Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

olumlu yönde dönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
olumlu yönde dönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2016 Pazar

Can Dostum

Bu anlamda “Can Dostum” hiçbir süprizi olmayan, gayet sıradan bir film. İyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, ama çok da yüzeysel. Traş sahnesi veya yamaç paraşütü sekansı gibi hoş anlar içeriyor ama bu yönetmenlerin sonraki eserlerini heyecanla beklememize yol açacak bir özelliği de yok.

Tamer Baran

IMDB: 8,6 (38. sırada)
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler: 8,0

Bir sanatçının çok popüler olması, hele hele ününü yıllarca koruyup farklı kuşaklara da kendini sevdirebilmesi için iki şart gerekir: Hem zanaatçı, hem de sanatçı olarak belli bir seviyenin üstüne çıkabilmesi ve ait olduğu toplumun bilinçaltında bir karşılığı bulunması… Aynı şekilde bir eserin çok popüler olması da benzer şartlara bağlıdır, ama bunlar içinde en önemlisi toplumsal bilinç ve bilinçaltına denk düşmesidir.

“Can Dostum” ülkesi Fransa’da 20 milyona yakın bilet keserek gişe rekorlarını alt üst etti (halen gelmiş geçmiş en yüksek  gelire sahip ikinci film konumunda). Her öğesiyle “kendini iyi hisset” filmi olarak düzenlendiği için insanların bilincinde hangi özleme karşılık geldiği belli: Sağlam, hiç kimsenin veya hiçbir gücün bozamayacağı bir dostluk kurma isteği… Böylece onaylanmak, hiç olmazsa bir kişinin sizi tanıması, özelliklerinizi, beğenilerinizi öğrenmesi, anlaması… Sosyal bilinçaltındaki yeri ise daha ilginç: Belli ki Fransızlar bir uzlaşma ve ateşkesin, hatta mümkünse toplumsal barışın yakıcı özlemini duyuyorlar.

Filmin iki ana karakteri bu “çatışan” iki kesimin simgesi: Ülkeyi yöneten, toplumsal sorunları çözemeyen, hatta çoğunlukla onların kaynağı konumunda olan burjuvaziyi temsil eden Philippe, çok zengin bir beyaz (boynundan aşağısı felçli olduğu için tekerlekli iskemlede yaşaması bu açıdan çok ilginç). Onun bakımını üstlenen, ona yarenlik eden Driss ise varoşlarda büyümüş, suça bulaşmış, Senegal kökenli bir zenci (2007’de Paris’i alt üst eden kişiler gibi o da “dış kökenli”). Ama özünde iyi biri, hümanist ve dost canlısı… Muhteşem bir evde yaşayan Philippe, sınıfının tipik özelliklerine sahip: Örneğin sanattan anlıyor, resim koleksiyonu yapıyor. Driss ise birlikte gittikleri operada kahkahalarını tutamıyor, Beethoven veya Mozart yerine Earth, Wind & Fire dinlemeyi yeğliyor. Ona göre iyi müziğin temel şartı dans etme imkanı vermesi.

Dans (hızlı araba kullanmak, kadınlara kur yapmak vs ile birlikte) Driss’in yaşamayı çok seven biri olduğunu gösteriyor. Aralarında sağlam bir dostluk kurulmasını sağlayan da bu: Driss patronunu güldürüyor, yaşamına heyecan katıyor, içindeki yaşama sevincinin tekrar alevlenmesini sağlıyor…

Bu tür bir öykünün seyircinin hoşuna gitmesi doğal. Hele de filmin başında “gerçek olaylardan alınan ilhamla yapıldığı” yazıyor ve arka jenerikte gerçek kişiler de gösteriliyorsa. Fakat yönetmenler bununla da yetinmemiş, gişe başarısını garantilemek amacıyla iki önemli tedbir almışlar: Hastabakıcı karakterini zenci yapmışlar ve romantik komedi şablonlarını dostluğa uygulamışlar. Zıt özelliklere sahip iki kişi tanışıyor, ilk başta biraz didişiyor, zamana yakınlaşıyor, birbirlerini çok seviyorlar. Her şey harika giderken ayrılmaları gerekiyor, derken tekrar buluşuyorlar.

Bu anlamda “Can Dostum” hiçbir sürprizi olmayan, gayet sıradan bir film. İyi yazılmış, çekilmiş ve oynanmış, ama çok da yüzeysel. Traş sahnesi veya yamaç paraşütü sekansı gibi hoş anlar içeriyor ama bu yönetmenlerin sonraki eserlerini heyecanla beklememize yol açacak bir özelliği de yok.

Dolayısıyla filmin asıl güzelliği, Fransızların kalbini fethetmesi. Herhangi bir manası olmayan aksiyonlar veya yeni yetmelere seslenen basit komediler yerine böyle bir dostluk filminin gişe şampiyonu olması, doğaldır ki insanı mutlu ediyor.

Açık Gazete, 25 Mayıs 2012

Intouchables / The Intouchables / Can Dostum
Senarist ve yönetmenler: Olivier Nakache, Eric Toledano
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: François Cluzet (Philippe), Omar Sy (Driss), Anne Le Ny (Yvonne), Audrey Fleurot (Magalie), Clotilde Mollet (Marcelle), Alba Gaïa Kraghede Bellugi (Elisa)
2011 Fransa yapımı, 112 dakika
Gösterim tarihi: 11 Mayıs 2012
DVD firması: Calinos

1 Aralık 2016 Perşembe

Aklım Karıştı

Fakat “One Flew Over The Cuckoo's Nest / Guguk Kuşu”ndaki “sistem karşıtı” duruş bunda yok, tersine buradakiler –Lisa bile- daha yumuşak, daha uyumlu tipler. Nitekim Susanna bir noktada direnmeyi bırakıp sistemle uzlaşıyor ve sonunda evine geri dönmeyi başarıyor.


Tamer Baran

IMDB: 7.93
Rotten Tomatoes: % 54
Manalı Filmler: 8.5

Bu filmi kısaca şöyle tanımlamak mümkün: “90’lı yılların ‘Guguk Kuşu’…”
Çünkü Mangold’un filmi de, bir akıl hastanesinde yaşananlara “içeriden” bakıyor, yani yaşananları hastaların gözünden anlatıyor.
Ötekinden farklı olarak burada hastalar genç kızlardan oluşuyor; yani daha gürültülü, şenlikli, belli açılardan daha ilginç bir ortam var. Biraz da bu nedenle olsa gerek, bu senaryo, selefine kıyasla, ana karakter dışındaki hastaların geçmişleri ve hastalıklarıyla daha fazla ilgilenmiş; yan kişilikler daha derinlikli.
Fakat “One Flew Over The Cuckoo's Nest / Guguk Kuşu”ndaki “sistem karşıtı” duruş bunda yok, tersine buradakiler –Lisa bile- daha yumuşak, daha uyumlu tipler. Nitekim Susanna bir noktada direnmeyi bırakıp sistemle uzlaşıyor ve sonunda evine geri dönmeyi başarıyor.
Selefinden felsefi anlamda daha yoksul, ama psikolojik derinlik bakımından daha zengin bir film bu. Ana karakteri Susanna değil de Lisa olsaydı, belki bu filmin muhalif tavrı daha güçlü olabilirdi.
Takvimler 1975’ten 99’a ilerlerken sinemada teknik ilerleme coştuğu için bu film o alanda selefinden üstün; ses ve görüntü çok daha kaliteli ve net. Ve tabii ki “tipik Holivud” ürünlerinden olduğu için çok özenilmiş bir sesbandı da var: 1960’ların Rock gruplarının birbirinden ünlü eserlerine Doris Day, Skeeter Davis, Aretha Franklin gibi unutulmaz seslerin şarkıları eşlik ediyor, harikulade bir derleme yapılmış.
Kuşkusuz yönetmenler arasında da fark var: “Heavy” ile başarılı bir çıkış yapıp ardından adeta modern bir klasik olarak kabul gören “Cop Land / Güçlüler Bölgesi”ni yöneten Mangold, tabii ki çok yetenekli bir sanatçı. En son “Knight and Day / Gece Ve Gündüz” ile hayal kırıklığı yaratsa da filmografisi birbirinden başarılı ve hayli önemsenen filmlerle dolu: “Identity / Kimlik”, “3:10 To Yuma” ve unutulmaz Johnny Cash biyografisi “Walk the Line / Sınırları Aşmak”… Fakat henüz bir Milos Forman seviyesinde değil…
Zaten iki film arasındaki farkı asıl yaratan da rejisörleri… Mangold tüm enerjisini Holivud’un 100 yılda geliştirdiği ve çok ustalaştığı anlatım biçimlerine, şablonlara harcamış, “eli yüzü düzgün” bir film yapmaya çalışmış. Bu hedefe büyük bir başarıyla ulaşmış olsa da sonuçta attığı taş, koştuğu mesafe bu kadar. “Guguk Kuşu” ise Holivud veya başka bir ekolün kurallarını, yaklaşımını hiç umursamayan, farklı anlatım biçimlerini kendi kişisel tarzı haline dönüştürmüş bir gerçek yaratıcının, bir büyük yönetmenin işi. O filmdeki adeta içten içe fokurdayan çılgın enerjinin varlığı ancak Forman adıyla açıklanabilir (Sonuçta hayli trajik bir hikaye anlatsa da mesela “Amadeus”ta da vardır aynı enerji). Belki bunun kökenini de –“Goya's Ghosts / Goya'nın Hayaletleri” yazısında bahsettiğim- yaşam öyküsünde bulmak olası. Nazi ve Sovyet işgallerini görmüş o ömür, o her şeye rağmen yaşama dürtüsü ve özgürlük aşkı, “Guguk Kuşu”na damgasını vurmuş. “Aklım Karıştı”nın bu anlamdaki yetersizliği çok belirgin ve filmin en zayıf yönü de bu.
Haksızlık etmeyeyim: Tek zayıf yönü bu…
       
Ödülleri:
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oskar ve Altın Küre (Jolie)
Ayrıca 3 ödül ve 8 adaylık

Meraklısına:
Filme kaynaklık eden kitabın ismi Johannes Vermeer’in bir tablosunun adından esinlenmiş: "Girl Interrupted at her Music".

Açık Gazete, 20 Ocak 2011

Girl, Interrupted / Aklım Karıştı
Yönetmen: James Mangold
Senaryo: James Mangold, Lisa Loomer, Anna Hamilton Phelan (Susanna Kaysen'in aynı adlı kitabından)
Yapımcılar: Cathy Konrad, Winona Ryder, Douglas Wick
Oyuncular: Winona Ryder (Susanna Kaysen), Angelina Jolie (Lisa Rowe), Whoopi Goldberg (Valerie Owens), Brittany Murphy (Daisy Randone), Clea DuVall (Georgina Tuskin), Elisabeth Moss (Polly Clark), Vanessa Redgrave (Dr. Sonia Wick), Jared Leto (Toby Jacobs)
1999 ABD, Almanya ortak yapımı, 127 dakika
DVDfirması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Enayi

IMDb: 8.0

Metascore: %83

Manalı Filmler: 9.0
Yuriy Bykov, nakavt yumruğu sertliğinde bir filmle seyircinin karşısında. Üstelik o Rusya’dan söz ediyor ama bu işler gelişmemiş diğer bölgelerde, örneğin ülkemizde de aynı çirkinlikte yaşanıyor. Bunu bilmek filmi hazmetmeyi zorlaştırıyor ama öte yandan Bykov’a hayranlığımızı da artırıyor.

Tamer Baran

Sanki Dostoyevski tekrar Rusya’da enkarne olmaya karar vermiş, ama bu kez edebiyatla değil, sinemayla uğraşmayı tercih etmiş.

Bykov’u büyük ustaya benzetmemin tek nedeni bu filmin adının ve ana karakterinin ünlü “Budala” romanını çağrıştırması değil. Bundan bir önceki filmi “Komiser / The Mayor” gibi “Enayi” de bir romanından uyarlandığını sanabileceğiniz kadar Dostoyevski temalarıyla yüklü. “Ezilenler”deki yoksul, cahil insanlar, “Suç VeCeza”daki ahlaksızlık üzerine servet biriktirenler vs, hepsi var bu filmde.

Komiser” bir günde geçiyordu, “Enayi” ise tüm bir geceye yayılıyor. İlkinde devlet içi yozlaşma gündemdeydi, bu kez “kötüler” küçük bir kasabanın belediyesindeki üst düzey yöneticiler. Daha önce o sorunlu binanın tadilatı için ayrılan bütçeyi cebine atan Fedotov ve onun bu yaptığına göz yuman arkadaşları, hatta bizzat Başkan… Çünkü tüm bu yöneticilerin ortak özellikleri var: O döküntü binalarda yaşayan yoksulları zerre umursamıyorlar ve “gemisini kurtaran kaptan” anlayışıyla hareket ediyorlar. Artık iyice de yüzgöz olmuşlar, örneğin Fedotov, hastane yöneticisine: “Allah beni senin ameliyat masana düşürmesin, böbreğimi çıkarır, birilerine satarsın” diyebiliyor, muhatabı ise sakin sakin votka içmeye devam ediyor… Filmin ana karakteri tesisatçı Dima’nın tesadüfen keşfettiği dev çatlak, onun iddia ettiği gibi 9 katlı binayı yıkar ve orada kalan 820 kişinin ölümüne neden olursa tüm bu yöneticilerin hayatı mahvolacak. O nedenle harekete geçmek zorunda kalıyorlar. Çözüm arayışları aralarından birilerinin namlu önüne atılmasına kadar varıyor…

Sözün kısası: Bir kez daha Yuriy Bykov, nakavt yumruğu sertliğinde bir filmle seyircinin karşısında. Üstelik o Rusya’dan söz ediyor ama bu işler gelişmemiş diğer bölgelerde, örneğin ülkemizde de aynı çirkinlikte yaşanıyor. Bunu bilmek filmi hazmetmeyi zorlaştırıyor ama öte yandan Bykov’a hayranlığımızı da artırıyor.

34. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen filmin 15 ödül ve 10 adaylığı bulunuyor.

Seçme replikler:
Fedotov: "Bütçe verdiklerinde inşa edecektin. Ama sen çok açgözlüydün!"
Belediye Başkanı: "Paranın yarısını bölge yönetimine yediriyorum! Yarısını! Parlamentodaki herkes anca tatil yapıyor! Arabaları, apartmanları, yazlıkları, altınlarla süslü karıları var. Onlara karşı gelecek olursan bir kuruş bile vermezler. (...) Hâl böyle olunca nasıl hayatta kalıp çocuklarımı yetiştireceğim? Sürekli stres altındayım. 90'lı yıllarda diken üstündeydim. Ki hâlâ öyleyim. Bir şey olduğunda suçlu ben oluyorum. Vergi, askerî, seçim planlarını ben veririm. Yarın beni hapse de tıkabilirler, kafamı da okşayabilirler. Normal bir insan gibi yaşamak istiyorum!"

Belediye Başkanı (Hastane yöneticisine): “Sen ise yakında herkesi seninle birlikte
soğuk algınlığından öldüreceksin. Tentürdiyot falan filan, ne var ne yok çalıyorsun! Hastane için yeni malzemeler aldım ama sen yarısını sattın. Kim bilir kime sattın. Yardım etmeseydim, insanlar şifalı bitkilerle tedavi olurdu.”

Polis şefi: “Ben Rus'um. Kendimi rüşvet almaktan alıkoyamıyorum.”
Fedotov: “Sen başka bir dünyadan mı geldin? Başka biri olsa umursamaz ve evine uyumaya giderdi. Ne diye umurunda ki?”
Dima: “İnsan olduklarından.”
Fedotov: “Ne insanı be? Onlar pislik! Çöpler! Belki de orada gebermeleri en iyisi.”
Dima: “Çocukların da mı?”
Fedotov: “Ot içip, çatılarda birbiriyle oynaşan aşağılık çocuklar mı? Büyüyünce ne olacaklar? Büyüyünce ne halt olacaklarını bana söylesene!”

Durak / The Fool / Enayi
Senaryo ve yönetim: Yuriy Bykov        
Oyuncular: Artyom Bystrov (Dima Nikitin), Natalya Surkova (Başkan Nina Galaganova), Yuriy Tsurilo (Bogachyov), Boris Nevzorov (Fedotov)
Yapımcı: Aleksey Uchitel
2014 Rusya yapımı, 116 dakika


22 Ocak 2016 Cuma

Sekizinci Gün

IMDB: 7,6

Rotten Tomatoes: % 67
Manalı Filmler: 9,0

Bugünlerde ülkemizde gösterilen filmler, sinema dünyasının iki önemli merkezi Hollywood ve Avrupa’da süregelen kimi değişiklikleri de gözlemleme olanağı veriyor. “Hollywood ve Öpücüğün Anlamı” başlıklı yazımda açıklamaya çalıştığım gibi, televizyonun yaygınlaşmasından beri gençliğe yönelik filmler yapan ve bu sayede kendini kurtaran Hollywood’un, belli bir daralma sonucu girdiği kriz sürerken, televizyona karşı etkili bir çözüm üretememiş olan Avrupa sineması da farklı yoldan kendini kurtarmaya çalışıyor.

Kuşkusuz Avrupa sineması deyince akla Fransız sineması geliyor. Dünyanın devlet eliyle en çok korunan ülke sineması olduğu için diğer Avrupa ülkelerinden daha iyi durumda olan Fransız sineması, geçmişten gelen “önemli bir sinema ülkesi” olma özelliğini bir ölçüde sürdürebildi, ama orada da ciddi bir daralma söz konusu. Fransız sineması geçmişte birbirinden güzel örneklerini sunduğu psikolojik filmlerin cangılına sıkışmış, türe hiçbir yenilik getirmeyen yüzlerce filmle yolunu sürdürmüş, belli bir seyirci kitlesinin özellikle uzak durduğu bir kimliğe bürünmüştü. 80’li yılların sonlarından itibaren Fransa’da film yapmaya başlayan Carax, Annaud, Beineix, Besson gibi kimi yönetmenler, ülkelerinin sinema mirası üzerine Hollywood’un temsilcisi olduğu çağdaş bir sinema anlayışını koyabildiler, ilginç filmlere imza attılar.

 “Toto le Heros / Kahraman Toto” isimli ilk filminden tanıdığımız Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael de, adını andığım Fransız meslektaşları gibi, Avrupa yanıyla Amerikalı tarafını filmlerinde birleştirebilen, çok zor yakalanabilen bu sentezi yaşama geçirebilen yönetmenlerden biri. “Kahraman Toto”da bireylerin yaşamlarına ayrıntısıyla giren, insanlar arasındaki ilişkileri temel olarak alan, öyküsünü çok modern bir sinema anlatımıyla aktarırken özellikle hikaye kurgusuyla dikkat çeken Dormael, yeni filmi “Sekizinci Gün”de de aynı yolu izliyor. Üstelik, daha da geliştirdiği sinematografik anlatımıyla, çok daha çarpıcı bir filme imzasını atarak.

 “Sekizinci Gün”ün Avrupalı yanı, modern toplumun kıskacında bunalmış “normal” bir insan olan Harry ile bir mongolyeni, doğayı ve yaşamı olduğu gibi algılayan, sevgiyle çok üst düzey bir ilişki kurabilen bir insan olan Georges’u bir araya getirmiş olmasıyla başlıyor, Georges’un lokantadaki garson tarafından reddedildiği, diskotekte kendisini yere attığı sahnelerle ya da örneğin o unutulmaz final bölümüyle doruğa çıkıyor. Dormael’in anlattığı yalnızca iki insanın özel koşullarda karşılaşmalarıyla başlayan ilişkileri değil, yaman bir modern toplum eleştirisi de film boyunca varlığını hissettiriyor.

Filmin ana temalarından biri başarılı olmak uğruna öğrendiği yaşama biçimini sürdürürken doğadan ve kendi özünden uzaklaşmış bir bireyin, yaşamı öğrenme süreci... Normalde son derece sıkıcı, didaktik bir filme temel oluşturabilecek bu tema, Dormael’in elinde, kıpır kıpır, neşeli, coşkulu bir yapıta dönüşüyor.

Entelektüalizmi koruyarak, bir yandan da keyifle seyredilen bir filme imza atabilmek, popüler olanla elit olanı bu kadar ustalıkla birleştirebilmek için kuşkusuz ki iyi sinemacı olmak gerekiyor. Dormael’in ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğu ise filmlerinin her planından belli. Örneğin “Sekizinci Gün”ün açılışı, son derece şiirsel, inanılmaz deneysel, tek kelimeyle mükemmel bir sekans. Aynı sekansın finalde, küçük değişikliklerle yinelenmesi ve bu sayede yeni anlamlar yaratılması ise olağanüstü çarpıcı.

Dormael temalarını işler, iki ana karakteri arasındaki ilişkiyi sürdürürken, “Kahraman Toto”nun kimi bölümlerindeki gibi hınzırlık yapmaktan da geri durmuyor. Harry’nin yaşamının ne kadar sıkıcı olduğunu anlatırken, aynı planları yinelemesi, Georges’un, kaldığı yurttan kaçtıktan sonra yolu nasıl bulacağı sorununu sevimli ok esprileriyle çözmesi ve en önemlisi mongolyenleri metropolün ortasına salıvermesi, sanatçının sinematografik yeteneklerinin yanında, ne kadar zeki biri olduğunun da kanıtı.

Çoğu Hollywood filminin duygusuz hareketliliğinden ve çoğu Avrupa filminin soğuk didaktizminden uzak durmayı başaran bu film, yapay bir duygusallığın ardından koşan kimi Avrupalı sinemacıların çıkarabileceği derslerle de dolu.

Örnek mi?.. O muhteşem intihar sekansı yetmez mi?..

Antrakt, Sayı: 59, Ekim-Kasım 1996

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı
Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu ödülü (Daniel Auteuil, Pascal Duquenne)
Ayrıca 5 ödül ve 3 adaylık

Meraklısına:
13 yıl aradan sonra üçüncü uzun metrajı “Mr. Nobody / Bay Hiçkimse” (2009) ile dikkatleri çeken yönetmenin, bu yılki eseri “The New Testament” Belçika’nın Oskar aday adayı idi; dokuzluk listede olmasına rağmen son 5 arasına giremedi. 

Le Huitieme Jour / The Eighth Day / Sekizinci Gün

Senaryo ve yönetim: Jaco Van Dormael
Yapımcı: Philippe Godeau
Oyuncular: Daniel Auteuil (Harry), Pascal Duquenne (Georges), Miou Miou (Julie), Henri Garcin (şirket yöneticisi), Isabelle Sadoyan (Georges’un annesi)
1996 Fransa, Belçika, İngiltere ortak yapımı, 117 dakika.
Gösterim tarihi: 30 Ağustos 1996

26 Aralık 2015 Cumartesi

Son Kahraman

IMDb: 7.2
Rotten Tomatoes: % 75
Manalı Filmler: 9

(John Rabe'nin anısına; 
23 Kasım 1882 – 05 Ocak 1950)

Ünlü “Schindler's List / Schindler'in Listesi” filminin ana karakteri, 2. Dünya Savaşı sırasında 1200 Yahudi'yi ölümden kurtarmıştı.

John Rabe, yaklaşık 250 bin Çinli'yi kurtardı.

Fakat Schindler, Rabe'den daha çok tanınıyor. Sinema severler arasında da Spielberg'in filmi, “Son Kahraman”dan daha fazla biliniyor ve seviliyor.

Bunun temel nedeni ise politika.

Şöyle ki: Yahudilerin 2. Dünya Savaşı sırasında çektikleri acıları, örneğin Rusların yaşadıklarından daha değerli ve önemli gösteren bir halkla ilişkiler çalışması tüm dünyada ısrarla sürdürülüyor. Bu nedenle sürece Yahudiler açısından bakan projeler daha kolay finans buluyor, yapım sürecinde ve sonrasında ayrıca destekleniyor, sonuçta daha ünlü ve ödüllü filmler haline geliyorlar... Böylece bir Yahudi, 200 Çinli veya 2 bin başka milletten insandan daha değerliymiş gibi bir algı yaratılıyor/sürdürülüyor. Emin olun, Rabe 250 bin Yahudi'yi kurtarmış olsaydı, onlarca sinema filmi, dizi ve belgeselde hikayesi ballandıra ballandıra anlatılırdı...

Rabe konusunda mağdur tarafta da bir sorun var: Japonlar 1937'de Nanking'i işgal ettiklerinde 300 binden fazla sivil ve silahsız askeri öldürüp binlerce kadına tecavüz ettiler; tarihin gördüğü en büyük katliamlardan biri bu. Ama o sırada ülke Çin Nasyonal Partisi'nin yönetimindeydi, komünistlerin değil. Mao'nun birlikleri John Rabe'in kurtardığı askerlerle uzun yıllar boyunca (tam olarak 1927-1950 arası) savaştılar... Yani bugünkü Çin yönetimi de John Rabe'yi canı gönülden sahiplenmiyor.

Daha da ilginci Rabe o Çinlileri kurtarırken Almanya ile Japonya'nın müttefik olmasından yararlanıyor. Müdürü olduğu Siemens fabrikasının kapısını savaştan kaçan sivillere açıyor, yüzlerce insanı dev bir Nazi bayrağının altına sokuyor, Japon uçakları Nazi amblemini görünce oraya ateş etmiyorlar... Çin açısından durum çetrefilli: Çinlileri kurtaran, düşmanın (Japonya'nın) müttefiği olan ülkenin bir vatandaşı, üstelik bir Nazi...

Bu koşullarda Alman bir yönetmenin çıkıp Rabe'yi odağa alan bir film yapmasını alkışlamamak mümkün mü?

Üstelik Gallenberger önemli bir isim: Mezuniyet filmi “Quiero ser / I want to be...” ile kısa film dalında Oskar kazanmıştı. -Hindistan'da geçen- “Schatten der Zeit / Shadows of Time” gibi beğenilen filmler yaptı, halen Şili'de 1973'te yapılan darbe sırasında Alman bir çiftin yaşadıklarını ele alan “Colonia Dignidad / Dignity Colony”nin çekimlerine devam ediyor.

Farklı ülkelerde geçen öyküler anlatmayı seven Gallenberger'in meselelere ulusal kimliğin dışında bir yerden, evrensel değerler açısından baktığı çok belli.

“Son Kahraman”da da öyle yapmış: Sadece Rabe'yi değil, Dupres ve Dora gibi diğer gerçek karakterleri de aslına uygun biçimde perdeye yansıtmaya çalışmış. Siyasi konulara mesafeli durmuş, örneğin Rabe'nin sadık bir Nazi partisi üyesi olduğunu gizlemiyor, ama Rosen ve Wilson'ın Nazizmle ilgili eleştirilerini de aktarıyor. Avrupalıları diğer milletlerden üstün çizmiyor, oldukları halde (umursamaz veya alkolik gibi) gösteriyor, üstelik daha filmin ilk dakikalarında Rabe'nin ne kadar ırkçı olduğunu vurguluyor.

Dolayısıyla bu filme ulusal kimlikleri, siyasi aidiyetleri bir yana bırakarak, “insan hikayesi” olarak bakmak gerekiyor. Filmin değerini takdir etmek ve Rabe'den bir şeyler öğrenmek ancak o zaman mümkün olabilir... 

Meraklısına: 

Pek çok Japon oyuncu, filmde rol almayı senaryoyu dahi okumadan reddetmiş. Büyük Japon film dağıtım şirketlerinden biri Gallenberger'den filmden -katliamı yöneten- Prens Asaka'nın sahnelerini çıkarmasını istemiş, reddedilmiş. Başka talip de çıkmayınca film Japonya'da gösterime girmemiş. Katliamın 70. yılında bu türden olayların hiç yaşanmadığını iddia eden filmler Japonya'da afişe çıkmış.

Filmin görüntü yönetmeni Jürgen Jürens, ülkemizde iyi tanınan bir isim. 1980 ortalarından başlayarak “Yer Demir Gök Bakır”, “Usta Beni Öldürsene”, “Aşk Ölümden Soğuktur” gibi yerli yapımlarda görev yapan sanatçının imzası bulunan son Türk filmi 2006 yapımı “Hayatımın Kadınısın”.

Açık Gazete, 6 Ocak 2015

City Of War / John Rabe / Son Kahraman
Senaryo ve yönetim: Florian Gallenberger (Erwin Wickert'in kitabından)
Yapımcılar: Benjamin Herrmann, Mischa Hofmann
Oyuncular: Ulrich Tukur (John Rabe), Daniel Brühl (Dr. Georg Rosen), Steve Buscemi (Dr. Robert Wilson), Anne Consigny (Valérie Dupres), Dagmar Manzel (Dora Rabe), Jingchu Zhang (Langshu). 
2009 Almanya, Fransa, Çin ortak yapımı, 134 dakika.
Gösterim tarihi: 3 Eylül 2010
DVD firması: Horizon

17 Kasım 2014 Pazartesi

Hayat Çok Güzel


IMDB: 7,8 
Rotten Tomatoes: % 86 
Manalı Filmler: 9,5

“Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor

Tamer Baran
 
1989 yapımı “My Left Foot / Sol Ayağım”, (en büyük 3 ödül de dahil olmak üzere) 5 dalda Oskar'a aday gösterilmiş ve başrol oyuncuları Daniel Day Lewis'le Breanda Flicker'e bu önemli ödülü kazandırmıştı. Tüm dünyada ilgi gören bu film, beyin felci (serebral palsi, SP) hastası Christy Brown'ın gerçek öyküsünü ekranlara taşıyordu.
 
Bu Polonya filmi de gerçek bir SP hastasının iç dünyasına götürüyor bizleri. Çocukluğundan başlayarak iç sesini dinleterek, hayli zeki ve duyarlı biri olduğunu anlamamızı sağlıyor. Aslında bizler gibi, sevinci hüznüyle, geniş imkanları olan, dolu bir hayat sürebilecek Mateusz'un hastalığından kaynaklanan kısıtlamalar onu bir trajedi kahramanı yapmaya yeterli. Seyahat edemiyor örneğin, cinselliği yaşamıyor, tek başına kitap bile okuyamıyor... Fakat bir sorun daha var: Neredeyse yeni binyıla kadar SP hastaları zihinsel özürlü sanıldığı için 30'lu yaşlarına gelene kadar Mateusz bu yaygın yanlıştan payını alıyor, çevresindeki her şeyi aslında anladığını kimseye anlatamıyor. Duyarlı bir doktor sayesinde, özel bir kitap aracılığıyla başka insanlarla iletişim kurabildiğinde ilk kurduğu cümle “Ben bitki değilim” oluyor.
 
Uzun lafın kısası “Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor.
 
Bu iç burkan filmi kurarken Maciej Pieprzyca önemli bir karar almış: İç ses aracılığıyla üst düzey bir özdeşleşme sağlarken, Mateusz'un evde ve hastanede yaşadıklarına sadece tanık olmamızı istemiş. Çoğu sahnenin tek bir açıdan çekilmiş olması, filmin etkisini çok artırıyor, işlenen temaların seyirciye ulaşmasını kolaylaştırıyor. Pieprzyca'yı bu zor anlatım biçimini üstün başarıyla uygulayabildiği için kutlamak gerek.
 
Tabii ki ana karakteri canlandıran Ogrodnik başta olmak üzere belli başlı tüm oyuncuları da... Ki onlardan biri, Mateusz'un babasını oynayan Arkadiusz Jakubik, örneğinThe Dark House / Dom Zly”de de izlediğimiz olağanüstü bir yetenek...

Ödülleri:
12 ödül ve 5 adaylık

Meraklısına:
Filmin orijinal ismi “Yaşamak İstiyorum” anlamına geliyor.

Filmin fragmanını izlemek ve seyirci yorumlarını okumak için buraya tıklayınız.

Chce sie zyc / Life Feels Good / Hayat Çok Güzel
Yazan-Yöneten: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Dawid Ogrodnik (Mateusz), Dorota Kolak (Mateusz'un annesi), Arkadiusz Jakubik (Mateusz'un babası), Helena Sujecka (Matylda), Mikolaj Roznerski (Tomek), Kamil Tkacz (çocuk Mateusz)
Yapımcı: Wieslaw Lysakowski
2013 Polonya yapımı, 112 dakika


11 Haziran 2014 Çarşamba

Dongmakgol'e Hoşgeldiniz


IMDB: 7.9 
Rotten Tomatoes: %86
Manalı Filmler: 9.5

2006 Oskarlarına Güney Kore'nin temsilcisi olarak katılan muhteşem film... Öncelikli meselesi: aynı tarih, dil ve kültüre sahip insanların birbirlerine düşman edilmelerinin anlamsızlığı...
Ustalıkla yazılmış senaryo birliklerinden ayrı düşen 2 Güney ve 3 Kuzey Kore askerini aynı köyde buluşturuyor. Köylülerin silahı olmadığı gibi, savaşla ilgili bir fikirleri de yok; ne miğferi tanıyorlar, ne de el bombasını. Haliyle aynı milletten insanların neden düşman olduğunu da anlayamıyorlar. O köylüler ki yakınlarda uçağı düşen Amerikalı pilotu bile alıp bakmış, tedavi etmişlerdir... Savaşmanın anlamsız olduğu bir bölgeye geldiklerini fark eden askerler ilk başta biraz hırlaşsalar da zamanla yan yana yaşamayı öğrenir, hatta dost olurlar...
Bir Ekşi Sözlük kullanıcısı Dongmakgol'u “Şirinler”deki köye benzetmiş; haksız da sayılmaz: Aksi yaşlı kadınlar, çevreye sürekli gülücük atan veya yağmur altında ıslanan yüzünü çorabıyla silen deli, bilge köy lideri ve son derece hoşgörülü, sıcak, konuksever köy halkı... Uğruna savaşarak ölmeyi anında kabul edebileceğiniz bir hayat tarzı ve güzel insanlar...
Esir tutulduğunu sandığı pilotunu kurtarmak için operasyona başlayan Amerikan ordusunun, işte bu köyün bombalanması emrini verdiğini göstererek film, ülkeyi ikiye bölen “asıl düşmanı” da eleştirmiş oluyor.
Gökten patlamış mısır yağdığı, el birliğiyle yaban domuzunu öldürdükleri ve Amerikalılara direndikleri sahneleriyle göz dolduran “Dongmakgol'e Hoşgeldiniz”, çok az çatışma, ama bolca dostluk sahnesine yer veren yapısıyla savaş değil, barış filmi...

Meraklısına:
Filmin müzikleri Takeshi Kitano ve Ghiblie animasyon stüdyosunun filmlerine yapığı bestelerle tanınan Joe Hisaishi'ye ait.

Ülkesinde 8 milyondan fazla bilet satan film, tüm zamanların en çok iş yapan 10. eseri...

Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.

Dongmakgol'e Hoşgeldiniz / Welcome to Dongmakgol / Welkkeom tu Dongmakgol
Yönetmen: Kwang-Hyun Park
Senaryo: Joong Kim, Kwang-Hyun Park (Jin Jang'ın oyunundan)
Yapımcılar: Sang-yong Ji, Eun-ha Lee, Euna Lee
Oyuncular: Jae-yeong Jeong (Teğmen Lee), Ha-kyun Shin (Teğmen Pyo), Hye-jeong Kang (Yeo-il), Ha-ryong Lim (Jang), Jae-kyeong Seo (Ordu hastabakıcısı Mun), Deok-Hwan Ryu (Seo), Steve Taschler (Smith)
2005 Güney Kore yapımı, 133 dakika

5 Haziran 2014 Perşembe

Neşeli Gürültü

IMDB: 5,6
Rottentomatoes: %33
Metacritic: %44
Manalı Filmler: 8,5

Tamer Baran


“Les Choristes / Koro” ve “Så som i himmelen / Cennetin Müziği” filmlerinden hoşlandıysanız “Joyful Noise”u da seveceksiniz.
 

Filmin adı ABD'de düzenlenen aynı isimli müzik yarışmasından geliyor. Kilise koroları yarışıyorlar; haliyle şarkıların çoğu Tanrı'ya övgü cinsinden. Fakat böyle anlatıldığında akla gelebileceklerle ilişkisi yok: Eserlerin önemli bölümü yüksek ritmli, enerji dolu, ekran başındaki seyirciyi de dans ettirebilecek cinsten...
 

Uzun yıllardır koroyu yöneten şef (Kristofferson) aniden vefat edince yönetim kurulu karısı G. G.'yi (Porton) değil Vi Rose'u (Latifah) onun yerine getirir. Uzun yıllardır anlaşamayan iki kadın arasında çatışmalar artarken birinin kızı ile diğerinin torunu arasında bir ilişkinin başlaması işleri daha da karıştırır.
 

Kuşkusuz tüm bu çatışmalar, komedi formunda işlenmiş. Zaten pek de önemli değiller; tüm yan hikayeler vasat TV filmlerinde seyrettiğimiz kalitede; tam da bu yüzden müziğin bu kadar üst düzey oluşuna insan şaşırıyor. Özellikle Latifah'nın solo seslendirdiği şarkı, Michael Jackson klasiği “Man in the Mirror” ve yarışmada seslendirdikleri potpuri muhteşem.

Meraklısına:
Filmin “Man in the Mirror” bölümünü buradan izleyebilirsiniz.

Bu filmde kısa rolü olsa da Kris Kristofferson hayli ünlü bir country şarkıcısı ve sinema oyuncusu. "Me and Bobby McGee", "Help Me Make It Through the Night" gibi klasikleri besteleyen sanatçı, Sam Peckinpah'ın “Convoy” ve “Bring Me the Head of Alfredo Garcia / Bana Onun Kellesini Getirin”, Martin Scorsese'nin “Alice Doesn't Live Here Anymore”, Michael Cimino'nun “Heaven's Gate”inin ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre kazandığı “A Star Is Born / Bir Yıldız Doğuyor”un da aralarında bulunduğu 100'den fazla filmde rol aldı, “Songwriter”daki müzik çalışmasıyla 1984'te Oskar'a aday gösterildi.

“Man in the Mirror” şarkısının sözleri
Hayatımda bir kez olsun 
Bir değişiklik yapacağım
Kendimi iyi hissedeceğim
Bir şeyler değiştireceğim
Her şeyi düzelteceğim
En sevdiğim kışlık ceketimin
Yakasını kaldırırken
Bu rüzgar aklımı dağıtıyor
Sokaktaki çocukları görüyorum
Yiyecek bir şeyleri yok
 Kimim ki ben  onların ihtiyaçlarını görmüyorum?
Yazın kimse aldırmıyor
Kırık bir şise bir kenarda duruyor
Ve tek bir kişinin ruhu
Birbirlerini takip ediyorlar  rüzgara karşı
 Çünkü gidecek bir yerleri yok
 Bu yüzden bilmeni istiyorum
Aynadaki adamla başlıyorum
Huylarını değiştirmesini istiyorum
Ve bu mesaj  daha açık ve net olamaz
 Dünyayı daha güzel bir yer  yapmak istiyorsan eğer
Kendine bir bak  ve kendini değiştir 

Bencil bir sevginin  kurbanı oldum ben
Artık fark etmeliyim ki
Evsiz insanlar da var
 Tek kuruş paraları yok
Acaba ben miyim
Onlar yalnız değil diye düşünen
Hasar görmüş bir söğüt ağacı
Birisinin kırık kalbi
Ve yitirilmiş bir hayal
Rüzgarın rotasını  takip ediyorlar
Çünkü gidecek  başka bir yerleri yok
Bu yüzden kendimle başlıyorum
Aynadaki adamla başlıyorum
Huylarını değiştirmesini istiyorum
Ve bu mesaj  daha açık ve net olamaz
 Dünyayı daha güzel bir yer  yapmak istiyorsan eğer
Kendine bir bak  ve kendini değiştir 

Bu işi doğru yapmalısın
Hala vaktin varken
Çünkü kalbini kapatınca
Aklını da kapatırsın
Aynadaki adamla başlıyorum
Huylarını değiştirmesini istiyorum
Ve bu mesaj  daha açık ve net olamaz
 Dünyayı daha güzel bir yer  yapmak istiyorsan eğer
Kendine bir bak  ve kendini değiştir 

Joyful Noise / Neşeli Gürültü
Senaryo ve yönetim:
Todd Graff
Yapımcılar: Joseph Farrell, Broderick Johnson, Andrew A. Kosove
Müzik: Mervyn Warren
Oyuncular: Queen Latifah (Vi Rose Hill), Dolly Parton (G.G.Sparrow), Keke Palmer (Olivia Hill), Jeremy Jordan (Randy Garrity), Kris Kristofferson (Bernard Sparrow)
2012 ABD yapımı, 118 dakika

10 Mayıs 2013 Cuma

Tibet'te Yedi Yıl


Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor  

IMDB: 6,8
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9,0

Bir “dünya yönetmeni”dir Annaud, içinde doğup yetiştiği ülkenin ve kültürün sınırlarıyla kısıtlamaz kendini, farklı coğrafyalarda, değişik zaman dilimlerinde geçen ve birbirine hiç benzemeyen öyküler anlatmaktan hoşlanır. Bir bakarsınız 14. yüzyılda, Franziskan rahipleri arasındadır, bir cinayet soruşturmasına dalmıştır (“The Name Of the Rose / Gülün Adı”). Derken 1920’lerde, Hindiçin’de geçen bir tutku hikayesine odaklanır (“L’Amant / Sevgili”). Oradan 2. Dünya Savaşı’na ışınlanır, ama yurttaşlarının yaptığı gibi bir Direniş hikayesi anlatmaz, biri Rus, diğeri Alman iki keskin nişancı arasındaki rekabet ona daha ilginç gelmiştir (“Enemy at the Gates / Kapıdaki Düşman”).

Ülkemizde halen gösterimde bulunan “Black Gold / Kara Altın” ise petrolün bulunmasının Arap yaşantısını nasıl değiştirdiğini anlatan bir epik. Fransa’yla herhangi bir ilişkisi olmayan bir öykü, ancak bir dünya yönetmeninin çekebileceği bir film. Özellikle bakış açısıyla… Kendi ülkesinin sınırlarını aşabildiği içindir ki Annaud’nun filmlerinde yargıya rastlanmaz, taraf bile tutmaz o, sadece inceler, üstelik her karaktere eşit mesafede kalmayı başararak, hepsiyle sağlıklı biçimde empati kurarak.

Bu yeteneği o kadar ileri seviyededir ki hayvanlarla da ileri derecede duygusal bağ kurabilir, hatta iki filminin ana karakterleri ayılar ve kaplanlardır (“L’Ours / Ayı” ve “Deux frères / İki Kardeş”). Aynı kabiliyet Annaud’nun, bir Nazi dağcı ile Tibet’in ruhsal lideri Dalay Lama arasında gelişen beklenmedik dostluğu da anlatabilmesini sağlamıştır.

“Tibet’te Yedi Yıl”ın önemli bölümü, Himalayalar’a tırmanmaya çalışan Avusturyalı iki dağcının, “talihin yönlendirmesiyle” kendilerini buldukları Llasa’da geçiyor. Dalay Lama ile tanışan Harrer, genç lidere ders vermeye başlıyor, zamanla yakınlaşıyorlar. Dalay Lama ile dostluğu sayesinde Harrer, hayata ilişkin ileri bir bilinç kazanıyor, olgunlaşıyor. Filmin en etkili bölümleri bu iki aykırı insan arasındaki sohbetler ve Harrer’in Tibetlilerden öğrendiği hayat dersleri… Örneğin sinema salonu inşa edilirken çalışanların kazdıkları topraktan çıkan solucanları incitmeden alıp başka bir yere götürmelerine çok şaşırıyor Harrer, zamanla Budistlerin tüm hayatın tek bir Bütün olduğuna inandıklarını ve bu yüzden hiçbir canlıya zarar vermemeye çalıştıklarını öğreniyor.

Tüm Annaud filmleri ortalamanın çok üzerindedir, izlenmesi gereken eserlerdir, ama “Tibet’te Yedi Yıl” diğerlerinden bir açıdan üstün: Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor.  

Meraklısına:
Yine 1997’de Martin Scorsese Dalay Lama’nın yaşamını “Kundun” adıyla sinemaya aktardı. Bu iki filmin artarda izlenmesi, çağımızın en önemli kişiliklerinden biri olan Dalay Lama’yı yakından tanımak için önemli bir imkan veriyor.

Tibet Çin işgali altında olduğu için film gerçek mekanlarda çekilememiş, Himalayalar yerine And Dağları kullanılmış, kutsal kent Llasa ise Arjantin’de kurulmuş. Film gösterime çıktıktan sonra Annaud, bir ekibi Tibet’e yolladığını ve orada gizlice çekim yaptırdığını açıklamış. Çin devletini eleştirdiği için filmi protesto eden Çin yönetimi Pitt ve Thewlis’in de ömür boyu ülkeye girişini yasaklamış. 

Tibet’te Yedi Yıl
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Senaryo: Becky Johnston (Heinrich Harrer'in kitabından)
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: Brad Pitt (Heinrich Harrer), David Thewlis (Peter Aufschnaiter), BD Wong (Ngawang Jigme), Mako (Kungo Tsarong), Jamyang Jamtsho Wangchuk (14 yaşındaki Dalai Lama), Sonam Wangchuk (8 yaşındaki Dalai Lama)
1997 ABD, İngiltere ortak yapımı, 136 dakika
Gösterim tarihi: 15 Mayıs 1998
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

23 Kasım 2012 Cuma

Bulut Atlası

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz

IMDB: 8,2
Rotten Tomatoes: % 63
Manalı Filmler: 6

İki ayrı ekip oluşturulmuş, birini Tykwer, diğerini Wachowski kardeşler yönetmiş. Bunların ortak elemanı yok (görüntü yönetmeni bile). Tabii ki oyuncular her iki ekiple de çalışıyorlar. Onların işi de zor ve karmaşık, örneğin Halle Berry, bir gün Tykwer’in setinde, 1930’larda geçen hikayede canlandırdığı karakteri oynuyor, ertesi gün diğer sette, gelecekte geçen öyküdeki kadın oluyor…

Böyle film çekilmez… Bu çalışma yöntemini, sadece sinemanın doğasını anlayamamış yönetmenler makul bulur. Üçü de zekice fikirler içeren senaryolar yazmış, ilginç hikayeler anlatmış popüler isimler, ama asla Hitchcock, Ridley Scott veya Spielberg seviyesinde yönetmen olamadılar, olamayacaklar.

Böyle film çekilmez çünkü sinema bir ekip işidir; filmde çalışanların enerjileri esere siner. Bir planı en iyi açıdan çekmek kimseyi büyük yönetmen yapmaz; sinemanın ustaları, ekibin enerjisini, bir orkestra şefinin çalgı gruplarını yönettiği gibi ustaca yönetir, onlarca insandan (filmin temalarını, ruhunu en uygun biçimde seyirciye iletecek) ortak bir ses çıkarırlar. Başyapıtlar öncelikle uyumlu yapılardır; ne yaptığını iyi bilen insanlar ancak “büyük film” üretebilirler.

Filmin nasıl çekildiğini öğrenince insan, izlediğimiz yapının neden karmakarışık, katlanılmaz derecede eklektik olduğunu daha iyi anlıyor. Örneğin: Başarısız yayıncının hikayesindeki –filme neden dahil edildiği belirsiz- geriye dönüş sahnelerini düşünün: Genç adamın sevgilisinin anne babasına yakalandıkları an yaşananlar C sınıfı bir Amerikan gençlik komedisinde rastlayabileceğiniz yapının tıpatıp aynısı. Aynı filmin içinde dramatik ve komik, hatta gerilimli anlar yer alabilir elbette; fakat birbirlerinden bu derece farklı olmazlar, çünkü filmler, senaristin/yönetmenin aklına esen her şeyi içine tıkıştırdığı bohçalar değildir.

“Bulut Atlası” ise tam “duyan gelmiş” türü bir film; bir hikayenin yapısı, Pollack, Pakula gibi yönetmenlerin 1970’lerde çektiği siyasi içerikli macera-gerilimlerinden aynen kopyalanmış; sanki “Three Days Of The Condor / Akbabanın Üç Günü”ne ait planlardan oluşuyor. Bir diğeri “Master and Commander / Dünyanın Uzak Ucu” gibi yelkenli gemilerde geçen serüven/macera filmlerinin kötü bir taklidi…

O nedenle ortaya çıkan hilkat garibesi, o heyecan verici içeriği aktarmayı başaramıyor. Anlaşılan romanda gerçekten üst düzey bir bilgelik ve teknik ustalık var; eser, yetenekli ve usta bir sanatçının ellerinde, muhteşem bir filme dönüşebilirdi. Öyle bir yönetmen, senaryoyu fazlalıklardan arındırır (büyük ihtimalle 6 hikayeyi 3 veya 4’e indirir), hedefe olabilecek en makul biçimde ilerlerken filme ihtiyaç duyduğu derinliği katmayı başarırdı (Bu kadar uzun olup da bu kadar “koşturmak” zorunda kalan bir başka film herhalde yoktur).

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz. Fakat bu aslen Hanks’in ustalığı ve yeteneği sayesinde, yönetmenlerin değil. Örneğin Broadbent ve Weaving de usta oyuncular ama klişelerle dolu bir senaryoyla ve vasat yönetmenlerle çalışmanın kurbanı olmuşlar, projeye Hanks kadar ağırlık koyamadıkları belli.

Sonuç olarak “Bulut Atlası” önemli temalar işleyen, kesinlikle çok ilginç ama fena halde yetersiz bir film olarak tarihteki yerini alıyor. Eleştirmenlerin değerlendirmesiyle IMDB kullanıcılarının puanı arasındaki fark ise, yönetmenlerin, bir kez daha “konuşulan” bir film yapmayı başardıklarının kanıtı. Ama tek başarıları bu.

Açık Gazete, 5 Kasım 2012
Haber Anı, 6 Kasım 2012

Cloud Atlas / Bulut Atlası
Senaryo ve yönetim: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski (David Mitcell’in aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Stefan Arndt, Grant Hill, Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Susan Sarandon, Hugh Grant
2012 ABD, Almanya, Hong Kong, Singapur ortak yapımı, 172 dakika
Gösterim tarihi: 26 Ekim 2012