Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

hümanist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hümanist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2012 Çarşamba

Özgürlük Yolu

Bu serüven, insanın hayat içindeki yolculuğunun bir metaforudur: Doğduğu an içine girdiği “benlik hapishanesi”nden kurtulup aydınlanmaya, nihai özgürlük ve mutluluğa ulaşmasının…

IMDB: 7.3
Meta Critic: %66
Manalı Filmler: 9,0

Film analizinin kilit cümlelerinden biridir: Serüven filmleri aslında ana karakter(ler)in ruhsal yolculuğunu anlatır…

Adı üzerinde spiritüel temaları işleyen filmler, insanın dünyadaki macerasını belirli bir bakış açısıyla mercek altına alır; hayatın amacı, ölüm, Tanrı vb bir dizi ana izlekten biri de insanın doğayla ilişkisidir çünkü doğa içinde bulunduğumuz hapishane, hatta bazen karşılaşabileceğimiz en ölümcül düşmandır. Bu yüzden doğanın insanlara büyük ruhsal dönüşümler yaşatma imkanı vardır. Ayrıca doğa harika bir spiritüel öğretmendir çünkü çok güçlü ve acımasızdır, insanı boyun eğmek zorunda bırakır…

Serüven filmlerindeki kahramanlar doğayla iç içedir ve çoğunlukla esaretten özgürlüğe uzanan bir macera yaşarlar. Bu serüven, insanın hayat içindeki yolculuğunun bir metaforudur: Doğduğu an içine girdiği “benlik hapishanesi”nden kurtulup aydınlanmaya, nihai özgürlük ve mutluluğa ulaşmasının…

Tam da bu yüzden spiritüel temalarla yakından ilgilenen sinemacıların bir kısmı, serüven filmi yapısına düşkündür; onların eserlerinde, filmi çözümlemek için tam nereye bakacağımız çok bellidir.

Avustralya doğumlu ünlü yönetmen Peter Weir zaten, filmlerinde hemen sadece ruhsal temalarla ilgilenmesiyle tanınıyor: Özgürlük, kendini tanıma, bireyselliğini yaşama gibi izlekler “The Truman Show”, “Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği” gibi eserlerinde belirgindir. Serüven yapısındaki “The Last Wave”, “Master and Commander: The Far Side of the World / Dünyanın Uzak Ucu” gibi filmlerinde ise doğa adeta filmin ana karakterlerinden biridir.

Weir temel ruhsal temalara ilgisini son çalışması “Özgürlük Yolu”nda sürdürüyor. Üstelik daha önce hiç ulaşmadığı bir başarıyla…

Filmin önemli bölümü geniş düzlük ve çöllerde, dağlarda geçtiği için eserde epik bir yan olması, doğayı resmeden geniş planlara bol yer verilmesi olağan. İlginç olan, Weir’ın bunlarla yakın yüz planlarını iç içe, adeta eş değer ve önemi vererek kullanması. Dünyanın doğası ile insanın doğası arasındaki farkları, çatışmayı ve birinin diğerini nasıl değiştirdiğini temelde (kelimelerle değil) görüntüyle anlatması.

Geniş doğa planları seyirciyi büyüler, adeta hipnotize eder. Doğru çekildiğinde yakın yüz planları da benzer bir etki yaratır. Bunları birleştirerek, bilinçli sentezini film boyunca daim kılarak Weir, bir tür meditatif eser yapmış… Tüm sinema tarihinde bir benzerini ancak yine onun filmografisinde görebildiğimiz bir biçim bu. Kuşkusuz gelişen sinema teknolojisi sayesinde bu filmde ulaştığı başarı “Picnic at Hanging Rock”takinden çok daha ilerde.

Böylece Rus hapishanesinden kaçan bir grup adamın macerası, insanın dünya üzerindeki serüvenini anlatan bir “kıssa”ya dönüşmüş ki bu sadece yetenekli ve usta yönetmenlerin üstesinden gelebildiği bir iş. Fakat Weir daha bile öteye gitmiş, filmi o kadar güçlü ki, adeta seyirci de ana karakterlerinkine benzer bir serüven yaşıyor.

Filmdeki her şeyin gerçek görünmesi için çok uğraşıldığı her plandan belli. Bunu en dikkatsiz seyirci bile fark etmese dahi hissedebilir. Bu gerçeklik seviyesi, filmin medidatif özüyle birleşince, eseri daha da etkili kılıyor, sonuçta seyirci, 2012 yaklaşırken yapılmış en gerçekçi ve güçlü hayatta kalma temalı filmden hem keyif, hem de hayat dersleri alabiliyor.

Ödülleri:
En İyi Makyaj dalında Oskar adaylığı.
Ayrıca 2 adaylık.

Açık Gazete, 28 Ekim 2011

The Way Back / Özgürlük Yolu
Yönetmen: Peter Weir
Senaryo: Keith R. Clarke, Peter Weir (Slavomir Rawicz'in "The Long Walk: The True Story of a Trek to Freedom" isimli romanından)
Yapımcılar: Duncan Henderson, Joni Levin, Peter Weir
Oyuncular: Dragos Bucur (Zoran), Colin Farrell (Valka), Ed Harris (Mr. Smith), Alexandru Potocean (Tomasz), Saoirse Ronan (Irena), Gustaf Skarsgard (Voss), Mark Strong (Khabarov), Jim Sturgess (Janusz)
2010 ABD yapımı, 133 dakika
Gösterim tarihi: 24 Haziran 2011
DVD firması: As Sanat

25 Ağustos 2011 Perşembe

Hiroşima Sevgilim

IMDB: 8,0
Rotten Tomatoes: %95
Manalı Filmler: 9,5

Sinema tarihinin kilometre taşlarından biri...

Bu filmin çekiciliği ve gücü, öncelikle temelindeki benzersiz fikirden geliyor: Ölmenin en korkunç ve çirkin, yaşamanın en coşku dolu ve güzel hallerinin sentezi…

Hiroşima, 1959, bir otel odası… Barış temalı bir filmin çekimleri için kentte bulunan Fransız oyuncu Elle, Japon mimar Lui ile sohbet etmektedir. Tek gecelik bir ilişki yaşanmıştır, zaten kadın sonraki gün ülkesine dönecektir. İkisi de evlidirler, üstelik eşleriyle mutludurlar. Yine de ilişkileri umulmadık biçimde derinleşir… O kadar ki, an gelir Elle hayatında ilk kez birine geçmişini anlatır: 2. Dünya Savaşı sırasında, genç bir kızken, coşkulu bir aşk yaşadığı Alman’ı, hem unutmaya, hem canlı tutmaya çalıştığı o düşman gencini…

Dışarda 14 yıl önceki felaketin izleri hala canlıdır: Elle’in gezdiği müzelerdeki, rol aldığı filmde kullanılan afişlerdeki fotoğraflar izleyicinin de gözlerini acıtır: Yanmış bedenler, radyasyon yüzünden biçimini kaybetmiş organlar, dökülmüş saçlar…

İçeride 16 yıl önceki felaketin izleri hala canlıdır: Elle anımsar ve Lui’ye anlatırken, savaş sırasında Nevers’te yaşananlar izleyicinin de yüreğine kazınır: Alman askerin ölümü, o küçük kent işgalden kurtulduğunda Elle’in hain muamelesi görmesi, soğuk bir mahzende sevgilisinin adından başka hiçbir şey bilmeden geçirdiği haftalar, aylar…

Böylece film kişisel acıyla toplumsal trajediyi birleştirir. Seyircisini her ikisinin de en derinine inmeye, en karanlık labirentlerinde dolaşmaya zorlar. Havasızlıktan boğulana veya bir çıkış bulana dek…

O kör kuyuda seyirci Elle’in 1943 ve 1959’da yaşadıklarından o kadar etkilenir ki düşünmek zorunda kalır: Ayrı ülkelerden üç insanın yaşantısı, düşleri, hayalleri, korkuları bu kadar çarpıcı olduğuna göre, bir kente atom bombası atıp 9 saniye içinde 140 bin kişiyi öldürmeye kimin ne hakkı var, kim nasıl açıklayabilir bu kıyımı?

Senaryoda Duras, bilinen öyküleme tekniklerine sırt çevirip belleğin akışını izleyen, hayli şiirsel bir anlatı kurar. Ve Resnais olağanüstü biçimde cesurdur, metni filme aktarırken, sadece hikayeye ve işlenen temalara sadık kalır, onları iyi aktarmak adına, -hele de zamanı için- çok ileri, hayli uç sayılabilecek teknikler uygular: Doğrusal akış izlemeyen, hatta çok kısa geriye dönüş sahneleriyle sık sık bölünen bir anlatı, şok kurgu, belgesel görüntülerin kurmacayla iç içe kullanılması, bazı sahnelerin mizansene değil fotoğrafa (birbiriyle bütünleşmeyen planlara) yaslanması gibi…

Sonuçta ortaya benzersiz bir film çıkar, 60 yıl sonra da dimdik ayakta kalmayı başaran bir anıt, dahiyane yazıldığı ve ustaca yönetildiği için seyircisinde kişisel bir atom bombası etkisi yapan savaş karşıtı bir belge…

Ödülleri:
En İyi Özgün Senaryo dalında Oskar’a aday gösterildi, Altın Palmiye için yarıştı.
Ayrıca 3 ödül ve 3 adaylık.

Açık Gazete, 5 Ağustos 2011

Meraklısına:
O tarihten önce çoğu kısa metrajlı 30’a yakın film çekmiş olan Resnais, atom bombasıyla ilgili bir belgesel yapmak üzere çalışmaya başlayınca düşüncesini değiştirmiş ve kurmaca bir senaryo yazması için Duras’la iletişime geçmiş… Biraz da bu yüzden belgeselle kurmacanın benzersiz bir sentezi olan film o kadar ses getirdi ki Resnais’ı da dünya çapında üne kavuşturdu, yirmiye yakın sinema filmi içinde de hala en ünlüsü “Hiroşima Sevgilim”…

Filmin senaryosu da ülkemizde yayımlandı. Üstelik Cevap Çapan çevirisi, kaçırmayın.

Hiroshima Mon Amour / Hiroşima Sevgilim
Yönetmen: Alain Resnais
Senaryo: Marguerite Duras
Yapımcılar: Anatole Dauman, Samy Halfon
Oyuncular: Emmanuelle Riva (Elle), Eiji Okada (Lui), Stella Dassas (Anne), Pierre Barbaud (Baba), Bernard Fresson (Alman sevgili)
1959 Fransa, Japonya ortak yapımı, 90 dakika, siyah beyaz
DVD firması: As Sanat

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bülbülü Öldürmek

Unutulmaz bir klasik, her açıdan önemli bir film... Tüm sinema tarihinin en özel, en etkileyici ve en çok ilham veren baba karakterlerinden biri

IMDB: 8.5 (59. sırada)
Allmovie: 5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 95
Manalı Filmler: 9,5

Bu filmde öyküsü anlatılan Atticus Finch, gerçek biri, adı Amasa Lee.

1923'te filmde anlatılana çok benzer bir davada bir zencinin savunmasını üstlenmiş.

Harper Lee'nin babası. Zaten roman ve film onun çocukluk anıları üzerine kurulu.

Ki eseri, Lee'den babasına bir güzelleme olarak da okumak mümkün.

Çocukken yaşanmış, yetişkinken değerlendirilmiş anılar...

Filmde bir tecavüz mahkeme ediliyor, iki cinayet işleniyor, ama hepsi çocukların gözünden anlatılmış. Onlar ne kadarına tanık oldularsa o kadarıyla. Ayrıca cehaleti, yoksulluğu, ırkçılığı da işleyen ve hatta gerilimli sahneleri de olan bir filmin, bir yandan da bu kadar yumuşak ve sevecen olması çok şaşırtıcı. Bir değil, iki film izliyorsunuz sanki: Biri 1930'lar Amerikasının çirkin gerçekleriyle dolu, -yarattığı duygu itibariyle- sert bir yapım. Diğeri, küçük çocuk maceralarından oluşan sevimli bir eser. Ama ikisinde de aynı üst düzey bakış açısı var, Lee'den, Peck'ten ve Foote'den gelen bir olgunluk ve hümanizm...

Atticus, Anadolu'da yaygın baba modeline uygun biri. Duygularını açık etmez, çocuğunu dizinde hoplatmaz, şımartmaz. Kesinlikle otoriter. Özellikle bunu hedeflemiyor ama korkuyla karışık bir saygı görüyor evlatlarından.

Öte yandan, tipik Anadolu babasından çok da ileri: Çocuklarına bir fiske bile vurmuyor. Baskıcı değil, anlayan biri. Çok olgun. Herkesi doğru değerlendiriyor, uygun biçimde davranabiliyor. Çok kibar. Herkese karşı. Çocuklarına da. En iyi öğretme şeklini kavramış: Örnek oluyor...

Büyük bir öğretmen. Tüm kasabaya karşı, ama ille de çocukları için.

Ama öğrenmesini de biliyor. Çocuğundan da. Örneğin Boo hakkında kızının haklı olduğunu anladığı an, o konudaki gerçekliğini ve davranışlarını hemen değiştirebiliyor. 7 yaşındaki kızından hayata dair çok önemli bir şey öğrendiğinde, sanki “artık eşit” olduklarını belirtmek ister gibi çocuğu kaldırıp sandalyenin üzerine çıkarıyor, baba-kız aynı boyda oluyorlar böylece, belki de ilk kez aynı seviyede bakışabiliyorlar.

Çocuklarının üzerinde -onlara yararlı biçimde- otorite kurmakla, onların bireyselliğine saygı duymak arasındaki o zor dengeyi incelikle uyguluyor Atticus. Örneğin kendisine ön adıyla seslenmelerini dert etmiyor. 11 yaşındaki oğlu -filmin ikinci yarısında- iki kez dikleniyor babasına, kendi arzusunun farklı olduğunu dile getiriyor. Anlıyor adam, sözle değil, ama davranışıyla hak veriyor oğluna, onaylıyor.

Eşini kaybettiğinden beri kendini çocuklarına adamış. Ama o davayı üstlenmesi söz konusu olunca duraksamıyor. Linç kültürüne aşina bir kasabada yaşadığının bilincinde, bir beyaz kadına tecavüzle suçlanan bir zenciyi savunması yüzünden, çocukları da zarar görebilir. Buna rağmen tereddüt etmiyor, tüm süreç boyunca da -yüzüne tükürenler bile olmasına rağmen- kimseye boyun eğmiyor, prensiplerinden şaşmıyor. Kızına yaptığı açıklama çok yalın, ama mana bakımından derin: “Onu savunmasam kasabada başım dik dolaşamazdım. Sana ve Jem'e bile bir şeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”

Eli silahlı bir kalabalığın karşısında durabilecek kadar cesur. Kasabanın en iyi nişancısı, ama elini silaha sürmüyor. Çünkü şiddetten hoşlanmıyor. Ve oğluna oyuncak tabancanın bile kötü bir seçenek olduğunu öğretmeye çalışıyor.

Sadece iyi bir baba değil Atticus, aynı zamanda çok büyük bir öğretmen...

Her yaştan seyirci için...

Ödülleri:
En İyi Erkek Oyuncu, Sanat Yönetimi (siyah beyaz) ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar ödülü; Film, Yönetmen, Görüntü Yönetmeni (siyah beyaz), Müzik ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Mary Badham) dallarında adaylık
En İyi Erkek Oyuncu ve Müzik dallarında Altın Küre ödülü; Film (dram) ve Yönetmen dallarında adaylık
Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı, Gary Cooper Ödülü kazandı.
Amerikan Yazarlar Birliği'nce yılın En İyi Yazılmış Dram Filmi seçildi
Ayrıca 7 ödül ve 4 adaylık.

Seçme replikler:
Atticus (kızına): Şu püf noktasını öğrenirsen kızım, her çeşit insanla iyi geçinebilirsin. Olayları onun bakış açısıyla değerlendirmedikçe bir insanı gerçekten anlayamazsın. Derisinden içeri tırmanmam ve içerde gezinmen lazım.

Atticus (çocuklarına): Babamın bana o silahı verdiği günü hatırlıyorum. Evin içindeki hiçbir şeye nişan almamamı, bunun yerine arka bahçede konserve kutularına ateş etmemi tercih ettiğini söyledi. Ama kuş peşine düşmenin kısa sürede çok çekici hale geleceğini ve vurabileceğim bütün alakargaları vurmakta serbest olduğumu söyledi. Ama bülbül öldürmenin günah olduğunu unutmamamı söyledi.
Jem: Neden?
Atticus: Sanırım bülbüller bizi eğlendirmek için müzik yapmaktan başka bir şey yapmadıklarından. Milletin bahçesinde zarar vermezler. Mısır haznelerine yuva yapmazlar. Hiçbir şey yapmazlar, sadece bize yüreklerini açıp şakırlar...

Meraklısına:
Amerikan Film Enstitüsü’nün hazırladığı listelerden: “100 Yıl 100 Film”de (2007) 25.; “50 Kahraman”da 1. (Atticus Finch); “En İlham Veren Filmler”de 2.; “Amerikan Efsaneleri”nde 12. (Gregory Peck), “En İyi Mahkeme Filmleri”nde 1. ve “En İyi Film Müziği”nde 17. sırada.
Amerikan Barolar Birliği Dergisi'nin En İyi 25 Mahkeme Filmi anketinde de birinci seçildi (2008). 

Romanın ününe ve Pulitzer kazanmış olmasına rağmen büyük Holivud stüdyoları sinema haklarını almakta isteksizlermiş. Kitapta aşk ve yeterince macera olmadığını, kötü adamın da büyük bir cezaya çaptırılmadığını düşünüyorlarmış. 70'lerden başlayarak “All The President's Man / Başkanın Bütün Adamları”, “The Parallax View / Parallax Esrarı”, “Sophie's Choice / Sophie'nin Seçimi”, “Presumed Innocent / Şüphe Altında” gibi önemli filmler yöneten Alan J. Pakula ise henüz çiçeği burnunda bir yapımcı imiş, başta Mulligan ve Peck olmak üzere insanları ikna eden o olmuş.

Peck teklifi aldıktan sonra bir oturuşta romanı okumuş ve bitirir bitirmez -örneğin James Stewart'ın “fazla liberal” bularak reddettiği bu projeye- olumlu yanıt vermiş. Yüreğiyle, her hücresiyle katılmış filme, iyi hazırlanmış, adeta Atticus olmuş. Örneğin mahkemede yaptığı 9 dakikalık konuşma tek çekimde kaydedilmiş.

Dill karakteri, Harper Lee'nin çocukluk arkadaşı, ünlü yazar Truman Capote'den yararlanılarak yaratılmış. Capote'nin yaşamından uyarlanan iki filmde de Lee ana karakterlerden biriydi, “Infamous / Gerçeğin Peşinde”de Sandra Bullock ve “Capote”de Catherine Keener, Lee'yi canandırdılar.

“The Chase / Kaçaklar”, “The Godfather / Baba”, “THX 1138”, “Network / Şebeke”, “Get Low / Büyük Sır” gibi filmlerden tanıyabileceğiniz usta oyuncu Robert Duvall'ın ilk sinema filmi... Romandaki tarifinden albino olduğu anlaşılan Boo Radley rolü için seçilen Duvall, oynadığı karakter yıllarca evde kapalı tutulduğu için 6 hafta boyunca güneşe çıkmamış ve saçını sarıya boyatmış. Muhteşem performansında bunların da payı var.

Film çekildiğinde 10 yaşında olan Badham, Oskar'a aday gösterilen en genç oyuncu olmuş, talihe bakın ki o daldaki Akademi Ödülü o yıl “The Miracle Worker / Karanlığın İçinden” filminin 16 yaşındaki oyuncusu Patty Duke'a verilmiş.

Sevgili Kutsi Akıllı dikkatimi çekti: "Mockingird" kelimesinin dilimizdeki karşılığı bülbül değil, alaycı kuş. Zaten bülbüle Amerika kıtasında pek rastlanmıyor, alaycı kuş ise özellikle romanın geçtiği bölgede çok yaygın. Alaycı kuş Batı kültüründe sembol olarak da kullanılıyor, Şekspir sonelerinden Rock şarkılarına geniş bir repartuar var onunla ilgili. Anlaşılan eser dilimize çevrilirken sembolik anlamı açısından kültürümüzdeki en yakın karşılık uygun görülmüş.

To Kill A Mockingbird / Bülbülü Öldürmek
Yönetmen: Robert Mulligan
Senaryo: Horton Foote (Harper Lee'nin aynı adlı romanından)
Yapımcı: Alan J. Pakula
Oyuncular: Gregory Peck (Atticus Finch), Mary Badham (Scout), Phillip Alford (Jem), Frank Overton (Şerif Tate), Brock Peters (Tom Robinson), Estelle Evans (Calpurnia), Robert Duvall (Boo Radley), James Anderson (Bob Ewell), Collin Wilcox Paxton (Mayella Violet Ewell)
1962 ABD yapımı, 129 dakika, siyah beyaz.
DVD firması: As Sanat

26 Haziran 2010 Cumartesi

Oniki Öfkeli Adam

IMDB: 8.9 (8. sırada)
Allmovie: 4,5/5 yıldız
Manalı Filmler puanı: 9,5

Hala önemini koruyan bir klasik…

“12 Angry Men” öncelikle senaryosuyla dikkat çekiyor. Filmin neredeyse 90 dakikası, babasını öldürmekle itham edilen bir gencin suçlu olup olmadığının tartışıldığı jüri toplantısında geçiyor. Görüşme başladığında tek bir üye delikanlı hakkında idam kararı vermekte çekimser davranıyor, tartışmalar ilerledikçe birer ikişer diğerlerini de yanına çekiyor. Dolayısıyla senaryo, çok iyi kurulmuş bir cinayet öyküsünü, onun ayrıntılarıyla görüşüldüğü duruşma sürecini işlemiyor, fakat bunları jüri görüşmelerinden anlamamızı sağlıyor.

Ayrıca neredeyse her jüri üyesinin kişiliğini ana hatlarıyla da olsa çiziyor, o kişinin neden o kararı verdiğini açıklıyor. Bununla da kalmıyor, önyargıları, kişilerin erdemleriyle ilişkilerini de aktarıyor, zaman zaman oluşan gerginlikleri de işliyor. Bir odada konuşan insanlardan bu kadar gerilimli, heyecanlı bir senaryonun çıkması gerçekten çok şaşırtıcı.

Ünlü “Serpico” ve “Dog Day Afternoon / Köpeklerin Günü” filmlerini de kotaran Lumet, bu filmi birkaç TV dizisinin ardından, henüz 33 yaşında iken çekmişti. Çok büyük bir bölümü bir oda içinde geçen filmde yönetmenlik o kadar başarılı ki, “Oniki Öfkeli Adam”ı, “Citizen Kane / Yurttaş Kane”le birlikte, tüm sinema tarihinin en başarılı ilk filmlerinden biri olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Her dönem önemini koruyan hümanizm, ötekileştirme vb temaları akıllıca işleyen bu filmi hala izlemediyseniz önemli bir eksiğiniz var demektir.

Meraklısına:
Amerikan Film Enstitüsü’nün belirlemesine göre, sinema tarihinin en iyi 2. mahkeme filmi.

Filmin ilk sekanslarında kamera hep göz hizasından yukarıdadır ve planların tamamı geniş açı ile çekilmiştir. Böylece izleyici insanlar arasında gerçekte olduğundan daha büyük mesafeler varmış gibi algılar. Film ilerledikçe kamera seviyeleri düşer, final yaklaşırken planların neredeyse tamamında kamera göz hizasından aşağıdadır ve klostrofobi hissi yaratması amacıyla yakın çekimler ve tele objektif kullanımı ağırlık kazanmış durumdadır.

William Friedkin bu filmin bir versiyonunu 1997’de yapmıştı, ancak o eser bunun kadar başarılı bulunmadı.

Ödülleri:
En İyi Film, Yönetmen ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar adaylığı. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü.
Ayrıca 12 ödül ve 6 adaylık.

12 Angry Men / Oniki Öfkeli Adam
Yönetmen: Sidney Lumet; Senaryo: Reginald Rose (kendi oyunundan); Yapımcılar: Henry Fonda, Reginald Rose; Oyuncular: Henry Fonda (8 nolu jüri üyesi), Jack Warden (7 nolu jüri üyesi), Martin Balsam (1 nolu jüri üyesi), Jack Klugman (5 nolu jüri üyesi), John Fiedler (2 nolu jüri üyesi), Lee J. Cobb (3 nolu jüri üyesi); 1957 ABD yapımı, 96 dakika, siyah beyaz.

12

IMDB: 7.7
Allmovie: 3,5/5 yıldız
Metacritic: %72
Manalı Filmler: 8,5

Bu filmi ancak bu kadar usta bir yönetmen çekebilirdi.

Ülkemizde az tanınsa da Mikhalkov, dünya çapında ün ve ödülleri bulunan bir Rus sinemacısı. 1970’lerde “Mekanik Bir Piyano İçin Bitmemiş Parça” gibi filmleri tüm dünyada ilgiyle izlendi, 1994’te çektiği “Burnt By The Sun / Güneş Yanığı” ile Oskar kazandı. “12 Angry Men”i uyarlaması bu nedenle şaşırtıcı idi.

Sonuçta ulaştığı başarı ise daha da şaşırtıcı.

Film orijinal versiyonla aynı çizgide ilerliyor, fakat cinayet ve duruşmaya ilişkin tartışmalara daha az yer veriyor. Selefinden farklı olarak sanığın hayatından enstantaneler verilmiş, ki bu sahneler Çeçen-Rus savaşının dehşetini solumamıza yardımcı oluyor. Önemli bir başka değişiklik ise karakterlerin bazıları aralıksız 5 dakikalık monologlardan oluşan anılar anlatmaları, amcasının kumarda kaybettiği gece veya anne-babasının tanışması vs… Böyle anlarda sanki Dostoyevski’den uyarlanmış bir film seyrettiğiniz izlenimine kapılıyorsunuz. Bu hikayeler karakterleri, sonuçta filmi “tipik Rus” haline getiriyor.

Selefi kadar iyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış olan “12”, tematik açıdan ise daha ileri bir noktada konumlanıyor.

“Aynı hikayeyi izlemem” diyen fanatiklerden değilseniz, “12”yi mutlaka görün, karlı çıkacaksınız.

Meraklısına:
Filmin başında ve sonunda yer alan alıntılar, “B. Tosia” adıyla verilmiş olmalarına rağmen, aslında Mikhalkov’a ait.

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Oskar adaylığı. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarıştı.

12 / 12 Razgnevannyh Muzhchin
Yönetmen: Nikita Mikhalkov
Senaryo: Nikita Mikhalkov, Aleksandr Novototsky, Vladimir Moiseyenko
Yapımcılar: Nikita Mikhalkov, Leonid Vereschtchaguine
Oyuncular: Sergey Makovetskiy (1 nolu jüri üyesi), Nikita Mikhalkov (2 nolu jüri üyesi), Sergey Garmash (3 nolu jüri üyesi), Valentin Gaft (4 nolu jüri üyesi), Aleksei Petrenko (5 nolu jüri üyesi), Yuriy Stoyanov (6 nolu jüri üyesi)
2007 Rusya yapımı, 159 dakika
DVD Firması: As Sanat.