Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2013 Pazartesi

Fatih Pelle



Günün birinde Pelle zor bir şeylerin üstesinden gelir, “fatih” adına layık işler başarabilirse, bunda babasından aldığı bu güvenin büyük payı olacak. Sözün kısası adam küçük ama oğluna çok büyük değerler kazandırmayı başarıyor



IMDB: 7,8
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 10

Tüm sinema tarihinin en etkileyici baba karakterlerinden biri…

Ayrıca: Müthiş bir baba-oğul ilişkisi portresi…

Ustaca yazılmış bir klasik roman, yetenekli bir yönetmenin ellerinde epik bir destana dönüşmüş… Ama bu metin kahramanlığı anlatmıyor, bu destanın ana temaları yoksulluk ve sevgi; ana karakterleri ise yaşam savaşı veren fakir amele…

Hikayemiz 19. yüzyıl sonlarında geçiyor. Başka göçmenlerle birlikte yoksul köylü Lassefar ve 9 yaşındaki oğlu Pelle, Danimarka’nın Bornholm adasına göçüyor, bir çiftlikte çalışmaya başlıyorlar. Burada zulme, ırkçılığa ve haksızlığa, aşka ve neşeye tanık oluyor, acı tatlı olayların içinde kalıyorlar. Klasik romanlarda adet olduğu üzere geniş bir çerçevesi olan eser, baba-oğul ilişkisini merkeze alarak, çiftlik sahibinin eşinin dramından kahyayla kavga ederken kafasından sakatlanan Erik’in trajedisine uzanıyor, renkli kişilikler, birbirinden ilginç ilişkiler resmediyor.

Tüm bu sıkıntı ve acıların, çoğunlukla karlar içinde, en azından buz gibi havada yaşanıyor oluşu, filmin içeriğine çok uygun düşmüş, esere puslu gri bir atmosfer kazandırmış. Yönetmen August ve görüntü yönetmeni Jörgen Persson, usta işi renk ve ton çalışmasıyla bu etkiyi güçlendirmiş, insanın ruhunu etkileyen bir film yapmışlar.

Filmin adının kaynağı, küçük Pelle’nin arkadaş olduğu Erik’in hayalleri. Diğerleri gibi üç kuruşa çalışan bir amele olan Erik, yaşama sevgisiyle dolu, böyle bir kaderi kabullenmek istemiyor, Çin’i, Avustralya’yı, ABD’yi görmek, hatta fethetmek arzusunda. Yaşlı Lassefar’ın en büyük düşü ise oğluna ve kendisine bakacak bir kadın bulup pazar sabahları yatakta kahve içmek…

Metnin en etkileyici yanlarından biri bu baba kişiliği. Bergman filmlerinin gediklisi Max Von Sydow’un akla seza bir yetkinlikle canlandırdığı Lassefar, bir küçük ademoğlu. Adaletsizliğe, insanların acımasız davranışlarına karşı çıkması gerektiğini biliyor ama buna asla cesaret edemiyor. Oğlunu hırpalayan çocukları pataklamak, taş kalpli kahyaya meydan okumak gerektiğinde Pelle’ye söz verdikleriyle yapabildiği arasında derin bir uçurum oluyor.

Fakat Pelle suçlamıyor babasını. Onun elinden gelenin en iyisini yaptığını biliyor. Küçük köşesinde huzurlu birkaç gün daha geçirmekten başka bir amacı yok adamcağızın, etliye sütlüye karışmadan yaşarken oğluna hayatın değerli yönlerini öğretmeye de çalışıyor, onu seviyor ve her şeyini beğeniyor, onaylıyor.

Günün birinde Pelle zor bir şeylerin üstesinden gelir, “fatih” adına layık işler başarabilirse, bunda babasından aldığı bu güvenin büyük payı olacak.

Sözün kısası adam küçük ama oğluna çok büyük değerler kazandırmayı başarıyor.

Lassefar’ı bunca etkili kılan da bu…
  

Ödülleri:
En İyi Film dalında Altın Palmiye
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre ve Oskar ödülü; En İyi Erkek Oyuncu dalında Oskar adaylığı (Sydow)
Ayrıca 20 ödül ve 4 adaylık.

Meraklısına:
New York Times gazetesinin hazırladığı “En  İyi 1000 Film” rehberinde yer aldı.

“Den Goda Viljan / The Best Intentions” gibi başka Bille August filmlerinde de çalışan besteci Stefan Nilsson, En İyi Yabancı Film dalında Oskar’a aday gösterilen “As It Is in Heaven / Cennetin Müziği”nin (Kay Pollak, 2004) etkileyici müziklerini de imzasını atmıştı.

Açık Gazete, 22 Haziran 2012

Pelle the Conqueror / Pelle erobreren / Fatih Pelle
Yönetmen: Bille August
Senaryo: Per Olov Enquist, Bjarne Reuter, Bille August (Martin Andersen Nexö’nün aynı adlı romanından)
Yapımcı: Per Holst
Oyuncular: Pelle Hvenegaard (Pelle), Max von Sydow (Lassefar), Erik Paaske (Forvalter), Björn Granath (Erik), Astrid Villaume (Bayan Kongstrup), Axel Strobye (Bay Kongstrup)
1987 Danimarka, İsveç yapımı, 157 dakika
Gösterim tarihi: Mart 1989
DVD Firması: ANS / Palermo


13 Temmuz 2012 Cuma

Biutiful

IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 64
Manalı Filmler: 9,5

Etkileyici, hatta çok sarsıcı…

Ki bu çok normal; altında Inarritu’nun imzası var.

Hatırlayalım kim olduğunu: 2000 yılında muhteşem “Amores Perros / Paramparça Aşklar-Köpekler” filmiyle kendini dünyaya tanıtan Meksikalı yönetmen… Daha sonra yaptığı uzun metrajlar ise “21 Grams” ve “Babel”… İki Oskar adaylığı var, ayrıca “Paramparça”dan sonra bu yıl da “Biutiful” Yabancı Film kategorisinde Oskar adayı oldu.

Fakat ödüller Inarritu’yu anlatmaya yetmez.

Ağır dramlara cesaretle yaklaşan, izleyicisinden de aynı tavrı bekleyen biridir o; filmleri serttir, tokat gibi çarpar insana.

Yaşayan en önemli yönetmenler arasında sayılmasının nedeni hem sinema zanaatına hakim ve kesinlikle çok yetenekli olması, hem de duyarlılığı… Tüm filmlerinde bireylerin iç dünyalarını olduğu kadar çevrelerini saran toplumsal dokuyu da irdeliyor, çeşitli sorunlara işaret ediyor.

Bu bağlamda, adeta her filmi birer ünlem işaretidir.

Bu kez de, korsan CD, çanta vb eşyaların sokaklarda satışını organize eden Uxbal’ın öyküsünü anlatırken, hem günümüzde çok az yönetmenin cesaret edebildiği kadar toplumsal olanın içinde, hem de ana karakterinin peşinden bir an ayrılmıyor, “küçük insan” denilen yapıdan dev bir anatomi çalışması çıkartıyor. Ayrıca, Uxbal’ın kanser hastası oluşu ve birkaç aylık ömrü kaldığını öğrenmesi, Inarritu’ya yaşam, ölüm, miras bırakmak, sevdiklerinle vedalaşmak gibi spiritüel temalara açılma imkanı veriyor.

İlginç noktalardan biri Uxbal’ın ölülerle iletişim kurabiliyor oluşu, bu özelliğiyle tanınıyor, örneğin cenazelere çağrılıyor, ölülerin “öte tarafa” geçmesine yardımcı oluyor. Fakat senaryo işin bu kısmıyla fazla ilgilenmiyor. Bunu da karakterin çözümlenmesinde dikkate alınması gereken bir veri olarak kullanıyor sadece, bu veriyi ekleyince filmin ana öyküsü, ölümün bu kadar bilincinde olan bir adamın ölüme hazırlanması biçimine dönüşüyor.

Inarritu’nun asıl ilgilendiği yine bireyler ve bir balık ağı misali içinde yaşadığımız doku. Hatırlarsanız, daha önceki filmlerinde de birbiriyle ilgisiz, ama hayatın küçük anlarında yolları kesişen bireylerin öyküsünü anlatmış, dünyanın öte yanındaki bir olayın sonucunun gelip sizi bulabileceğini (vurabileceğini) vurgulamıştı. Bu kez hikayesi İspanyol Uxbal’la kesişenler arasında Çinliler ve Senegalliler de var. Dev bir kentte yerlerini bulmak, karınlarını doyurmak için didinip duruyorlar.

Inarritu’nun dikkat çeken bir başka özelliği ise film zamanıyla oynamak gibi yapısal deneylere girişmesiydi. İlk üç filminde hep senaryo yazarı Guillermo Arriaga ile birlikteydi, bir süredir ayrılar. Bu kez Inarritu yapısal deneylere boş vermiş, dümdüz, alışageldiğimiz biçimde anlatıyor öyküsünü, hatta o kadar ki tüm film “kamerayı koyup çekmişler” izlenimi veriyor. Uğraşılmamış gibi.

Oysa her anı titizlikle tasarlanmış ve ustalıkla kotarılmış bir film bu (Zaten sadece kurgusu 14 ay sürmüş). O yüzden çok etkili. Örneğin cesetleri sahile vuran talihsiz göçmenleri unutamayacaksınız.

Hele o vicdan azabı (ve haliyle Bardem’in yüzü) zaten belleğinizden çıkmayacak…
Açık Gazete, 16 Aralık 2010

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film ve Erkek Oyuncu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 14 ödül ve 30 adaylık.

Biutiful
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Senaryo: Alejandro González Iñárritu, Armando Bo, Nicolás Giacobone
Oyuncular: Javier Bardem (Uxbal), Maricel Álvarez (Marambra), Hanaa Bouchaib (Ana), Guillermo Estrella (Mateo), Eduard Fernández (Tito), Cheikh Ndiaye (Ekweme)
Yapımcılar: Fernando Bovaira, Alejandro González Iñárritu, Jon Kilik
2010 Meksika, İspanya ortak yapımı, 148 dakika
Gösterim tarihi: 28 Ocak 2011
DVD firması: Tiglon

23 Mart 2012 Cuma

Sefiller

Çünkü “Sefiller” bir uyarlama değil, Hugo’nun eseri üzerine bir tür zihin alıştırmasıdır. Romana saygı duruşunda bulunan, bağımsız bir metindir; “kötü bir ‘Sefiller’ uyarlaması” olduğunu söylemek haksızlık olur

IMDB: 7.4
Rotten Tomatoes: %79
Manalı Filmler: 9,0

Avrupalı yönetmenlerden ikisine çok özel bir sempatim var: Lina Wertmüller ve Claude Lelouch… Wertmüller 1928 İtalya doğumlu, ilk filmini 1963’te yapıyor. 1937’de Fransa’da doğan Lelouch ise 1960’ta ilk filmini çekiyor. Lelouch’un yıldızı 1966’da -senaryo Oscar’ı aldığı- “Un Homme et une Femme / Bir Kadın Bir Erkek”le, Wertmüller’inki ise 1965’te “Let’s Talk About Men” ve 1972’de Cannes’da En İyi Yönetmen ödülüne değer görüldüğü “The Seduction of Mimi / Onuru Kırılmış Metalürji İşçisi Mimi” ile parlıyor.

Daha ilginci bu iki yönetmenin dünyalarının çok paralel olması. Lelouch’un daha estetik, Wertmüller’in daha ironik olması dışında birbirlerine o kadar yakın duruyorlar ki birini anlamak, ötekini tanımayı sağlıyor.

Deneyelim:

Lelouch filmlerinin bildiğimiz anlamda bir konuları yoktur. Çünkü Lelouch eserlerinde “hayatı” anlatır. Filmini -çoğunlukla- öykünün en başından, yani doğumdan başlatır, ana karakteri ölüme çok yaklaştığı döneme kadar izler.

Lelouch filmleri çok uzundur. Senaryolarını geniş tutar, ayrıntı gibi görünen onlarca olaya girer, çok esnek bir yapı kurar, bu yüzden insanda filmin daha kısa olması gerekirmiş duygusu uyandırır. Çağdaş film öyküleriyle kıyaslayınca Lelouch öyküleri klasik roman yapısını andırır. Arada uzun esler verse de malzemesi bir romandaki kadar yoğun ve dramatiktir.

Öykü, öyküleme ve senaryoda olduğu gibi reji anlayışında da başına buyruktur. Işıkla, renkle, görüntüyle oynar, yer yer denemeler yapar. İki dakika boyunca kamera oyuncunun yüzünde sabit kalırken, aynı filmin bir başka iki dakikası birkaç 360 dakikalık çevrinme ve onu izleyen çok uzun şaryolarla geçebilir. Çünkü o sahnelerini herhangi bir sinema anlayışına uygun olarak değil, kendi dünyasının gerektirdiği biçimde kurar.

Estetikten ödün vermez: Tam bir mükemmeliyetçi, has sinemacıdır… Filmleri ilk planından sonuncusuna sinema kokar. Yalnızca Lelouch filmlerinde rastlanabilecek öyle planlar vardır ki başlı başına birer sinema dersidirler. Çok sevdiği geniş açılı çekimlerle seyirciyi anlattığı dünyanın birinci elden tanığı haline getirir, “Sefiller”de olduğu gibi eşsiz bir görsel ziyafet çeker.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”i iki dakikadan fazla bir süre Belmondo’nun yüzünün yakın planıyla başlatabilir. Üstelik bu asla bağlı kalmak kaygısı gütmediği romandan alınmış bir sahneye ait ve fakat filmin içinde kullanmadığı bir plandır.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”i yaparken Bay Ziman’ın öyküsünü de araya sıkıştırıverir, seyirciyi, savaşın sürdüğünü ve Hitler’in ABD’ye iki atom bombası attığını sanan bir insanın dramıyla baş başa bırakır.

O kadar kendine özgüdür ki böyle bir “Sefiller” filmini ancak o yapabilir. Ortaya koyduğu eser çok özgür bir yapıdadır, o yüzden “uyarlama” biçiminde algılayanları şaşırtır.

Çünkü “Sefiller” bir uyarlama değil, Hugo’nun eseri üzerine bir tür zihin alıştırmasıdır. Soderbergh’in “Kafka”da yaptığı gibi Lelouch da Hugo’nun “Sefiller”ine çok uygun bir karakter yaratmış, onu “İnsanlık tarihinin en sefil dönemi” diye tanımladığı 20. yüzyılda yaşatmış, başından Jan Valjean’ın yaşadıklarına benzer olaylar geçirtmiştir. Film “Sefiller”e saygı duruşunda bulunan, bağımsız bir metindir; “kötü bir ‘Sefiller’ uyarlaması” olduğunu söylemek haksızlık olur.

O kadar kendine özgüdür ki “Sefiller”e selam yolladığı filminde romandan aynen alınmış sahnelere de yer verir. Sanki bu tavrıyla, kendisinden bir “Sefiller” uyarlaması bekleyenleri selamlamakta, “Bakın, Hugo’ya çok uygun bir biçimde de çekebiliyorum, ama canım böyle çekmek istemiyor, bu sahneleri aralara sizin için koydum” demektedir.

Dahası var: Hugo’nun “Sefiller”de yazdığı, insanların başlarından hep aynı olayların geçtiği biçimindeki tümceleri filmine yerleştirir, filmi çözümlemeye girişecek “dedektif seyircilere” en önemli ipucunu kendi elleriyle sunar.

Yani Lelouch tüm filmlerinde olduğu gibi “Sefiller”de de, insanların başından geçen işte o olayları, yani “hayat”ı anlatmış, kendi “Sefiller”ini yaratmıştır.

Lelouch işte bu kadar kendine özgüdür…

Sinema, sayı: 17, Mart 1996

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre
Ayrıca 4 ödül ve 1 adaylık

Les Misérables / Sefiller
Yapım, senaryo ve yönetim: Claude Lelouch (Victor Hugo’nun aynı adlı romanından esinlenilerek)
Görüntü yönetmeni: Philippe Pavans de Ceccatty, Claude Lelouch
Müzik: Francis Lai, Philippe Servain, Erik Berchot, Michel Legrand, Didier Barbelivien
Kurgu: Helene de Luze
Sanat yönetmeni: Jacques Bufnoir
Kostüm: Dominique Borg
Oyuncular: Jean-Paul Belmondo (Henri Fortin/Jean Valjean), Michel Boujenah (Andre Ziman), Alessandra Martines (Elisa Ziman), Ticky Holdago (Kibar serseri), Clementine Celarie (Catherine/Fantine)
1995 Fransa yapımı, 174 dakika
Dağıtımcı firma: Umut Sanat Ürünleri/UIP
Gösterim tarihi: 2 Şubat 1996

2 Aralık 2011 Cuma

Fareler Ve İnsanlar

IMDB: 7.8
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 9.5

Lewis Milestone'un anısına
(30 Eylül 1895 – 25 Eylül 1980)

“Kimdir, önemi nedir?” sorusunun kısa cevabı şu olabilir: 1910’lardan 60’lara uzanan etkileyici bir kariyere sahip bir yönetmen, ana akım sinemanın ilk büyük ustalarından biri. Uzun kaydırmalarla sahnenin duygusunu ve olay örgüsünü kesintisiz aktarmak gibi bazı anlatım tekniklerini keşfetmekle kalmamış, mükemmel uyguladığı için haleflerini ciddi biçimde etkilemiş bir şahıs.

Milestone yoksulluğu iyi bilirdi: 19 yaşında ABD’ye ayak bastığında cebinde sadece 6 dolar vardı.

Savaşı da iyi bilirdi: Rus ordusuna katılma zorunluluğundan kurtulmak için ülkesinden kaçmış, ama ABD adına savaşmaya mecbur kalmıştı.

Bu ikinci zorunlu yaşama/öğrenme sürecinden ilk başyapıtı “All Quiet On The Western Front / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” doğdu. Şu nokta özellikle ilginç: Milestone Fransa topraklarında Almanya’ya karşı savaşmıştı, film ise Fransızlarla çarpışan Alman gençlerinin dramıdır. Yönetmenin zamanında “düşman” bilip kurşun sıktığı kişileri böyle bir sevgi ve duyarlılıkla işleyebilmesi şaşırtıcı ve takdire şayandır… Film hala önemli bir eser olarak görülür, romanın yazarı Erich Maria Remarque’a da yakışan bir iştir: Güçlü, namuslu, insancıl ve kesinlikle savaş karşıtı...

Aynı sıfatlar bir farkla ikinci Milestone başyapıtı için de geçerli: “Fareler Ve İnsanlar”daki savaş cephede değildir, yaşama kavgasının etkileyici bir belgesidir film.

Milestone yolu Holivud’a düşene kadar bulduğu her işte, hatta –filmin ana karakterleri gibi- gezici işçi olarak bile çalışmıştı, o acı tecrübelerin izleri filme damgasını vurdu, aslına sadık bir uyarlama çıktı ortaya. Diyalogların argodan arındırılması dönemin şartlarının bir gereğiydi, bunun dışında filmde aslına aykırı bir şey yoktur. Daha da önemlisi film, yazarın çok önemsediği için farklı eserlerinde de işlediği temaları aynı ciddiyetle ve ustalıkla ele alır: Yalnızlık, dostluğun önemi, daha iyi bir hayata duyulan özlem, hayaller ve tüm umutları ezip geçen toplumsal şartlar… Steinbeck’i bir yazar olarak en çok ilgilendiren mesele insanı anlamaktır, daha iyi bir dünyanın insanların birbirini tanımasıyla mümkün olabileceğini çünkü tanımanın kabullenmeyi, hatta sevmeyi getirdiğini söyler. Örneğin 1992 tarihli uyarlamaya kıyasla Milestone’un filmi, tüm ana karakterlerin iç dünyasına mümkün olduğunca girer.

Milestone’un “uyarlama bilinci” çok üst seviyede, bu proje için en doğrusunun romanın ayak izinden ayrılmamak olduğunu iyi kavramış, bu tavrı filmin her anına ve öğesine yaymış. Oyunculuklar, reji ve mizansen vb her şey Steinbeck’in yaklaşımını (örneğin hümanizmini) perdede canlandırmak hedefine uygun olarak düzenlenmiş. Yönetmenin ustalığı sayesinde film, romanla aynı seviyede olabilmiş. Özellikle Candy’nin yaşlı köpeğinin vurulduğu sahne gibi bölümler çok etkileyici. Bugünden bakınca sadece Curley’nin karısının öldüğü sahne zayıf görünüyor, onun dışındaki her şey çok kuvvetli, insanın ruhunda iz bırakıyor.

Lennie ile George’un unutulmaz hikayesini bilenler bu filme zaten kayıtsız kalmayacaklardır. Bilmeyenlerinse zaten büyük bir eksiği var.

Ödülleri:
En İyi Film dahil dört dalda Oskar adaylığı.

Meraklısına:
Gary Sinise’ın yönettiği (1992 tarihli) uyarlama da hiç fena değil, siyah beyaz filmlerden hoşlanmayanlar onu tercih edebilir, fakat bilmeliler ki bu versiyon çok daha iyi.

Açık Gazete, 23 Eylül 2011

Of Mice and Men / Fareler Ve İnsanlar
Yönetmen: Lewis Milestone
Senaryo: Eugene Solow (John Steinbeck’in romanından)
Yapımcılar: Lewis Milestone, Frank Ross
Oyuncular: Burgess Meredith (George), Betty Field (Mae), Lon Chaney Jr. (Lennie), Charles Bickford (Slim), Roman Bohnen (Candy), Bob Steele (Curley), Leigh Whipper (Crooks)
1939 ABD yapımı, 111 dakika
DVD firması: As Sanat

6 Ocak 2011 Perşembe

Gazap Üzümleri

IMDB: 8,3 (159. sırada)
Allmovie: 5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 8,5

Bilinçli bir sinemasever daha ne ister?

Kamera arkasında sinema tarihinin en ünlü ve başarılı yönetmenlerinden biri.

Büyük çoğunluğu gerçek mekanlarda yapılmış, titiz çekimler; muhteşem siyah beyaz görüntüler.

Olağanüstü bir oyuncu kadrosu.

Ve Nobel ödüllü usta bir yazarın, edebiyat tarihinin en başarılı romanlarından biri olan eseri…

“Gazap Üzümleri”nde John Ford kriz yüzünden çiftliklerini kaybeden bir ailenin geçici iş aramaya endekslenen uzun yolculuğunu, bu süreçte yaşadıkları acı tatlı olayları anlatıyor.

Bir başka deyişle bu roman (ve de film), “Zeitgeist: The Movie” filminde kimler tarafından, nasıl ve ne amaçla çıkartıldığı anlatılan 1929 ekonomik krizinin toplumsal hayatta yarattığı depremi en iyi anlatan metinlerden biri… “Büyük Buhran” denen yıkımı kendileri için kullanan çıkar birliklerini, örneğin polisin meyve üreticileriyle nasıl bir kirli ilişki içinde olduğunu sergileyen bir ibret vesikası…

Steinbeck o kadar usta bir yazar ki, tümüyle maddiyata odaklanmış insanların sıkıntılarını akıllıca resmetmekle kalmıyor, bunu yapabilecek mecali bulamayan insanları anlatırken, bir punduna getirip ruhani değerlerle ilgili arayışı da işlemeyi de başarıyor. Örneğin inancını yitirmiş bir din adamının yönetmek zorunda kaldığı cenaze töreninde yaptığı konuşma, herhalde tüm edebiyat tarihinin en iyi yazılmış diyalogları arasında (maalesef filmde hayli kısaltılarak kullanılmış).

Bu filmin bir başyapıt olduğu çok belli. Adeta kusursuz bir eser. Tek bir sorunu var: Film ekonomisi yüzünden romandaki malzemenin genişliğine ulaşılamamış, Steinbeck’in o unutulmaz finali yapılamayınca film eksik kalmış, daha da kötüsü bu eksiklik çok belli oluyor... Sadece final de değil, bazı yan hikayeler romandakinden daha hızlı, kestirme yollarla ilerletilmiş, bazı sahneler daha kısa, bebeğin ölümü gibi bölümler zaten yok.

Bu haliyle bile çok etkili, film boyunca “yazık bu insanlara” çığlığı yükseliyor içinizden…

Sözün kısası sevgili okur, filmi izlemen ne kadar şartsa, romanı okuman daha bile elzem…

Meraklısına:
ABD toplumsal hayatından renkli kişi ve olayları hikaye eden şarkılarıyla ünlü olan Bruce Springsteen 1995’te adını romanın ana kahramanından alan “The Ghost Of Tom Joad” (Tom Joad’un Hayaleti) isimli bir albüm yaptı. Esere adını veren şarkıda sanatçı, Yeni Dünya Düzeni ile ilişkilendirdiği yoksulluğu eleştiriyor. Bir kamp ateşinin başında oturmuş Tom Joad’un hayaletini beklerken, vedalaştıkları sahnede annesine söylediklerini anımsıyor, yineliyor (Bkz: Seçme Replikler).

Seçme replikler:
Casy: Buradaki yaşlı adam, bir hayat yaşadı ve sonra öldü. İyi bir insan mıydı, kötü müydü bilmiyorum. Bunun bir önemi yok. Birinden bir şiir duymuştum. Şöyle diyordu, ''Yaşayan her şey kutsaldır.'' Ölmüş, yaşlı bir adam için dua etmek istemem, çünkü onun bir derdi yok. Dua edeceksem, yaşayan ve nereye gideceğini bilemeyenler için ederim. Büyükbabanın böyle bir sorunu yok. O artık işini bitirdi, öyleyse üzerini örtün ve onu uğurlayalım.

Bir adam: Size anlatmaya çalıştıklarımı anlamam bir senemi aldı. Anlamam için iki çocuğumun ve karımın ölmesi gerekti. Kimse anlatamazdı bunları bana. Size, çocuklarımın çadırın içinde, göbekleri şişmiş, bir deri bir kemik kalmış hallerini anlatamam. Yavru köpekler gibi sızlayıp, inliyorlardı. Ben etrafta koşturup iş arıyordum. Para için değil, maaş için değil. Bir fincan un ve bir kaşık yağ için... Sonra doktor geldi. ''Çocuklar kalp yetmezliğinden öldüler'' diye yazdı kağıda. Kalp yetmezliği mi? Küçük göbekleri bir domuzun mesanesi gibi şişmişti.

Tom: Belki her şey Casy'nin dediği gibidir. İnsanların kendi ruhu yoktur, sadece hepimiz olan büyük bir ruhun bir parçası vardır herkesin içinde. Eğer öyleyse…
Annesi: Öyleyse ne Tom?
Tom: Öyleyse fark etmez. Karanlıkta her yerde olacağım. Baktığın her köşede. Aç insanlar doysun diye kavga verildiğinde orada olacağım. Ne zaman polis birini dövse, orada olacağım. Sinirlenip bağıran adamlar olunca karşına çıkacağım. Aç çocuklar yemeğin hazır olduğunu duyup güldüklerinde, orada olacağım. Ve insanlar kendi yetiştirdiklerini yiyip, kendi inşa ettikleri evlerde yaşayınca, orada olacağım.

Anne: Bir kadın, bir erkekten daha kolay değişebilir. Erkekler, hayatı bölümler halinde görür. Bebek doğarsa veya birisi ölürse bu bir bölümdür. Bir çiftlik sahibi olup, kaybederse, bu bir bölümdür. Ama bir kadın için, her şey bir akıntı gibi devamlıdır. Küçük engeller vardır, ama nehir akmaya devam eder. Bir kadın hayatı böyle görür.
Baba: Olabilir ama zor günler geçirdiğimiz kesin.
Anne: Biliyorum. Bizi güçlü yapan da bu. Zenginler gelirler ve ölürler, sonra çocukları da iyi olmaz, onlar da ölür. Ama biz gelmeye devam ederiz. Bizler yaşayan insanlarız. Bizi ezemezler. Silemezler. Biz sonsuza dek varolacağız. Çünkü biz halkız...

The Grapes Of Wrath / Gazap Üzümleri
Yönetmen: John Ford
Senaryo: Nunnally Johnson (John Steinbeck’in aynı adlı romanından)
Yapımcı: Darryl F. Zanuck
Oyuncular: Henry Fonda (Tom Joad), Jane Darwell (Anne), John Carradine (Casy), Charley Grapewin (Büyükbaba), Dorris Bowdon (Rose), Russell Simpson (Baba)
1940 ABD yapımı, 128 dakika, siyah beyaz
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox

29 Kasım 2010 Pazartesi

Sonsuz Sokaklar

Fellini iki karakterinin iç dünyalarını ustalıkla sergilemekle kalmaz, hayata tutunamamaktan kaynaklanan acılarını da seyirciye geçirmeyi başarır

IMDB: 8,2 (202. sırada)
Rotten Tomatoes: % 97
Allmovie: 5 yıldız
Manalı Filmler: 9,5
“Sinema Tarihinin En İyi 1000 Filmi” listesinde 52. sırada

Dino De Laurentiis’in anısına
(8 Ağustos 1919 – 10 Kasım 2010)


Fellini’nin önemli özelliklerinden biri, filmlerinde aslında hep kendini anlattığını gizlememesidir. Ne eserinde saklar bunu, ne de söyleşilerinde. Hayattan her ne anladıysa filmlerinde vardır, ne yaşadıysa, ne hissettiyse… Bu durumla barışıktır. Eserleri, bir insan olarak geçirdiği dönüşümün, gelişimin de izlerini taşır. Örneğin Bergman gibi Fellini de önemli bir öğretmendir; eserleri hem sinema, hem de hayat hakkında değerli bilgiler içerir; meraklısı için bu bilgeliğin gelişimini incelemek ilham verici, hatta aydınlatıcı olabilir.

Bu açıdan bakıldığında “Sonsuz Sokaklar”, tüm Fellini repertuarından ayrı bir yerde durur; benzersizdir, özeldir… Henüz yönetmeni toplumcu İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımından kopamamıştır, ama ilerde başta “Otto e Mezzo / 8,5” olmak üzere, “Casanova”, “Ruhların Jülyeti” gibi filmlerinde yapacağı ruhbilimsel analizler için gerekli eğilim, arzu ve birikimi de barındırmaktadır. Biri dışa/hayat, diğeri içe dönük iki tutunamayanın hüzünlü hikayesini anlatan film bu iki eğilimin güçlü bir sentezidir.

“La Strada”yı çektiğinde Fellini henüz 34 yaşındaydı. Ünlü bir senaristti, ama yönetmenliğe yeni alışıyordu. Geçmişiyle yakından ilgili bir film yapmış, beğeniyle karşılanmıştı (Doğduğu Rimini kasabasındaki gençlerin umutsuz yaşantılarını anlatan “Il Vittolini / Aylaklar”). Henüz “Amarcord” gibi çok daha kişisel filmlerin fikri bile yoktu ortada, Fellini dünyayla arasında bir köprü inşa etmeye çalışıyor, içselliğini keşfetmeye, binlerce insanın anlayarak izleyebileceği filmler için malzeme çıkarmaya uğraşıyordu (Tüm filmlerinde “aslında bulduklarını değil aradıklarını anlattığını” söyleşilerinde sık yinelemiştir).

“La Strada” bu köprüyü, bireyle toplum arasındaki ilişkiyi resmeder ve o gün itibariyle Fellini’nin içinde bulunduğu duygusal dünyayı yansıtır. Bakış açısı karamsardır, ama sevgiye vurgu yapmayı da ihmal etmez.

“Sonsuz Sokaklar”ı arşınlayan iki kişiden baskın olanı gösteri sanatçısı Zampano’dur. Vücuduna sardığı zincirleri kırarken, kendisine yardımcı olması için ailesinden satın aldığı Gelsomina onu asiste eder, gösteri sonrasında para toplar. Cahil, kaba saba bir adamdır Zampano, genç kadınla iletişim kurmaz, duygularını anlamaya çalışmaz, gösterilere katıldığında bile onu takdir etmez, hatta “ıssızlığın ortasında” bırakıp gider. Gelsomina’nın onsuz yaşayamadığını öğrendiğinde, Zampano’nun da hayatını sürdüremeyeceğini hissettirir Fellini; “yol arkadaşını” ve onunla arasındaki bağın gücü anlayamamasının bedelini ödeyecektir…

Birbirine hiç benzemeyen, birbirini çok az tanıyan iki insan arasındaki garip bağın hikayesidir “La Strada”. Aşk mı dostluk mu olduğu belirsiz, ama güçlü bir bağlılık, hatta bağımlılık olduğu kesin bir ilişkinin analizidir.

Fellini iki karakterinin iç dünyalarını ustalıkla sergilemekle kalmaz, hayata tutunamamaktan ve o bağımlılığın yükünü kaldıramamaktan kaynaklanan acılarını da seyirciye geçirmeyi başarır. İşte bu yüzden hayli dokunaklı bir filmdir “Sonsuz Sokaklar”.

Genelde şiirsel olduğu tespiti yapılır, oysa düpedüz ağıttır…

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Oskar; Özgün Senaryo dalında Oskar adaylığı
Ayrıca 6 ödül, 3 adaylık

La Strada / The Road / Sonsuz Sokaklar
Yönetmen: Federico Fellini
Senaryo: Federico Fellini, Tullio Pinelli, Ennio Flaiano
Yapımcılar: Dino De Laurentiis, Carlo Ponti
Oyuncular: Anthony Quinn (Zampano), Giulietta Masina (Gelsomina), Richard Basehart (Il Matto), Aldo Silvani, Marcella Roverea, Livia Venturini
1954 İtalya yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: Mayıs 1957
DVD firması: As Sanat

20 Eylül 2010 Pazartesi

Bir Kadın Meselesi

Huppert’in inanılmaz ölçülü bir oyunculukla canlandırdığı Marie’nin sonunu hazırlayan, hayata dair bilincinin fena halde kıt olması. Çoğu şeyi göremiyor, görebildiklerini de reddediyor, böylece yarattığı yanılsamayı gerçeklik sanarak yaşıyor

IMDB: 7,7
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler: 9,0

12 Eylül günü dünyaya veda eden Claude Chabrol, Fransız Yeni Dalga akımını başlatan yönetmen olarak tanınıyordu. Hiçbir zaman Cahiers du Cinéma dergisinde birlikte çalıştığı (sonraki yıllarda Yeni Dalga’nın önde gelen yönetmenleri olarak dünyaca tanınan) François Truffaut ve Jean-Luc Godard kadar ünlü olmadı ama 60’dan fazla filmi ve “auteur” kuramına katkılarıyla yalnız Fransa’da değil, tüm dünya sinemasında etkili oldu.

1958’de gerçekleştirdiği ilk filmi, Yeni Dalga akımını başlatan “Le beau Serge”le birlikte Chabrol, ölümüne kadar sürdüreceği sinemasal kimliği kurmuştu: Psikolojik gerilim türünün tutkunu ve ustasıydı; insanın iç dünyasını incelemekten hoşlanır, çoğunlukla ana karakterini zarara uğratan hatta felaketlere sürükleyen bilinçsizliğe özel ilgi gösterirdi.

Karakterleri yokuş aşağı yuvarlanırken Chabrol, mesafeli bir yaklaşımla olayları gözlemler ve kaydeder, iç dünyalarına en çok yaklaştığı anlarda bile tarafsızlığını korur, izleyiciye kendi kararını verme şansı tanır. Filmlerinin önemli bir bölümünde “ana kahraman”, sıradan bir insandır; bastırılmış duyguları yüzünden seyirci onu ancak yüzeysel tanıyabilir, sahip olduğu burjuva değerleriyle –çoğunlukla şiddete ve suça yol açan- tutku arasındaki çatışma gerilimi yaratırken, “gerçekte kim olduğunu” ne kendisinin, ne de seyircinin bildiği ana karakter hep gizemini korur. Öykü ilerledikçe, gerilim karşısındaki tavrı (örneğin tutkusunu açığa çıkarması veya bunu reddetmesi) ana karakterin gizemini azaltır, bir sonraki an ne yapacağı tahmin edilebilir hale gelir; öte yandan, ruhunun karanlık labirentlerinde başka nelerin olduğu ve başına tam olarak neyin geleceği soruları giderek güçlenir; gerilim ve gizem birbirini besleyerek çoğalır.

Mükemmel kurulmuş ve kotarılmış bir film olan “Bir Kadın Meselesi”, yönetmenin temel özelliklerini iyi yansıtması ve özellikle hayata dair bilinç eksikliğinin yol açtığı sorunları ve insanlık durumlarını göstermesi bakımından önemli bir eser...

2. Dünya Savaşı yılları, Fransa işgal altında, yoksulluk dorukta… Erkeklerin önemli bölümü ya öldürülmüş, ya tutuklanmış veya cephede. Özellikle genç kadınlar için çocuk yapmak çekici bir şey değil, ancak ağır hayat şartlarının toplumsal ahlakı erozyona uğratacağından korkan devlet, kürtaj yasağına aykırı eylemleri şiddetle cezalandırıyor.

Ev hanımı Marie, “bir elinde cımbız / bir elinde ayna/ umurunda mı dünya” modeli bir kadın. Hem eğitimsiz, hem cahil. Şarkıcı olmayı düşlüyor, iyi yaşamayı arzuluyor; başka da hiçbir şey umurunda değil. İki çocuğuyla ayakta kalmaya çalışırken, savaşta esir düşmüş kocasıyla hiç ilgilenmiyor, adam eve döndükten sonra bile… Bir arkadaşına yardım edip başarılı olunca yasadışı kürtaj yaparak para kazanmaya başlıyor, sokak kadınlarına oda kiralamak gibi başka kazanç yolları icat ediyor. Zenginleştikçe şımarıyor Marie, yeni hayatına tutkuyla sarılıyor. Tutuklandığında aklı başına geliyor, ama artık çok geçtir…

Huppert’in inanılmaz ölçülü bir oyunculukla canlandırdığı Marie’nin sonunu hazırlayan, hayata dair bilincinin fena halde kıt olması. Uyanık bir kadın o, ama akıllı değil. Onu sevmediğini yüzüne karşı haykırmasının, onu kesinlikle yanına yaklaştırmamasının kocasını nasıl etkileyeceğini anlayamıyor. Başka bir erkeğin yatağına girmesinin de. Yarım yamalak bilgiyle kürtaj yapmasının “hastalarına” zarar verebileceğini düşünmüyor, hatta aralarından birinin ölmesini bile umursamıyor. Çoğu şeyi göremiyor, görebildiklerini de reddediyor, böylece yarattığı yanılsamayı gerçeklik sanarak yaşıyor. örneğin Yahudi olduğu için Nazilerin alıp götürdüğü en yakın arkadaşının, dinini bilmediği ortaya çıkıyor, gerçeği öğrenince de, bir gün geri döneceğine inanmayı yeğliyor, o şekilde giden kimsenin geri dönmediğini bilmesine rağmen...

1943’te idam edilen Marie-Louise Giraud’un öyküsünü anlatırken Chabrol, akıllıca bir tutumla hikayeyi geniş tutmuş, Marie’nin arkadaşları ve müşterilerini de kapsamasını yeğlemiş. Senaryo, ağır toplumsal koşulların kadınlara yaşattığı zorlukları işlerken, “uyanık” ve bencil davranarak o darboğazdan çıkılamayacağını vurguluyor, kurtuluşun daha yüksek seviyede şuurdan geçtiğini imliyor.

Ki o şuur seviyesi, öncelikle birlik bilincine sahip olmayı gerektirir. Sadece kızını okşayıp sevmesinin oğluna yaşattığı acıyı bile göremeyen/anlayamayan Marie (ve benzerleri) zaten o bilinç seviyesinde değillerdir…

O yüzden sonları hep trajik olur…

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı oldu; Venedik Film Festivali’nde Huppert En İyi Kadın Oyuncu seçildi.
Ayrıca 10 ödül ve 3 adaylık.

Meraklısına:
DVD hakkında geniş bilgi için tıklayınız
Fragman için tıklayınız

Story of Women / Une affaire de femmes / Bir Kadın Meselesi
Yönetmen: Claude Chabrol
Senaryo: Colo Tavernier, Claude Chabrol (Francis Szpiner'in kitabından)
Yapımcı: Marin Karmitz
Oyuncular: Isabelle Huppert (Marie), François Cluzet (Paul), Nils Tavernier (Lucien), Marie Trintignant (Lulu), Lolita Chammah (Mouche #2), Aurore Gauvin (Mouche #1), Guillaume Foutrier (Pierrot #1), Nicolas Foutrier (Pierrot #2), Marie Bunel (Ginette), Dominique Blanc (Jasmine)
1988 Fransa yapımı, 108 dakika
DVD firması: A. E. Film / Saga