Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

ufuk açıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ufuk açıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2016 Pazar

Sisteki Goriller


Önemli bir bölümü dağ başında, perdede bile nadiren görebildiğimiz büyüleyici doğal ortamlarda geçen, hayli başarılı, çok ilginç ve hoş bir seyirlik. Ayrıca hem doğa bilincinin gelişmesi, hem de doğa-insan ilişkisi bakımından seyircinin ufkunu açıyor, ona ilham veriyor 

Tamer Baran

IMDB: 7.0
Rotten Tomatoes: %82
Manalı Filmler: 9.0

Çok değil 40 yıl kadar önce bazı “uygar” ülkelerin “gelişmiş” insanları, ofis veya evlerinde kül tablası olarak goril pençesi kullanmaktan, duvarlarına goril kafası asmaktan hoşlanırlarmış. Sadece Afrika’da yaşayan dağ gorillerinin neslinin tükenmesine ramak kalmasının asıl nedeni buymuş.
Bunları “Sisteki Goriller” filminden öğrenmek mümkün. Dian Fossey isimli olağanüstü kadının hayatını anlatıyor, 6 aylığına gittiği Ruanda’da geçen 18 yılının özeti.
Dian’ın görevi gorilleri saymak, fakat zamanla onlardan etkilenmeye başlıyor, kendine özgü yöntemler geliştirerek onlarla yakınlaşmayı başarıyor. Ondan evvel hiç kimse o gorillerle arkadaş olmamış, özelliklerini insanlığa anlatmamış, haliyle Dian, hala önemli bir bilim insanı, öncü zoologlardan biri…
Ama Dian’ın başarısı bununla da sınırlı kalmıyor, yetkilileri de ikna ederek, önlemler alınmasını sağlayarak kaçak avlanmayı ciddi biçimde engelliyor. Sözün kısası o dağ gorilleri türlerinin devam edebilmesini Dian Fossey’ye borçlular.
Bilim insanları çeşitli maymun türlerini, ama özellikle dağ gorillerini anlamanın insanoğlunun geçmişini açığa çıkarabilmek açısından çok önemli olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla Fossey tüm insanlığa hizmet etmiş, çok özel bir insan.
Tecrübeli yönetmen Michael Apted’ın her zamanki ustalığıyla çektiği film, çok önemli bir bölümü dağ başında, perdede bile nadiren görebildiğimiz büyüleyici doğal ortamlarda geçen, hayli başarılı, çok ilginç ve hoş bir seyirlik. Ayrıca hem doğa bilincinin gelişmesi, hem de doğa-insan ilişkisi bakımından seyircinin ufkunu açıyor, ona ilham veriyor.
Fossey’i tanımak zaten büyük kazanım. Bu rol için Weaver’ın seçilmesi boşuna değil, Dian çok güçlü bir kişilik, tutkulu, inatçı, kolay yıkılmayan biri (zaten hiçbir şekilde yolundan döndüremedikleri için öldürmüşler kendisini). Başka bir mesleği varken, tamamen tutkusu yüzünden uygarlıktan uzaklaşıp 18 yılını dağda geçirmesi, kendini gorillere ve insanlığa böyle adayabilmesi çok etkileyici.
Çevre bilinciyle kotarılmış filmler az izlendikçe, “Planet Of The Apes / Maymunlar Cehennemi” gibi korku merkezli, insanın doğanın efendisi olduğu bilinciyle yapılmış eserler daha da popüler oluyor. Ve maalesef insanoğlu, kendini dünyanın efendisi sanarak yaşadıkça gezegeni tüm canlılar için cehenneme çeviriyor.
Sen de bir insansın sevgili okur; sadece bu nedenle bile olsa izlemen gerekir bu filmi.
Ödülleri:
En İyi Senaryo, Kadın Oyuncu, Ses, Kurgu ve Müzik (Maurice Jarre) dallarında Oskar’a aday oldu, Kadın Oyuncu ve Müzik dallarında Altın Küre kazandı.
Meraklısına:
2008’de iki önemli TV kanalı, PBS ve BBC konuyla ilgili iki belgesel hazırladı. Her ikisi de Titus isimli gümüş sırtlı gorilin hayatını anlatıyordu. Titus 1974’te, henüz iki aylıkken Fossey tarafından isimlendirilip kaydedilmiş ve 33 yıllık hayatında, tamamı insanlardan kaynaklanan felaketler, dramlar, acılar yaşamış bir hayvan. Dünyanın en ünlü gorili…

İnsanın doğayla ilişkisi hakkında ciddi bilgi içeren, neden yanlış yolda olduğumuzu ustaca açıklayan, “İsmail” adında harika bir roman var, hararetle öneririm. Meraklısı hatırlayacaktır, ana karakteri Fossey benzeri bir bilim insanı olan “Instinct / İçgüdü” (Jon Turteltaub, 1999) filmi o kitaptan hareketle yapılmıştı.
Apted doğa-insan ilişkisine dair ilginç veriler içeren iki film daha yönetmişti: “Nell” (1994) ve “Şimşek Yürek” (1992).
Filmde oynadıktan sonra Weaver, Fossey’in kurduğu vakıf (Dian Fossey Gorilla Fund) yararına çalışmaya başlamış, halen vakfın Onursal Başkanı. 2006’da ise BBC’nin teklifiyle filmin çekildiği bölgeye tekrar gitmiş, “Gorillas Revisited” belgeselinin yapımına katılmış. 

Açık Gazete, 23 Aralık 2011

Gorillas in the Mist: The Story of Dian Fossey / Sisteki Goriller
Yönetmen: Michael Apted
Senaryo: Anna Hamilton Phelan (Dian Fossey'in kitabı ve Harold T.P. Hayes'in makalesinden)
Yapımcılar: Terence A. Clegg, Arne Glimcher
Oyuncular: Sigourney Weaver (Dian Fossey), Bryan Brown (Bob Campbell), Julie Harris (Roz Carr), John Omirah Miluwi (Sembagare), Iain Cuthbertson (Dr. Louis Leakey),
1988 ABD yapımı, 129 dakika.
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

22 Nisan 2015 Çarşamba

Ovadaki Alevler


Kimi uzmanlara göre gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film... Modern 2. DS başyapıtları, örneğin -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, “Piyanist” veya “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...



Tamer Baran



IMDB: 8,0 
Rotten Tomatoes: 
% 100
Manalı Filmler: 
10,0

Kon Ichikawa'nın anısına
(20 Kasım 1915 – 13 Şubat 2008)

Uzaktan bakıldığında dost sanılabilecek iki asker. Biri kırık ayağıyla tek başına ilerleyemiyor, öteki sürekli aç, arkadaşının kimbilir nereden bulduğu tütünleri askerlerle yer elması karşılığı takas edemedikçe karnını doyuramıyor. Ticaret yapamazsa ikisi için de bir şekilde erzak bulmak zorunda, daha olmadı “maymun” öldürerek...

Bu iki asker birbirlerine ölümüne muhtaçlar.

Ve ikisi de, diğerini öldürmek için fırsat kolluyor; tütünleri veya tüfeği çalmak için...

2. Dünya Savaşı'nın son günleri, Filipinler... Japon ordusu paramparça; kalan bir avuç asker dağınık, bazılarının silahı yok, üniformaları dökülüyor, birinin bir ölüde daha iyisini bulup terk ettiği eski botu bir diğeri şükranla karşılıyor... “Nobi / Ovadaki Alevler” (1959) koca bir ordunun can çekiştiği günleri veremli er Tamura'nın gözlerinden aktarıyor: Hastalığı yüzünden diğerleri kadar başarıyla savaşamayacağı için komutanı istemez onu, hastaneye geri yollar. Oradaki yetkilininse önceliği yaralılardır; “Yürüyebiliyorsan hasta değilsindir” diye tersler Tamura'yı... Kahramanımız rüzgarda savrulan bir yaprak gibi ordusunun hezimetinin acılı köşelerinde dolanır durur. Yürüdükçe birbirinden dehşetli insanlık hallerine tanık olur. Örneğin, kırık ayaklı ile yoldaşının maymun eti olduğunu savundukları yiyeceğin gerçekte ne olduğunu keşfetmek, o koşullarda yaşarken bile ağır gelir Tamura'ya...

“Nobi” öncelikle bir karakter çalışması: Terrence Rafferty'nin belirttiği gibi Tamura, tüm sinema tarihinin belki de en yalnız karakteri: Kendisine sırt çeviren bir orduya mensup; dilini, adetlerini, yiyeceklerini bilmediği bir ülkede oradan oraya sürüklenen, teslim olursa öldürüleceğinden korktuğu için Amerikalılara, istilacılardan nefret ettikleri için Filipinlilere de yaklaşamayan bir asker... Bu da tesadüf değil çünkü Ichikawa: (filmlerinde) “Bir adamın kendi sınırlarını zorladığı anların ağırbaşlılığını yakalamaya ve kendisini yenmeyi başaranların yalnızlığını yansıtmaya çalıştığını” söylemiş. Tamura da kendi sınırlarını “Hastane seni kabul etmezse el bombanla kendini öldür” emrine karşı çıkarak, her ne olursa olsun yaşamaya çalışarak zorluyor. Hem başına gelenler, hem de tanık oldukları çok ağır olmasına rağmen...

İkincisi “Nobi”, savaşı gerçekte olduğu haliyle perdeye yansıtmakta çok başarılı... Shohei Ooka'nın bir asker ve savaş esiri olarak kendi tecrübelerine yaslanan romanından uyarlanan bu film o kadar ağır insanlık halleri sergiliyor ki, modern 2. DS başyapıtları, örneğin “Piyanist”, “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” veya -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...

O kadar ki bazı uzmanlar “Ovadaki Alevler”i gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film olarak selamlıyorlar...

Ichikawa'nın başarısı burada: maalesef savaş tam bu kadar acı bir şey...

Ve maalesef bazen hayatta kalmak, ölmekten daha kötü olabiliyor...

Batı ülkeleri Ichikawa'yı “Biruma no tategoto / The Burmese Harp”ın (1956) Venedik Film Festivali'nde ödül kazanmasıyla keşfetmişlerdi. Burma'daki Japon askerlerinin yaşadıklarına odaklanan film, Yabancı Film dalında Oskar'a aday gösterilmiş, ama “La Strada / Sonsuz Sokaklar”a geçilmişti. Yönetmenin 3 yıl sonra bir başka savaş karşıtı filmle çıkagelmesi sürpriz olmadı (Bugün de en çok bu iki filmiyle anılıyor).

Bu iki filmin ardından Ichikawa, kimi otoritelerce, tüm zamanların 5 büyük Japon yönetmeni arasında sayılır hale geldi (Diğerleri: Akira Kurosawa, Kenji Mizoguchi, Mikio Naruse ve Yasujiro Ozu). Bazılarıysa onu dönem dramlarından detektiflik öykülerine, aile komedilerinden aşk hikayelerine çok çeşitli türlerde film yaptığı için eleştiriyor, hem temaları, hem görselliğiyle eklektik olduğunu düşünüyorlar. Ama onların bile reddedemediği bir gerçek var: Ichikawa, Japon sinemasının dünyaya açılmaya başladığı -kimilerinin “hümanist dönem” diye adlandırdığı- 2. DS sonrası yılların (Kurosawa, Kinosuke Kinoshita ve Masaki Kobayashi ile birlikte) birkaç büyük ustasından biri.

Ki o dönem Japon sinemasının altın çağı idi...

Meraklısına: Roman geçen yıl bir kez daha uyarlandı; fakat o film hiç beğenilmedi.

Nobi / Fires on the Plain / Ovadaki Alevler
Yönetmen: Kon Ichikawa
Senaryo: Natto Wada (Shohei Ooka'nın romanından)
Yapımcı: Masaichi Nagata
Oyuncular: Eiji Funakoshi (Tamura), Osamu Takizawa (Yasuda), Mickey Curtis (Nagamatsu), Mantarô Ushio (Teğmen)
1959 Japonya yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: -
DVD firması: - 


AçıkGazete, 16 Şubat 2015

ÖtekiSinema, 24 Şubat 2015

15 Nisan 2013 Pazartesi

Food, Inc.


Bu belgesel, büyük şirketlerin bizi yavaş yavaş zehirlediklerini kanıtlıyor, bunu neden ve nasıl yaptıklarını anlatıyor. İş o kadar vahim boyutlara varmış ki, marketlerde satılan et ve tavuğu asla almadığımıza şükretmekle kalmadık, eşim buzdolabındaki yumurtaları da çöpe attı

IMDB: 7,8
Rotten Tomatoes: % 96
Manalı Filmler: 9,5

Beden, ruh ve zihin bir bütün olduğuna göre, soluduğumuz havanın kalitesi hayatımızı doğrudan etkiliyor demektir. Aynı şekilde, yaşadığımız ve çalıştığımız mekanların özellikleri, düzeni ve enerjisi (Feng Shui’nin ana konusu) de ve tabii ki içtiklerimiz ve yediklerimiz de…

Fakat maalesef, konunun önemine rağmen, çoğumuz bilinçsiz yaşıyoruz. Çocuğumuza içirdiğimiz kolanın, çamaşır yıkarken kullandığımız deterjanın, soframıza koyduğumuz yemeğin içerdiği maddeleri, üretim sürecini, sonuç olarak bedenimize zarar verip vermediğini bilmiyoruz, daha da kötüsü çoğumuz bunu önemsemiyoruz.

Oysa yaşamımız tehlikede…

Birinin yemeğinize fare zehiri kattığını düşünün; iş işten geçmeden bu bilgiyi edinirseniz, hemen polise haber verir, o kişinin cinayete teşebbüsten yargılanıp hapse atılmasını beklersiniz.

Bu belgesel, büyük şirketlerin bizi yavaş yavaş zehirlediklerini kanıtlıyor, bunu neden ve nasıl yaptıklarını anlatıyor. İş o kadar vahim boyutlara varmış ki, marketlerde satılan et ve tavuğu asla almadığımıza şükretmekle kalmadık, eşim buzdolabındaki yumurtaları da çöpe attı.

Çünkü bu filmden, mümkün olan en kısa zamanda, mümkün olan en yüksek miktarda ete dönüşebilmeleri için tavukları, ahlaka, vicdana sığmayan biçimde yetiştirdiklerini öğrendik.

Aynı şeyi büyükbaş hayvanlara da yaptıklarını, maliyet düşsün diye onları otla değil, genetiğiyle oynanmış mısırla beslediklerini, aynen tavuklar gibi bir adım bile hareket etmelerine izin vermediklerini öğrendik. Bu, kendi dışkılarının içinde yaşadıkları anlamına geliyor.

Dahası var: Hayvanın postuna yapışan pisliğin içindeki bakterilerin ete bulaşması engellenemiyor.

Daha da fecisi: O bakteriler ki, hayvana verilen antibiyotikler yüzünden gerçek birer canavara dönüşmüşler. Bu ölüm makinesinin kurbanı olan bir çocuğun hikayesi de anlatılıyor filmde. Hamburger yediği için hayatını kaybeden, 3 yaşındaki Kevin’in…

Kevin’in ailesi bu meseleyle hala uğraşıyor, dava açmışlar, yetkilileri uyarmaya, gıda şirketlerinin daha iyi denetlenmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kevin’in davası ABD’de o kadar ünlü olmuş ki, bazı restoranlar ve şirketler ciddi miktarda para kaybedebileceklerini anlayınca, e-koli denen o bakteri cinsini yok edecek bir yol araştırmışlar. Buldukları çözüm tüylerinizi diken diken edecek: Ete amonyak püskürtüyorlar…

Evet o; canlılara zarar verdiği bilinen, ama parfümeride, ilaç sanayiinde, hatta sigara üretiminde kullanılan madde…

Bu çok ciddi bir durum; bu kötü niyetli yöneticilere, insan sağlığını hiçe sayan şirketlere karşı çıkmazsak, mısır şurubunun, şekerin, organik olmayan bitki ve gıdaların zararları konusunda bilgili ve bilinçli davranmazsak, neredeyse tüm insanlığın sağlık seviyesi giderek düşecek…

Ve belki de sizin oğlunuz, kızınız da ciddi biçimde hasta olacak, hatta ölecek…

Ödülleri:
En İyi Uzun Metrajlı Belgesel Film dalında Oskar adaylığı.
En İyi Belgesel Film dalında Bağımsız Ruh Ödülü adaylığı.
Ayrıca 4 ödül ve 6 adaylık

Meraklısına:
Amonyağın sigara üretiminde neden ve nasıl kullanıldığını, gerçek olaylardan hareketle yapılan “The Insider / Köstebek” filmi anlatıyordu.

Filmin yapımcıları belgeselde adı geçen gıda şirketlerinin yöneticilerini canlı yayına davet etmişler, tabii ki hiçbiri kabul etmemiş.

Food, Inc.
Yönetmen: Robert Kenner
Senaryo: Robert Kenner, Elise Pearlstein, Kim Roberts
Yapımcılar: Robert Kenner, Elise Pearlstein
2008 ABD yapımı, 94 dakika

Açık Gazete, 5 Ekim 2012

14 Mart 2013 Perşembe

Bakış Açısı

Filmin yaptığı en büyük hizmet de bu: Görme hakkında düşünmemizi sağlıyor ki bu da bizi gerçeğin ne olduğu sorusuna götürüyor: “En gerçek” sandığımız şeyler bile “yapılmış” olabilir

IMDB: 6.6
Rotten Tomatoes: % 35
Manalı Filmler: 8.5


Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

“Bakış Açısı” bu cümleyi çeşitli kereler düşünmemizi sağlıyor: Örneğin Ajan Barnes meydana bakan odalardan birinde tülün kıpırdadığını görünce orada biri var sanıyoruz, sonra açık unutulmuş bir vantilatörün perdeyi oynattığı bilgisi geliyor. Film ilerliyor, bu kez de terörist grubun lideri Suarez’in uzaktan kumanda ederek o vantilatörü çalıştırdığını görüyoruz, amacı Barnes’ı meşgul etmekmiş…

Seyirci defalarca ters köşeye yatıyor, sonunda pes ediyor, filmin sunduğu gerçekliği almaya hazır hale geliyor. 

Zaten ilk kısım, gerçekliğin sunulma biçiminin seyirciye anımsatılmasına ayrılmış: TV’de izlediğimiz her haber, gerçekliğin belli kısımlarının kaydedilmesi ve tekrar düzenlenmesiyle oluşuyor, farklı biçimde düzenleyerek aynı görüntülerden (aynı gerçeklikten) farklı anlam çıkarılmasını sağlamak mümkün. Film tam olarak bunu yapacağını, çünkü gerçeğin algılanma ve aktarılma biçimleriyle ilgilendiğini ilk dakikalarında açıkça belirtiyor.

İlk bölümünde film, seyircinin TV haber programı yapımcısı Rex’le özdeşleşmesi ve -hep olduğu gibi- gördüklerini “gerçekmiş gibi” izlemesi için elinden geleni yapıyor, ama o bölüm bittiğinde, gösterdiği her şeyi başa sarıyor ve bu kez Barnes’ın bakış açısıyla izletiyor. Bu ikinci kısmı izlerken artık seyircinin Rex’le özdeşleşmesine imkan yok. Dolayısıyla film, tam 6 kez bir gerçeklik oluşturuyor ve yıkıyor, böylece seyirciyi alt üst ediyor (en azından filme “direnmeyen” kişileri).

Üstelik aynı olayı 6 ayrı “görme noktası”ndan, Rex, Ajan Barnes, İspanyol sivil polis Enrique, Amerikalı turist Howard, Başkan Ashton ve teröristlerin “ana kahraman” olduğu 6 ayrı kısa film gibi izletiyor (“Tanrısal” denen genel bakış açısıyla kotarılmış yedinci film her şeyi toparlıyor)… 

Özdeşleşmenin kurulup yıkılması şart çünkü filmi gerçekleştirenler tüm ana karakterlere eşit mesafede durmayı yeğlemiş ve bu tavrın gereğini yerine getirmişler. Diyelim ki Enrique’in ana kahraman olduğu bölümde, diğer kahramanlar da dahil olmak üzere herkes ve her şey “Enrique’in filmi”ne hizmet ediyor. 

Aynı hikayenin örneğin sadece Barnes’ın kahraman olduğu bir öyküleme tekniğiyle anlatılabileceği belli. Öyle yapılmış olsa, diyelim ki Howard’ın ifadesi alınırken onun gördükleri geriye dönüş sahneleriyle verilse (yani daha sıradan bir film yapılsa) filmi gerçekleştirenlerin işi çok kolaylaşırdı: Örneğin Ashton’ın vurulmasını, meydanın değişik bölümlerine 8-10 kamera yerleştirerek çeker, böylece aynı sahnenin değişik açı ve/veya objektifle çekilmiş 8-10 görüntüsünü elde eder, ve bunları kurguda kullanırlardı (tüm büyük bütçeli filmler böyle yapar zaten). Büyük ihtimalle bu durum Salamanca’daki Plaza Mayor’un bir benzerinin Meksika’da inşa edilmesi gibi masraflardan da kurtaracaktı yapımcıları. Fakat böyle yapsalardı, ayrı açılardan da görünse hep aynı şey oynayacaktı perdede (bir golün farklı açılardan yinelenmesi gibi).

“Bakış Açısı”nda ise her seferinde farklı görüntü var. Sadece açı değil; ışık, objektif, kullanılan film, kamera hareketi vb unsurlar farklı kılınarak, birbirinden değişik planlar elde edilmiş, seyirci üzerinde birbirinden farklı etkisi olan planlar… Örneğin Başkan’ın meydana girdiği anı içeren sahnelerde, onu alkışlayan kalabalık her seferinde aynı, ama o kişileri, seyircinin Ashton’ın başrolde olduğu bölümde sevimli, sevgi dolu, Barnes’ın gözünden gördüğünde ise şüpheli, tehditkar algılaması sağlanmış (o karakterlerin gerçekliği öyle olduğu için), hatta oyuncular kahraman ya da yan karakter olmalarına göre farklı farklı oynatılmış.

Filmin yaptığı en büyük hizmet de bu: Görme hakkında düşünmemizi sağlıyor ki bu da bizi gerçeğin ne olduğu sorusuna götürüyor: Yarın akşam TV’de ana haber bülteninde Başkan Bush’un suikaste uğradığını görürsek, belki de kendisinin değil, dublörünün öldüğü geçmeyecek mi aklımızdan? Bir sonraki Bin Ladin videosunda, ekranda tehditler savuran kişiye bakarken onun belki de bir oyuncu olduğunu, Bin Ladin diye birinin belki de var olmadığını düşünmeyecek misiniz? “Wag the Dog / Başkanın Adamları”nda anlatıldığı gibi, aynı işlemleri uygulayarak, film yapar gibi TV haberi yapılabildiğini, dolayısıyla haber sandığınız şeyin “kurmaca” olabileceğini… 

Yönetmen Pete Travis’in filmin her anında, az sonra bu izlenimi kıracağını bile bile, o plan alabildiğince gerçek görünsün diye bunca uğraşmasının nedeni de bu: “En gerçek” sandığımız şeyler bile “yapılmış” olabilir.

Tüm o “yapılmış” şeyleri aşıp “gerçeğe” ulaşması için insanın, kendi “bakış açısını” terk etmesi, filmdeki 7. bölüm gibi “Tanrısal” bakış açısına ulaşması gerek (Filmin orijinal adının vurgu yaptığı “üstünlük noktası” orası)... İşte o zaman gerçekte anlatılan hikayeye nüfuz edilebilir…

Ve bu da filmi gerçekleştirenlerin öyküsünü anlamamızı sağlar: Gerçekliği algılayış ve kabulleniş biçimine bu kadar darbe indirdiğiniz seyirci kitlesini rahatlatmadan salondan çıkaramazsınız (bu yüzden filmin son 15 dakikası adeta klişe üstüne klişe yığılıyor ve tüm “kötü”ler cezasını buluyor).

Bu ödünü verdiğiniz anda da, “farklıymış gibi görünen bir gişe filmi” damgası yersiniz. 

Ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir…

Sinema, Mayıs 2008

Vantage Point / Bakış Açısı
Yönetmen: 
Pete Travis
Senaryo: Barry Levy
Yapımcılar: Neal H. Moritz, Ricardo Del Rio Galnares
Oyuncular: Dennis Quaid (Thomas Barnes), Matthew Fox (Kent Taylor), Forest Whitaker (Howard Lewis), Bruce McGill (Phil McCullough), Edgar Ramirez (Javier), Said Taghmaoui (Suarez), Ayelet Zurer (Veronica), Zoe Saldana (Angie Jones), Sigourney Weaver (Rex Brooks), William Hurt (Başkan Ashton)
2008 ABD yapımı, 90 dakika
Gösterim tarihi: 4 Nisan 2008
DVD firması:  Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment 

25 Aralık 2012 Salı

Cennetin Krallığı

Kudüs kuşatması sırasında kalenin zayıf noktası olan kapı parçalanıp iki ordu karşı karşıya kaldığı an çarpışmalarla ilgilenmek yerine gökyüzüne çekiyor kamerayı, hem savaşın o an kilitlendiğini, Balian'ın zekasını kullanarak yetersiz askeri gücünü kendisinden çok üstün Eyyubi ordusuyla eşitlemeyi başardığını gösteriyor, hem de Tanrısal bakış açısının avantajından yararlanarak orada o an olup bitmekte olan her şeyin aslında tarihte bir an ve evrende küçücük bir nokta olduğunu seyirciye anımsatıyor. O an mutlaka geçecek, o nokta el değiştirecektir, önemli olan geriye kalandır, yani içinde bulundukları zor koşullarda insanların nasıl davrandıkları

IMDB: 7,1
Metacritic: % 63
Manalı Filmler: 9,5

Ele aldığı temalar ve onları işleyişi bakımından büyük öneme sahip bir film var karşımızda. Batı'nın empoze ettiği resmi tarihi alt üst ettiği için değil sadece, yaşamın akacağı yönü insanların -ve dönemin- bilinç seviyesinin belirlediğini gösterdiği için. Filmin ana teması şövalyelik ruhu; değer verilen erdemlerin değişik durumlarda nasıl uygulanabileceğini, onlardan ödün verilip verilemeyeceğini tartışıyor, hemen tüm toplumların kültüründe bulunan mistik ahlak anlayışını uygulamaya çalışan karakterleri ve karşıtlarını inceliyor. Daha doğrusu, onlar arasındaki ilişki ve çatışmanın tarihe nasıl yön verdiğini... Bu çok önemli bir tavır, çünkü tarihsel öneme sahip olayları bu iki grup arasındaki çatışma belirliyor, dün olduğu gibi, bugün de...

Senarist Monahan tüm karakterlerini bütünsel gerçeklikleri içinde ele almaya çalışıyor, herkesin elinden gelenin en iyisini yaptığını vurguluyor. Reyland'a "Ben neysem oyum" dedirtiyor, hatta filmin "jöndamı" olan Kraliçe'nin de erdemli davranmayı sonradan öğrendiğini göstermekten kaçınmıyor. Bu arada seçimlerin önemine de dikkat çekiyor: Selahaddin Eyyubi durup dururken savaş başlatmakla kalmayıp aptalca bir hamleyle ordusunun yok olmasına da neden olan Guy de Lusignan'a, Kral IV. Baldwin'e çok yakın olduğu halde onu örnek alamadığını belirtiyor. Kraliçe'ye Balian'ın önerisi ise tüm dinlerdeki mistiklerin -eski- arınma (ve mutluluk) yolu: İktidarı terk etmek, sade bir hayatı seçmek; sahip olunan nesneler ve konumun değil, içsel yolculuğun daha önemli olduğunun bilinciyle...

Vicdan krallığı
Senaryo Hıristiyanlara da, Müslümanlara da aynı mesafede duruyor, yaptığı ayrım dinle değil, ahlakla ilgili: Şövalye yemininin dört cümlesiyle ifade edilen yaşam anlayışını uygulayanları olumluyor, diğerlerinin kendilerine ve başkalarına zarar verdiklerini gösteriyor. Selahaddin Eyyubi, cüzzamlı kral ve Balian bir tarafta, Guy, Reyland ve fanatik Müslüman Mullah karşıda. Bulundukları konumu, mensubu oldukları din değil, ahlak anlayışları, şefkat, onur, dürüstlük gibi erdemlere sahip olup olmadıkları belirliyor, yani aslında yaşama ilişkin bilinç seviyeleri...

Kudüs piskoposu ile Hospitaler Şövalyesi arasındaki belirgin fark, filmin bu tavrını net olarak ortaya koyuyor. Şövalye, tarikatına bağlılığı uğruna öleceğini bile bile yanlış bulduğu bir savaşa katılırken yaşamsal tehlikeyi gören piskopos din değiştirmeyi kabul etmelerini öneriyor, "Sonra tövbe ederiz" diyerek. Filmin anahtar diyaloglarından biri o, bu cümleyi duyan Balian şaşırıyor, "Sayenizde din hakkında çok şey öğrendim ekselans" diyor.

Bu film, ana karakterinin hayatı öğrenme sürecinin hikayesi olarak da okunabilir. Haçlı Seferleri'ne katıldığı için Kudüs'te bulunan Hıristiyan Balian, tüm dini öğeleri ve mabetleri aynı değerde görmeyi öğreniyor. Düşük bilinç seviyesinde olanlara küfür gibi gelen fikirler ediniyor. Kuşatma sırasında ölenlerin cesetlerini yakmak gerektiğini savunurken "Bunu Tanrı anlayacaktır. Eğer anlamazsa Tanrı değildir zaten, o zaman da sorun yok" diyor. Balian için sorumluluğu altındaki insanları ölümden korumak neyin günah olduğundan daha önemli. Yani Hz. İsa'nın öğretisine inanıyor, insanın ve hayatın kutsallığına...

Filmin her karesine sinen bu yaklaşım, çoğu kişiye fazla sert geliyor, çünkü perdede gördükleri, Hıristiyanlık hakkında bildiklerinden çok farklı. Fakat zaten sorun dinlerin kökenlerinde değil, sonradan dönüştükleri biçimde. Monahan ve Scott, Hz. İsa'nın fikirlerini temel alıyor, vicdan kavramını anımsatıyor, dinin hakimiyetinde geçen Ortaçağ'ın aslında Hz. İsa'nın fikirlerine uzak olanlar yüzünden yaratıldığını gösteriyorlar, her fırsatta "Bunu (savaşı) Tanrı istiyor" diye avaz avaz bağırsalar da...

Bu temaları, bu kadar bilinçli bir yaklaşımla ele alan kaç film var?

Anlamı derinleştirmek
Bu yaklaşımla yazılmış bir epik Ridley Scott'a "Gladyatör"de kaldığı noktadan ileriye gitme imkanını veriyor, felsefi açıdan ve yönetmenlik sanatı bakımından.

Görsel açıdan çok önemli bir farklılık başrol oyuncusunda. Orlando Bloom'un -çok eleştirilen- oyunculuğunda bir sorun yok, "Gladyatör"deki Russell Crowe'la, "Braveheart / Cesur Yürek"teki Mel Gibson'la kıyaslayınca daha zayıf duruyor, karakteri taşıyamıyormuş gibi. Oysa karakter farklı; daha mülayim, alçakgönüllü, öfkesi, nefreti, intikam duygusu yok, merhameti bol. Filmde onun kimliğinde yansıtılan bilinç seviyesinin Batı'da en yaygın bilinen simgesine çok benziyor, yani Hz. İsa'ya...

Çünkü Ridley Scott, -her büyük usta gibi- senaryodaki anlamı derinleştirmek ve artırmak için elindeki tüm gereçleri mükemmel biçimde kullanıyor ve artık çok da cesur davranıyor. Fiziksel gücü düşürerek içsel gücün vurgulanmasının etkisinin olağanüstü olacağını biliyor, olumlu anlamda da, çoğu seyirci için olumsuz anlamda da...

Bir başka örnek: Kudüs kuşatması sırasında kalenin zayıf noktası olan kapı parçalanıp iki ordu karşı karşıya kaldığı an çarpışmalarla ilgilenmek yerine gökyüzüne çekiyor kamerayı, hem savaşın o an kilitlendiğini, Balian'ın zekasını kullanarak yetersiz askeri gücünü kendisinden çok üstün Eyyubi ordusuyla eşitlemeyi başardığını gösteriyor, hem de Tanrısal bakış açısının avantajından yararlanarak orada o an olup bitmekte olan her şeyin aslında tarihte bir an ve evrende küçücük bir nokta olduğunu seyirciye anımsatıyor. O an mutlaka geçecek, o nokta el değiştirecektir, önemli olan geriye kalandır, yani içinde bulundukları zor koşullarda insanların nasıl davrandıkları, yani şövalye ruhu.

Filmde anlatılan temaların ne kadar bilinçli seçildiği, savaş sahnelerinin azlığından ve Aslan Yürekli Rişar'ın Kudüs'ü almaya çalıştığı dönemi anlatmamayı tercih etmelerinden de belli zaten, bunun da imkan dahilinde olduğu finalde anımsatılıyor.

Scott bu temaları ustalıkla işliyor, ayrıca onlara seyircinin ruhunda yankılanan bir duygu katıyor, hem de ilk plandan başlayarak: "Gladyatör" Maximus'un başakların üzerinde okşar gibi dolaşan elleriyle açılmıştı, "Cennetin Krallığı"nda yeryüzünü okşar gibi sakin sakin yağan bir karla açıyor filmini, çektiği acılara dayanamayıp kendini öldüren (pes eden) bir kadının üzerine yağan karla... Bu plan filmde, yaşanan acı-tatlı deneyimleriyle birlikte hayatın anlamının ve -hem içsel, hem dışsal anlamda- doğanın, dökülen kandan daha fazla önemsendiğini belirtiyor...

Film+, sayı: 3, Haziran 2005

Kingdom Of Heaven / Cennetin Krallığı
Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: William Monahan
Yapımcılar: Mark Albela, Bruce Devan, Ridley Scott
Oyuncular: Orlando Bloom (Ibelin'li Balian), Eva Green (Sybilla), Liam Neeson (Ibelin'li Godfrey), Jeremy Irons (Tiberias), Edward Norton (Kral Baldwin IV), Brendan Gleeson (Reynald), Michael Fitzgerald (Humphrey), Ghassan Massoudu (Selahattin Eyyubi)
2005, ABD yapımı, 145 dakika
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox






23 Ekim 2012 Salı

Savaş Tanrısı

Sonuç olarak "Savaş Tanrısı" başarılı ve önemli bir film. Özellikle de tanık olduğu şiddete "Bu bizim savaşımız değil" diyerek gözlerini yumanlar için. Çünkü, bugün değilse bile yarın, o savaş sizin savaşınız olacaktır

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9.0

Son derece vurucu bir planla açılıyor film: Kamera yere dizilmiş yüzlerce -kullanılmış- fişeğin üzerinden kayarak Yuri Orlov'a yaklaşıyor, Yuri kameraya konuşarak seyirciye dünyadaki silahlanma oranlarıyla ilgili bilgi veriyor, "Her 12 kişiden birine bir silah düşüyor" diyor ve soruyor: "Geriye kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?"

Düşünebiliyor musunuz, bazı insanlar gerçekten bu soruyu yanıtlamaya çalışıyorlar...

Yazıp yönettiği "Gattaca" ve "Simone" ile senaryosuna imzasını attığı "Truman Show"dan Andrew Niccol'ün gerçeğin ne olduğunu, insanın gerçekle ilişkisini ve bireyin gerçeğe uyum sağlamak adına yapabileceklerini araştırmayı sevdiğini biliyoruz. Fakat o filmlerin üçü de bir anlamda "fantastik" ürünlerdi; Niccol, kendi yarattığı bir fantezi dünyasına bir bireyi hapsediyor ve kendi gerçekliğini yaratmak ("Simone"), kendi gerçekliğini dış gerçekliğe uydurmak ("Gattaca") ya da dış gerçekliği yıkmak ("Truman Show") çabalarını belli ölçüde derinleşerek izliyor/izlettiriyordu. Bu kez kahramanı kendi seçimlerinin sonucunu yaşıyor ve tamamen gerçek bir dünya tarafından çevrelenmiş.

Dolayısıyla ilk plan çok anlamlı: Diğerlerinden farklı olarak bu kez son derece gerçek bir hikaye anlatacağını ve bu filmi seyirciye bir şeyler anlatmak amacıyla bu biçimde kotardığını vurguluyor yönetmen. Özdeşleşmeyi daha filmin ilk saniyelerinde kırması bu yüzden; "Savaş Tanrısı"nın "alt tarafı bir film" olarak algılanmasını engellemeye çalışıyor.

Bunu başarıyor da; filmin seyircide yaptığı en büyük etki, korkunç bir gerçeklik duygusu yaratması. Başta Yuri olmak üzere tüm karakterler, ilişkiler, olaylar tamamen gerçekmiş, hiç kurmaca yokmuş gibi geliyor insana.

Bu duyguya ulaşmak için Niccol çok uğraşmış: Senaryonun uzun araştırmaların sonucu yazıldığı zaten anlaşılıyor. Ana karakter Yuri Orlov 5 ayrı silah satıcısının kişisel özellikleri kullanılarak oluşturulmuş. Bir başka örnek: Filmin bir sahnesinde görülen tanklar gerçek ve gerçek bir silah satıcısına aitler.

Gerçeklik duygusu tüm filme siniyor, en önemli bölümlerden biri ise jenerik: Bir merminin fabrikada üretilmesinin çeşitli aşamalarını görüntüleyen planları, merminin taşınması izliyor. En sonunda mermi (amaçlandığı üzere) bir gencin alnında patlıyor.

Silahlanma, silah satışları ve bunların yol açtığı şiddet olaylarını irdelemek için ideal bir yol bulmuş yönetmen: Filmin baş kahramanının kendi arzusuyla silah satışına başlayan ve bu işi iyi beceren bir adam olması, silah ticaretiyle ilgili pek çok bilginin birinci elden edinilmesini sağlıyor. Bu bilgiler ise son derece rahatsız edici. Hepsini sıralamaya yerim yetmez, birkaç örnek vereyim: Bir sahnede Yuri, kendisi gibi silah kaçakçılarını yakalamakla görevli Interpol ajanı Jack Valentine'a dünyadaki en büyük silah satıcısının bizzat ABD Başkanı olduğunu söylüyor: "Silahlarda onun parmak izlerini görmek gerçekten utanç verici," diyor. Bir başka sahnede ise SSCB'nin dağılmasının ardından sadece Ukrayna'daki Kızıl Ordu mallarından 32 milyar dolarlık silah ve cephanenin çalınıp yasadışı yollarla satıldığını öğreniyoruz. Soğuk Savaş döneminde yapılmış tüm o silahlar, örneğin Kalaşnikof'lar Yuri ve benzerleri yüzünden tüm dünyaya dağılmış durumda: PKK'nın elinde de onlardan var, bir türlü durulmayan çatışmaların hala yaşandığı Afrika'da da. Zaten bir başka sahne Soğuk Savaş sonrası dönemin en büyük silah pazarının Afrika olduğunu söylüyor. Çünkü "Orada olup bitenler Batı devletlerinin umurunda bile değil." Filmin bitiminde ise ekranda bir yazı beliriyor ve en büyük silah satıcısı ülkelerin (ABD, Çin vs) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri olduğunu söylüyor.

Bu anlamda "Savaş Tanrısı" çok gerçek ve çok rahatsız edici bir film... Neredeyse her 10 kişiden birine bir ateşli silah düşen ülkemiz için özellikle önemli, çünkü bu oran (nüfusun neredeyse yarısının 20 yaşın altında olduğu da düşünülürse) inanılmaz yüksek ve öyle görülüyor ki bu rakamlar kimi sivil toplum kuruluşları dışında kimsenin umurunda bile değil.

Holivud'un imkanları
Silahlanma ve şiddet aslında tüm dünyanın sorunu ve dolayısıyla tüm dünya sinemacılarının ilgilenebileceği bir konu durumunda, fakat doğrusu şiddeti övmeyen, tehlikelerini ve sonuçlarını gerçekçi bir bakış açısıyla işleyen pek az film yapılıyor. Yapılanlarsa meselenin çok küçük bir boyutunu perdelere taşıyor. Bu anlamda "Savaş Tanrısı" büyük bir film: Güney Afrika'dan Ukrayna'ya değişik ülkelere götürüyor seyircisini, zengin prodüksiyonun da yardımıyla konuyu hemen tüm boyutlarıyla geniş biçimde işliyor. Andrew Niccol belki de en çok bu başarısı yüzünden kutlanmalı: Böyle bir filmi ancak Holivud yapabilirdi ve böyle bir filmi en çok Holivud'da yapmak zor. Niccol oradaki pozisyonunu ve imkanlarını olumlu bir çaba için seferber etmiş.

Ve iyi bir film yapmak için... "Savaş Tanrısı" senaryosundan rejisine tüm öğeleriyle hayli başarılı bir film. Tüm oyuncular akıllıca dokunuşlarla çizilmiş karakterleri gayet iyi canlandırıyorlar. Yuri'nin kardeşi Vitaly rolünde Jared Leto, bir başka silah satıcısını canlandıran Ian Holm ve Başkan Baptiste ile oğlunu oynayan Sammi Rotibi ile Eamonn Walker özellikle göz dolduruyorlar. Zaten Baptiste ikilisi evlere şenlik karakterler; çok komik, çok eğlenceli, çok zalim ve çok tehlikeliler, bir şekilde ele geçirilmiş bir iktidarın sarhoşluğu içinde yapamayacakları rezillik ya da kötülük kalmamış gibi görünüyor. Yuri'nin rakibi Simeon Weisz'ın ölümü Başkan Baptiste'in elinden tatması, ayrıca anlamlı: Onun sonu, Yuri'nin geleceği olacak: Şiddetin yaratılmasına bu kadar hizmet eden bir kişinin şiddetle yüzleşmesi kaçınılmazdır çünkü.

Nicolas Cage ise son yıllardaki en iyi kompozisyonlarından birinde, gerçekliği akıllıca oluşturulmuş Yuri karakterini ete kana büründürüyor. Bu rol için olabilecek belki de en uygun aday o, çünkü Cage hem "Birdy", "Leaving Las Vegas / Elveda Las Vegas" gibi sanat düzeyi yüksek filmlerde "kurban"ı olağanüstü bir zerafetle canlandırabiliyor, hem de "The Rock / Kaya", "Con Air" gibi hareketli filmlerde canlandırdığı limitlerini aşmak zorunda kalan aksiyon kahramanı oyunculuğunun deneyimine sahip. Mutluluk arayışı, hayatta belli öğelere değer verirken başkalarını elden kaçırmak gibi temalara ise "Family Man / Aile Babası" gibi yapıtlardan alışkın. Tüm bu deneyimi ve olağanüstü yeteneğiyle Cage, kendi yarattığı gerçekliğin kurbanı olan Yuri'yi tüm korkunçluğu ve zavallılığıyla canlandırmayı başarıyor.

Sonuç olarak "Savaş Tanrısı" başarılı ve önemli bir film.

Özellikle de tanık olduğu şiddete "Bu bizim savaşımız değil" diyerek gözlerini yumanlar için.

Çünkü bugün değilse bile yarın, o savaş sizin savaşınız olacaktır.

Film+, sayı: 8, Kasım 2005

Lord Of War / Savaş Tanrısı
Senaryo ve yönetim: Andrew Niccol
Yapımcılar: Andrew Niccol, Chris Roberts, Norman Golightly, Andreas Grosch, Teri-Lin Robertson, Philippe Rousselet
Oyuncular: Nicolas Cage (Yuri Orlov), Bridget Moynahan (Ava Fontaine), Jared Leto (Vitaly Orlov), Shake Tukhmanyan (Irina Orlov), Jean-Pierre Nshanian (Anatoly Orlov), Ian Holm (Simeon Weisz), Ethan Hawke (Jack Valentine), Eamonn Walker (Andre Baptiste Sr.), Sammi Rotibi (Andre Baptiste Jr.)
2005 Fransa, ABD ortak yapımı, 122 dakika
Gösterim tarihi: 14 Ekim 2005
DVD firması: Tiglon / PRA Films

12 Eylül 2012 Çarşamba

11 Eylül Büyük Şüphe

Zaten, aklın yolu bir, bu çapta bir organizasyonu gerçekleştirmeye sadece ABD hükümetinin gücü yetebilirdi. Örneğin kaçırılan uçakları düşürme yetkisine sahip savaş uçaklarını çeşitli tatbikatlara katılmaları amacıyla New York’tan uzaklaştıran Usame Bin Ladin olamazdı.

IMDB: 7,0
Rotten Tomatoes: % 82
Manalı Filmler: 9,5

İnsanlık tarihinin en büyük gizemine biraz daha yakından bakalım ve polisiyenin klasik sorularını soralım: Kimin bu işi yapmaya imkanı vardı ve kim bu suçtan çıkar elde etti?

11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleşen olaylar dünyanın gidişatını değiştirdi. Dylan Avery’nin belgeseli “11 Eylül Büyük Şüphe”, insanlığa yeni bir yön verenin saldırılar değil, bunların arkasındaki yalanlar olduğunu kanıtlıyor.

Belgesel 11 Eylül günü gerçekleşen olayları sırasıyla ele alıyor ve inceliyor. Önce, iddia edildiği gibi Pentagon’a bir yolcu uçağının çarpmadığını olay günü çekilmiş fotoğraf ve videolarla kanıtlıyor. Sonra İkiz Kuleler’in uçak çarpması sonucu değil, önceden binalara yerleştirilmiş bombaların art arda patlatılması yüzünden çöktüğünü gösteriyor. Hava korsanlarından birinin pasaportunun bulunmuş olması, Kuleler’e çarpan uçaklardan birinden yapılan telefon konuşmaları gibi resmi bulguları da irdeliyor ve çürütüyor. Ve tabii ki 93 numaralı uçağın iddia edildiği gibi yolcuların çabası sonucu Beyaz Saray’a çarptırılamadan düşürülmediğini kanıtlıyor.

Sonuçta 11 Eylül’de işlenen suçların arkasında El Kaide ve Usame Bin Ladin’in değil, bizzat Amerikan hükümetinin bulunduğunu söylüyor.

Zaten, aklın yolu bir, bu çapta bir organizasyonu gerçekleştirmeye sadece ABD hükümetinin gücü yetebilirdi. Örneğin kaçırılan uçakları düşürme yetkisine sahip savaş uçaklarını çeşitli tatbikatlara katılmaları amacıyla New York’tan uzaklaştıran Usame Bin Ladin olamazdı.

Ayrıca 11 Eylül aynı zamanda geniş hacimli bir soygundu: Dünya Ticaret Merkezi’nin bodrum katlarında koruma altında tutulan 167 milyar dolar tutarında külçe altın ve milyonlarca dolar nakit para, enkaz kaldırma işlemleri sırasında olay yerinden kaçırıldı, bunu El Kaide yapamazdı… Veya örneğin Kuleler’de bulunan bomba uzmanı köpeklerin olaydan 5 gün önce geri çekilmesi emrini Bin Ladin veremezdi (Bu emri kimin verdiğini öğrenince çok şaşıracaksınız).

Aklın yolu bir: 11 Eylül’den en büyük karı Amerikan hükümeti elde etti: Yurtseverlik Yasası gibi uygulamalarla ülke içinde tam bir diktatörlük kuruldu, ayrıca ABD, terörle savaştığını bahane ederek Afganistan ve Irak’ı işgal etti, İran’a saldırı da gündemde.

11 Eylül etkisi adam akıllı azalan ABD’yi üstelik çok daha güçlü bir biçimde “dünya jandarması” konumuna yükseltti. Bu, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bir durum. O nedenle 11 Eylül-ABD ilişkisine dair gerçekleri öğrenmekte ve paylaşmakta büyük yarar var…

Meraklısına:
Filmin DVD’si ülkemizde yayımlanmıştı ancak İdefix veya D&R gibi sitelerin listesinde artık bulunmuyor. Dükkanlardan araştırabilir veya çevrimiçi izleyebilirsiniz.

11 Eylül’le ilgili çok sayıda kaliteli belgesel üretildi, fakat bunların DVD’si ülkemizde yayımlanmadı. Daha geniş hacimli bir çalışma olmakla birlikte 11 Eylül’le ilgili çarpıcı veriler içeren ilk “Zeitgeist” filmini ise http://www.zeitgeistmovie.com/ adresinden izleyebilir veya DVD’sini satın alabilirsiniz.

11 Eylül 2012, Açık Gazete ve Haber Anı

9/11 Loose Change Second Edition/ 11 Eylül Büyük Şüphe
Yönetmen: Dylan Avery
Senaryo: Dylan Avery, Jason Bermas, Korey Rowe
Yapımcılar: Dylan Avery, Jason Bermas, Matthew Brown, Korey Rowe
2006 ABD yapımı, 82 dakika
DVD firması: Kanal D

4 Mayıs 2012 Cuma

Paramparça: Aşklar-Köpekler

Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor

IMDB: 8,2 (170. sırada)
Rotten Tomatoes: % 9,2
Manalı Filmler: 9,9

“Amores Perros /Paramparça: Aşklar-Köpekler”, melek tarafımızla hayvan yanımız, “köpek yüreğimizle” “köpek dişlerimiz” arasındaki gerilim yüzünden paramparça olan insan yaşamları hakkında bir film…

Bir araba kazasının birbirine bağladığı üç öykünün ortak tarafı, hikayelerin baş kişilerinin, köpekleri ve belli bir insanı çok seviyor olmaları, tam da bu sevgi yüzünden zarara uğramaları, hissettikleri sevgiyle yırtıcı alışkanlıklarının oluşturduğu kör makasın cenderesinde kalıp ruhen ve bedenen parçalanmaları…

İlk öykünün kahramanı Octavio, ağabeyi Ramiro’nun karısına aşık, köpeği Cofi’yi dövüştürerek kazandığı parayla şehirden kaçıp Susana ile yeni bir yaşama başlamayı arzuluyor.

İkinci öykünün merkezinde ünlü model Valeria var: Sevgilisi Daniel’le yeni bir hayata başladığı gün kaza geçiriyor, vücudu, mesleğini sürdüremeyeceği biçimde zedeleniyor. Evden çıkamadığı –ve kimselerin onu aramadığı- boğucu nekahat günlerinin tek yoldaşı köpeği Ritchie’yi, kaçıverdiği döşemenin altından çıkaramıyor, zavallı hayvanı farelerin parçaladığını sanarak günler geçiriyor.

Octavio ve Valeria’nın arabalarını “parçalayan” kazaya, El Chico (Keçi) lakaplı evsiz tanık oluyor, görevlilerin arabadan çıkarıp yola bıraktıkları Cofi’yi sahipleniyor, yaşadığı terkedilmiş binada baktığı bir grup sokak köpeğinin arasına katıyor. Eski bir gerilla olan El Chico kiralık katil aslında, dağa çıkarken terkettiği kızıyla yeniden ilişki kurmanın yollarını arıyor.

Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, bu üç öyküyü zamanı parçalayarak birleştiriyor, örneğin araba kazasını üç kez izliyoruz, her birinde bir kahramanın bakış (görüş) açısından.

Film, Tarantino’yu dünya çapında üne kavuşturan “Reservoir Dogs / Rezervuar Köpekleri”ni anımsatacak biçimde, hızla giden bir arabanın içinde (kazanın hemen öncesinde) açılıyor. Silahlı takip sürmektedir, filmin baş kişilerinden biri arabayı kullanırken bir yandan da arka koltukta kan kaybetmekte olan “köpek”le ilgilenmektedir vs.

Bu sahne aslında Octavio’nun öyküsünün orta bölümünde yer alıyor. Hikayenin başına dönüp delikanlıyı tanıyor, ağabeyi, annesi ve yengesi Susana ile ilişkisini izlemeye başlıyoruz. Filmde -başka bir çok şeyle birlikte-zamanın da parçalanacağını seyircisine böyle bildiriyor yönetmen.

Filmde parçalananların başında (David Cronenberg’in kulakları çınlasın) bedenler geliyor. Yakışıklı Octavio, duş alırken Ramiro’nun saldırısına uğruyor, kazadan çeşitli kırık ve yaralarla çıkıyor, bastonla yürüyebiliyor. Güzel Valeria’nın bedenine de iki darbe iniyor, araba kazasında parçalanan bacağı, yatak odasındaki -intihar girişimi izlenimi veren- kazadan sonra kangren olduğu için kesiliyor. Listede, Octavio’nun önce kafa attığı, sonra da dövdürdüğü Ramiro’nun banka soyarken bir kurşunla delinen bedeni, kazada ölen arkadaşı ve yine Octavio’nun bıçakladığı rakibi de var.

Sadece insan bedenleri değil, köpekler de parçalanıyor: Cofi’nin dövüşlerde öldürdüğü hemcinsleri, başarısı yüzünden bir insan tarafından kurşunlanması, iyileşir iyileşmez El Chico’nun köpeklerini parçalaması ve tabii ki farelerin yaraladığı Ritchie…

Octavio ve Valeria’nın arabaları kazada, El Chico’nun birbirlerine düşürdüğü üvey kardeşlerin arabaları ise bir hurdacıda parçalanıyorlar. Valeria ve sevgilisi, Ritchie’yi kurtarmak için döşemenin tahtalarını, Daniel yatak odasının kapısını parçalıyorlar.

Ve yaşamlar parçalanıyor… İzlediğimiz üç evliliğin biri 20 yıl önce, El Chico’nun karısı ve kızını terkedip dağa çıkmasıyla yıkılmış. İkincisi, filmin başlarında yıkılıyor, Daniel karısı ve iki kızını terkedip Valeria’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Octavio’nun tüm çabalarına rağmen yıkılmayan Susana’nın evliliği ise Ramiro’nun ölümüyle bitiyor.

Oya gibi işlenmiş senaryo, üç ana kişi arasındaki benzerlik ve farklılıkların altını, zamanı parçalama yönteminden yararlanarak öyle bir çiziyor ki, seyirciye sadece izlemek ve “hayat ne kadar tuhaf” diye düşünmek kalıyor: El Chico’nun kızı babasız büyümüştü, Daniel’in kızlarını ve Ramiro’nun biri henüz doğmamış çocuklarını da aynı gelecek bekliyor.

Üç farklı sınıftan gelen kahramanlar, film boyunca büyük miktarlarda paralar kazanıyor ve kaybediyor ya da sevdikleri kişiye veriyorlar.

Maalesef hayat böyle…
Senaryo paralelliklerle örülmüş, ama her benzerlik, farklılığı da barındırıyor. Örneğin kazadan sonra -ameliyat için- saç ve sakalı kesilen Octavio’nun yeni yüzü kaybettiklerinin resmi olurken, El Chico’nun traş oluşu gerilla/kiralık katil kimliğini bırakacağını düşündürüyor.

Octavio yeni bir yaşama başlayamazken, bunu başarabilen Valeria sonrasında neredeyse her şeyini kaybediyor, katil El Chico’nun parçaladığı aileler, söndürdüğü yaşamlar sayesinde kazandığı paralar cebinde, katil köpeği yanında yeni bir yaşama doğru yürüdüğü final sahnesi ise filmin en çarpıcı bölümlerinden biri. Sadece onun başarabilmesinin nedeni belki de, yaşam ateşinde adamakıllı pişmiş, çelik gibi sertleşmiş olması, ama onun da duyguları, büyük acıları var. Geçmişte inandığı ideoloji uğruna, hapisten çıktığından beridir ise, inançsızlığı sayesinde gözünü kırpmadan adam öldürebiliyor ama Cofi’nin başına dayadığı silahını ateşleyemiyor. Cinayetlerle ilgili hiç suçluluk duymuyor ama kızıyla ilgili vicdan azabı öylesine büyük ki bedenine sığmıyor.

Filmin başarısında Inarritu’nun sağlam bakış açısının payı büyük. Senaryo başta olmak üzere tüm filme, didaktik olmayan, gördüklerini yansız bir tutumla izleyiciyle paylaşan bir anlayış hakim. Tüm karakterlere ne çok yakın, ne çok uzak, orta karar bir mesafede duran yönetmen, öfkeli, ya da isyankâr da değil; küçük kardeşlerinin yaramazlıklarından bahseden bir ağabey gibi, onları anlayarak, “maalesef böyle oluyor” der gibi anlatıyor…

İlginçtir ki film, insanlık durumlarını işlerken köpeklerden bolca yararlanıyor. Köpekler, nedensiz şiddet uygulamayı bilmiyorlar, fakat sahipleri arzu ettiğinde hemcinslerini öldürmeyi de öğreniyorlar. Köpek dövüşünü kazanç vasıtasına çevirenler insanlar; öz ya da üvey kardeşlerine, karılarına ve çocuklarına ihanet edenler de onlar. Köpekler ise sadakatleriyle tanınıyor, ihanet nedir bilmiyor, koşulsuz seviyorlar. İnsanlar da sevebiliyor kuşkusuz, fakat koşulları var, ihanete teşneler, bir yanları ne kadar melekse, öbür tarafları da o kadar hayvansı: Ramiro’nun karısına davranışlarında bu iki ucu da görüyoruz, Valeria ve Daniel’in birbirlerine tavırları da iki uç arasında dalgalanıyor. Octavio ağabeyine köpek gibi davranırken Susana’ya adeta tapıyor. Onlarca çocuğu öksüz bırakan El Chico, kızından bir gülücük, bir tatlı söz alabilmek için çevresinde dolaşıyor.

“Paramparça” tam da bu nedenlerle çok sert bir film, her mideye, her beyne göre olmadığı kesin. Çünkü bize bizi gösteriyor, hem melek, hem köpek olduğumuzu, bu ikisi arasında bir denge tutturmaya çalışırken kendimizi ve başkalarını parçaladığımızı anlatıyor.

Başkalarını da parçalıyoruz çünkü hayat bir bütün, hemcinslerini öldürmeyi öğrettiğin köpek, başka evlerde de sergiliyor marifetini…

Ve hayat bir bütün olduğu içindir ki, burası etme bulma dünyası, ne ekersen onu biçiyorsun, ihanet edersen ihanete uğruyorsun, El Chico’nun müşterisi olan gencin yaptığı gibi şiddete davetiye çıkarırsan, gün geliyor hayat o zarfın üzerine senin adını da yazıyor.

Tüm bunlarda raslantılar da rol oynuyor; Valeria yemek pişirmeyi biliyor olsa kaza geçirmeyecekti. O kazaya tanık olmasa El Chico, hayatını söndürmek için binlerce peso aldığı genci, sevgilisinin yanında vuracak, iki üvey kardeşi, ortalarında bir silahla başbaşa bırakmayacaktı.

“Paramparça”da böyle çarpıcı onlarca yaşantı parçası, onlarca dram var, hepsi de “Yaşam ne acayip” dedirten cinsten.

Hem de o kadar tuhaf ki; yüksek binalara boydan boya asılan resmin, gün geliyor indiriliyor. Ve sen, o resimde gururla sergilediğin güzel bacaklarından biri kesikken bakabiliyorsun boş duvara… Yanında seni hiç bırakmayacak köpeğin, bu haline uzun süre katlanmayacağı anlaşılan sevgilin ve gözlerinde yaşlarla…

Ağustos 2001
Yapımcı ve yönetmen: Alejandro Gonzalez Inarritu
Senaryo: Guillermo Arriaga
Oyuncular: Emilio Echevarria (El Chivo), Gael Garcia Bernal (Octavio), Goya Toledo (Valeria), Alvaro Guerrero (Daniel), Vanessa Bauche (Susana), Jorge Salinas (Luis), Marco Perez (Ramiro)
2000 Meksika yapımı, 154 dakika
DVD firması: As Sanat

18 Ocak 2012 Çarşamba

Özgürlük Yolu

Bu serüven, insanın hayat içindeki yolculuğunun bir metaforudur: Doğduğu an içine girdiği “benlik hapishanesi”nden kurtulup aydınlanmaya, nihai özgürlük ve mutluluğa ulaşmasının…

IMDB: 7.3
Meta Critic: %66
Manalı Filmler: 9,0

Film analizinin kilit cümlelerinden biridir: Serüven filmleri aslında ana karakter(ler)in ruhsal yolculuğunu anlatır…

Adı üzerinde spiritüel temaları işleyen filmler, insanın dünyadaki macerasını belirli bir bakış açısıyla mercek altına alır; hayatın amacı, ölüm, Tanrı vb bir dizi ana izlekten biri de insanın doğayla ilişkisidir çünkü doğa içinde bulunduğumuz hapishane, hatta bazen karşılaşabileceğimiz en ölümcül düşmandır. Bu yüzden doğanın insanlara büyük ruhsal dönüşümler yaşatma imkanı vardır. Ayrıca doğa harika bir spiritüel öğretmendir çünkü çok güçlü ve acımasızdır, insanı boyun eğmek zorunda bırakır…

Serüven filmlerindeki kahramanlar doğayla iç içedir ve çoğunlukla esaretten özgürlüğe uzanan bir macera yaşarlar. Bu serüven, insanın hayat içindeki yolculuğunun bir metaforudur: Doğduğu an içine girdiği “benlik hapishanesi”nden kurtulup aydınlanmaya, nihai özgürlük ve mutluluğa ulaşmasının…

Tam da bu yüzden spiritüel temalarla yakından ilgilenen sinemacıların bir kısmı, serüven filmi yapısına düşkündür; onların eserlerinde, filmi çözümlemek için tam nereye bakacağımız çok bellidir.

Avustralya doğumlu ünlü yönetmen Peter Weir zaten, filmlerinde hemen sadece ruhsal temalarla ilgilenmesiyle tanınıyor: Özgürlük, kendini tanıma, bireyselliğini yaşama gibi izlekler “The Truman Show”, “Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği” gibi eserlerinde belirgindir. Serüven yapısındaki “The Last Wave”, “Master and Commander: The Far Side of the World / Dünyanın Uzak Ucu” gibi filmlerinde ise doğa adeta filmin ana karakterlerinden biridir.

Weir temel ruhsal temalara ilgisini son çalışması “Özgürlük Yolu”nda sürdürüyor. Üstelik daha önce hiç ulaşmadığı bir başarıyla…

Filmin önemli bölümü geniş düzlük ve çöllerde, dağlarda geçtiği için eserde epik bir yan olması, doğayı resmeden geniş planlara bol yer verilmesi olağan. İlginç olan, Weir’ın bunlarla yakın yüz planlarını iç içe, adeta eş değer ve önemi vererek kullanması. Dünyanın doğası ile insanın doğası arasındaki farkları, çatışmayı ve birinin diğerini nasıl değiştirdiğini temelde (kelimelerle değil) görüntüyle anlatması.

Geniş doğa planları seyirciyi büyüler, adeta hipnotize eder. Doğru çekildiğinde yakın yüz planları da benzer bir etki yaratır. Bunları birleştirerek, bilinçli sentezini film boyunca daim kılarak Weir, bir tür meditatif eser yapmış… Tüm sinema tarihinde bir benzerini ancak yine onun filmografisinde görebildiğimiz bir biçim bu. Kuşkusuz gelişen sinema teknolojisi sayesinde bu filmde ulaştığı başarı “Picnic at Hanging Rock”takinden çok daha ilerde.

Böylece Rus hapishanesinden kaçan bir grup adamın macerası, insanın dünya üzerindeki serüvenini anlatan bir “kıssa”ya dönüşmüş ki bu sadece yetenekli ve usta yönetmenlerin üstesinden gelebildiği bir iş. Fakat Weir daha bile öteye gitmiş, filmi o kadar güçlü ki, adeta seyirci de ana karakterlerinkine benzer bir serüven yaşıyor.

Filmdeki her şeyin gerçek görünmesi için çok uğraşıldığı her plandan belli. Bunu en dikkatsiz seyirci bile fark etmese dahi hissedebilir. Bu gerçeklik seviyesi, filmin medidatif özüyle birleşince, eseri daha da etkili kılıyor, sonuçta seyirci, 2012 yaklaşırken yapılmış en gerçekçi ve güçlü hayatta kalma temalı filmden hem keyif, hem de hayat dersleri alabiliyor.

Ödülleri:
En İyi Makyaj dalında Oskar adaylığı.
Ayrıca 2 adaylık.

Açık Gazete, 28 Ekim 2011

The Way Back / Özgürlük Yolu
Yönetmen: Peter Weir
Senaryo: Keith R. Clarke, Peter Weir (Slavomir Rawicz'in "The Long Walk: The True Story of a Trek to Freedom" isimli romanından)
Yapımcılar: Duncan Henderson, Joni Levin, Peter Weir
Oyuncular: Dragos Bucur (Zoran), Colin Farrell (Valka), Ed Harris (Mr. Smith), Alexandru Potocean (Tomasz), Saoirse Ronan (Irena), Gustaf Skarsgard (Voss), Mark Strong (Khabarov), Jim Sturgess (Janusz)
2010 ABD yapımı, 133 dakika
Gösterim tarihi: 24 Haziran 2011
DVD firması: As Sanat

20 Kasım 2011 Pazar

Elveda Las Vegas

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: % 89
Manalı Filmler: 9.5

“Elveda Las Vegas” “boşuna yaşama”ya dair bir film…

Çelişkilerini alkolizm batağına saplanıncaya kadar keskinleştirmiş, yaşama ilişkin doyumsuzluğunu boğazından boca edip durduğu alkolle unutmaya çalışan Ben ve tecavüzler, dayaklar arasında fahişelikle karnını doyurmaya çalışan Sera gibi, Litvanya’dan ABD’ye göçmüş, belli ki büyük oynamaya kararlı, ama attığı adıma dikkat etmeyen pezevenk Yuri de boşuna yaşar, hatta boşuna ölürler… Ben’in sonu bir saygınlık içerir, ama Sera’nın da Yuri’ninkinden farklı olamayacak bir biçimde, ya şiddete meraklı birilerinin elinde kalarak ya da ucuz bir motel odasında yapayalnız öleceğini kestirmek zor değildir…

“Elveda Las Vegas” “uçta yaşama”ya dair bir film…

Ben ve Sera sıra dışı insanlardır; yalnız meslekleri ve toplumsal konumları itibariyle değil, tüm özellikleriyle… İnsanların cüzdanlarında yüz dolar bile taşımadıkları bir ülkede cebi para dolu dolaşırlar. Aşık olduğu adamın alkolik olduğunu bile bile ve tüm uyarılara karşın ona evini açan, yaşamının karabasanı olan pezevengine acıyan Sera, mesleği gereği, toplum dışı olmaya zaten alışkındır. Ben ise alkolle evlendiğinden beri toplumun önem verdiği her türlü kuraldan iyice soyutlamıştır kendini. Bankada teybe metin okurken, salak bir kızın “onurunu koruduğu” için dayak yerken, lüks bir sitenin giriş kapısı önünde sızarken bilinçli olarak sıra dışıdır ve bunu en uç noktasına kadar yaşar…

“Elveda Las Vegas” “intihar”a dair bir film…

Ben yalnızlık, doyumsuzluk gibi çağdaş toplum bireylerinin sorunlarını -küçük ipuçlarından çıkartılabileceği üzere- ortalama insandan daha duyarlı olduğu için derinlemesine yaşayan, herhalde Holivud cangılında senaryo yazmanın da etkisiyle yaşam için çaba harcamaya inancını yitirdiğinden kendini ve her şeyi alkole boğarak intihar etmeyi seçmiştir… Açıklamasa da intihar nedenleri ve biçimi o kadar saygındır ki Sera da anlar onu, engellemeye çalışmaz.

“Elveda Las Vegas” “aşağılanma”ya dair bir film…

Aşağılanma bir sokak kadınının yaşamının -Las Vegas’ın pahalı otellerinde de çalışsa- ayrılmaz bir parçasıdır; Sera da sürekli aşağılanır. Müşterileri, pezevengi, onunla birlikte olmayı ahlaksızlık sayan insanlar, velhasıl karşılaştığı hemen herkes aşağılar onu (“Beklemediğin bir arka kapı girişi mi oldu?”). Ben’in aşağılanması da aynı biçimdedir, farklı nedenlerden kaynaklansa da: Borç istediği arkadaşları, barda kur yaptığı kadınlar, barmenler, alkolün etkisiyle olay çıkardığı yerlerdeki görevliler, velhasıl karşılaştığı hemen herkes aşağılar onu. Üstelik bir kısmı, çöldeki motelin yılan gözlü müdiresinin yaptığı gibi gülümsemesini bir tokat gibi yüzüne çarparak…

“Elveda Las Vegas” “saygı”ya dair bir film…

Alkolik ya da sokak kadını olmak aşağılanmayı gerektirmez; Ben ve Sera da birbirlerine saygılı davranırlar. Çok aşağılanmalarının da etkisiyle başkasının yaşamına müdahale etmemeyi öğrenmişlerdir, birbirlerine hoşgörü gösterirler (Zaten aşk anlamak ve bir şey istememek değil midir?). Sera’nın alkolik sevgilisine pahalı bir cep şişesi armağan etmesi gerçek aşkın içerdiği o benzersiz saygıyla açıklanabilir ancak. Kimseden görmedikleri için daha da değerlenen, başlı başına bir armağana dönüşen saygıyla…

“Elveda Las Vegas” “sevgi”ye dair bir film…

Mike Figgis uzun süredir kimsenin cesaret edemediğini yapıp sıradan insanlar arasında geçen küçük bir aşkı anlatmakla kalmaz, anlattığı, sinemanın yarattığı en güzel aşklardan birine dönüşür (Aşk belki de insanın, sevgilisi bir sokak kadını da olsa ona aşık olduğunu anladığı an “fuck” [s...k] sözcüğünü bırakıp “sleep” [yatmak] demeye başlamasıdır). Üstelik sekse hiç yer verilmeyen bir aşktır bu; sokak kadını ve her gördüğü kadına sarkan alkolik ilk ve son kez finalde sevişirler… Ayrılık sonrası buluşmanın, son konuşmanın, yalnız Las Vegas’a değil, aşka ve yaşama da veda etmenin hüznünü taşıyarak…

“Elveda Las Vegas” kara bir film…

Mike Figgis’in eseri ilk planından sonuncusuna, unutulmaz “the hole you’re in” esprisi gibi gülümsettiği yerlerde bile az görülür bir karamsarlığa sahiptir. Filmini kendi yazdığı senaryoyla, kendi yaptığı müziklerle bir keder başyapıtına dönüştüren Figgis, yönetmenliğiyle de bu özelliğin altını çizer. Yer yer adamakıllı karanlık planlar, final gibi inanılmaz duygusal sahneler yaratmakla kalmaz, -Ben’i striptiz kulübünde gördüğümüz sahnede yaptığı gibi- sesle ya da ışıkla oynayarak sahnelerin rengini daha da koyultur, duyguyu daha da artırır. “Internal Affairs / Gizli İlişkiler”in atmosferi de karadır ama “Elveda Las Vegas”ın asıl referansı, 1988’de Figgis’i dünyaya tanıtan ilk filmi “Stormy Monday / Fırtınalı Pazartesi”dir. Aynı karamsarlığı, aynı umutsuz insanları, daha güçlü bir aşk, daha derin bir hüzün duygusu ve daha usta işi bir sinemayla yeniden yaratır Figgis.

“Elveda Las Vegas” delifişek bir film…

Video klip ve reklam estetiğinin sinema filmlerini nasıl etkilediğine önemli bir örnek verir Figgis; bununla da kalmaz, bu alanlardan aldığı etkileri daha üst bir biçim yaratmakta kullanır. Aynı plan içinde kararma yapar, sahneler ve planlar arasına boş kare atar, ağır görüntüyü geleneksel kullanımından çıkarıp özel bir anlatım biçimine dönüştürür, örneğin plan ortasında ağır görüntüye geçer. Sinemanın anlatım biçimleriyle oynarken televizyon anlatım tekniklerine de girer, Sera’yı röportaj üslubuyla kameraya konuşturur, Ben’in Yuri’nin hasımlarıyla karşılaştığı sahnede de -reality show’larda yapıldığı gibi- doğal çekimi altyazıyla verir. Holivud’un kimi ürünleriyle iyice suyunu çıkardığı kamera hareketlerine işlevsel olmadıkları sürece sırt çevirip durgun planlara yaslanır. Senaryoda klasik sahne yapısının dışına epeyce yerde çıktığı gibi klasik sahneleme biçimlerine de yüz vermez, velhasıl her şeyiyle başına buyruktur.

“Elveda Las Vegas” özgür bir film…

Figgis kendini sinemanın artık yerleşmiş kurallarından bağımsızlaştırır. Öncelikle senaryosuyla: Ne intiharın, ne aşkın nedenlerine girer. Ben’in evlilik yaşamına ait bisiklet, fotoğraf, alyans ve bir replikten başka hiçbir şeyin olmadığı filmde iş yaşamını da yalnızca kovulurken gösterir. Alkol üzerine yapılmış filmlerin geleneklerine sırt çevirir, filmin Las Vegas’ta geçen bölümlerinde alkol motifini yalnızca Sera-Ben ilişkisine etkide bulunduğu noktalarda kullanır. Zaten filmde alkol olgusu aslen Ben’in kişiliğinin bir özelliği ve intiharının biçimi olarak vardır. Velhasıl Figgis seyircinin neyi, nasıl algılayacağı sorunsalının senaryo tekniğini etkileyeceği noktalara hiç aldırmaz, kendisini seyirciden de bağımsızlaştırmıştır, seyircinin beklentileri değil, projenin Figgis için değerli olan yanları şekillendirir senaryoyu. Aynı biçimde seyircinin uzun metrajlı bir sinema filminde yadırgayacağını bile bile böylesine serbest bir sinema dili kullanır.

“Elveda Las Vegas” cesur bir film…

Holivud’un artık tıkandığı, öykülerin, filmlerin birbirine fena halde benzemeye başladığı bir zaman diliminde çok klasik bir öyküyü anlatırken olduğu gibi, çok yeni bir anlatım biçimine yaslanmakla da cesurdur Figgis. Klasik içeriği güçlü bir biçimde yeniden yaratırken biçimde bunca yeni olabilmesi şaşırtıcıdır. Fakat zaten içeriğe de cesaret isteyen ekler yapmış, iki sıra dışı insanın aşkını anlatırken sıradan insanlara ve toplumsal sisteme ilişkin küçük ayrıntılara girip filmini güçlü bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürmüştür. Sera ve Ben’in şu ya da bu biçimde ilişki kurduğu o sıradan insanları, Ben’in kaldığı oteldeki resepsiyoncuyu, Sera’nın yüzüne tükürdüğü kumarhane görevlisini birkaç küçük fırça darbesiyle çizerken, Sera ve Ben’in dışında kaldıkları toplumsal yapının gücünü ve niteliğini de gösterir: Tüm bu insanlar için aptal yaşam biçimleri çok önemlidir ve hepsinin davranışlarında dünyalarını koruma çabası ve tehditkâr bir şeyler sezinlenir…

“Elveda Las Vegas” usta işi bir film…

Filmin tümünde asıl olanı hiç kaçırmayan Figgis ayrıntılar üzerinde de egemendir, örneğin “tetikçi” rolünde kendisi ve bardaki kadın rolünde Valeria Golino başta olmak üzere küçük rollerdeki oyunculardan da inandırıcı performanslar çıkarır. Julian Sands ilk kez kendini beğendirirken Elisabeth Shue ve Nicholas Cage devleşirler. İkisi de binlerce kez abartılarak oynanmış, adeta suyu çıkarılmış rollerini tüm film boyunca gayet dengeli bir oyun tutturarak gerçekçi kılmakla kalmaz, buldukları özel oyunculuk biçimleriyle de dikkat çekerler (“Belki bu kadar nefes de almamalıyım ha Terri? Hah ha ha…”). Cage’in krize yaklaşan alkolik duruşunu nasıl bunca iyi canlandırabildiği zaten muammadır.

İyi yazılmış, iyi çekilmiş, çok iyi oynanmış olması bir yana asıl bileşimiyle değerlidir “Elveda Las Vegas”. Küçük bütçeyle çekilmiş bu büyük film, klip estetiğiyle çağdaş sinemanın anlatım biçimlerini, Amerikan anlatımıyla Avrupa duyarlılığını kaynaştırır. Bu özellikleriyle, Batı ülkelerinde yeniden doğan “kara film”in muhteşem bir örneği ve geleceğin sinemasına giden yolda önemli bir kilometre taşıdır.

Ödülleri:
En İyi Erkek Oyuncu dalında Oskar; Yönetmen, Uyarlama Senaryo, Kadın Oyuncu dallarında oskar adaylığı
Ayrıca 25 ödül ve 14 adaylık

Antrakt, Sayı: 55, Nisan 1996
(“Elveda Las Vegas: Sevgiye dair bir kara film…” başlığıyla yayımlandı)


Leaving Las Vegas / Elveda Las Vegas
Senaryo ve yönetim: Mike Figgis (John O’Brien’ın romanından)
Yapımcılar: Lila Cazes, Annie Stewart
Oyuncular: Nicholas Cage (Ben), Elisabeth Shue (Sera), Julian Sands (Yuri), Valeria Golino (Terri), Kim Adams (Sheila), Steven Weber (Marc), Richard Lewis (Peter)
1995 Fransa, ABD ortak yapımı; 110 dakika
Dağıtımcı firma: Umut Sanat Ürünleri/UIP
Gösterim tarihi: 1 Mart 1996
DVD firması: Palermo