Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

ruhsal arınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruhsal arınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2013 Cuma

Tibet'te Yedi Yıl


Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor  

IMDB: 6,8
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9,0

Bir “dünya yönetmeni”dir Annaud, içinde doğup yetiştiği ülkenin ve kültürün sınırlarıyla kısıtlamaz kendini, farklı coğrafyalarda, değişik zaman dilimlerinde geçen ve birbirine hiç benzemeyen öyküler anlatmaktan hoşlanır. Bir bakarsınız 14. yüzyılda, Franziskan rahipleri arasındadır, bir cinayet soruşturmasına dalmıştır (“The Name Of the Rose / Gülün Adı”). Derken 1920’lerde, Hindiçin’de geçen bir tutku hikayesine odaklanır (“L’Amant / Sevgili”). Oradan 2. Dünya Savaşı’na ışınlanır, ama yurttaşlarının yaptığı gibi bir Direniş hikayesi anlatmaz, biri Rus, diğeri Alman iki keskin nişancı arasındaki rekabet ona daha ilginç gelmiştir (“Enemy at the Gates / Kapıdaki Düşman”).

Ülkemizde halen gösterimde bulunan “Black Gold / Kara Altın” ise petrolün bulunmasının Arap yaşantısını nasıl değiştirdiğini anlatan bir epik. Fransa’yla herhangi bir ilişkisi olmayan bir öykü, ancak bir dünya yönetmeninin çekebileceği bir film. Özellikle bakış açısıyla… Kendi ülkesinin sınırlarını aşabildiği içindir ki Annaud’nun filmlerinde yargıya rastlanmaz, taraf bile tutmaz o, sadece inceler, üstelik her karaktere eşit mesafede kalmayı başararak, hepsiyle sağlıklı biçimde empati kurarak.

Bu yeteneği o kadar ileri seviyededir ki hayvanlarla da ileri derecede duygusal bağ kurabilir, hatta iki filminin ana karakterleri ayılar ve kaplanlardır (“L’Ours / Ayı” ve “Deux frères / İki Kardeş”). Aynı kabiliyet Annaud’nun, bir Nazi dağcı ile Tibet’in ruhsal lideri Dalay Lama arasında gelişen beklenmedik dostluğu da anlatabilmesini sağlamıştır.

“Tibet’te Yedi Yıl”ın önemli bölümü, Himalayalar’a tırmanmaya çalışan Avusturyalı iki dağcının, “talihin yönlendirmesiyle” kendilerini buldukları Llasa’da geçiyor. Dalay Lama ile tanışan Harrer, genç lidere ders vermeye başlıyor, zamanla yakınlaşıyorlar. Dalay Lama ile dostluğu sayesinde Harrer, hayata ilişkin ileri bir bilinç kazanıyor, olgunlaşıyor. Filmin en etkili bölümleri bu iki aykırı insan arasındaki sohbetler ve Harrer’in Tibetlilerden öğrendiği hayat dersleri… Örneğin sinema salonu inşa edilirken çalışanların kazdıkları topraktan çıkan solucanları incitmeden alıp başka bir yere götürmelerine çok şaşırıyor Harrer, zamanla Budistlerin tüm hayatın tek bir Bütün olduğuna inandıklarını ve bu yüzden hiçbir canlıya zarar vermemeye çalıştıklarını öğreniyor.

Tüm Annaud filmleri ortalamanın çok üzerindedir, izlenmesi gereken eserlerdir, ama “Tibet’te Yedi Yıl” diğerlerinden bir açıdan üstün: Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor.  

Meraklısına:
Yine 1997’de Martin Scorsese Dalay Lama’nın yaşamını “Kundun” adıyla sinemaya aktardı. Bu iki filmin artarda izlenmesi, çağımızın en önemli kişiliklerinden biri olan Dalay Lama’yı yakından tanımak için önemli bir imkan veriyor.

Tibet Çin işgali altında olduğu için film gerçek mekanlarda çekilememiş, Himalayalar yerine And Dağları kullanılmış, kutsal kent Llasa ise Arjantin’de kurulmuş. Film gösterime çıktıktan sonra Annaud, bir ekibi Tibet’e yolladığını ve orada gizlice çekim yaptırdığını açıklamış. Çin devletini eleştirdiği için filmi protesto eden Çin yönetimi Pitt ve Thewlis’in de ömür boyu ülkeye girişini yasaklamış. 

Tibet’te Yedi Yıl
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Senaryo: Becky Johnston (Heinrich Harrer'in kitabından)
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: Brad Pitt (Heinrich Harrer), David Thewlis (Peter Aufschnaiter), BD Wong (Ngawang Jigme), Mako (Kungo Tsarong), Jamyang Jamtsho Wangchuk (14 yaşındaki Dalai Lama), Sonam Wangchuk (8 yaşındaki Dalai Lama)
1997 ABD, İngiltere ortak yapımı, 136 dakika
Gösterim tarihi: 15 Mayıs 1998
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

13 Ekim 2011 Perşembe

Sibirya Ekspresi

Film boyunca ilerleyen ana izlek ise “şuur”, yani yaşama ilişkin bilinç, hayatın tüm olumsuz taraflarının da farkında ve bilincinde olarak, ama saflığını yitirmeden, rastladığın her şey ve herkese şefkatle yaklaşarak yaşamak…

IMDb: 6.8
Meta Critic: % 72
Manalı Filmler: 8.0

Öncesinde 5 uzun metrajı vardı, ama Brad Anderson’ı dünyaya tanıtan “El Maquinista” (2004) oldu. Bağımsız filmler çeken bir yönetmen için rüya gibi bir projeydi “Makinist”, çok ilgi gördü, epey konuşuldu. Ve fakat ana konu, başrolü üstlenen Christian Bale oldu, rolü için 30 kilo zayıfladığı vs yazıldı çizildi, Bale’in oyunculuk başarısı geri kalan her şeyi gölgede bıraktı. Oysa “Makinist” Anderson’ın sinemasal bir dünya yaratma yeteneğini de gösteren bir filmdi. Ayrıca varoluşçuluğa ilgi duyduğu anlaşılıyor, oyuncu yönetimi, ışık, film ritmi ve kurguya olağanüstü hakimiyeti dikkat çekiyordu. Yönetmenin hayranlık duyduğu iki dev sanatçıya, Hitchcock ve Dostoyevski’ye yaptığı göndermeler de önemliydi, özellikle Dostoyevski etkisi yoğundu filmde: Bale’in canlandırdığı Trevor’ın, “Budala”yı okuduğu görülüyor, yan hikayelerden biri “Öteki”nin izinden gidiyor, suç ve vicdan azabı temalarına odaklanan ana öykü, “Suç ve Ceza”nın kalite ve lezzetine ulaşmaya çalışıyordu.

Sonuçta Anderson, çok düşük bütçeyle tipik Hitchcock eserleri yapısında bir film kurma başarısıyla ünlendi: Sıradan ve masum bir insanın kendini içinde bulduğu, sıra dışı, tehlikeli, çoğunlukla ölümcül yönleri olan, kontrol edemediği, hatta anlayamadığı, gerilimli bir maceradan sağ kurtulma çabası… 1970’lerde “Three Days of the Condor / Akbabanın Üç Günü” gibi politik gerilimler ve 80’lerde “Die Hard / Zor Ölüm” serisi gibi eserlerin öncülüğüyle bu yapı ciddi bir evrim geçirmiş, ama temel özelliği gene de değişmemişti: Maceranın kökeni “dışarısı” idi; ana kahramanımız, kendisiyle hiçbir ilişkisi olmayan, “kirli” bir dünyaya girmek zorunda kalır, birtakım kötü niyetli adamların yol açtığı bir fırtınada savrulurdu. “Makinist”in film teorisi açısından devrimci sayılması gereken yönleri, Dostoyevski temalarıyla ilişkiliydi: Macerayı başlatan dış değil, iç dünya idi, daha doğrusu “dışarıda” olup bitenlere karşı “içerde” yaşanan tepki… Ayrıca ana kahraman masum biri değil, vicdan azabından muzdarip bir anti-kahraman idi…

Yönetmenin yeni filmi “Transsiberian”, gene Hitchcock ve Dostoyevski etkileri belirgin olsa da, ilk bakışta “Makinist”e hiç benzemiyor, büyük bölümü Çin ve Rusya kırsalında ilerleyen bir trende geçen, büyük bütçeli, gösterişli macera sahnelerine de yer veren bir film var karşımızda. Öte yandan “Sibirya Ekspresi”, temaları itibarıyla, tipik bir Brad Anderson filmi…

Film hakkında kalem oynatan neredeyse herkesin “Strangers on a Train”, “A Lady Vanishes”, “North By Northwest” gibi klasik Hitchcock filmlerini anımsaması çok doğal, ama filmin “bağımsız yapım” olduğunu atlamamak gerekiyor. Dünya sinemasını yakından izleyen herkes bilir ki “Makinist” gibi bir filmi yapmayı başaran bir yönetmene Holivud’un kapıları ardına kadar açılır, hemen ertesi yıl, yüksek bütçeli ve -genelde- abuk sabuk bir gerilim-aksiyonun afişinde adına rastlanır. Brad Anderson bağımsız kalmayı tercih etti, bunun bedelini de ödedi, bir sonraki filmini gerçekleştirebilmesi yaklaşık 3 yıl sürdü ama, değerdi, özgürlüğünü koruması ve kendine özgü bir film yapması ancak bağımsız kalmasıyla mümkün olabilecekti.

Holivud, hele de başarıyla modernize edilebilmişse klasik Hitchcock yapısındaki senaryoları çekmeye hep meyillidir, ama Dostoyevski temalarıyla uzlaşması neredeyse imkansızdır. Hele de yüksek bütçeli filmlerde Holivud için hareket önemlidir, psikolojik ve felsefi derinlik sağlamak amacıyla maceranın ritminin düşürülmesine sıcak bakmaz. Anderson ise asıl bunlarla ilgileniyor: Kendi dışındaki dünyanın pisliği ve yozlaşmış kişilikleriyle karşılaşan ana karakterin nasıl değiştiği ve (küreselleşen) “kirli” dünyada nasıl var olunacağı sorunsalıyla… Verdiği röportajlarda, Ben Kingsley’in canlandırdığı Grinko karakterinin “Suç ve Ceza”daki müfettişten hareketle yaratıldığını söylüyor, zaten bu esinlenme çok belirgin, ama “Sibirya Treni”, içeriği açısından “Budala”nın temalarına daha yakın. Ve “Suç ve Ceza”nın ikinci cildine, yani “suç” değil, “ceza” kısmına, “ruhun arınması” (ve huzura kavuşma) temasına... Filmin ikinci, ana kahramanlar Roy ve Jessie’yi ilk gördüğümüz sahnesinde masumiyet ve şefkat temalarına vurgu yapılması çok anlamlı, nitekim öykünün tüm virajları Jessie’nin, -çok sonraları edindiği- etik değerlerini ve huzurunu koruma çabası, istemeden suç işlemesi ve vicdan azabı çekmesi sayesinde oluşuyor. Özellikle finalde, -hissettiği şefkatin sonucu olarak- macera sırasında epey zarar gören Abby’nin bir tür tazminat almasını sağlaması, böylece kendi kefaretini de ödemesi, yine Dostoyevski evreniyle paralellikler taşıyor. Hikayenin tüm iniş çıkışları arasında, bu saydığım temalarla beraber, tüm film boyunca ilerleyen ana izlek ise “şuur”, yani yaşama ilişkin bilinç, hayatın tüm olumsuz taraflarının da farkında ve bilincinde olarak, ama saflığını yitirmeden, rastladığın her şey ve herkese şefkatle yaklaşarak yaşamak…

Sonuç olarak Anderson’ın ilk yüksek bütçeli, ana akım filmi olan “Sibirya Ekspresi”, hem benzerlerinden bir hayli farklı, hem de her şeyiyle o kadar başarılı ki yönetmen aynı çizgiyi sürdürmeyi uygun görürse, 4-5 yıl-film sonra “tipik Anderson yapısı”ndan söz etmek mümkün olabilecek.

Sinema, Ocak 2009

Transsiberian / Sibirya Ekspresi
Yönetmen: Brad Anderson
Senaryo: Brad Anderson, Will Conroy
Yapımcılar: Julio Fernández, Todd Dagres
Oyuncular: Woody Harrelson (Roy), Emily Mortimer (Jessie), Ben Kingsley (Grinko), Kate Mara (Abby), Eduardo Noriega (Carlos)
2008 Almanya, İngiltere, İspanya, Litvanya ortak yapımı, 111 dakika Gösterim tarihi: 19 Aralık 2008
DVD firması: Rema Film / D Productions

15 Temmuz 2011 Cuma

Gölgeler

Mutluluğa ulaşmanın yolları gibi çok önemli temaları gerilim yapısıyla harmanlayan, fevkalade önemli bir film

IMDB: 6,6
Rotten Tomatoes: % 60
Manalı Filmler: 8,0

İlk filmi “Before the Rain / Yağmurdan Önce” (1994), Milcho Manchevski’nin tüm dünyada tanınmasını sağladı: Aşk, doğum, şiddet, ölüm, cinsellik, özgürleşme, mutluluk arayışı gibi önemli temalara duyduğu yoğun ilgi dikkat çekiyor, üst seviyede bir sosyal bilinç ve eşine az rastlanır bir insan sevgisiyle dolu olduğu anlaşılıyordu. Yönetmen, Makedonya’da bir dağ köyünün dingin atmosferi içinde yaşanan gerginliğin neden ve nasıl tırmanıp patladığını ustalıkla anlatmakla kalmıyor, hikayesini Londra’ya da (benzer toplumsal sorunların artık yaşanmadığı Batı Avrupa’ya) yaymak suretiyle, deyim yerindeyse Avrupa’nın portresini kanla çiziyordu. Aslında tek bir bütün olan film hikayesini, üç ayrı başlıkla sunmuş, film zamanıyla da ustaca oynayarak, akışı, üç durağı olan bir hat biçiminden çıkarmış, kendi üzerine kapanan bir çembere dönüştürmüştü. Filmin ilk bakışta görülebilen (zahiri) yönü buydu ve toplumsal temaları bakımından esere çok uygundu. Çeşitli sahnelerde, farklı vesilelerle somutlaşan çember motifi, (insan ilişkilerindeki şiddet konusunda tarihten gelen ve bugünkü koşullarla pekişen) kısırdöngüyü irdelemek için idealdi.

Filmin spiritüel temalarına, kolay görülemeyen (batın) yönlerine, repliklerde ve bir duvar yazısı olarak yinelenen bir cümle rehberlik ediyordu: “Zaman asla ölmez. Çember asla tamamlanmaz”. Dolayısıyla bu cümle filmin “gizli” anlamlarını çözmek için bir anahtar işlevi üstleniyordu.

“Dust” da (2001) tinsel bir filmdi ve 19. yüzyıl sonlarında ABD’de, 20. yüzyıl başlarında Makedonya’da ve günümüzde Manhattan’da geçen yine üç hikaye vardı, ama bu kez bir değil, birbirinin içine geçen üç çember söz konusuydu (bir hikayenin kahramanı, 100 yıl önce veya sonrasındaki hikayede de görülüyordu). Bir başka deyişle Manchevski, film zamanıyla oynamakla kalmıyor, seyircisini zamanın lineer akışından sıyrılmaya davet ediyordu.

“Yağmurdan Önce”nin tüm ana izleklerine görelilik, arınma, kefaret, diriliş gibi yeni temalar eklenmişti. Filmin adı gibi (“küller küllere, toz toza”) iki erkek kardeş arasındaki ilişki de İncil kökenliydi (Habil ile Kabil) ve bu kez “Bu benim hikayem” cümlesi yineleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlardaki ulusların bağımsızlıklarını kazanma girişimlerine müdahalesine (ve bu süreçte yaşanan bol kanlı olaylara) epeyce yer veren Manchevski, tarihin de bir “kurmaca” olduğunu vurgulamayı ihmal etmemişti. Bir hikaye anlatıcısı olarak kendini özgürleştirmeye azami özen gösterdiği dikkat çekiyor, kullandığı trükler seyirciyi çok zorlayacak noktalara varabiliyordu. “Yağmurdan Önce”yi çok beğenenlerin önemli bir bölümünü şok edebilecek kadar farklı bir filmdi “Dust”, ve tüm bunların doğal bir sonucu olarak selefi kadar beğenilmedi, ülkemizde zaten hiç gösterilmedi.

Son filmi “Senki / Gölgeler” ilk bakışta çok farklı algılansa da, aslında o kadar tipik bir Manchevski eseri ki, adeta -adı konmamış- bir üçleme bu filmle tamamlanıyor.

Filmin baş kahramanı doktor Lazar (yine İncil kökenli bir isim, Hazreti İsa’nın dirilttiği Lazarus’tan geliyor) bir trafik kazası geçirip ölümden dönüyor. Hayatına giren (ve film ilerledikçe hayalet oldukları anlaşılan) varlıklarla arasında bir ilişki gelişmeye başlıyor. Bu yeni “aile”nin bireyleriyle (yaşlı kadın, genç kadın ve kucağında bir bebek olan yaşlı adam) Lazar arasında gelişen ilişki, yine kefaret (hem annenin günahının, hem Lazar’ın kazadan kurtarılmasının bedeli olarak), mutluluk arayışı ve ruhsal arınma temalarına ve tarihi olaylara bağlanıyor. Manchevski’nin filmin tinsel yönünü vurgulamak amacıyla yinelediği öğe bu kez şu cümle: “Senin olmayanı geri ver”. Nitekim bu iade gerçekleştiğinde Lazar diriliyor, “ölü gibi” yaşamaktan (çok ünlü bir doktor ve dominant bir karakter olan annesinin ağırlığından, çoktan ölmüş bir ilişkiyi sürdürmeye çalıştığı karısından) kurtuluyor. Tabii ki bu soyut temalar, birkaç kez yinelenen somut tünel görüntüleriyle destekleniyor, tünel hem doğumun, hem ölümün simgesi oluyor.

Bu üç film içinde yapısı en karmaşık olanı bu, filmin derinlerine nüfuz etmek, yoğun bir emek ve sabır gerektiriyor. Bu da çok doğal, “kendi dirimine ölülerle iletişim kurarak ulaşmak” diye özetleyebileceğimiz bir ana fikirle ilk kez karşılaşıyoruz.

Tabii bir de Manchevski’yle uğraşmak hiç kolay değil. Hem çok başarılı bir yapı ustası, hem de felsefi donanımı üst düzeyde olan bir sanatçı. Projelerine uzun sürede ve çok araştırma yaparak hazırlanıyor, seyircinin karşısına (sadece senaryosu değil, ışığı, müziği, kurgusuyla) tam teçhizatlı olarak çıkıyor ve ondan da aynı özeni talep ediyor.

Üstelik çok da oyunbaz; gerçeğin sınırlarını araştırmayı sevdiği için, seyircinin algısıyla da oynuyor. Örneğin hayaletlere fiziksel beden gerektiren işler yaptırıyor, Lazar’ı araçtan çıkararak ölümden kurtarıyorlar mesela.

Böylece seyirciyi köşeye sıkışıyor: Ya bunun nasıl olabildiğini, yani Manchevski’nin mantığını öyle ya da böyle kavrayacak, ya da yönetmenin saçmaladığına hükmedecek.

Hayattaki her şey gibi filmler de göreli, bir filmin karakteri seyreden kişiye göre şekilleniyor ve üstelik bu kimlik zaman içinde değişiyor. Dolayısıyla saçmaladığına karar vermenin hiçbir sakıncası da yok.

Öyle ya, sonuçta “bu onun hikayesi”…

Sinema, Kasım 2008

Meraklısına:
Yabancı Film dalında Makedonya’nın Akademi Ödülleri adayıydı.

Senki - Shadows / Gölgeler
Senaryo ve yönetim: Milcho Manchevski
Yapımcılar: Mariela Besuievski, Nermin Gladers, Dimitar Gochev, Martin Husmann
Oyuncular: Borce Nacev (Dr Lazar Perkov), Vesna Stanojevska (Menka), Sabina Ajrula (Dr. Vera Perkova), Salaetin Bilal (Gerasim), Ratka Radmanovic (Kalina)
2007 Makedonya Cumhuriyeti, Almanya, İtalya, Bulgaristan, İspanya ortak yapımı, 130 dakika
Gösterim tarihi: 3 Ekim 2008

27 Temmuz 2010 Salı

Aşk İçin

IMDB puanı: 6,6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: % 44
Manalı Filmler puanı: 9.0

Modern bir klasiğe dönüşen “I am Legend / Ben Efsane”nin yazarı Richard Matheson’un bir başka romanından, yine muhteşem bir film… Gişe getirisi yüksek komediler ve benzerlerinin yanı sıra epeyce “manalı film”de de rol alan güzel insan Robin Williams’a büyük oyuncu Max von Sydow ve maalesef olağandışı yeteneğini nadiren sergileyen Cuba Gooding, Jr. eşlik ediyorlar.

Vefat eden Dr. Chris kendini hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir yer olan Cennet’te bulur. Yalnız bir sorun vardır: Dört yıl evvel oğullarının, şimdi de eşinin ölümünü kaldıramayan karısı Annie intihar ettiği için Cennet’e girememiştir. Chris karısını bulup onu Cennet’e getirmeye çalışır.

Filmin Batılı eleştirmenleri ikiye böldüğü anlaşılıyor, bir kısmı filmi çok etkili bulur, yüksek puan verirken, bazıları -bir Holivud filmi için- fazla duygusal buldular. Bu film gibi, ölüm, ahret vb temalarla yakından ilişkili eserlerin puanları genelde düşük oluyor, bazı insanlar bu türden eserleri perdede görmek istemiyorlar nedense. Yabancı sitelerdeki düşük puanların bir başka nedeni ise Robin Williams’ın varlığı olsa gerek, tuhaf ama, Williams da bir kısım seyirci ve eleştirmen için “ortası olmayan” sinemacılardan biri, seven çok seviyor, fakat sevmeyen de görmeye bile tahammül edemiyor.

Elalem ne derse desin, bana göre bu film şaşırtıcı derecede başarılı görsel efektlerinin yanı sıra, senaryosunun güzelliği ve derinliğiyle de ilgi çeken, gerçekten çok önemli bir yapıt.

Ayrıca yakınlarını kaybedenlere çok iyi geleceği muhakkak…

Meraklısına:
Sinemalarda “Aşkın Gücü” adıyla gösterildi.
Filmin adı Şekspir’in “Hamlet”indeki bir dizeden geliyor: “For in that sleep of death what dreams may come”

Seçme replikler:
Afiş sloganı: “Yaşamdan sonra fazlası var. Son sadece başlangıçtır”

Chris: “Tüm bir ömür burada Cennet’te bir kalp atışı kadardır. Sonra sonsuza kadar birlikte oluruz.”

Albert: “O (Tanrı) yukarılarda bir yerde. Bizi sevdiğini haykırıyor.”

Ödülleri:
En İyi Efekt dalında Oskar, Sanat Yönetmenleri Birliği’nin “En İyi Yapım Tasarımı” ödülü.

What Dreams My Come / Aşk İçin
Yönetmen: Vincent Ward
Senaryo: Ronald Mass (Richard Matheson’ın romanından)
Yapımcılar: Barnet Bain, Ronald Bass, Stephen Simon
Müzik: Michael Kamen
Oyuncular: Robin Williams (Chris Nielsen), Cuba Gooding, Jr. (Albert Lewis), Annabella Sciorra (Annie Collins-Nielsen), Max von Sydow (İz Sürücü)
1998 ABD, Yeni Zelanda ortak yapımı, 113 dakika
Gösterim tarihi: 16 Nisan 1999
DVD firması: Tiglon / Universal