmesi. Herhangi bir manası olmayan aksiyonlar veya yeni yetmelere seslenen basit komediler yerine böyle bir dostluk filminin gişe şampiyonu olması, doğaldır ki insanı mutlu ediyor.

Açık Gazete, 25 Mayıs 2012

Intouchables / The Intouchables / Can Dostum
Senarist ve yönetmenler: Olivier Nakache, Eric Toledano
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: François Cluzet (Philippe), Omar Sy (Driss), Anne Le Ny (Yvonne), Audrey Fleurot (Magalie), Clotilde Mollet (Marcelle), Alba Gaïa Kraghede Bellugi (Elisa)
2011 Fransa yapımı, 112 dakika
Gösterim tarihi: 11 Mayıs 2012
DVD firması: Calinos

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Monoton evlilikler, yozlaşmış ilişkiler: "Alice"

Bir peri masalı... olağanüstü olaylardan oluşan fantastik bir dünya... mutluluğu sorgulayan çağdaş bir öykü... bir yaratıcılık gösterisi... keyifle izlenen öğretici bir film

IMDB: 7.2
Rotten Tomatoes: % 77
Manalı Filmler: 8.5

Tamer Baran

“Crimes and Misdemeanors / Suçlar ve Kabahatler”de hacimli bir öykünün, eşine az rastlanır bir ustalıkla üstesinden gelerek ne denli önemli bir yapı ustası olduğunu bir kez daha kanıtlayan Woody Allen, “Alice”de iyi bildiği bireysel, küçük öykülerine geri dönüyor.

“Alice” bir peri masalı, olağanüstü olaylardan oluşan fantastik bir dünya, mutluluğu sorgulayan çağdaş bir öykü; eşsiz Woody Allen mizahının yeni bir örneği; bir yaratıcılık gösterisi; keyifle izlenen öğretici bir film… Sözün kısası “Alice”i beğenmemek çok zor. 

Allen “Alice”de 1989’daki çalışması “Another Woman / Bir Başka Kadın”la paralellikler taşıyan bir öykü anlatıyor. Yine mutlu olamadığının ayrımına varan orta yaşlı bir kadın var karşımızda. İnsanlara “Ben gerçekten (sandığım kadar) mutlu muyum?” sorusunu sordurtan raslantılar, monoton evlilikler, yozlaşmış ilişkiler, uzak düşülmüş kardeşler, aldatan kocalar bu filmde de var. Ancak “Alice” çeşitli özellikleriyle “Bir Başka Kadın”dan çok farklı bir film.

Birincisi, tema aynı olsa da öykü farklı. “Alice”in baş kişisi zengin bir adamla evli, sıradan bir burjuva kadınını mutlu etmeye yetecek her şeye sahip biri. Ancak kocası Doug’la evlenmek dışında hiçbir şey yapmamış Alice. Yaşamda bir şey üretebileceği, başarılı olduğu tek bir alan bile yok.

Ayrıca bu filmde Allen’ın üslubu “Bir Başka Kadın”dakinden farklı. Akapunktur uzmanı Çinli doktor Yang’ın verdiği otlarla çıkılan “düşsel yolculuklar”, gözlüklü ve argo konuşan ilham perisi, bir evin merdivenleri önüne konulmuş günah çıkarma kulübesi, havada asılı kalmış bir telefon ahizesi gibi öğeleri barındıran, fantastik yanı daha güçlü bir film “Alice”.

Bu filmi “Bir Başka Kadın”dan farklı kılan üçüncü özelliği ise, daha komik, sıcak ve sempatik oluşu. “Radio Days / Radyo Günleri”nin, “A Midsummer Night’s Sex Comedy / Bir Yaz Gecesi Seks Komedisi”nin, “Hannah and Her Sisters / Hannah ve Kızkardeşleri”nin sevecenliğini yakalamak olası filmi izlerken. Bu da epeydir uzak kaldığımız Woody Allen mizahının yeniden yaşamımıza girmesi demek.

“Alice”in harika senaryosu Allen’ın bir dizi filminde kullandığı kimi teknikleri de içeriyor. Geriye dönüşte anıları canlanan kişinin bugünkü haliyle geçmişe gitmesi ve olaylara tanık olması bunun bir örneği. Bir diğer örnek ise Alice’in, Yang’ın muayenehanesinde hipnotize edildiğinde kocasıyla ilk tanıştıkları geceyi yeniden yaşaması…

“Alice”, çoğuna oyuncu, yazar ve yönetmen olarak imzasını attığı 20 filmi ardında bırakan Woody Allen isimli “küçük dev adam”ın yaratıcılığının düzeyinde hâlâ bir düşüş olmadığını kanıtlıyor. “Suçlar ve Kabahatler”le belki de en olgun ürününü veren Allen daha birçok başarılı filme imzasını atacak gibi görünüyor.

Güneş, 3 Temmuz 1991

Ödülleri:
En İyi Özgün Senaryo dalında Oskar ve Amerikan Yazarlar Birliği WGA Ödülü adaylığı
En İyi Yabancı Film dalında Cesar adaylığı

Alice
Senaryo ve yönetim: Woody Allen
Yapımcı: Robert Greenhut
Oyuncular: Mia Farrow (Alice), William Hurt (Doug), Joe Mantegna (Joe), June Squibb (Hilda), Alec Baldwin (Ed), Keye Luke (Dr. Yang), Cybill Shepherd (Nancy), Judy Davis (Vicki)
1990 ABD yapımı, 102 dakika
Gösterim tarihi: Haziran 1991

31 Ekim 2011 Pazartesi

Yeni Bir Başlangıç

Velhasıl Crowe Olimpus’tan ateşi çalıyor ama dönüp onunla Tanrılarının purolarını yakıyor…

IMDB: 7.3
Meta Critic: %77
Manalı Filmler: 8,0

Cameron Crowe ilk iki filmiyle Holivud’un ne içinde ne de dışında duran Amerikalı yönetmenlerden biri olarak tanınmıştı. 1989 yılındaki “Say Anything / Bana Sevdiğini Söyle” ve 1992’deki “Singles / Bekarlar” üretim biçimleri ve sinematografik yapılarıyla Holivud tarzı, içerikleriyle bağımsız/özgürlükçü sinemanın ürünleriydiler ama doğrusu -genel bir beğeni toplamış olsalar da- iki tarafa da yaranamamışlardı. Üçüncü filmi “Jerry Maguire” ile Crowe iki ayrı sinema tarzı arasında, tam sınırda durmaktan kaynaklanan “beynamaz” duruma bir son verip Holivud sularını kulaçlamaya koyuluyor.

Ancak “Jerry Maguire” tipik bir Holivud filmi değil. Ana temaları, özellikle başarı izleğini cüretkâr bir üslupla işlemesi, öyküsü ve öyküleme tarzıyla popüler sinemadan farklı bir tavırla yaratılmış bir film var karşımızda. Başarı temasını Holivud’un cesaret edemediği biçimde tartışmak, ama sonuçta geniş seyirci kitlelerinin beğenilerini okşamayı da ihmal etmeyecek bir film yapabilmek doğrusu kolay iş değil. Crowe 16 yaşında başladığı yazarlık kariyerinde edindiği deneyimi, müzik ve sinema alanlarındaki birikimini kullanarak, hayli ince eleyip sık dokuyarak hazırlamış filmini ve sonuçta bu zor işi başarmış.

Yönetmenin, öncelikle senarist olarak iki filminde de gördüğümüz ustalığı daha gelişmiş biçimiyle karşımızda bu kez; Crowe insanlar arasındaki ilişkileri, nüanslarıyla anlatmakta hayli yetenekli ve yaratıcı bir sanatçı, filmde Jerry ile karısı Dorothy arasındaki ilişki, uçaktaki, havaalanındaki ve özellikle ilk çıktıkları geceye ait sahneler bu ustalığın tipik göstergeleri. Crowe, Jerry ile tek müşterisi zenci futbolcu Rod arasındaki ilişkiyi işlerken de, özellikle ilk telefon konuşması ve futbolcuların soyunma odasının banyosunda geçen sahnelerde çok parlak performanslar sergiliyor. Zaten filmi benzerlerinden farklı kılan da öncelikle Crowe’un insanların küçük dünyalarına eğilme ve karakterlerinin derinliklerine girebilmedeki başarısı. Ana karakteri Jerry’den başlayarak, Dorothy’nin ablası Laurel, Rod’un karısı Marcee ve Jerry’nin zalim rakibi Bob’a varana dek çok sağlam çizilmiş karakterlerine hem mesafeli hem çok yakın durmayı başarıyor, onlara yer yer sevgiyle dokunurken, yeri geldiğinde alaya almayı da ihmal etmiyor. Özellikle ilk yarıda Jerry’nin beceriksizliğini, onu yere düşürmeye varacak kadar abartması -bir Holivud filmi için- saygın bir çaba.

Filmin açılışı Crowe’un üstün özelliklerinin bilincinde olduğunu gösteriyor. Dış sesten yararlanarak Jerry Maguire’ın dünyasını küçük fırça darbeleriyle çizen yönetmen, bir gazetede yayımlanmış, Jerry’nin, müşterisi olan sporcunun yanında bir miktar göründüğü fotoğrafı kullanımında olduğu gibi çok keyifli anlar yaratmayı iyi beceriyor. Jerry’nin yazdığı raporu şirkette dağıtmasına kadar süren bu ilk bölüm Holivud için çok yenilikçi sayılabilecek bir yapıda. Ancak filmin bu tavrı çok uzun sürmüyor çünkü Crowe bu kez sinemanın Kabe’sinin arzularını yerine getirmeye kesin kararlı.

Başarı temasını tartışmayı finale kadar sürdürüyor, ana karakterini “tutunamayan” konumuna bir yaklaştırıp bir uzaklaştırıyor, bu arada hoş bir sistem panoraması çizmeyi de ihmal etmiyor, küçük öykülerini, karakterleri arasındaki ilişkileri bir nehrin kolları gibi akıtıp getiriyor, ama sonunda anlattığı her şeyi sıradan bir Holivud romantik komedisinin sığ suları içinde bırakıyor.

Elindeki hikaye bıçak sırtı ürünlerden; rahatlıkla Jerry’nin tesadüfi başarısı olarak okunabilecek final, Dorothy ile ilişkilerinin düzeltilmesi ve ufaklığın olağanüstü atışı üzerine yapılan sohbetle başarıya övgü niteliğine bürünüveriyor. Tabii ki bunun asıl nedeni, maç sırasında Rod şiddetli bir çarpışmayla düştüğünde Crowe’un onu yerde bırakıp iki ailenin birden çökmesine razı ol(a)maması… Dolayısıyla başarıyla ilgili tartışmasını akıllıca sürdürüyor ama çıkardığı sonuçlar Holivud’un ayakta alkışlayacağı türden…

Velhasıl Crowe Olimpus’tan ateşi çalıyor ama dönüp onunla Tanrılarının purolarını yakıyor…

Geçim dünyası mı demeli?.. Sahi film Rod’un yerden kalkamadığı bir finalle bitse bu gişe başarısına ve Altın Küre ödülü ile En İyi Film dahil 5 Oskar adaylığına ulaşabilir miydi?..

Sonuçta film Holivud tarzı gariplikler listesinin anlamsız kalemlerinden biri olarak tarihe geçiyor: On altı yaşından beri parlak bir kariyer sürdüren bir yazar-yönetmen, 20 yaşından beri en beğenilen starlar arasında kalmayı başarmış, “Mission Impossible / Görevimiz Tehlike” filminin yapımcılığını üstlenmesi ve bu eserle elde ettiği gişe başarısıyla ticari zekasını da kanıtlamış bir yıldızla el ele vermiş, mesleğinde daha fazla yükselmek ve daha çok kazanmak için insanlara “yüreklerinin sesini dinlemelerini” öğütlüyor. Crowe’un yaptığını yapmak zaten hoş değil, dediğini yapmak ve filmden keyif alabilmek içinse Tom Cruise’un yalnızca “Görevimiz Tehlike”den 60 milyon dolar kazandığını unutmak gerekiyor.

Sinema, Sayı. 30, Mayıs 1997

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oskar; Film, Özgün Senaryo, Erkek Oyuncu ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı.
Ayrıca 22 ödül ve 14 adaylık.

Jerry Maguire / Yeni Bir Başlangıç
Senaryo ve yönetim: Cameron Crowe
Yapımcılar: James L. Brooks, Laurence Mark, Richard Sakai, Cameron Crowe
Oyuncular: Tom Cruise (Jerry Maguire), Cuba Gooding Jr (Rod), Renee Zellweger (Dorothy), Bonnie Hunt (Laurel), Kelly Preston (Avery), Jerry O’Connell (Frank)
1996 ABD yapımı, 138 dakika
Gösterim tarihi: 4 Nisan 1997
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

24 Temmuz 2011 Pazar

Misafir

IMDB: 7,8
Rotten Tomatoes: %89
Manalı Filmler: 8,0

Hakkında başka hiçbir şey bilmeden, sadece afişine bakarak bir filmi seyretmeye karar verdiğim veya satın aldığım oluyor, sevgili okur. “Misafir”in büyüleyici afişi bana şunları anlattı: Fiziğinden ve giysilerinden biraz düz, sıkılgan, muhafazakar biri olduğu anlaşılan orta yaşlı bir adam, metroda darbuka benzeri bir vurmalı çalgıyı, içine kapanmış, hayattan uzaklaşmış bir edayla çalıyor. Gelip geçenlerden para bekler gibi gülümseyerek değil, acıyla, kederle vuruyor alete. Adamın derdinin ne olduğunu, o ana hangi yaşanmışlıkların sonucu geldiğini merak ettim. Kullandığı çalgıyı, adamın o kültürle nasıl buluştuğunu öğrenmek istedim.

Meğer o adam bir ekonomi profesörüymüş, dulmuş, müziğe meraklıymış…

Connecticut’ta yaşayan Prof. Vale, bir konferans için New York’a geldiğinde, dairesine bir çiftin yerleşmiş olduğunu görür. Erkek Suriyeli, kadın Senegal doğumludur, iyi niyetli insanlardır, bir emlakçı tarafından aldatılmışlardır. Vale onlara birkaç gün misafir kalabileceklerini belirtir, Tarek’tan davul dersleri almaya başlar. Delikanlının apansız tutuklanması, annesinin gelişi, profesörün hayatına heyecan katar…

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterilen “Misafir”, küçük ama belli açılardan önemli bir film.

2003’te ilk filmi “The Station Agent / Hayatın İçinden Bir Dostluk Hikayesi” ile epeyce ödül ve övgü alan Amerikan bağımsız sinemacısı McCarthy, yine en çok karakter çalışmasıyla dikkati çekiyor. Jenkins’in oyunculuğunun da katkısıyla, adeta hayata küsmüş, içine kapanmış bir adamın açılmasını, kendi koyduğu duvarları yıkıp başkalarıyla ilişki kurmasını, kendini genişletmesini başarıyla aktarıyor. Ölçülü, dengeli reji ve oyunculuklar, yüreğinizi ısıtacak bu filmin diğer kozları.

Meraklısına:
“Misafir”, aslen oyuncu olan McCarthy’nin yönettiği ikinci film. Bir sonraki eseri “Win Win / Kazanma Kulübü” ülkemizde halen afişlerde.

Ödülleri:
En İyi Erkek Oyuncu dalında Oskar ve Bağımsız Ruh Ödülü adaylığı (Richard Jenkins)
En İyi Yönetmen dalında Bağımsız Ruh Ödülü
Amerikan Yazarlar Birliği En İyi Senaryo dalında WGA adaylığı
Ayrıca 12 ödül ve 14 adaylık.

Misafir / The Visitor
Senaryo ve yönetim: Thomas McCarthy
Yapımcılar: Michael London, Mary Jane Skalski
Oyuncular: Richard Jenkins (Prof. Walter Vale), Haaz Sleiman (Tarek Khalil), Danai Gurira (Zainab), Hiam Abbass (Mouna Khalil), Marian Seldes (Barbara)
2007 ABD yapımı, 104 dakika

14 Mayıs 2010 Cuma

Interstate 60: Episodes of the Road

IMDB: 7.7
All Movie: 2.5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler puanı: 8.0

“Back to The Future / Geleceğe Dönüş” serisinin senaristinden keyifli bir “10 derste hayatın prensipleri” filmi…

Hayatta en büyük dileği “cevaplar” olan genç Neal, birkaç raslantı ve tanışmanın ardından, bir paketi teslim etme işini üstlenir. Ama önce, haritada bulunmayan 60 numaralı otoyolu keşfetmesi ve o tuhaf dünyadaki garip serüvenlerden başarıyla geçmesi gerekecektir.

Çeşitli kültürlerdeki masal öğelerini akıllıca harmanlayan deneyimli senarist Gale, ana kahramanının “yaşama/öğrenme, sonuçta hayallerine kavuşma” macerasını anlatırken, bir yandan da ülkesi ABD’ye eleştiri getiriyor.

Bu sevimli ve önemli filmin en hoş taraflarından biri de oyunculuk seviyesi: “Leprikon” O. W. Grant (One Wish Grant / Bir Dilek Hakkı) rolündeki Gary Oldman, uzun süredir çıkardığı en yaratıcı işi sunarken, “Geleceğe Dönüş” oyuncularından Christopher Lloyd her zamanki ustalığını sergiliyor.

Seçme diyaloglar:
Ray: “Deneyimlerin yüzünden bütün kupaların kırmızı ve maçaların siyah olduğunu düşünmeye koşullanmışsın. Şekilleri benzer olduğundan zihninin bunları eski bilgilerine göre değerlendirmesi, farklı olduklarını düşünmesinden daha kolay. Görmeyi beklediğimizi görürüz ve bu her zaman gerçekte olan şey değildir.”

Interstate 60: Episodes of the Road
Senaryo ve yönetim:
Bob Gale; Yapımcılar: Peter Bray, Neil Canton, Ira Deutchman, Bob Gale, Peter Newman; Oyuncular: James Marsden (Neal Oliver), Gary Oldman (O. W. Grant), Amy Smart (Lynn Linden), Christopher Lloyd (Ray), Chris Cooper (Bob Cody); 2002 Kanada, ABD yapımı; 116 dakika

29 Nisan 2010 Perşembe

Düş İçinde Düş

IMDB: 5.3
Allmovie: 2.5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 23
Manalı Filmler: 8.0

Usta oyuncu Anthony Hopkins üçüncü kez yönetmen koltuğunda…

Felix, bir cinayet filmi senaryosu yazmaktadır. Dış dünya ve iç dünyası arasında bölünmüştür. İki dünyadan birbirine geçişler olduğunu fark eder, senaryosundaki bazı karakterler gerçek hayatında ortaya çıkmaktadır ve bunun tersi de söz konusudur…

Rüyalar, hayal gücü ve gerçek yaşam arasındaki paralellikleri işleyen “Slipstream”, görüp görebileceğiniz en yüksek düzeyde mana içeren filmlerden biri. Dilimize “pervane rüzgarı” biçiminde çevrilebilecek olan ismi, eserin yapısı hakkında epey ipucu veriyor. Şaşırtıcı derecede başarılı senaryosunda Hopkins, senarist Felix’in bilinç akışını aynen yakalayıp yansıtmaya çalışmış. IMDb puanının düşük olmasının nedeni, bu yapısı yüzünden filmin ortalama izleyiciye karışık gelmesi olabilir. Zaten Hopkins’in tam bir başarıya ulaştığını söylemek zor; ama film kesinlikle kayda değer, anlamlı ve iyi niyetli bir deneme…

Sinema tarihinin en usta görüntü yönetmenlerinden biri iş başında, reji gayet olgun ve ölçülü, oyunculuklar ise birinci sınıf…

Locarno Film Festivali Gençlik Jürisi Ödülü

Düş İçinde Düş / Slipstream
Senaryo, müzik ve yönetim: Anthony Hopkins; Yapımcılar: Stella Arroyave, Robert Katz; Görüntü yönetmeni: Dante Spinotti; Oyuncular: Christian Slater (Ray / Matt Dobbs), Jeffrey Tambor (Jeffrey / Dr. Geekman), Michael Clarke Duncan (Mort / Phil Henderson), John Turturro (Harvey Brickman), Anthony Hopkins (Felix Bonhoeffer), Jennifer Anne Franklin (Shelly), Monica Garcia (Monica); 2007 ABD yapımı, 96 dakika; TV’de gösteriliyor.