Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

ahlaki değerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlaki değerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Enayi

IMDb: 8.0

Metascore: %83

Manalı Filmler: 9.0
Yuriy Bykov, nakavt yumruğu sertliğinde bir filmle seyircinin karşısında. Üstelik o Rusya’dan söz ediyor ama bu işler gelişmemiş diğer bölgelerde, örneğin ülkemizde de aynı çirkinlikte yaşanıyor. Bunu bilmek filmi hazmetmeyi zorlaştırıyor ama öte yandan Bykov’a hayranlığımızı da artırıyor.

Tamer Baran

Sanki Dostoyevski tekrar Rusya’da enkarne olmaya karar vermiş, ama bu kez edebiyatla değil, sinemayla uğraşmayı tercih etmiş.

Bykov’u büyük ustaya benzetmemin tek nedeni bu filmin adının ve ana karakterinin ünlü “Budala” romanını çağrıştırması değil. Bundan bir önceki filmi “Komiser / The Mayor” gibi “Enayi” de bir romanından uyarlandığını sanabileceğiniz kadar Dostoyevski temalarıyla yüklü. “Ezilenler”deki yoksul, cahil insanlar, “Suç VeCeza”daki ahlaksızlık üzerine servet biriktirenler vs, hepsi var bu filmde.

“Komiser” bir günde geçiyordu, “Enayi” ise tüm bir geceye yayılıyor. İlkinde devlet içi yozlaşma gündemdeydi, bu kez “kötüler” küçük bir kasabanın belediyesindeki üst düzey yöneticiler. Daha önce o sorunlu binanın tadilatı için ayrılan bütçeyi cebine atan Fedotov ve onun bu yaptığına göz yuman arkadaşları, hatta bizzat Başkan… Çünkü tüm bu yöneticilerin ortak özellikleri var: O döküntü binalarda yaşayan yoksulları zerre umursamıyorlar ve “gemisini kurtaran kaptan” anlayışıyla hareket ediyorlar. Artık iyice de yüzgöz olmuşlar, örneğin Fedotov, hastane yöneticisine: “Allah beni senin ameliyat masana düşürmesin, böbreğimi çıkarır, birilerine satarsın” diyebiliyor, muhatabı ise sakin sakin votka içmeye devam ediyor… Filmin ana karakteri tesisatçı Dima’nın tesadüfen keşfettiği dev çatlak, onun iddia ettiği gibi 9 katlı binayı yıkar ve orada kalan 820 kişinin ölümüne neden olursa tüm bu yöneticilerin hayatı mahvolacak. O nedenle harekete geçmek zorunda kalıyorlar. Çözüm arayışları aralarından birilerinin namlu önüne atılmasına kadar varıyor…

Sözün kısası: Bir kez daha Yuriy Bykov, nakavt yumruğu sertliğinde bir filmle seyircinin karşısında. Üstelik o Rusya’dan söz ediyor ama bu işler gelişmemiş diğer bölgelerde, örneğin ülkemizde de aynı çirkinlikte yaşanıyor. Bunu bilmek filmi hazmetmeyi zorlaştırıyor ama öte yandan Bykov’a hayranlığımızı da artırıyor.

34. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen filmin 15 ödül ve 10 adaylığı bulunuyor.

Seçme replikler:
Fedotov: "Bütçe verdiklerinde inşa edecektin. Ama sen çok açgözlüydün!"
Belediye Başkanı: "Paranın yarısını bölge yönetimine yediriyorum! Yarısını! Parlamentodaki herkes anca tatil yapıyor! Arabaları, apartmanları, yazlıkları, altınlarla süslü karıları var. Onlara karşı gelecek olursan bir kuruş bile vermezler. (...) Hâl böyle olunca nasıl hayatta kalıp çocuklarımı yetiştireceğim? Sürekli stres altındayım. 90'lı yıllarda diken üstündeydim. Ki hâlâ öyleyim. Bir şey olduğunda suçlu ben oluyorum. Vergi, askerî, seçim planlarını ben veririm. Yarın beni hapse de tıkabilirler, kafamı da okşayabilirler. Normal bir insan gibi yaşamak istiyorum!"

Belediye Başkanı (Hastane yöneticisine): “Sen ise yakında herkesi seninle birlikte
soğuk algınlığından öldüreceksin. Tentürdiyot falan filan, ne var ne yok çalıyorsun! Hastane için yeni malzemeler aldım ama sen yarısını sattın. Kim bilir kime sattın. Yardım etmeseydim, insanlar şifalı bitkilerle tedavi olurdu.”

Polis şefi: “Ben Rus'um. Kendimi rüşvet almaktan alıkoyamıyorum.”
Fedotov: “Sen başka bir dünyadan mı geldin? Başka biri olsa umursamaz ve evine uyumaya giderdi. Ne diye umurunda ki?”
Dima: “İnsan olduklarından.”
Fedotov: “Ne insanı be? Onlar pislik! Çöpler! Belki de orada gebermeleri en iyisi.”
Dima: “Çocukların da mı?”
Fedotov: “Ot içip, çatılarda birbiriyle oynaşan aşağılık çocuklar mı? Büyüyünce ne olacaklar? Büyüyünce ne halt olacaklarını bana söylesene!”

Durak / The Fool / Enayi
Senaryo ve yönetim: Yuriy Bykov        
Oyuncular: Artyom Bystrov (Dima Nikitin), Natalya Surkova (Başkan Nina Galaganova), Yuriy Tsurilo (Bogachyov), Boris Nevzorov (Fedotov)
Yapımcı: Aleksey Uchitel
2014 Rusya yapımı, 116 dakika


23 Kasım 2012 Cuma

Bulut Atlası

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz

IMDB: 8,2
Rotten Tomatoes: % 63
Manalı Filmler: 6

İki ayrı ekip oluşturulmuş, birini Tykwer, diğerini Wachowski kardeşler yönetmiş. Bunların ortak elemanı yok (görüntü yönetmeni bile). Tabii ki oyuncular her iki ekiple de çalışıyorlar. Onların işi de zor ve karmaşık, örneğin Halle Berry, bir gün Tykwer’in setinde, 1930’larda geçen hikayede canlandırdığı karakteri oynuyor, ertesi gün diğer sette, gelecekte geçen öyküdeki kadın oluyor…

Böyle film çekilmez… Bu çalışma yöntemini, sadece sinemanın doğasını anlayamamış yönetmenler makul bulur. Üçü de zekice fikirler içeren senaryolar yazmış, ilginç hikayeler anlatmış popüler isimler, ama asla Hitchcock, Ridley Scott veya Spielberg seviyesinde yönetmen olamadılar, olamayacaklar.

Böyle film çekilmez çünkü sinema bir ekip işidir; filmde çalışanların enerjileri esere siner. Bir planı en iyi açıdan çekmek kimseyi büyük yönetmen yapmaz; sinemanın ustaları, ekibin enerjisini, bir orkestra şefinin çalgı gruplarını yönettiği gibi ustaca yönetir, onlarca insandan (filmin temalarını, ruhunu en uygun biçimde seyirciye iletecek) ortak bir ses çıkarırlar. Başyapıtlar öncelikle uyumlu yapılardır; ne yaptığını iyi bilen insanlar ancak “büyük film” üretebilirler.

Filmin nasıl çekildiğini öğrenince insan, izlediğimiz yapının neden karmakarışık, katlanılmaz derecede eklektik olduğunu daha iyi anlıyor. Örneğin: Başarısız yayıncının hikayesindeki –filme neden dahil edildiği belirsiz- geriye dönüş sahnelerini düşünün: Genç adamın sevgilisinin anne babasına yakalandıkları an yaşananlar C sınıfı bir Amerikan gençlik komedisinde rastlayabileceğiniz yapının tıpatıp aynısı. Aynı filmin içinde dramatik ve komik, hatta gerilimli anlar yer alabilir elbette; fakat birbirlerinden bu derece farklı olmazlar, çünkü filmler, senaristin/yönetmenin aklına esen her şeyi içine tıkıştırdığı bohçalar değildir.

“Bulut Atlası” ise tam “duyan gelmiş” türü bir film; bir hikayenin yapısı, Pollack, Pakula gibi yönetmenlerin 1970’lerde çektiği siyasi içerikli macera-gerilimlerinden aynen kopyalanmış; sanki “Three Days Of The Condor / Akbabanın Üç Günü”ne ait planlardan oluşuyor. Bir diğeri “Master and Commander / Dünyanın Uzak Ucu” gibi yelkenli gemilerde geçen serüven/macera filmlerinin kötü bir taklidi…

O nedenle ortaya çıkan hilkat garibesi, o heyecan verici içeriği aktarmayı başaramıyor. Anlaşılan romanda gerçekten üst düzey bir bilgelik ve teknik ustalık var; eser, yetenekli ve usta bir sanatçının ellerinde, muhteşem bir filme dönüşebilirdi. Öyle bir yönetmen, senaryoyu fazlalıklardan arındırır (büyük ihtimalle 6 hikayeyi 3 veya 4’e indirir), hedefe olabilecek en makul biçimde ilerlerken filme ihtiyaç duyduğu derinliği katmayı başarırdı (Bu kadar uzun olup da bu kadar “koşturmak” zorunda kalan bir başka film herhalde yoktur).

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz. Fakat bu aslen Hanks’in ustalığı ve yeteneği sayesinde, yönetmenlerin değil. Örneğin Broadbent ve Weaving de usta oyuncular ama klişelerle dolu bir senaryoyla ve vasat yönetmenlerle çalışmanın kurbanı olmuşlar, projeye Hanks kadar ağırlık koyamadıkları belli.

Sonuç olarak “Bulut Atlası” önemli temalar işleyen, kesinlikle çok ilginç ama fena halde yetersiz bir film olarak tarihteki yerini alıyor. Eleştirmenlerin değerlendirmesiyle IMDB kullanıcılarının puanı arasındaki fark ise, yönetmenlerin, bir kez daha “konuşulan” bir film yapmayı başardıklarının kanıtı. Ama tek başarıları bu.

Açık Gazete, 5 Kasım 2012
Haber Anı, 6 Kasım 2012

Cloud Atlas / Bulut Atlası
Senaryo ve yönetim: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski (David Mitcell’in aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Stefan Arndt, Grant Hill, Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Susan Sarandon, Hugh Grant
2012 ABD, Almanya, Hong Kong, Singapur ortak yapımı, 172 dakika
Gösterim tarihi: 26 Ekim 2012

3 Temmuz 2012 Salı

Avukat

Güç-başarı odaklı Amerikan sosyal yaşamını eleştiren “Jerry Maguire”, “Milyon Dolarlık Bebek”, “Köstebek” gibi yakın dönem filmlerine sağlam bir örnek daha eklendi: “Şeytanın Avukatı”nın senaristi Tony Gilroy, yönettiği ilk eser olan “Avukat”da, benzer temaları, daha geniş açılımlarla ele almış

Krallığını genişletmek
“Avukat” filminin ana karakteri Michael’a oğlu “Krallık ve Fetih” isimli bir kurgusal-fantezi romanından bahsediyor, kitabı veriyor ve kuralları açıklıyor: Yeni topraklar fethetmek, bir başka deyişle etki ve kontrol alanını genişletmek için sadece kendi gücüne güven, diğer oyuncularla işbirliği yapabilirsin ama kimliğini kimseye açıklama, çünkü karşındaki düşmanın olabilir (zaten herkes rakibin)… Gilroy ve ekibi “Krallık ve Fetih”i, standart FRP (belli bir kimliğe bürünüp maceralar yaşadığınız, gizemleri çözerek ilerlediğiniz oyunlar) yapısında tasarlamışlar. Aynen “Avukat” filmi gibi… Ünlü “Bourne / Geçmişi Olmayan Adam” serisini de yazan Gilroy bu yapıya zaten aşina.

Gilroy’un FRP ile ilişkisi “Avukat” filmini çözümlemek için en uygun anahtar olduğu gibi, kendisini yakından tanımak için de çok elverişli bir malzeme. Açıkladığı üzere kendisi, 70’ler Holivud sinemasına bayılıyor, özellikle de Alan J. Pakula, Sydney Lumet ve Sydney Pollack’ın çalışmalarına… Bu 3 yönetmenden ne kadar etkilendiği “Avukat” filminin ilk 5 dakikasını seyretmekle bile anlaşılabiliyor, çünkü filmin görsel yapısı o tarz sinemayla aynı: Çoğunlukla dar mercek kullanımı, sıkışık kadrajlar, popülist filmlere oranla düşük bir film temposu, minimalist oyunculuk ve müzik kullanımı, koyu renkler ve bunaltıcı bir atmosfer… “Avukat”da da dahili mekanlar şaşaadan uzak ve gölgeli, neredeyse tüm harici sahneler ya yağmurlu veya gece… Bu görsel yapı sayesinde “Avukat” da selefleri gibi “fazla gerçek” görünüyor (zaten bu amaçla, çekimleri stüdyoda değil gerçek mekanlarda yapmak gibi kararlar alınmış). Keza “Avukat”da da ana karakter bir anti-kahraman; kendini sosyal/siyasi bir meseleyle ilintili bir tuzağın içinde buluyor, film boyunca karşılaştığı (bazıları ölümcül) sorunlarla güç bela başa çıkabiliyor ve film mutlu son şablonuna prim vermiyor.

Bu açıdan bakıldığında “Avukat”ı, “Serpico” (Lumet), “The Parallax View” (Pakula) veya örneğin “Three Days Of The Condor-Akbabanın Üç Günü”nün (Pollack) devamı olarak görmek mümkün; ama fazlası da var: Gilroy sistem-insan ve hayat-insan ilişkisine de dikkat çekiyor, ki bu daha evvel yapılmamıştı.

Bir önceki paragrafta bahsi geçen filmlerde kahramanımız Naziler, CIA veya Derin Devlet kaynaklı bir meselenin ortasına düşer. İnsanların ölmesine neden olan şey sistemdir, suçlu ise yöneticiler (Zaten Holivud’un ana prensibi sistemi değil, bireyleri suçlu göstermektir)… İşlenen macera ise özel bir durumdur; herhangi bir gün, herhangi birinin başına gelemeyecek bir şey…

“Avukat”da ise Gilroy, sistemin, bu türden meselelerin her an ortaya çıkmasına yol açacak kadar geliştiğini, bu hikayelerin sıradan olaylar haline geldiğini gösteriyor. Bir başka deyişle sistemin kendisi bir tuzağa dönüşmüş… En azından yüksek seviyelerde… (“Şeytanın Avukatı”nda sistemi Şeytan yönetiyordu, bu kez o da yok, çünkü ona ihtiyaç yok…) 3 milyar dolarlık davaların söz konusu olduğu alanlarda sistem, yasa dışılığı meşrulaştırıyor. “Kölesi” olan kişileri, yani gece gündüz demeden bağlı olduğu şirket için çalışan Karen’leri, Marthy’leri ödüllendiriyor ve “çürük elma”ları ayıklıyor: Arthur gibi psikolojik sorunları, Michael gibi kumar bağımlılığı olanlar her an sistemin dışına itilebilirler ki bu, onlar için “hiç” olmak demek… “Birisi” olarak kalmanın yolu “temiz yaşamak”tan geçiyor, yani kendini sadece ve sadece işine adamaktan…

Karakterlerinin “suçlu sistem”le neden ve nasıl işbirliği yaptığını da irdeleyen Gilroy, kimseyi standart “kötü adam” olarak çizmediği gibi, aslında herkesin her açıdan haklı olduğunu özellikle vurguluyor (örneğin “iyi” Michael ile “kötü” Karen arasında çok benzerlik var). Dolayısıyla “Biz insanlar böyleyiz, bu nedenle de sistem böyle” cümlesine varıyor…

Savunma psikolojisi içinde yaşıyor, kendi küçük krallıklarımızı genişletmeye, en azından sınırlarını korumaya çalışıyoruz. Çünkü ne kadar büyük (güçlü) olursan o kadar çok kazanıyor ve kendini o kadar iyi koruyabiliyorsun… 600 avukatın çalıştığı hukuk şirketinin ortaklarından Marty’nin de, dev U/North şirketinin hukuk danışmanı Karen’in de hedefleri aynı: Mümkün olduğunca çok büyümek… Bu uğurda gereken her savaşa girmek, kazanmak için gereken her şeyi yapmak…

Yani hiçbirimiz “masum değiliz”…

Daha önceki bazı çalışmalarında da Gilroy, ana karakterinin, içinde debelendiği tuzakla doğrudan ilişkili olduğunu göstermişti: Örneğin avukat Kevin’in (K. Reeves) yaşadığı felaketin sorumlusu Şeytan (A. Pacino) değil, bizzat kendisidir: Sunulan seçenekler içinden hep kötüsünü, ahlaksız olanını seçmiştir… Keza Jason Bourne (M. Damon) da, 3. filmin sonunda kendisiyle karşılaşır, yaşadığı ölümcül serüveni kendi tercihinin başlattığını öğrenir.

Ana karakterlerini masum/mağdur/kurban olarak çizmemesi, Gilroy’un Pollack-Lumet-Pakula çizgisinden önemli farklılıklarından biri…

Yap-boz ve FRP
Sistem-insan ilişkisine dair cümleleri –seleflerininkinden- daha gerçekçi olan Gilroy’un hayat-insan ilişkisine dair kurduğu tümce ise daha da şaşırtıcı ve Orson Welles’inki kadar önemli: Başyapıtı “Citizen Kane / Yurttaş Kane”de, Kane’in ikinci karısının yap-bozlara sardırdığını gösterirken Welles’in amacı seyirciye bir anahtar sunmaktı: “Yurttaş Kane”i analiz edebilmek için filmin de bir yap-boza benzediğini anlamak gerekir; karmakarışık sunulmuş parçaları yerli yerine oturtursanız, resmin tamamı ortaya çıkar, filmin/Welles’in muradının ne olduğu da anlaşılır…

Welles’in temel meselesi “anlamak”la ilişkiliydi; seyirciden bir insanı tanımanın ne kadar zor olduğunu anlamasını talep eden bir film için yap-boz ideal bir metafordu. Gilroy’un meselesi daha karmaşık: Michael neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama bu yeterli değil; her yeni idrak seviyesinde, “doğru” hamleyi bulup yapması da lazım. Seçimler de çok önemli.

Aynen FRP’lerde olduğu gibi…

Gilroy’un FRP’leri bu kadar önemsemesinin nedeni de zaten bu: Bir FRP, hayatın –yap-boza oranla- daha gelişmiş bir metaforudur…

Filmin kilit sahnesinde Michael kırda gördüğü üç ata daha yakından bakmak amacıyla arabasından uzaklaştığında araca yerleştirilmiş bomba patlıyor, yani atlara bakması yaşamını kurtarıyor. Üstelik bu sahne ortalık yeni ağarmışken gerçekleşiyor, yani bir “aydınlanma” anıyla karşı karşıyayız. O an Michael, çok önemli iki şeyi anlıyor: Birincisi, yaşamı bir FRP’ye dönüşmüş (“Krallık ve Fetih”in bölümlerinden birinin başında, kırdakilerden birine çok benzeyen bir atın resmini görmüştü)… Ve ikincisi, içinde debelendiği FRP, artık yeni bir aşamaya varmış, oyun çok sertleşmiş. Bir oyuncu olarak Michael sert oynamayı tercih etmeyebilir, ama diğer oyuncular ona bu hakkı tanımıyorlar…

FRP’lerde çocuğunuzu iyi yetiştirdiğiniz veya evinize şahane bir bahçe yaptığınız için puan alamazsınız, sadece zaferler puan getirir. Yani FRP, hayatın sınırlı bir simülasyonudur, sadece kazanmak için geçerli araçların (silah, maden vs) olduğu sınırlı bir evrendir.

O nedenledir ki insan hayatlarının FRP’ye dönüşmüş olması çok tehlikelidir.

Bu tehlikeyi anlayan Michael FRP’yi terk etmeye karar veriyor (kendi seçimleri sonucu oluşan tuzaktan ancak böyle çıkabilir zaten). Bir taksiye biniyor, cebindeki son parayı taksiciye uzatıp kendisini oradan “elli dolarlık uzaklaştırmasını” istiyor. Hem dramatik, hem de felsefi açıdan çok etkileyici olan bu replik, “ne halleri varsa görsünler” gibisinden bir anlamı da içeriyor, “hiçbiriniz bir FRP’de yaşamaya mecbur değilsiniz” manasına da geliyor.

Gücünü artırmak
Sinemaya aktarmak bakımından kimi zorluklar taşıyan, biraz da geniş tutulmuş bir senaryoyu, tüm güçlükleriyle başa çıkarak, dengeli, sakin, olgun bir yönetmenlikle filme aktarmayı başaran Tony Gilroy, böylelikle, kariyerinin bir “üst aşamasına” tırmanmış oluyor. Yanında Sydney Pollack ve George Clooney de var. Yani Holivud’daki az sayıdaki muhaliflerin üçü, ilk iş birliği denemelerinden yüz akıyla çıkmış oluyorlar.

Bu da Holivud’daki güç ve kontrol alanlarını, yani “krallık”larını genişletmeleri anlamına geliyor…

Ki bu, çok sevindirici bir gelişme; çünkü Holivud yıllardır tüm dünyayı, kendi yarattığı sığ FRP’lerin batağında tutmaya çalışıyor…

Sinema, Ocak 2008

Michael Clayton / Avukat
Senaryo ve yönetim:
Tony Gilroy
Yapımcılar: Kerry Orent, Sydney Pollack, Steven Samuels, Jennifer Fox
Oyuncular: George Clooney (Michael Clayton), Tom Wilkinson (Arthur Edens), Tilda Swinton (Karen Crowder), Sydney Pollack (Marty Bach), Michael O'Keefe (Barry Grissom)
2007 ABD yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: 23 Kasım 2007
DVD firması: Tiglon / Fida Film

4 Mayıs 2012 Cuma

Paramparça: Aşklar-Köpekler

Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor

IMDB: 8,2 (170. sırada)
Rotten Tomatoes: % 9,2
Manalı Filmler: 9,9

“Amores Perros /Paramparça: Aşklar-Köpekler”, melek tarafımızla hayvan yanımız, “köpek yüreğimizle” “köpek dişlerimiz” arasındaki gerilim yüzünden paramparça olan insan yaşamları hakkında bir film…

Bir araba kazasının birbirine bağladığı üç öykünün ortak tarafı, hikayelerin baş kişilerinin, köpekleri ve belli bir insanı çok seviyor olmaları, tam da bu sevgi yüzünden zarara uğramaları, hissettikleri sevgiyle yırtıcı alışkanlıklarının oluşturduğu kör makasın cenderesinde kalıp ruhen ve bedenen parçalanmaları…

İlk öykünün kahramanı Octavio, ağabeyi Ramiro’nun karısına aşık, köpeği Cofi’yi dövüştürerek kazandığı parayla şehirden kaçıp Susana ile yeni bir yaşama başlamayı arzuluyor.

İkinci öykünün merkezinde ünlü model Valeria var: Sevgilisi Daniel’le yeni bir hayata başladığı gün kaza geçiriyor, vücudu, mesleğini sürdüremeyeceği biçimde zedeleniyor. Evden çıkamadığı –ve kimselerin onu aramadığı- boğucu nekahat günlerinin tek yoldaşı köpeği Ritchie’yi, kaçıverdiği döşemenin altından çıkaramıyor, zavallı hayvanı farelerin parçaladığını sanarak günler geçiriyor.

Octavio ve Valeria’nın arabalarını “parçalayan” kazaya, El Chico (Keçi) lakaplı evsiz tanık oluyor, görevlilerin arabadan çıkarıp yola bıraktıkları Cofi’yi sahipleniyor, yaşadığı terkedilmiş binada baktığı bir grup sokak köpeğinin arasına katıyor. Eski bir gerilla olan El Chico kiralık katil aslında, dağa çıkarken terkettiği kızıyla yeniden ilişki kurmanın yollarını arıyor.

Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, bu üç öyküyü zamanı parçalayarak birleştiriyor, örneğin araba kazasını üç kez izliyoruz, her birinde bir kahramanın bakış (görüş) açısından.

Film, Tarantino’yu dünya çapında üne kavuşturan “Reservoir Dogs / Rezervuar Köpekleri”ni anımsatacak biçimde, hızla giden bir arabanın içinde (kazanın hemen öncesinde) açılıyor. Silahlı takip sürmektedir, filmin baş kişilerinden biri arabayı kullanırken bir yandan da arka koltukta kan kaybetmekte olan “köpek”le ilgilenmektedir vs.

Bu sahne aslında Octavio’nun öyküsünün orta bölümünde yer alıyor. Hikayenin başına dönüp delikanlıyı tanıyor, ağabeyi, annesi ve yengesi Susana ile ilişkisini izlemeye başlıyoruz. Filmde -başka bir çok şeyle birlikte-zamanın da parçalanacağını seyircisine böyle bildiriyor yönetmen.

Filmde parçalananların başında (David Cronenberg’in kulakları çınlasın) bedenler geliyor. Yakışıklı Octavio, duş alırken Ramiro’nun saldırısına uğruyor, kazadan çeşitli kırık ve yaralarla çıkıyor, bastonla yürüyebiliyor. Güzel Valeria’nın bedenine de iki darbe iniyor, araba kazasında parçalanan bacağı, yatak odasındaki -intihar girişimi izlenimi veren- kazadan sonra kangren olduğu için kesiliyor. Listede, Octavio’nun önce kafa attığı, sonra da dövdürdüğü Ramiro’nun banka soyarken bir kurşunla delinen bedeni, kazada ölen arkadaşı ve yine Octavio’nun bıçakladığı rakibi de var.

Sadece insan bedenleri değil, köpekler de parçalanıyor: Cofi’nin dövüşlerde öldürdüğü hemcinsleri, başarısı yüzünden bir insan tarafından kurşunlanması, iyileşir iyileşmez El Chico’nun köpeklerini parçalaması ve tabii ki farelerin yaraladığı Ritchie…

Octavio ve Valeria’nın arabaları kazada, El Chico’nun birbirlerine düşürdüğü üvey kardeşlerin arabaları ise bir hurdacıda parçalanıyorlar. Valeria ve sevgilisi, Ritchie’yi kurtarmak için döşemenin tahtalarını, Daniel yatak odasının kapısını parçalıyorlar.

Ve yaşamlar parçalanıyor… İzlediğimiz üç evliliğin biri 20 yıl önce, El Chico’nun karısı ve kızını terkedip dağa çıkmasıyla yıkılmış. İkincisi, filmin başlarında yıkılıyor, Daniel karısı ve iki kızını terkedip Valeria’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Octavio’nun tüm çabalarına rağmen yıkılmayan Susana’nın evliliği ise Ramiro’nun ölümüyle bitiyor.

Oya gibi işlenmiş senaryo, üç ana kişi arasındaki benzerlik ve farklılıkların altını, zamanı parçalama yönteminden yararlanarak öyle bir çiziyor ki, seyirciye sadece izlemek ve “hayat ne kadar tuhaf” diye düşünmek kalıyor: El Chico’nun kızı babasız büyümüştü, Daniel’in kızlarını ve Ramiro’nun biri henüz doğmamış çocuklarını da aynı gelecek bekliyor.

Üç farklı sınıftan gelen kahramanlar, film boyunca büyük miktarlarda paralar kazanıyor ve kaybediyor ya da sevdikleri kişiye veriyorlar.

Maalesef hayat böyle…
Senaryo paralelliklerle örülmüş, ama her benzerlik, farklılığı da barındırıyor. Örneğin kazadan sonra -ameliyat için- saç ve sakalı kesilen Octavio’nun yeni yüzü kaybettiklerinin resmi olurken, El Chico’nun traş oluşu gerilla/kiralık katil kimliğini bırakacağını düşündürüyor.

Octavio yeni bir yaşama başlayamazken, bunu başarabilen Valeria sonrasında neredeyse her şeyini kaybediyor, katil El Chico’nun parçaladığı aileler, söndürdüğü yaşamlar sayesinde kazandığı paralar cebinde, katil köpeği yanında yeni bir yaşama doğru yürüdüğü final sahnesi ise filmin en çarpıcı bölümlerinden biri. Sadece onun başarabilmesinin nedeni belki de, yaşam ateşinde adamakıllı pişmiş, çelik gibi sertleşmiş olması, ama onun da duyguları, büyük acıları var. Geçmişte inandığı ideoloji uğruna, hapisten çıktığından beridir ise, inançsızlığı sayesinde gözünü kırpmadan adam öldürebiliyor ama Cofi’nin başına dayadığı silahını ateşleyemiyor. Cinayetlerle ilgili hiç suçluluk duymuyor ama kızıyla ilgili vicdan azabı öylesine büyük ki bedenine sığmıyor.

Filmin başarısında Inarritu’nun sağlam bakış açısının payı büyük. Senaryo başta olmak üzere tüm filme, didaktik olmayan, gördüklerini yansız bir tutumla izleyiciyle paylaşan bir anlayış hakim. Tüm karakterlere ne çok yakın, ne çok uzak, orta karar bir mesafede duran yönetmen, öfkeli, ya da isyankâr da değil; küçük kardeşlerinin yaramazlıklarından bahseden bir ağabey gibi, onları anlayarak, “maalesef böyle oluyor” der gibi anlatıyor…

İlginçtir ki film, insanlık durumlarını işlerken köpeklerden bolca yararlanıyor. Köpekler, nedensiz şiddet uygulamayı bilmiyorlar, fakat sahipleri arzu ettiğinde hemcinslerini öldürmeyi de öğreniyorlar. Köpek dövüşünü kazanç vasıtasına çevirenler insanlar; öz ya da üvey kardeşlerine, karılarına ve çocuklarına ihanet edenler de onlar. Köpekler ise sadakatleriyle tanınıyor, ihanet nedir bilmiyor, koşulsuz seviyorlar. İnsanlar da sevebiliyor kuşkusuz, fakat koşulları var, ihanete teşneler, bir yanları ne kadar melekse, öbür tarafları da o kadar hayvansı: Ramiro’nun karısına davranışlarında bu iki ucu da görüyoruz, Valeria ve Daniel’in birbirlerine tavırları da iki uç arasında dalgalanıyor. Octavio ağabeyine köpek gibi davranırken Susana’ya adeta tapıyor. Onlarca çocuğu öksüz bırakan El Chico, kızından bir gülücük, bir tatlı söz alabilmek için çevresinde dolaşıyor.

“Paramparça” tam da bu nedenlerle çok sert bir film, her mideye, her beyne göre olmadığı kesin. Çünkü bize bizi gösteriyor, hem melek, hem köpek olduğumuzu, bu ikisi arasında bir denge tutturmaya çalışırken kendimizi ve başkalarını parçaladığımızı anlatıyor.

Başkalarını da parçalıyoruz çünkü hayat bir bütün, hemcinslerini öldürmeyi öğrettiğin köpek, başka evlerde de sergiliyor marifetini…

Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor.

Tüm bunlarda raslantılar da rol oynuyor; Valeria yemek pişirmeyi biliyor olsa kaza geçirmeyecekti. O kazaya tanık olmasa El Chico, hayatını söndürmek için binlerce peso aldığı genci, sevgilisinin yanında vuracak, iki üvey kardeşi, ortalarında bir silahla başbaşa bırakmayacaktı.

“Paramparça”da böyle çarpıcı onlarca yaşantı parçası, onlarca dram var, hepsi de “Yaşam ne acayip” dedirten cinsten.

Hem de o kadar tuhaf ki; yüksek binalara boydan boya asılan resmin, gün geliyor indiriliyor. Ve sen, o resimde gururla sergilediğin güzel bacaklarından biri kesikken bakabiliyorsun boş duvara… Yanında seni hiç bırakmayacak köpeğin, bu haline uzun süre katlanmayacağı anlaşılan sevgilin ve gözlerinde yaşlarla…

Ağustos 2001
Yapımcı ve yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu
Senaryo: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Emilio Echevarria (El Chivo), Gael Garcia Bernal (Octavio), Goya Toledo (Valeria), Alvaro Guerrero (Daniel), Vanessa Bauche (Susana), Jorge Salinas (Luis), Marco Perez (Ramiro)
2000 Meksika yapımı, 154 dakika
DVD firması: As Sanat

13 Ocak 2012 Cuma

Bağımsızlık Uğruna

IMDB: 8.7
Meta Critic: % 78
Manalı Filmler: 9.5

19 Ekim 1781’de İngiliz güçlerinin George Washington’a teslim olmalarıyla savaş sona erdi, Amerika bağımsızlığını kazandı.

Her biri yaklaşık 72 dakika süren bu 7 bölümlük TV dizisi, John Adams’ı merkeze alarak ABD’nin bağımsızlık savaşının nasıl başladığını, hangi koşullarda yürütüldüğünü, nasıl kazanıldığını ve yeni kurulan ülkenin karşılaştığı sorunları anlatıyor.

Savaş sahnelerinden ziyade olayların arka planına odaklanan dizi, o dönemde “koloni” konumundaki 13 eyaletten toplanan delegelerin hangi konularda uyuşamadıklarını, kimlerin, neden ön plana çıktığını ve önemli kararların nasıl alındığını aktarıyor. Yani bu film, ABD’de Kurucu Babalar denilen ekibin nasıl bir araya geldiğinin öyküsü olarak da okunabilir. Öncelikle bu açıdan çok önemli.

Kurucu Babalar bugünün siyasetçileri gibi değiller; kentlerden, kasabalardan, toplum onlara saygı duyduğu için seçilmiş öğretmen, avukat, doktor vb insanlar. Aralarında falancanın yakını veya filan cemaatten olduğu için kongreye alınan bir tek kişi bile yok. Haliyle birbirlerini de tanımıyorlar, sadece Washington üst düzey bir komutan olarak tanınıyor ve seviliyor. Diğerlerinin, örneğin Adams’ın Jefferson’ı veya Franklin’i tanıması süreç içinde oluyor, aynı bağımsızlık ülküsüne, aynı cesarete ve aynı ahlak anlayışına sahip kişiler birbiriyle yakınlaşıyor, akıl birliği yapıp savaşı kazanıyor ve sonunda kendileri de Kurucu Babalar’a dönüşüyorlar.

Örneğin Adams’ın ün kazanması üstlendiği bir dava sonucu: İşgalci İngiliz askerlerinin yaptığı bir katliamdan sorumlu olanların savunmasını üstleniyor: İşgalci düşmanların da adil yargılanmaya hakkı vardır, şiarını hiçbir baskıdan yılmadan savunması, siyasi fikirlerine karşı olanların da saygısını kazanmasını sağlıyor.

Ki zaten Adams önemli bir bilge veya ciddi politik donanımı olan bir adam değil; Washington’dan sonra 2. başkan olarak seçilmesini birikiminden ziyade karakterine, son derece namuslu, dürüst ve inançlı bir insan olmasına borçlu.

Haliyle “Bağımsızlık Uğruna” ülkemizde “dizi” denince akla gelen ürünlerden değil; yapım tasarımından görüntülerine, her şeyiyle tam bir sinema filmi kalitesinde ve lezzetinde… Çok ciddi emek harcanmış bir iş, özellikle tarihi gerçeklere uygun bir eser olması için çok uğraşıldığı belli.

Dolayısıyla seyirci eğlenirken ciddi tarih dersleri de alıyor. Aynen bu yılın önemli sinema filmlerinden “The Conspirator / Suikast”da olduğu gibi, geçmişte yaşananlarla bugün arasında paralellik kurmak imkanı da var.

Öte yandan inanılması güç bir oyuncu kadrosu gözleri şenlendiriyor: Özellikle Linney, Dillane, Morse, Huston ve tabii ki Wilkinson öne çıkıyorlar.

Fakat oyunculukta asıl lokomotif Giamatti… Yetenekli oyuncu, tam altı ay boyunca sadece iki gün tatil yaparak bu dizi için çalışmış ve rolüne ne kadar iyi hazırlandığı çok belli oluyor.

Tarihi umursamıyorsanız bile, sadece sinema aşkıyla da olsa bu filmi izlemenizi öneririm.

Ödülleri:
En İyi Dizi Film, Erkek Dizi Oyuncusu (Giamatti), Kadın Dizi Oyuncusu (Linney) ve Yardımcı Erkek Dizi Oyuncusu (Wilkinson) dallarında Altın Küre.
Ayrıca 33 ödül ve 24 adaylık.

Açık Gazete, 21 Ekim 2011

John Adams / Bağımsızlık Uğruna
Yönetmen: Tom Hooper
Senaryo: Kirk Ellis (David McCullough’un aynı isimli kitabından)
Yapımcılar: David Coatsworth, Steve Shareshian
Oyuncular: Paul Giamatti (John Adams), Laura Linney (Abigail Adams), John Dossett (Benjamin Rush), Stephen Dillane (Thomas Jefferson), Sarah Polley (Nabby Adams), Samuel Barnett (Thomas Adams), David Morse (George Washington), Danny Huston (Samuel Adams), Tom Wilkinson (Benjamin Franklin), Rufus Sewell (Alexander Hamilton)
2008 ABD yapımı, 501 dakika
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

5 Ocak 2012 Perşembe

Schindler’in Listesi

IMDB: 8.9 (7. sırada)
Meta Critic: % 93
Manalı Filmler: 10

Oskar Schindler'in anısına
(28 Nisan 1908 - 9 Ekim 1974)


Bu filmin afiş sloganı şöyle: “Bir insanın hayatını kurtaran, tüm cihanı kurtarmış olur”…

Talmud’da geçen bir cümleymiş bu.

Hangi kitaptan olduğu mühim değil, hayatın kutsallığına atıfta bulunan en değerli bilgilerden biri olması önemli.

Oskar Schindler bir aziz veya veli değil; başarıya ulaşmaya çalışan bir Alman. Ülkesinin işgal ettiği Polonya’da ticari potansiyel görüyor, oraya gidip Nazi yöneticilerle ahbaplık kuruyor, kap kacak üretmeye başlıyor.

Schindler işadamı; Nazi partisi üyesi ama Nazilerin yaptıklarıyla ilişkisi yok. O uygulamaların kendisine bir zararı da yok, tersine oluşan ortam örneğin ucuz iş gücü bulmasını sağlıyor. İlk başlarda keyfi yerinde.

Fakat, tanık olduğu zulüm ve vahşet yüzünden giderek değişiyor, bilinçleniyor, hayatını ve tüm servetini hem de birkaç kez riske atarak insanları kurtarmaya başlıyor (Yöneticilere rüşvet vererek insanları satın alıyor). Üstelik savaş bittiği, Almanya yenildiği an kendisinin savaş suçlusu olarak yargılanacağını bilerek… Sonuçta 1200 Yahudi, Schindler sayesinde hayatta kalıyor.

Bu film yapılana kadar geçen yaklaşık 50 yılda o 1200 kişinin bir bölümü vefat etmiş. Buna rağmen 1993’te Schindler’in kurtardığı kişiler ve onların soyundan gelenlerin sayısı 6 bine ulaşmış. O iş adamı o kişileri kurtarmasa bu 6 bin kişi de hayatta olmayacaktı.

DVD’deki eklerden birinde güzel bir örnek veriliyor: Savaş bittiğinde 16 yaşında olan bir genç, ABD’ye yerleşmiş, öğretmen olmuş, binlerce kişiyi eğitmiş. Schindler’in yaptıkları o binlerce öğrenciye de katkıda bulunmuş.

Dahası var: Filmin çekimleri sırasında tanıştığı soykırım kurbanlarının anlattıklarından etkilenen Steven Spielberg, bir vakıf kuruyor, bir organizasyon başlatıyor. 50’den fazla ülkede 2. Dünya Savaşı’nın gerçek kurbanları bulunuyor, onlarla röportaj yapılıyor. Sonunda oluşan 52 bin söyleşi okullarda gençlere izletiliyor. Örneğin Almanya’da her dönem 1 milyon civarında öğrenci bunları derste seyrediyormuş; ırkçılık ve nefretin insanlığa ne zararlar verebildiğini anlamaları için…

Schindler’in fedakarlık ve cesareti, bugünkü gençlere de bu biçimde yarar sağlıyor.

Velhasıl, bu film çok sıradan, hayli kötü yapılmış bir eser olsaydı bile, anlattığı hikaye yüzünden önemsenmesi gerekirdi, o derece manalı.

Kaldı ki 10 numara bir iş: Başta Neeson, Kingsley, Fiennes üçlüsü olmak üzere tüm oyunculuklar çok başarılı, film teknik açıdan kusursuz ve hayli yetenekli bir yönetmenin eseri olduğu için her planıyla göz kamaştıran bir eser…

Ayrıca çok yüksek bütçeli ve çok emek harcanmış bir film bu: Zulüm ve katliam sahneleri o kadar iyi yapılmış ki seyircinin ruhu alt üst oluyor.

Sözün özü: Mutlaka izlenmeli…

Belli aralıklarla, tekrar tekrar…

Ödülleri:
En İyi Film, Yönetmen, Uyarlama Senaryo, Görüntü Yönetmeni (Janusz Kaminski), Müzik (John Williams), Kurgu (Michael Kahn) ve Sanat Yönetmeni dallarında Oskar; Erkek Oyuncu (Neeson), Yardımcı Erkek Oyuncu (Fiennes), Kostüm, Makyaj, Ses dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 68 ödül ve 18 adaylık.

Açık Gazete, 7 Ekim 2011

Schindler's List / Schindler'in Listesi
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Steven Zaillian (Thomas Keneally'nin kitabından)
Yapımcılar: Branko Lustig, Gerald R. Molen, Steven Spielberg
Oyuncular: Liam Neeson (Oskar Schindler), Ben Kingsley (Itzhak Stern), Ralph Fiennes (Amon Goeth), Caroline Goodall (Emilie Schindler), Jonathan Sagall (Poldek Pfefferberg), Embeth Davidtz (Helen Hirsch)
1993 ABD yapımı, 195 dakika.
DVD firması: As Sanat

22 Aralık 2011 Perşembe

Suç ve Ceza

IMDB: 7.1
All Rovi: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9.5

Dostoyevski bir yapı ustasıdır; özellikle bu romanı dahiyanedir: Çok sayıda ana ve yardımcı karakterin öyküsü anlatılır, üstelik bunların hepsi (Raskolnikov üzerinden irdelenen) suç, günah, ıslah vb kavramlarla ilişkilidir. Bu temaları da en geniş hacimleriyle ele alır yazar, felsefi açıdan yoğun bir romandır, aslına bakarsanız, ana karakterin suçu, “nasıl yaşamak lazım?” sorusuna verilen bir yanıttır.

Romandan herhangi bir karakteri veya olayı ve hatta zekice kurulmuş düş sahnelerini çıkarmak mümkün değildir. Dahası var: Diyaloglar çok önemlidir, üstelik Dostoyevski kelimelere azami özen gösterir, örneğin romanın belli bir bölümünde kullandığı bir sözcüğü, bambaşka bir kısımdaki bir cümleyle ilişkilendirir. Ayrıca roman simetrik bir yapıdadır ve pek çok kelimenin, ismin çift anlamı vardır. Mesela “prestuplenie” sadece suç değil, günah ve ihlal etme, sınırı geçme anlamlarına da gelir. Ana karakterin adı, “muhalif, aykırı” manasındaki “raskol” sözcüğünden türetilmiştir vs.

Tüm bunlar “Suç ve Ceza”nın perdeye aktarılmasını çok güçleştirir. Öncelikle romanın uzunluğu yüzünden: Bu eserden 90-100 dakikalık bir sinema filmi çıkarmaya çalışmak beyhudedir. Yazarın kullandığı malzeme azaltıldıkça eserin yapısı bozulmakla kalmaz, karakterlerin derinliği, Dostoyevski’nin insancıllığı, din ve ahlakla ilgili meselelere ilişkin düşünceleri, varoluşa dair soruları ve sancıları da azaltılmış olur. O yüzdendir ki başarılı bir “Suç Ve Ceza” uyarlamasına rastlamak çok zordur, usta yönetmenlerin elinden çıksa bile: Öyküyü değiştirerek ABD’ye taşıyan Josef von Sternberg (1935) ve modernize eden Aki Kaurismaki (1983) başarısızlığa daha en baştan mahkumdular. Julian Jarrold’ın romana sadık kalmaya çalışan 2002 tarihli filmi bile, 200 dakika olmasına rağmen o muhteşem yapıyı aktarmakta yetersiz kalmıştır.

Bu filmlerin tek sorunu uzunlukları da değildir: “Suç Ve Ceza” başka bir dil ve coğrafyaya taşınmaya direnir (Romanın dönemin Rusya’sıyla yakın ilişkisini Stefan Zweig, “Üç Büyük Usta” kitabında yer alan Dostoyevski incelemesinde ayrıntılı irdeler). Örneğin Sonya’nın annesi veremli Katerina’nın akıl sağlığını an be an yitirerek ölmesi, başka bir kültürde yaşanması, hatta algılanması çok zor özellikler içerir: Katerina zavallı, yoksul bir kadındır, ama yer yer muhteşem bir sanat eserini yaratır ve oynar gibi davranır… Şiirsel bir sahnedir o, okurken hem yüreğiniz kanar, hem de tuhaf bir görkem duygusuyla dolarsınız… İşte bu karşıt duyguları, hem de belli bir uyum ve denge içinde sinemaya aktarmak neredeyse imkansızdır.

Lev Kulidzhanov, bunu başarmış…

Öncelikle esere olabildiğince sadık kalmış. Seçilen oyuncular ve mekanlar romana uygun, sıradan insanlar yine kaba ve acımasız, eserde ayrıntılı biçimde işlenen yoksulluk filmde de belirgin… Sahneler (çoğu kısaltılmış olsa da) esere alınmış (Romanın son kısmının filme alınmamasının nedeni, Raskolnikov’un İncil’e tutunarak arınmasının o dönemki siyasi iktidara uymaması olsa gerek) ve Dostoyevski evrenine uygun biçimde sinemalaştırılmış.

Çoğu sahnesi 5-8 dakika süren, bol diyaloglu bir filmi bu kadar etkili, bu kadar gerilimli ve dramatik kılmak, her babayiğidin harcı değil, “Suç Ve Ceza”yı izleyince diğer Kulidzhanov filmlerini merak etmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Meraklısına:
Dostoyevski’nin ana ilham kaynağı, Fransız şair Pierre François Lacenaire imiş. İki kişiyi öldüren Lacenaire, duruşmada suçunu “sosyal adaletsizliğe karşı bir tür protesto” olarak savunmuş. 1836’da asılan şairin tavrı ve düşünceleri başta Balzac olmak üzere dönemin büyük yazarlarını derinden etkilemiş.

Açık Gazete, 11 Kasım 2011

Prestuplenie i nakazanie / Crime and Punishment / Suç Ve Ceza
Yönetmen: Lev Kulidzhanov
Senaryo: Nikolai Figurovsky, Lev Kulidzhanov (Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin aynı adlı romanından)
Oyuncular: Georgi Taratorkin (Raskolnikov), Innokenti Smoktunovsky (Porfiry Petrovitch), Tatyana Bedova (Sonya Marmeladova), Viktoriya Fyodorova (Avdotya Romanovna), Yefim Kopelyan (Svidrigailov), Yevgeni Lebedev (Marmeladov)
1970 SSCB yapımı, 240 dakika
DVD firması: Digital Kültür

31 Ekim 2011 Pazartesi

Yeni Bir Başlangıç

Velhasıl Crowe Olimpus’tan ateşi çalıyor ama dönüp onunla Tanrılarının purolarını yakıyor…

IMDB: 7.3
Meta Critic: %77
Manalı Filmler: 8,0

Cameron Crowe ilk iki filmiyle Holivud’un ne içinde ne de dışında duran Amerikalı yönetmenlerden biri olarak tanınmıştı. 1989 yılındaki “Say Anything / Bana Sevdiğini Söyle” ve 1992’deki “Singles / Bekarlar” üretim biçimleri ve sinematografik yapılarıyla Holivud tarzı, içerikleriyle bağımsız/özgürlükçü sinemanın ürünleriydiler ama doğrusu -genel bir beğeni toplamış olsalar da- iki tarafa da yaranamamışlardı. Üçüncü filmi “Jerry Maguire” ile Crowe iki ayrı sinema tarzı arasında, tam sınırda durmaktan kaynaklanan “beynamaz” duruma bir son verip Holivud sularını kulaçlamaya koyuluyor.

Ancak “Jerry Maguire” tipik bir Holivud filmi değil. Ana temaları, özellikle başarı izleğini cüretkâr bir üslupla işlemesi, öyküsü ve öyküleme tarzıyla popüler sinemadan farklı bir tavırla yaratılmış bir film var karşımızda. Başarı temasını Holivud’un cesaret edemediği biçimde tartışmak, ama sonuçta geniş seyirci kitlelerinin beğenilerini okşamayı da ihmal etmeyecek bir film yapabilmek doğrusu kolay iş değil. Crowe 16 yaşında başladığı yazarlık kariyerinde edindiği deneyimi, müzik ve sinema alanlarındaki birikimini kullanarak, hayli ince eleyip sık dokuyarak hazırlamış filmini ve sonuçta bu zor işi başarmış.

Yönetmenin, öncelikle senarist olarak iki filminde de gördüğümüz ustalığı daha gelişmiş biçimiyle karşımızda bu kez; Crowe insanlar arasındaki ilişkileri, nüanslarıyla anlatmakta hayli yetenekli ve yaratıcı bir sanatçı, filmde Jerry ile karısı Dorothy arasındaki ilişki, uçaktaki, havaalanındaki ve özellikle ilk çıktıkları geceye ait sahneler bu ustalığın tipik göstergeleri. Crowe, Jerry ile tek müşterisi zenci futbolcu Rod arasındaki ilişkiyi işlerken de, özellikle ilk telefon konuşması ve futbolcuların soyunma odasının banyosunda geçen sahnelerde çok parlak performanslar sergiliyor. Zaten filmi benzerlerinden farklı kılan da öncelikle Crowe’un insanların küçük dünyalarına eğilme ve karakterlerinin derinliklerine girebilmedeki başarısı. Ana karakteri Jerry’den başlayarak, Dorothy’nin ablası Laurel, Rod’un karısı Marcee ve Jerry’nin zalim rakibi Bob’a varana dek çok sağlam çizilmiş karakterlerine hem mesafeli hem çok yakın durmayı başarıyor, onlara yer yer sevgiyle dokunurken, yeri geldiğinde alaya almayı da ihmal etmiyor. Özellikle ilk yarıda Jerry’nin beceriksizliğini, onu yere düşürmeye varacak kadar abartması -bir Holivud filmi için- saygın bir çaba.

Filmin açılışı Crowe’un üstün özelliklerinin bilincinde olduğunu gösteriyor. Dış sesten yararlanarak Jerry Maguire’ın dünyasını küçük fırça darbeleriyle çizen yönetmen, bir gazetede yayımlanmış, Jerry’nin, müşterisi olan sporcunun yanında bir miktar göründüğü fotoğrafı kullanımında olduğu gibi çok keyifli anlar yaratmayı iyi beceriyor. Jerry’nin yazdığı raporu şirkette dağıtmasına kadar süren bu ilk bölüm Holivud için çok yenilikçi sayılabilecek bir yapıda. Ancak filmin bu tavrı çok uzun sürmüyor çünkü Crowe bu kez sinemanın Kabe’sinin arzularını yerine getirmeye kesin kararlı.

Başarı temasını tartışmayı finale kadar sürdürüyor, ana karakterini “tutunamayan” konumuna bir yaklaştırıp bir uzaklaştırıyor, bu arada hoş bir sistem panoraması çizmeyi de ihmal etmiyor, küçük öykülerini, karakterleri arasındaki ilişkileri bir nehrin kolları gibi akıtıp getiriyor, ama sonunda anlattığı her şeyi sıradan bir Holivud romantik komedisinin sığ suları içinde bırakıyor.

Elindeki hikaye bıçak sırtı ürünlerden; rahatlıkla Jerry’nin tesadüfi başarısı olarak okunabilecek final, Dorothy ile ilişkilerinin düzeltilmesi ve ufaklığın olağanüstü atışı üzerine yapılan sohbetle başarıya övgü niteliğine bürünüveriyor. Tabii ki bunun asıl nedeni, maç sırasında Rod şiddetli bir çarpışmayla düştüğünde Crowe’un onu yerde bırakıp iki ailenin birden çökmesine razı ol(a)maması… Dolayısıyla başarıyla ilgili tartışmasını akıllıca sürdürüyor ama çıkardığı sonuçlar Holivud’un ayakta alkışlayacağı türden…

Velhasıl Crowe Olimpus’tan ateşi çalıyor ama dönüp onunla Tanrılarının purolarını yakıyor…

Geçim dünyası mı demeli?.. Sahi film Rod’un yerden kalkamadığı bir finalle bitse bu gişe başarısına ve Altın Küre ödülü ile En İyi Film dahil 5 Oskar adaylığına ulaşabilir miydi?..

Sonuçta film Holivud tarzı gariplikler listesinin anlamsız kalemlerinden biri olarak tarihe geçiyor: On altı yaşından beri parlak bir kariyer sürdüren bir yazar-yönetmen, 20 yaşından beri en beğenilen starlar arasında kalmayı başarmış, “Mission Impossible / Görevimiz Tehlike” filminin yapımcılığını üstlenmesi ve bu eserle elde ettiği gişe başarısıyla ticari zekasını da kanıtlamış bir yıldızla el ele vermiş, mesleğinde daha fazla yükselmek ve daha çok kazanmak için insanlara “yüreklerinin sesini dinlemelerini” öğütlüyor. Crowe’un yaptığını yapmak zaten hoş değil, dediğini yapmak ve filmden keyif alabilmek içinse Tom Cruise’un yalnızca “Görevimiz Tehlike”den 60 milyon dolar kazandığını unutmak gerekiyor.

Sinema, Sayı. 30, Mayıs 1997

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oskar; Film, Özgün Senaryo, Erkek Oyuncu ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı.
Ayrıca 22 ödül ve 14 adaylık.

Jerry Maguire / Yeni Bir Başlangıç
Senaryo ve yönetim: Cameron Crowe
Yapımcılar: James L. Brooks, Laurence Mark, Richard Sakai, Cameron Crowe
Oyuncular: Tom Cruise (Jerry Maguire), Cuba Gooding Jr (Rod), Renee Zellweger (Dorothy), Bonnie Hunt (Laurel), Kelly Preston (Avery), Jerry O’Connell (Frank)
1996 ABD yapımı, 138 dakika
Gösterim tarihi: 4 Nisan 1997
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

25 Ağustos 2011 Perşembe

Aşk Üzerine Bir Film

Dozunda kamera kullanımı, sağlam sinema dili, hilesiz anlatımı, ekonomik müziğiyle de etkileyici bir film Kieslowski’nin yapıtı. Yapay Hollywood aşklarından bıkmış ve insancıl bir şeyler izlemek isteyen seyirci için ideal bir seçim

IMDB: 8.3
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 9.0

İlk aşk, ilk cinsel ilişki hemen tüm insanların yaşamında özel bir yere sahip kuşkusuz.

Bu genelleme, 19 yaşındaki deneyimsiz postane memuru Tomek için de geçerlidir. Belki şu farkla: Tomek ilk aşkını yaşıtı kızlar arasından ve okul gibi doğal bir çevreden bulmaz. Onun aşkı site komşusu Magda’dır. Her gece teleskopunun başına geçip umutsuzca izlediği, yalnız yaşamına, sevgilileriyle ilişkilerine tanık olduğu, 30 yaşındaki Magda.

Aşık olmak zor iştir; ya ötesi kolay mı? Magda, Tomek’in varlığından bile haberdar değildir. Arada sırada gelen telefonlardaki gizemli “soluk”, uzak durulması gereken bir yabancıdır Tomek onun için… Kadına nasıl açılacağını bir türlü bilemez delikanlı, her fırsatta karşısına çıktığı halde bir türlü konuşamaz.

Gün gelecek Tomek gizli duygularını anlatmak zorunda kalacaktır Magda’ya. Ardından gelecek olansa, Magda ile Tomek arasında kurulan garip bir arkadaşlık ve rollerin değişimidir.

Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieslowski, 10 Emir’den esinlenerek çektiği dizi filmlerin aşk konulu ikincisi için böyle bir öykü seçmiş. Yalın ve çarpıcı bir öykü…

Filmin iki baş kişisi arasındaki farklılıklar, aşk ilişkisinin kendisinin sık rastlanmayan türden oluşu, filmin etkisini artıran unsurların başında geliyor. Öyle ki ana karakterler arasındaki eşitsizlik bile, üzerinde epey düşünülmesi gereken bir motif.

Magda görmüş geçirmiş, yaşadığı ilişkiler yüzünden artık aşka inanmayan, insan ilişkilerinde inandığı tek unsur olan cinselliği farklı erkeklerin kollarında, geçici ilişkilerle yaşamaya çalışan bir kadın. Bu haliyle Magda, özellikle kapitalist toplumlarda yaşayan; yalnız, mutsuz, doyumsuz; dine, ahlağa ve pek çok toplumsal değere sırt çevirmiş, inançsız bireyi simgeliyor.

Tomek ise tüm saflığıyla henüz bozulmamış olanın bir simgesi. Aşka inanıyor, ona ulaşmaya çalışıyor. Utangaç, fazlasıyla kırılgan... Deneyimli Magda karşısında tutunamayacak, onunla aşık atamayacak denli bilgisiz.

Ama yine de bir üstünlüğü vardır Tomek’in: İnsancıllığı… Öyle ki Tomek giderek inançsız Magda için bir öğretici, bir yol gösterici oluyor, ona yitirdiği güzellikleri anımsatıyor. Yoksa Magda bu çocuksu ilişkiden neden o kadar etkilensin, alt üst olsun? (Tomek’in yanında kaldığı yaşlı kadın Magda’ya “Size aşık oldu,” diyor, “Kötü bir seçimdi”. Magda onaylıyor: “Evet, kötü”.)

Öyküsünün yanı sıra tüm sinemasal özellikleriyle de hayli başarılı bir yapıt “Aşk Üzerine Bir Film”.

Alıştığımız Hollywood yıldızlarına pek benzemeyen oyuncuları; son derece sıradan bir fiziğe sahip Lubaszenko ile güzel sayılabilecek ama bir yıldızın çekiciliğinden yoksun Szapolowska, önce fizikleriyle “bizim gibi” insanları sergiliyor, ardından oyunculuklarıyla insancıl dramları başarıyla yansıtıyorlar.

Dozunda kamera kullanımı, sağlam sinema dili, hilesiz anlatımı, ekonomik müziğiyle de etkileyici bir film Kieslowski’nin yapıtı. Yapay Hollywood aşklarından bıkmış ve insancıl bir şeyler izlemek isteyen seyirci için ideal bir seçim. Tabii, bu kadar az çıplaklıkla ve hiç sevişme göstermeden bunca erotik bir film yapabilme becerisini izlemek de az şey değil.

İFA’ya teşekkür:
Son dönemde izlediğimiz “Rembetiko”, “Diary of a Death Foretold / Kırmızı Pazartesi”, “Meeting Venus / Venüs’le Buluşma”, “Rhapsody in August / Ağustosta Rapsodi” ve “Aşk Üzerine Bir Film” gibi filmlere, yakında gösterilecek olan “Oci Ciornie / Siyah Gözler”i, “Ziemia Objecana / Vaatler Ülkesi”ni ekleyince ortaya etkileyici bir tablo çıkıyor. Hollywood’un at oynattığı sinema piyasamızda, Japonya’dan Sovyetler Birliği’ne, Polonya’dan Macaristan’a farklı ülkelerden ve Kurosawa, Szabo, Kieslowski, Rosi gibi usta yönetmenlerden bunca güzelim yapıtı bize izleme olanağı veren dışalımcı şirketlerimiz sinemaseverlerin takdirini kazanıyorlar. Bu görkemli tablonun oluşmasında aslan payı ise İstanbul Film Ajansı’nın.

Teşekkürler IFA.

Güneş, 2 Ocak 1992

Meraklısına:
İFA Onat Kutlar’ın firmasıydı. Şair ve yazar Kutlar, 1965’te kurduğu Türk Sinematek Derneği’ni uzun süre yönetmiş, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İcra Kurulu'nda da görev yapmıştı. “Hakkari’de Bir Mevsim” ve “Hazal” gibi ödüllü filmlerimizin senaryosunu da yazan Kutlar, 30 Aralık 1994’te The Marmara Oteli’ne yapılan bombalı saldırıda ağır yaralanmış, 11 Ocak’ta vefat etmişti.

Krótki film o milosci / A Short Film About Love / Aşk Üzerine Bir Film Yönetmen: Krzysztof Kieslowski
Senaryo: Krzysztof Kieslowski, Krzysztof Piesiewicz
Yapımcı: Ryszard Chutkowski
Oyuncular: Grazyno Szapolowska (Magda), Olaf Linde Lubaszenko (Tomek), Stanislaw Gawlik (Postacı), Piotr Machalica (Roman)
1988 Polonya yapımı, 86 dakika
Dağıtımcı firma: İstanbul Film Ajansı
Gösterim tarihi: 27 Aralık 1991
DVD firması: Saga

7 Haziran 2011 Salı

Bizatihi Şey


Manalı Filmler: 8,0

Proje danışmanlığını usta yönetmen Nesli Çölgeçen’in (“Züğürt Ağa”, “Son Buluşma”) üstlendiği bu öğrenci filmi başarılı, manalı ve de hayli sevimli.

Murat İncedemir sinemanın temel prensiplerini gayet iyi bellemiş: Felsefi yönü güçlü bir öykü anlatıyor, anlatım araçlarını yerli yerinde kullanıyor, ayrıca eserini ne sulandırıyor, ne de abartıyor; sakin ve dengeli bir yaklaşımı var. Animasyon bölümler de filme ustaca yerleştirilmiş.

Filmin tek kusuru, Öğrenci’nin tam önüne gökten bir defter düştüğünü gördüğünde buna hiç şaşırmaması. Maalesef İncedemir, ana karakterinin defteri inceledikten sonraki tepkisini de vermiyor. Herhalde bu seçimlerin, finalin dramatik etkisini daha da artıracağını düşünmüş.

İncedemir’in hınzır denebilecek bir yaklaşımı var, özellikle filmin fantastik yönünü nasıl işlediğini düşünürsek. Öte yandan şaşırtıcı derecede bilge ve olgun; kısacık bir kısa filmde ahlak tartışması yapmış, konuyla ilgili kendi duruşunu gayet net bir şekilde filme yerleştirmekten de çekinmemiş.

İzlemek için tıklayınız

Ödülleri:
4. Kristal Klaket Film Yarışması En İyi Film Ödülü
1. Kısafest Ahmet Uluçay Özel Ödülü
11. Marmara Üniversitesi Uluslararası Kısa Film Yarışması Juri Özel Ödülü
2. İTÜ Kısa Film Festivali En iyi Senaryo Ödülü

Bizatihi Şey
Senaryo ve yönetim: Murat İncedemir
Oyuncular: Altan Yücel (öğrenci), Suat Temel (Öğretim üyesi)
2010 Türkiye yapımı, 2 dakika 38 saniye

27 Ekim 2010 Çarşamba

Kaçaklar

Çok usta bir yönetmenden cesur bir ABD portresi, toplumsal eleştiri filmlerinin en parlak örneklerinden biri

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 9,0

Arthur Penn’in anısına
(27 Eylül 1922 – 28 Eylül 2010)


Pimi çekilmiş bir el bombası gibi…

İlk planda iki kaçak mahkum görünür, filmin yaklaşık 10. dakikasında onlardan biri olan Bubber’ın doğduğu kasabaya geleceği öğrenilir. Dostu düşmanı, annesi, karısı, herkes genç adamı beklemeye başlar.

Kimi öldürmek için, kimi kurtarmak umuduyla…

Büyük usta Arthur Penn’in filmi, Bubber’dan ziyade kasabadaki gergin bekleyişe, maceradan ziyade insan psikolojisine ve ilişkilere ağırlık veriyor. Kimin ne olduğu öğrenildikçe, ilişkiler işlendikçe, hele finale doğru maskeler düştükçe, daha ilk sahnede varlığı hissedilen el bombasının ne zaman ve kime patlayacağını merak ederek izliyorsunuz filmi. Şerif ve yardımcıları kasaba halkından, özellikle Calder’ın insanlarla çeşitli türde ilişkileri var (seçilmesini de kasabanın zengini Val’a borçlu ve bu yüzden Val’ın adamı olmakla suçlanıyor), yani işi zor. Olaylar bir Güney eyaletinde geçiyor, neredeyse herkesin belinde silah var ve çekmeye çok meyilliler: Karısının kendisini aldattığını öğrenen memur da silaha sarılabilir, Val, Bubber’ın “temizlenmesini” de emredebilir, Bubber karısının Val’ın oğlu Jake’le birlikte olduğunu öğrenince tetiği çekebilir… Üstelik, herhangi bir meseleyi “Bubber krizinin” yarattığı sise gömmek de mümkün ve bunu yapabilecek kişiler de var…

Ustaca yazılmış bir metni, Penn o kadar iyi çekmiş, zaten muhteşem olan oyuncu kadrosundan öyle bir verim almış ki, o el bombası patladığında, seyirci de yaralanıyor.

Çünkü o ana kadar anlayamadıysa bile, final yaklaşırken, filmin “bir ABD portresi” çizdiğini, özellikle “gençlerini öldürdüğünü” ima ettiğini, asıl temasının “linç kültürü” olduğunu ve anlatılanların ABD’ye özgü olmadığını kavramış oluyor.

Meraklısına:
Ünlü “Bonnie and Clyde”ın yönetmeni Arthur Penn, “The Miracle Worker” (1962) ve “Alice's Restaurant” (1969) gibi filmlerle de başarı kazanmış bir isim (üçüyle de Oskar’a aday gösterildi). Geniş filmografisinin diğer pırlantaları arasında unutulmaz “Little Big Man / Küçük Dev Adam” (1970) da bulunuyor.

“Kaçaklar” afişe çıktığında ticari başarısızlığa uğramakla kalmamış, eleştirmenler de beğenmemişler. Bunun en önemli nedeni filmin ABD hakkında söylediklerinin kolay hazmedilebilir şeyler olmaması. Hatta ünlü eleştirmen Pauline Kael “senaryonun kana susamış Teksaslıları şeytani niyetleri olan uzaylı yaratıklar gibi işlediğini” yazmış. Daha ilginç (ve bence yine haksız) bir başka yorum ise eserin “Kennedy’nin öldürülmesi yüzünden Teksaslıları cezalandırdığı” yönünde… Zamanla film olumlu eleştiriler almaya başlamış, giderek klasik kabul edilmiş.

Filmin starı Brando ve yine muhteşem. Kendisi bu filmde “ortada dolanmaktan başka bir şey yapmadığını” söylese de, oyunculuğundan büyülenmemek imkansız. Genelde olduğu gibi yine herkesi gölgesinde bırakıyor. Ama yardımcı oyuncu kadrosu o kadar güçlü ki, Brando’ya rağmen kendilerini göstermeyi başarıp bu filmle ünlendiler: “Kaçaklar”, özellikle Redford, Fonda, Duvall ve Dickinson’ın kariyerlerine ciddi ivme kazandırdı.

Bu kez senaryoyu kendisi yazmamış olsa da Horton Foote, tiyatro ve sinemada büyük başarı kazanmış bir yazar. Harper Lee’nin romanından uyarladığı “To Kill A Muckinbird / Bülbülü Öldürmek” (1962) ve özgün senaryosu “Tender Mercies” (1983) ile iki Oskar, “The Young Man From Atlanta” isimli oyunuyla Pulitzer ödülü kazandı, ayrıca özellikle tiyatro çalışmalarıyla çeşitli Yaşam Boyu Başarı ödüllerine değer görüldü.

İleri okuma için:
Mehmet Açar’ın yazısı
"En Muhteşem Kahraman"

The Chase / Kaçaklar
Yönetmen: Arthur Penn
Senaryo: Lillian Hellman (Horton Foote'nin aynı adlı oyunundan)
Yapımcı: Sam Spiegel
Oyuncular: Marlon Brando (Şerif Calder), Jane Fonda (Anna), Robert Redford (Bubber), E.G. Marshall (Val), Angie Dickinson (Ruby), Janice Rule (Emily), Robert Duvall (Edwin), James Fox (Jake).
1966 ABD yapımı, 135 dakika.
Gösterim tarihi: Aralık 1968
DVD firması: Tiglon / Sony

Batman Başlıyor

IMDB: 8,3 (108. sırada)
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 84
Manalı Filmler: 7,0

Amerikan süper kahramanlarından genelde hazzetmem, Batman kültürüne de hiç sempatim yoktur, hatta manasız bulurum. Anne-babası öldürüldüğü için kötülerle savaşmaya azmetmiş, koca bir holdingi yönetirken boş zamanlarında suçluları kovalayan bir karakter bana inandırıcı da gelmez, çekici de. Sadece insanüstü bir özelliği olmaması dikkate değerdir, parayla yaptırdığı özel cihazları kullanan sıradan bir adam olması onu diğer Amerikan süper kahramanlarına kıyasla biraz daha “katlanılabilir” kılar.

Tabii işin içine sinema girince durum değişiyor, ana karakter veya öykü size çekici gelmese bile usta bir yönetmenin çalışmasından büyülenebiliyorsunuz. Örneğin Tim Burton imzalı “Batman Returns / Batman Dönüyor”u beğenirim. Hatta genelde Batman külliyatındaki diğer karakterlere de soğuk yaklaşmama rağmen, o filmdeki Kedi Kadın ve özellikle Penguen yüreğimi titretmeyi başarır. Sonraki “Batman” filmlerini ise “iş gereği” izlemişimdir, teknik açıdan müthiştirler, çok iyi çekilmişlerdir, ama mana ve duygu bakımından yerlerde sürünürler (ki bu da normal ve hatta kaçınılmazdır, çünkü o filmler kültürlü yetişkinler için değil, çocukları büyülemek için yapılmıştı).

Batman ürünleriyle ilişkim bu nedenlerle yıllarca mesafeli kaldı. Derken mizahçı-senarist arkadaşım Kutsi Akıllı bana bir Batman albümü verdi: Frank Miller (“Sin City / Günah Şehri”, “The Spirit”) imzalı “Year One / Batman: İlk Yıl” idi o albüm ve Kutsi haklıydı, o farklıydı, maceradan ziyade psikolojiye ağırlık veren bir çalışmaydı, karakterin süper kahramana dönüşmesi sürecini anlatırken çocukluğunu ve gençliğini ayrıntılı işliyor, külliyat açısından önemli bir boşluğu dolduruyordu. Çok güçlü bir eserdi, çizgi roman olmasına rağmen tüm Batman filmlerinden daha “gerçek” görünüyordu.

“Batman Başlıyor” Miller’ın o yaklaşımını sinema perdesine taşıyor. Bu film “Batman: İlk Yıl” uyarlaması değil, ama bakış açısı aynı… Burton’ın çektiği Batman filmleri, görkemli, çekici, hoş masallardı. Gerçekle fantezi arasında ikincisine ağırlık veren bir denge kurulmuştu. Ama artık o yaklaşım eskimişti, satmıyordu. Aynen James Bond konusunda olduğu gibi stüdyoya “gerçekçi” bir Batman gerekiyordu ve bu zor işin altından kalkabilecek belki de tek kişi Christopher Nolan’dı.

Doğal olarak Nolan’ın önce gerçekle fantezi arasında kuracağı dengeyi iyi hesaplaması gerekiyordu, ilk cümlesini kurdu: “her şey gerçek olmalı” (Filmin sitesinde Goyer, Nolan öyle istediği için bu şiara uygun çalıştıklarını, Batman’in pelerininden arabasına varıncaya kadar her öğeyi elden geçirdiklerini anlatıyor). Ayrıca Nolan - Ra's Al Ghul’un ölümsüz olması gibi- fantastik öğeleri dışladı, gerçekle fantezi arasında ilkine ağırlık veren bir denge kurdu, sonuçta, olabilecek en gerçekçi Batman filmini yaptı.

İşin başında Nolan olunca, doğal olarak “yeni bir gerçekliğin kurulması” teması da önem kazanıyor. Filmin ilk 40 dakikasında Bruce Wayne’in “dönüşüm” öyküsünü izliyoruz, öfkeli, intikam arzusuyla dolu bir gençten toplumun yararına çalışmaya karar veren birine ve yavaş yavaş Batman’e dönüşüyor. Filmin asıl değerli ve ilginç bölümü de bu 40 dakika… Bu kısımda işlenen temalar çok önemli, ben de çok seviyorum (sadece bu filmde değil, her nerede karşıma çıkarsa), “bir insan olarak kalmayıp bir fikre, bir ideale dönüşmek” anlayışına da bayılıyorum; ama sonrasında kopuyorum: “Tüm bunlardan çıka çıka yarasa peleriniyle çatılarda zıplayan bir adam mı çıktı?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Tabii bu Nolan’ın sorunu ya da kabahati değil, Batman 1939’dan beri var. Nolan zaten yapılagelen Batman filmlerine yeni bir soluk, yeni bir enerji kazandırdığı için kutlanabilir veya eleştirilebilir.

Sadece sinema açısından değerlendirirsek Nolan’ın bu filmde yaptığı iş çok büyük, başarısı müthiş… Ama bir subayın Atatürk’e, bir avukatın Gandi’ye nasıl dönüştüğünü bilenler için, Bruce Wayne’in dönüşümü (ve tabii sonrasında yaptığı “kahramanlık”lar), kim çekerse çeksin, “geyik” kalıyor.

Ödülleri:
En İyi Görüntü Yönetmeni dalında Oskar adaylığı (Wally Pfister)
En İyi Dram filmi dalında Hugo adaylığı
Ayrıca 6 ödül ve 37 adaylık.

Batman Begins / Batman Başlıyor
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, David S. Goyer (Karakterler: Bob Kane)
Yapımcılar: Larry J. Franco, Charles Roven, Emma Thomas
Oyuncular: Christian Bale (Bruce Wayne / Batman), Michael Caine (Alfred), Liam Neeson (Henri), Katie Holmes (Rachel), Gary Oldman (Jim), Cillian Murphy (Dr. Jonathan Crane), Tom Wilkinson (Carmine Falcone), Rutger Hauer (Earle), Ken Watanabe (Ra's Al Ghul), Morgan Freeman (Lucius Fox)
2005 ABD, İngiltere ortak yapımı, 140 dakika
Gösterim tarihi: 17 Haziran 2005
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

5 Ekim 2010 Salı

Insomnia

Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır

IMDB: 7,2
Allmovie: 4 yıldız
Metacritic: % 78
Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 8,0

Kendi imkanlarıyla (ve üç kuruşa) çektiği “The Following / Takip” sayesinde “Memento / Akıl Defteri” için bütçe bulan Christopher Nolan’ın, o filmin başarısından sonra ne yapacağı merak konusuydu… Sinema camiası “Akıl Defteri”nden büyülenmişti, Holivud’da kapılar Nolan’a açıktı, ama hangi kapıdan girecekti? Ondan önce Bryan Singer, Robert Rodriguez, Mikael Hafström gibi yönetmenler, farklı ülkelerden, bağımsız filmlerden gelip A sınıfı Holivud ürünlerinde yönetmenlik koltuğuna oturmuşlardı. Stüdyolarla çalışmayı reddedip bağımsız filmler çekmeye devam edenler de vardı. Temel iki seçenek de bunlardı.
Bir yol daha vardı; daha zor, tam olarak nereye çıkacağı belirsiz, bu yüzden de daha tehlikeli, haliyle diğerlerinden daha az tercih edilen bir yol: Stüdyolarla (üstelik yüksek bütçeyle) çalışmak, ama ruhen bağımsız kalmak, kişisel eğilimlerine, zevklerine, ilgilendiği temalara ihanet etmemek…

Nolan’ın işi zordu, o aşamada yapacağı seçim, büyük olasılıkla geleceğini belirleyecekti.

Fakat Allah Nolan’a “yürü ya kulum” demişti bir kere; karşısına üçüncü yoldan, rahat bir şekilde ilerleyebileceği bir proje çıktı: “Insomnia”… Bu bir uyarlama idi. Norveçli Erik Skjoldbjærg 1997’de modern bir kara film çekmiş, başta senaryosu olmak üzere hemen tüm öğeleriyle film çok beğenilmiş, hatta yönetmen Holivud’a gidip “Prozac Nation / Prozac Toplumu”nu yapmıştı.

Bir cinayeti çözmek üzere Norveç’e giden İsveçli bir dedektif olan Jonas’a (“Amistad”, “Mama Mia”, “Angels & Demons / Melekler Ve Şeytanlar” gibi filmlerden tanıdığımız Stellan Skarsgard) odaklanan “Insomnia” tipik Nolan temalarını zaten içeriyordu: Çalıştığı bölgede –yılın o mevsiminde- güneş hiç batmadığı için uyuyamayan Jonas’ın gerçeklikle bağı zayıflıyor, ortağını yanlışlıkla öldürmesinden kaynaklanan vicdan azabı hayatını mahvediyordu. Ayrıca dedektifin bu ikinci cinayeti de aranan katilin üzerine yıkmaya çalışması, yani “gerçekliği değiştirme” –ve tabii ki, bunun beraberinde gelen bedel ödeme- teması da vardı.

Senaryonun haklarını çoktan satın almış ve yeni metni yazdırmış olan yapımcılar yönetmen arayışındaydılar, Nolan “Insomnia”yı çok beğeniyordu, sonuçta buluşuldu. Nolan senaryoya gücü yettiğince müdahale etti (hatta rivayetlere bakılırsa son yazımı bizzat yaptı), kendi temalarını derinleştirdi. Örneğin hikayeye bir kedi-fare oyunu ekledi, böylece gerçekliği değiştirip yeni bir gerçeklik yaratma izleğini iki taraflı işledi: Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da katille dedektifin bir tür kader birliği içine girmeleri söz konudur, her iki cinayeti de öldürülen kızın erkek arkadaşı üzerine yıkmaya karar verirler, ama bu sırada dedektif Will (Pacino) katili (Williams) bir punduna getirip içeri tıkmaya, katilse dedektifin iş ortağını öldürdüğüne bizzat tanık olan tek kişi olmasının avantajını kullanıp yakayı sıyırmaya çalışır. Yani anlaşmazlık konusu, yeni gerçekliğin nasıl yaratılacağıdır.

Bir başka gerçeklik yaratmaya cüret etmek ise, belki de en aşırı insan davranışıdır…

Kim çekerse çeksin, Holivud’un yaptığı bir uyarlamada orijinal filmdekinden daha derli toplu bir anlatımın olacağı, rahatsız edici senaryo zaaflarının giderileceği, ana akım sinemanın kurallarına daha fazla riayet edileceği, filmin orijinali kadar tedirgin edici olmayacağı ve bazı bölümlerinin törpüleneceği kesindi. Örneğin dedektifin ölen kızın en yakın arkadaşı ile arabadayken kızın bacağını okşaması, otel görevlisine adeta tecavüze kalkışması vs Holivud uyarlamasında yoktur. Hem ana karakter daha “temiz” biridir, hem de film daha steril: Örneğin Jonas bir köpeği öldürür, Will ise bir köpeğin cesedine ateş eder… Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen Nolan için bu arındırma harekatı sorun değildi; bunları yaptı. Öte yandan filme başka bir yönetmenin büyük ihtimalle katamayacağı şeyler kattı, örneğin Pacino ve Williams’ın oyunculuklarında tuhaf bir denge olmasını sağladı, bununla karakterleri yazılan hallerinden daha derin ve ilginç hale getirdi, sonuçta filmin varoluşçuluğun sularına açılmasını sağladı.

Ayrıca örneğin, orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, sağlam inşa edilmiş ama zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Her iki filmde de ortağını katilin değil, dedektifin öldürdüğü sonunda anlaşılır ama Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır, geçmişte de gerçekliği bozmuş, bunun “ilk zelzeleyi yaratacağını” hesaba katamamış, sonunda mecburen yalan yalanı kovalamış, bina giderek harabeye dönüşmüştür, dışarıdan saraya benzese bile…

Bu “Insomnia”da suçluluk duygusu çok daha hacimli işlenmiştir. Will’in vicdan azabının derinleştirilmesinin yanı sıra, Walter’ınki de daha geniş biçimde işlenmiş, ikisinin bu güçlü duyguya farklı tepkiler vermesi sağlanmış, bu tepkilerin kıyaslanmasından bir ahlaki tartışma yaratılmıştır. Bu nedenle olsa gerek bir söyleşisinde Nolan filmin “suçluluk duygusuna verilen tepkiyle ilgili” olduğunu söylüyor.

Uzatmayayım: Başka bir yönetmenin elinde “Insomnia” şık bir macera-polisiye olarak kalabilirdi, Nolan çekince, insanoğlunun en temel meselelerini, polisiye bir öykü aracılığıyla anlatan bir filme dönüştü.

Ödülleri:
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Williams) dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 1 ödül ve 6 adaylık.

Meraklısına:
Filmin başarısında Warner Bros.’un eşine az rastlanır bir yapımcı kadrosu kurmasının da payı büyük. Başta Clooney ve Soderbergh olmak üzere birkaç ayrı ekip bir araya getirilmiş. Hepsinin biyografileri için filmin resmi sitesine bakınız.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Insomnia
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Hillary Seitz (Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjærg'in 1997 tarihli senaryolarından)
Yapımcılar: Broderick Johnson, Paul Junger Witt, Andrew A. Kosove, Edward L. McDonnell (Yürütücü yapımcılar: George Clooney, Kim Roth, Steven Soderbergh, Tony Thomas, Charles J.D. Schlissel; Ortak yapımcı: Emma Thomas)
Oyuncular: Al Pacino (Will Dormer), Robin Williams (Walter Finch), Hilary Swank (Ellie Burr), Martin Donovan (Hap), Paul Dooley (Şef Nyback), Nicky Katt (Fred), Larry Holden (Farrell)
2002 ABD, Kanada ortak yapımı, 118 dakika
Gösterim Tarihi: 25 Ekim 2002
DVD firması: Palermo

27 Temmuz 2010 Salı

Çocuk

IMDB: 7,4
Allmovie: 4/5 yıldız
Metacritic: % 87
Manalı Filmler puanı: 8,5
“İnanç ve Sanat” sitesinin listesinde 46. sırada

Dardenne Kardeşler’in (Rosetta”, “The Silence Of Lorna / Lorna’nın Sessizliği”) Avrupalı sinemacılara (özellikle sanat sineması yapanlara) Fransız Yeni Dalga akımı hız kestiğinden beri, yani çooook uzun zamandır unuttukları şeyleri hatırlatmayı misyon edinmiş gibi bir halleri var: Hayata yönelmeyi, masa başında uydurulmuş hikayeleri değil, gerçeği anlatmayı…

Belgesel yönetmeni olmalarından gelen bir alışkanlıkla kameralarını sokağa çeviriyor, sıradan insanların öykülerini anlatıyorlar. Müzik kullanmıyor, özellikle Holivud filmlerinden aşina olduğumuz ana akım sinema anlatımından uzak duruyor, teknik gösterilere yüz vermiyor, çoğunlukla deneyimsiz oyuncularla çalışıyorlar. Tüm bunların sonucunda, ortaya çok gerçekçi filmler çıkıyor, ne söylediğine kulak verirseniz, ruhunuzu alt üst edebilecek kadar güçlü eserler…

“Çocuk” o kadar gerçekçi bir film ki, sokaktaki insanları gizli kamerayla çekmişler gibi bir izlenim veriyor. Dolayısıyla Dardenne Kardeşler’in sinema tavrını, Yılmaz Güney’in bir cümlesiyle açıklamak mümkün: “Umut”la ilgili bir soruya kendisi “Bütün bunlar zaten oluyordu, ben sadece sokağın başında durdum ve seyrettim” yanıtını vermişti.

Dardenne’lerin “Çocuk”ta seyredip bize aktardıkları ise bir arınma, iflah olma hikayesi… Küçük hırsızlıklarla geçinen, bencil, yalancı, hiçbir duygusu yokmuş izlenimi veren Bruno’nun sevgilisi Sonia’dan bir bebeği oluyor. Genç kadını hastanede kaldığı süre içinde hiç ziyaret etmeyen, o yokken evini başkalarına kiralamakta sakınca görmeyen Bruno, bebeği hayatının neresine yerleştireceğini bilemiyor, yasadışı evlatlık veriyor, yani satıyor. Sonia’nın durumu polise bildirmesi, ikisinin de hayatını değiştiriyor.

Dardenne Kardeşler’in her filmleriyle en saygın festival olan Cannes’da büyük ödül için yarışmaları, üstelik 6 yıl içinde 2 kez Altın Palmiye kazanmaları sadece sinemasal tavır ve ustalıklarıyla ilişkili değil, bu başarılarında ele aldıkları hikayeleri “spiritüel” bakış açısıyla işlemelerinin de payı büyük.

Sonuç: Hele de Bresson tarzı sinemayı seviyorsanız, her yaptıklarını izlemeniz gereken yönetmenler listesinde üst sıralardalar…

Ödülleri:
58. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye.
Ayrıca 10 ödül ve 12 adaylık.

The Child / L’enfant / Çocuk
Senaryo ve yönetim: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
Yapımcılar: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne, Denis Freyd
Oyuncular: Jérémie Renier (Bruno), Déborah François (Sonia), Jérémie Segard (Steve), Fabrizio Rongione (küçük hırsız), Olivier Gourmet (sivil polis)
2005 Belçika, Fransa ortak yapımı, 100 dakika
Gösterim tarihi: 2 Nisan 2006 (İstanbul Film Festivali)
DVD firması: As Sanat

11 Mayıs 2010 Salı

PU-239 Zehirli Element

IMDB: 6.9;
Manalı Filmler puanı: 7.2

Rusya’da, Skotoprigonyevsk 16 nükleer tesisinde çalışan mühendis Timofey, bir felaketi önlemeye çalışırken radyasyona maruz kalır. Muayenede sadece 100 rem radyasyon aldığı kendisine söylenir, ancak Timofey aslında 1000 rem aldığını ve kısa sürede öleceğini anlar. Zaten bu yüzden işten çıkarılmıştır. Karısı ve çocuğunun geleceğini garantilemek için savaş başlıklarında kullanılan nükleer madde olan PU-239’dan 100 gram çalar ve karaborsada satmak üzere Moskova’ya gider, orada küçük çaplı kanunsuz işlerle uğraşan Shiv’le tanışır.

Ellerindeki radyoaktif maddeyi satmaya çalışırlarken Timofey, bazı insanların radyasyondan daha tehlikeli olduğunu öğrenecektir…

“An Inconvenient Truth / Uygunsuz Gerçek” belgeselinin yapımcılarından Scott Burns, ilk filmi “PU-239”da yine çevreci temalara eğiliyor. Nükleer enerjiyle ilgili ana hikaye, sosyal meselelerle ilgili öyküyle paralel anlatılmış ki bu çok akıllıca. Bir yanda ölmek üzere olan, zeki mühendis Timofey, öte yanda her an ölümle iç içe olan, cahil ve orta zekalı Shiv ve arkadaşları… Bir hikaye hüzünlü, diğer, traji-komik.

Her iki ana hikayenin ana kahramanlarına ve bunlarda anlatılan insanlık hallerine bir ağıt yakmak istercesine filmin renk ve ışığı da soluk mavi-yeşil tonlarda düzenlenmiş ve kesinlikle usta işi. Burns’ün gayet modern bir yaklaşımı var, yönetmenliği de birinci sınıf.

Rusya’da, Rus karakterler arasında geçen bu Amerikan filmi, sinemada farklı tatlar arayanlar için bire bir.

Ödülü:
Amerikan Sanat Yönetmenleri Birliği’nin En İyi Yapım Tasarımı Ödülü

Seçme diyaloglar:
Timofey (dış ses): “Etrafımız radyasyonla çevrili. Remle ölçülür. Denver'da yaşayan biri yüksekliğe göre yılda 0.05 rem alır. Bir hasta röntgen çekiminde 0.01 rem alır. Hiroşima'da bombadan sonraki doz 600 doz remdi... çoğu bir ay içinde öldü.”

Timofey (dış ses): “lşık hem parçacık, hem de dalgadır. Bir şeyin aynı anda iki farklı şey olabildiğini anlamak zordur. Ama bir kadın da hem parçacık, hem de dalgadır. Denizden bir deniz kabuğu alışını izlerken yaydığı dalgayı görürsünüz... Ve güzelliğini üzerinizden geçen elektrik akımı gibi hissedersiniz. Saçları yüzünüzü okşadığında ve elleri sizin ellerinizdeyken o bir parçacıktır… Bir çocuk da hem parçacık, hem dalgadır. Acı çekerken çıkardığı ses size ok gibi saplandığında o bir dalgadır. Doktor küçük bir kopyanız olan bebeği kucağınıza verdiğinde parçacıktır... Kadınlar, çocuklar ve ışık aynı anda iki şey olabilirler. Parçacık. Dalga. Sert zeminlerden seker ve köşeleri aydınlatırlar. Onlarsız çok karanlık olur.”

Timofey (Shiv'e): "Radyasyonun canlı organizmalar üzerindeki etkilerini biliyor musun? Protonlar DNA'nı parçalar ve genetik kodunu yeniden yazar. Diş için yazılmış kodlar kanser tarifi haline gelir. Kemik iliğin bağışıklık sisteminle birlikte iflas eder. Yanında öksüren biri sana enfeksiyon bulaştırabilir, sigara dumanı bir kurşun kadar öldürücü hale gelir. Gramın binde biri hayatını değiştirebilir.”

PU-239 Zehirli Element / Pu-239 – The Half Life of Timofey Berezin
Senaryo ve yönetim:
Scott Z. Burns (Ken Kalfus’un "PU-239" isimli kısa öyküsünden); Yapımcılar: Guy J. Louthan, Charlie Lyons, Vlad Paunescu, Miranda de Pencier; Uygulayıcı Yapımcılar: George Clooney, Ben Cosgrove, Zanne Devine, Steven Soderbergh; Oyuncular: Paddy Considine (Timofey), Oscar Isaac (Shiv), Kenneth Bryans (Prusokov), Radha Mitchell (Marina), Danya Baryshnikov (Tolya), Jason Flemyng (Vlad), Jordan Long (Yegor); 2006 ABD yapımı, 97 dakika; DVD firması: Tiglon / Diğer Yapımcılar.

Körlük

IMDB: 6.7;
Allmovie: 2.5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 41
Manalı Filmler puanı: 9.0

“City Of God / Tanrı Kent” ile son yılların en önemli sinema süprizlerinden birini gerçekleştiren Brezilyalı yönetmen Meirelles, yeteneğine uygun ilk başyapıtı “Körlük” ile verdi. Portekizli Nobel ödüllü ünlü yazar Jose Saramago’nun romanından uyarlanan film, belirsiz bir kentte, nedeni anlaşılamayan bir virüs yüzünden insanların kör olması üzerine gelişen olayları işliyor. Virüsten etkilenmeyen tek kişi olan Doktor’un Karısı, diğerlerine yardımcı olmaya çalışıyor.

Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilen eser, körlüğü bir simge olarak kullanarak insanların maddi değerlere olan düşkünlüğünü eleştiriyor.

Çok iyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, inanılmaz başarılı bir film; mutlaka izlenmesi gereken işlerden…

Ödülleri:
Kanada Eleştirmenler Birliği’nce “Yılın En İyi Filmi” seçildi. Ayrıca Julianne Moore, Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce “En İyi Bilimkurgu Film” dalında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi (2009).

Seçme replikler:
Doktor’un Karısı: “Körlükten daha korkutucu olan tek şey, görebilen tek kişi olmak.”

Göz bantlı adam: “Adını bilmesem de içindeki seni tanıyabilirim. Ve bu gerçek kimliğimizdir”

Göz bantlı adam: “O anda, her şey normale dönüyordu. İlk o kör olmuştu, belki de hepimiz sırayla görmeye başlayacaktık. Bu sefer, gerçekten görebilecektik.”

Blindness / Körlük
Yönetmen:
Fernando Meirelles; Senaryo: Don McKellar (Jose Saramago'nun "Ensaio Sobre a Cegueira" isimli romanından); Yapımcılar: Andrea Barata Ribeiro, Niv Fichman, Sari Friedland, Sonoko Sakai; Oyuncular: Mark Ruffalo (Doktor), Julian Moore (Doktor'un karısı), Danny Glover (Göz bantlı adam), Yusuke Iseya (ilk kör olan adam), Yoshino Kimura (ilk kör olan adamın karısı), Gael García Bernal (Üçüncü Koğuşun Kralı), Sandra Oh (Sağlık Bakanı); 2008 Kanada, Brezilya, Japonya ortak yapımı, 121 dakika; Gösterim tarihi: 5 Haziran 2009; DVD firması: Tiglon / Focus.