Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

hümanizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hümanizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2013 Cuma

Günahkar Rahibeler



Filmde en çok “günah” ve “cehennem” kelimeleri kullanılıyor, sürekli Hz. İsa’dan bahsediliyor, fakat bu rahibelerde, bırakın peygamberleri, herhangi bir samimi dindarın yüreğindeki insan sevgisinden bile eser yok.
Ama o hümanizm Peter Mullan’da var. İnsanların ruhunu ezmeye çalışan o zalimlere, onlara bu fırsatı veren ataerkil toplum yapısına ve sahte dindarlığa karşı olduğu çok belli. 


IMDB: 7.7  
Metacritic: % 83 
Manalı Filmler: 9.0


Tamer Baran


“Braveheart / Cesur Yürek”ten “Stone Of Destiny”ye 60’tan fazla filmde rol alan Peter Mullan, yönettiği ilk uzun metrajlı film olan “Orphans”la (1998) da epey övgü toplamıştı, ama asıl başarı ikinci filmiyle geldi.

“Günahkar Rahibeler”in bunca beğenilmesi ve ödüllendirilmesi boşuna değil; senaryosundan görüntülerine, hemen her öğesiyle çok başarılı olan film, çoğu izleyicinin kayıtsız kalamayacağı bir hikaye anlatıyor.

1960’larda, İrlanda’da geçen eser, farklı çevrelerden üç genç kızla tanıştırıyor bizi. Günah işleyen veya işlediklerine inanılan, ailelerine utanç getirdiği düşünülen bu kızlar Rahibelerin yönettiği Magdalene Sığınağı’na gönderiliyorlar. Katı kurallarla, adeta hapishane gibi yönetilen Sığınak, aynı zamanda bir çamaşırhane, fakat kızların dışardan biriyle konuşmaları dahi yasak. Kendi aralarında samimiyet kurmalarına da izin verilmiyor. Yemekhaneye veya çalışmaya topluca ve rahibelerin gözetiminde götürülüyorlar. Kuralları çiğneyen veya kaçmaya çalışanlar acımasızca cezalandırılıyor.

Magdalene Sığınağı, 100 yılı aşkın süre faaliyette kalmış bir kurum, son çamaşırhanesi 1996’da kapatılmış. O yoksul yatakhanelerde 30 binden fazla kadın yaşamış. Bunlardan dördüyle yapılan söyleşilerden oluşan “Sex in a Cold Climate” isimli TV belgeselini seyreden Mullan, bu insanlık dışı uygulamaların dünyaya anlatılması gerektiğine karar vermiş ve senaryoyu yazmaya başlamış. Film Venedik Film Festivali’nde gösterilince Vatikan’ın tepkisiyle karşılaşmış, anlatılanların gerçekten yaşanmadığı öne sürülmüş. Ama öte yandan, Magdalene’de kalanlar, kurumdaki hayatın filmde gösterildiğinden daha kötü olduğunu iddia ediyorlarmış.

Nazi toplama kamplarında geçen filmler olmasa, “Günahkar Rahibeler”dekinden daha kötüsünü hayal etmek imkansız olurdu. Çünkü bu Sığınak’ta dayak da var ama asıl hakaretin bini bin para. Zaten sistem “çile” üzerine kurulu; kızların mümkün olduğunca çok sıkıntı çekmeleri gerektiğine inanılıyor, kuruma adını veren Mary Magdalene gibi onlar da günahlarının cezasını çekmeliler ki, kurtuluşa erişebilsinler, diye düşünülüyor. O yüzden yöneticiler, kızları her fırsatta aşağılamayı görev bellemişler, bundan adeta zevk alıyorlar. Örneğin, Pasolini’nin unutulmaz “Salo, or the 120 Days of Sodom / Salo Ya Da Sodom’un 120 Günü” filminden fırlayıp gelmişe benzeyen bir sahnede, hepsini çırılçıplak soyup hangisinin memesinin, kalçasının daha büyük olduğunu saptamaya çalışıyorlar.

“Salo”ya benzetmem abartı değil; bu filmdeki rahibeler de, Pasolini’nin anlattığı o insanlar kadar faşist... Fakat tabii bunların yaşamlarını Tanrı’ya adamış din görevlileri olmaları, olayın vehametini daha da artırıyor.

Filmde en çok “günah” ve “cehennem” kelimeleri kullanılıyor, sürekli Hz. İsa’dan bahsediliyor, fakat bu rahibelerde, bırakın peygamberleri, herhangi bir samimi dindarın yüreğindeki insan sevgisinden bile eser yok.

Ama o hümanizm Peter Mullan’da var. İnsanların ruhunu ezmeye çalışan o zalimlere, onlara bu fırsatı veren ataerkil toplum yapısına ve sahte dindarlığa karşı olduğu çok belli. Bu sayede örneğin bir “Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği” veya “One Flew Over The Cuckoo's Nest / Guguk Kuşu” kadar etkili bir “azmin zaferi” filmi yapabilmiş…  
 
Ödülleri:
Venedik Film Festivali Altın Aslan Ödülü
Ayrıca 13 ödül ve 13 adaylık

Açık Gazete, 30 Aralık 2012
     
The Magdalene Sisters / Günahkar Rahibeler
Senaryo ve yönetim: Peter Mullan
Oyuncular: Anne-Marie Duff (Margaret), Nora-Jane Noone (Bernadette), Dorothy Duffy (Rose / Patricia), Geraldine McEwan (Rahibe Bridget), Eileen Walsh (Crispina), Mary Murray (Una)
Yapımcı: Frances Higson
2002 İrlanda, İngiltere yapımı, 119 dakika
DVD firması: Özen Film
 

6 Ekim 2010 Çarşamba

Kader Bağlayınca

Irkçılıkla ilgili en manalı filmlerden biri, sarsıcı bir dostluk hikayesi... "Judgment at Nuremberg / Nüremberg Duruşması"nın yönetmeninden

IMDB: 7,7
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 86
Manalı Filmler: 9,0

Tony Curtis’in anısına
(3 Haziran 1925 – 29 Eylül 2010)


Bir trafik kazası olur, devrilen hapishane arabasından iki mahkum çıkmayı başarır. Beyaz Joker ve zenci Cullen birbirlerine zincirlidirler, bu durum arazide ilerlemelerini zorlaştırır. Köpekli ekipler peşlerindedir, üstelik karşılaştıkları bazı insanlar da onlara kötü davranır, hatta linç edilmekten kıl payı kurtulurlar. Başka sorunları da vardır: Cullen beyazlardan, Joker siyahlardan nefret etmektedir, bu bilindiği için peşlerindeki Şerif bile “birkaç kilometre ilerlemeden birbirlerini öldürmüş olurlar” demektedir.

Ancak Joker ve Cullen, iki kez gırtlak gırtlağa gelseler de, sonunda birbirlerini anlamaya başlayacak, “kader arkadaşı” ve gerçekten dost olacaklardır…

Üstelik birkaç gün içinde…

Hem eleştirmenler nezdinde, hem gişelerde büyük başarı kazanan “Kader Bağlayınca”, Kramer’in yolunu açmış, büyük bütçeli, yıldız oyuncuları olan ama ciddi konulara eğilen filmler yapan bir sinemacı olabilmesini sağlamıştı.

İki ana karakteri arasında ayrım yapmayan film, dönemin seyircisinin “tehlikeli caniler” olarak algılayabileceği bu mahkumları, şiddet düşkünü, ırkçı, cahil insanlardan üstün tutuyor ve bunu açıkça yapıyor. Her ikisinin de önyargılarından kurtulup bilinçlenmelerini önemsiyor ve neden ve nasıl dost olabildiklerini gösteriyor. İnsan sevgisi ve yüksek ahlak filmin temel yapı taşları. Film boyunca devam eden Şerif-Yüzbaşı ilişkisi de buna hizmet ediyor (bir sahnede Şerif, kaçakların üzerine dobermanların salınmasını silah çekerek engelliyor ve “Bizim işimiz onları yakalamak, yok etmek değil” diyor).

Filmin düşünmeyi sevenlere sunduğu ikram ırkçılık konusuyla sınırlı değil; örneğin o dul kadının “kendi hapishanesini içinde taşıdığını”, hapsedilmemiş kişilerin de özgürlükten yoksun olabildiklerini gösteriyor, her mesele gibi özgürlüğün de bilinçle ilgili olduğunu vurguluyor (ki Kramer o kadın karakterini, linç-sever erkeklerle bir tutup toplumda yaygınlaşan “gizli faşizmin” eleştirisi açısından da değerlendiriyor).

Diğer özellikleriyle de çok başarılı bir film olan “Kader Bağlayınca”nın en çok iz bırakan yönleri, senaryosundaki incelikler, Kramer’in olgun yönetimi, muhteşem siyah-beyaz görüntüleri ve oyuncuların olağanüstü başarısı…

Ve tabii bir de Curtis’in cesareti… Bu film yapıldığında Curtis neredeyse 10 yıldır star konumundaydı ve çok popülerdi (Universal’a haftada ortalama 10 bin mektup gelirmiş, bir tutam saçı için yalvaran kadınlardan). Fakat olumlu eleştiriler, önemli ödüller alamıyordu çünkü kariyeri “aklı bir karış havada, kafasız ve amaçsız genç” rollerine sıkışmış durumdaydı (1958’den evvel Burt Lancaster sayesinde yer alabildiği iki ciddi film vardır sadece: “Trapeze” ve “The Sweet Smell of Success”). Bir yol ayrımına gelmişti: Yakışıklılığını öne çıkaran “boş” filmlerle devam edip ününü koruyacak ve çuvalla para kazanmaya devam edecekti veya mimlenme, seyirciyi hoşnut edememe, oyunculuk gücünü kabul ettirememe gibi riskleri göze alıp sosyal-siyasi meseleleri işleyen filmlere kabul edilmek için uğraşacaktı. Joker rolünü ona veren Kramer’in bile ciddi kaygıları vardı.

Ama sonuçta Curtis kendini herkese kanıtlamayı ve kabul ettirmeyi başardı, hatta iki yıl sonra Kubrick’le “Spartacus”te çalıştı.

Seçme replikler:
Joker: Kocana ne oldu?
Kadın: Sekiz ay önce kaçıp gitti. Burada sıkışıp kaldım.
Joker: Çok yalnız hissediyorsundur.
Kadın: Hapishane de öyle, değil mi?
Joker: Evet, aynen öyle.
Kadın: Gerçekten kötü oluyordur bazen?
Joker: Hıhı.
Kadın: Hayır.. Demek istediğim… Bazen o kadar kötü olur ki içini bomboş hissedersin. Anlıyor musun? Kocaman bir boşluk olur. Gözyaşlarınla doldurmak istersin.
Joker: Sana bir şey diyeceğim: Gözyaşlarıyla doldurursan işin biter.
Kadın: Başka ne yapabilirsin ki?
Joker: Ben o boşluğu hayallerle doldururum.
Kadın: Ama bir şeyi hayal edebilmen için onunla ilgili bilgin olması gerekir.
Joker: Hayır, gerekmez.
Kadın: Buradan 40 kilometre ilerde doğdum ben. Başka bir şey bilmiyorum, hiçbir şey…
Joker: Bilmen gerekmez. İstemen yeter. Eğer istersen kafanda milyonlarca resim yaratabilirsin.
Kadın: Resim mi?
Joker: Hıhı.
Kadın: Nasıl resim?
Joker: Her çeşit… Değişik yerler, değişik kişiler… Sahip olmak istediğin ama elde edemediğin her şey…

Meraklısına:
Filmin fragmanı

Filmin hikayesini yazan Nedric Young o dönemde kara listede olduğundan Oskar ödülü takma ismi Nathan E. Douglas adına verilmiş. Young’ın adını filme koyamamasına sinirlenen Kramer, iki senariste hapishane arabasının şoförleri rolünü vermiş, hatta jenerik akarken isimlerini ikisinin yüzünün göründüğü planın üzerine denk getirmiş (Resmi belgeler, 1993 yılında Young’ın dul karısının başvurusu üzerine düzeltilmiş).

Cullen rolü için ilk düşünülen isim Sammy Davis Jr imiş. O dönemde Elvis Presley de Joker rolünü oynamak için girişimlerde bulunmuş ama menajerinin ısrarlı itirazı yüzünden vazgeçmiş.

Kramer ilk günden itibaren Joker rolü için Marlon Brando’yu düşünmüş. Efsane oyuncu filmde rol almayı istemesine rağmen “Mutiny on the Bounty / Denizde İsyan” (1962) filminin çekimleri inanılmaz uzadığından o seti bırakıp gelememiş. Kramer son ana kadar Brando’yu beklemiş, çekimlere birkaç gün kala başka bir oyuncu aramaya başlamış ve Curtis’le anlaşmış.

Asılsız bir söylenti yüzünden Robert Mitchum’un zenci bir oyuncuya zincirlenmeyi istemediği için Joker rolünü reddettiğine yıllarca inanılmış. Oysa oyuncunun itirazının nedeni farklıymış: kendisi de eski bir mahkum olan Mitchum, bir Güney hapishanesinde biri zenci, diğeri beyaz iki mahkumun birbirlerine bağlandığına hiç tanık olmadığını, o dönemde kimsenin böyle bir şey yapmayacağını, bu trüğün filmin inandırıcılığını zedelediğini söyleyerek teklifi reddetmiş.

Çekimler sırasında eski bir mahkum danışman olarak çalışmış. Ancak adı jenerikte belirtilmemiş çünkü adam hala aranıyormuş.

Ödülleri:
En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Görüntü (siyah beyaz) dallarında Oskar ödülü; Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu (Curtis), Erkek Oyuncu (Poitier), Yardımcı Erkek Oyuncu (Bikel), Yardımcı Kadın Oyuncu (Williams) ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı
En İyi Film (dram) dalında Altın Küre ödülü; Yönetmen, Erkek Oyuncu (Curtis), Erkek Oyuncu (Poitier) ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Williams) dallarında Altın Küre adaylığı
Dram kategorisinde Amerikan Yazarlar Birliği WGA ödülü
Ayrıca 11 ödül, 8 adaylık

The Defiant Ones / Kader Bağlayınca
Yapımcı ve yönetmen: Stanley Kramer
Senaryo: Nedrick Young (öykü), Harold Jacob Smith (senaryo)
Oyuncular: Tony Curtis (John 'Joker' Jackson), Sidney Poitier (Cullen), Cara Williams (çiftlikteki kadın), Theodore Bikel (Şerif Max), Charles McGraw (Yüzbaşı Frank), Lon Chaney Jr. (Koca Sam)
1958 ABD yapımı, 97 dakika
Gösterim tarihi: Aralık 1965

24 Ağustos 2010 Salı

Düşler

IMDB: 7.6
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 60
Manalı Filmler: 9.0

Hak ettiği değeri maalesef bulamamış bir başyapıt…

Bu filmi çektiğinde Kurosawa tam 80 yaşındaydı ve neredeyse 40 yıldır (1951 tarihli “Rashomon”dan beri) dünyada tanınıyor, olumlu eleştiriler ve önemli ödüller alıyordu. “Düşler”e gerçek değerinin verilememesinde herhalde adının kanıksanmasının ve her yeni filminin başyapıtlarıyla kıyaslanmasının da payı büyüktü. Üstelik “Dreams”, çok beğenilen “Ran”dan sonraki ilk eseriydi ustanın ve uzun süredir bekleniyordu.

Ve tabii ki filmin yapısı, yani 8 ayrı kısa filmden/düşten oluşması da –bir kısım eleştirmen ve seyirci için- olumsuz bir şeydi.

Oysa “Düşler” öncelikle bu nedenle çok “manalı”dır: bir kişinin milyonlarca insana kendi düşlerini anlatma cesaretini gösterebilmesi akıllara durgunluk verebilecek bir şeydir. Kim yakın çevresi ve/veya yardımına gereksinim duyduğu uzmanlar dışındaki birine rüyasını anlatır ki? İnsanların yüzde kaçı, içlerinde psikiyatrların, psikologların da bulunduğu bir geniş kitleye rüyalarını anlatma cesaretini gösterebilir?

Rüyalarımız, en mahrem tarafımızdır. Başka işlere de yaradıkları düşüncesindeyim, ama sadece “bastırılmış arzuların ifadesi” tanımı bile, bir insanın düşlerini başkalarıyla paylaşmaması için geçerli bir neden oluşturabilir. Üstelik Kurosawa rüyalarını “öylesine görülmüş hikayeler” gibi ele alıp anlatmıyor, içlerindeki semboller her neyin ifadesi ise o gerçekliğin bizzat kendisine ait olduğunu açıkça söylüyor, hatta 7 düşün ana kahramanı “Ben” adını taşıyor (Bunların 5’inde Terao’nun canlandırdığı gençlik, ikisinde ise çocukluk halini görüyoruz yönetmenin).

Örneğin –en çarpıcı bölümlerden biri olan- “Tünel”de kahramanımız, savaş sırasında komuta ettiği birlikle karşılaşır. Askerlere kendi hatası yüzünden öldüklerini açıkça söyler. Vicdan azabı çok derindir, “keşke ben de sizinle birlikte ölseydim” derken samimi olduğu bellidir.

Son düşteki cenaze sahnesinde ise insanlar danslarla, şarkılarla merhumun sürdürdüğü güzel hayatı kutlarlar onu gömmeye giderken. Yaşlı köylünün anlattığına göre bu aynı zamanda köy halkının ölen kişiye şükranlarının ifadesidir. Çok doğal olarak o cenaze sahnesi yönetmenin iyi bir hayat sürdürdüğüne inanmak istemesinin bir ifadesi olarak yorumlandı.

Ölüm bilinci
Bu yorum belki de doğrudur ama ondan daha önemli bir şey var bununla ilgili, o da ölüm bilinci: ölümün yok oluş veya çok korkunç bir yere gitmek olmadığını anlayamamış bir insan, bir yakınını dans ve şarkıyla gömemez ki.

O bölümde başka “manalı” şeyler de var: Örneğin yaşlı köylü şunları söylüyor: “İnsanlar hep daha iyisini yapabileceklerini düşünüyorlar. Özellikle bilim insanları. Zeki olabilirler, ama çoğu doğanın kalbini anlayamıyor. Sonunda insanları mutsuz eden şeyler icat edip duruyorlar. Buna rağmen çalışmalarıyla çok da gurur duyuyorlar. Daha da kötüsü, çoğu insan da aynı düşüncede, o icatları mucize gibi görüyorlar. Onlara tapıyorlar. Doğayı tüketmekte olduğumuzu bilmiyorlar. Helak olacaklarını görmüyorlar. İnsanoğlu için en önemli şeyler temiz hava, temiz su ve onları üreten ağaçlarla çimendir. Her şey kirleniyor, zehirleniyor. Kirli hava ve kirli su, insanların yüreklerini de kirletiyor.”

Sadece bu değil, filmdeki çoğu düşün ana teması, insan-dünya ilişkisi. Kurosawa’nın insanlığın geleceğine dair kaygıları çok yoğun olmalı ki, özellikle iki düş (ki bunların biri –yukarıda fotoğrafı olan- unutulmaz “Ağlayan İblis” bölümü), adeta bir korku filmine yaraşacak öğeler içeriyor.

Zaten film, düşünsel yönüyle adeta bir vasiyet; belki de son filmini çekmekte olduğunu düşünen bir yönetmenin, tüm hayatının ve kariyerinin bir özeti. Hem işlediği temalar, hem de sinemasal açıdan. Düşlerin çoğunun ayrı bir film türü gibi kotarılmış olması bununla ilişkili çünkü Kurosawa, filmografisinde polisiyeler, tarihi filmler, savaş ve macera filmleri, ahlaki değerleri öne çıkaran dramlar, Şekspir, Dostoyevski gibi önemli yazarlardan yapılmış uyarlamalar bulunan bir yönetmen.

Renk kullanımı
Bir vasiyet eseri niteliği taşıdığı içindir ki sinemasal açıdan da çok güçlü. Yoğun düşünsel içeriği en uygun biçimde iletebilmesi için filmin biçiminin de aynı derecede etkili olması gerekir, bu da Kurosawa için öncelikle renk çalışması, kadraj düzenlemesi ve film ritmi demek.

Resim öğrenimi görmüş, filmleri için tam renkli desenler hazırladığı bilinen bir yönetmenin, hele de arzu ettiği mükemmelliğe ulaşmasını sağlayan bir bütçe bulmuşken, her bir planı adeta bir tablo gibi tasarlamaya ve çekmeye çalışması çok normal. Çoğu Kurosawa filminde bu arzu hissedilir. Bu filmde ise içeriği aktarmakla ilgili nedenlerle daha yoğun bir çaba içinde olduğu görülüyor.

Örneğin ilk iki düşte, çok sayıda insan, orman ve kırda, rengarenk yerel kostümler içinde görüntülenmiş, seyirci adeta renk sarhoşu oluyor. Fakat tablo etkisini en çok hissettiren bölüm, üzerlerini kaplayan karın altından sarı giysileri az çok fark edilen dört dağcının göründüğü “Tipi”; hele de Kar Perisi gelip de, rüzgarla savrulan uzun siyah saçları da görsel bir öğe olarak filme katıldığında, neredeyse her yeni planda ekranı dondurup uzun uzun seyretmek arzusu kaplıyor içinizi. Kurosawa’nın isteği de bu olmalı ki, özellikle bazı sahnelerde ritmi özellikle düşük tutup biraz daha fazla seyretme imkanı veriyor.

Ben’in Van Gogh tabloları içinde dolaştığı bölüm ayrıca ilginç ve önemli. Bir bütün olarak “ufuk açıcı” olması bir yana, açılış ve kapanış sahneleri iki ayrı Van Gogh resminin canlandırılmış halini sunuyor.

Ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin canlandırdığı Van Gogh’un doğadan büyülenmesi ve onu resmetme tutkusu da var bu filmde, –bir tür doğa perisi olduğu anlaşılan- Tilki’lerin düğününe tanık olan çocuğun korkuyla karışık hayreti de, Ben’in iki çocuklu bir anneyi hızla yaklaşan radyasyon bulutundan ceketini savurarak korumaya çalışmasındaki trajedi de…

Ve olan her şey çok güçlü, çok güzel…

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı
Ayrıca 3 ödül ve 7 adaylık

Dreams / Yume / Düşler
Senaryo ve yönetim: Akira Kurosawa
Yapımcılar: Mike Y. Inoue, Hisao Kurosawa
Oyuncular: Akira Terao (Ben), Mitsuko Baisho ("Ben"in annesi), Mieko Harada (Kar Perisi), Martin Scorsese (Vincent Van Gogh), Mitsunori Isaki (Yeniyetme "Ben”), Toshihiko Nakano (Çocuk "Ben"), Yoshitaka Zushi (Er Noguchi), Chôsuke Ikariya (Ağlayan İblis)
1990 Japonya, ABD ortak yapımı, 119 dakika
Gösterim tarihi: Mart 1991
DVD: Ülkemizde henüz yayımlanmadı

9 Temmuz 2010 Cuma

Sınırda Yaşayanlar

IMDB: 6,4
Allmovie: 2,5/5 yıldız
Metacritic: %45
Manalı Filmler puanı: 7,5

İnanılması güç ama gerçekten yaşanmış olayları karşımıza getiren, hoş ve faydalı bir film…

İki çocuğu birden ender görülen genetik bir hastalıktan mustarip olan John, ölümlerini geciktirebilmek umuduyla araştırmacı Dr. Robert’la ilişkiye geçer. Robert’ın bulduğu tedavi yöntemini hayata geçirebilmek için ciddi miktarda paraya ihtiyaç vardır. John aynı hastalıkla yaşayan ailelerden işe başlamak için gereken miktarı bulur, daha ötesi için yatırımcı aramaya başlar. İşin içine büyük miktarların girmesi, acı-tatlı pek çok olayların yaşandığı bir süreci başlatır.

Bu filmi en çok bu açıdan önemsedim: Sağlıkla ekonominin iç içe olmalarının yarattığı tüm olumlu ve olumsuz halleri ayrıntılarıyla ve ustaca aktardığı için. Bir açıdan bakarsanız, ABD’deki sağlık sistemi çok acımasız, (“Patch Adams”ta da izlediğimiz gibi) parası olmayanlar insan yerine konmuyor, sistem çok büyük şirketlerin elinde ve bu yüzden “kar marjı” en önemli kavrama dönüşmüş... Öte yandan, bu filmde izlediğimiz türden hastalıklara ilişkin araştırmaları sadece o büyük şirketler yapılabiliyor, sonuçta insan hayatlarının kurtarılması o “kar marjı” sayesinde oluyor.

10 yıl önce “Chocolat / Çikolata” uyarlamasıyla Oskar’a aday gösterilen Jacobs’un dengeli senaryosu, tarafsız yaklaşımıyla dikkati çekiyor, aynı ustalık yönetmen Vaughan’da da gözleniyor. Sonuçta film herkese ve her olaya, tam gerektiği kadar yer ve önem veriyor: Örneğin kızının fiziksel yeteneklerini yitirmeye başladığını gören acılı John, işine tutkusu yüzünden bazen dengesini ve yolunu kaybeden Robert’tan daha önemli veya “haklı” değil. Önemli olan –filmin sloganında dendiği gibi- mucize beklemeyip kendileri mucize yaratmaları…

Benzer bir cümleyi Fraser ve Ford için de kurmak mümkün. Popüler filmlerle yarattıkları kariyerleri sayesinde bu filmde oynayabiliyorlar. Ne mutlu ki ikisi de gerçekten zor rollerin altından başarıyla kalkabilmişler.

Extraordinary Measures / Sınırda Yaşayanlar
Yönetmen: Tom Vaughan
Senaryo: Robert Nelson Jacobs (Geeta Anand'ın kitabından)
Yapımcılar: Harrison Ford, Carla Santos Shamberg, Michael Shamberg, Stacey Sher
Oyuncular: Brendan Fraser (John Crowley), Harrison Ford (Dr. Robert Stonehill), Keri Russell (Aileen Crowley), Meredith Droeger (Megan Crowley), Diego Velazquez (Patrick Crowley), Sam M. Hall (John Crowley, Jr.), Jared Harris (Dr. Kent Webber)
2010 ABD yapımı, 106 dakika
Gösterim tarihi: 19 Mart 2010
DVD Firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment.