Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

ikinci şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ikinci şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2012 Perşembe

Artist

Filmin senaryosu –günümüz anlayışına göre- zayıf çünkü ana karakterler bile hayli yüzeysel işlenmiş ve olay örgüsü de sessiz filmlerin mantığına uygun basitlikte. Fakat bunlar projenin iç mantığı gereği böyle; senaryo o kadar ustalıkla kaleme alınmış ki, günümüzün derin nedensellik anlayışına kasten sırt çeviriyor.

IMDB: 8,4 (116. sırada)
Meta Critic: % 89
Rotten Tomatoes: %97
Manalı Filmler: 10

İşte sinemasal zeka böyle bir şey…

Hazanavicius/Langmann ikilisi, -büyük kısmı- sessiz, siyah beyaz çekilmiş ve başrolünde iki “ünsüz” Fransız’ın yer aldığı bir filmle –tüm dünyada- hem ciddi ticari başarı, hem de bol ödül kazandılar (Meraklısına, önemine binaen normalden geniş tutulmuş “ödülleri” ara başlığını incelemesini öneririm: Aynı filmin hem Bağımsız Ruh Ödülü, hem Sezar ve Oskar almasına, üstelik Altın Palmiye için yarışmasına çok ender rastlanıyor). İki gün önceki Oskar töreni, “Artist”in son yılların en parlak projesi olduğunu sadece onayladı: bu film sinema tarihine çoktan geçmişti, 10 adaylığa rağmen tek bir Oskar alamasaydı bile bu gerçek değişmeyecekti.

“Artist” iki açıdan çok önemli ve değerli, önce sinema sanatı açısından değerlendirelim: 1920’lerin yıldız oyuncusu George Valentin’in düşüşünü ve küllerinden yeniden doğmasını anlatan eser, “sessiz film” olarak tasarlanmış ve kotarılmış. Finali ve rüya sahnesi dışında filmde ses (sadece diyalog değil, sesin hiçbir çeşidi) yok. Görüntü yönetimi ve müzik de sessiz sinema dönemine uygun ve ikisi de muhteşem. Oyunculuklar keza öyle… Reji o yılların anlayışına uygun olarak planlanmış ve başarıyla uygulanmış (örneğin zum gibi sonradan keşfedilen anlatım teknikleri kullanılmamış).

Dahası var: “Yurttaş Kane”in kahvaltı sekansı başta olmak üzere, Şarlo filmlerinden müzikallere, pek çok esere gönderme yapılmış, sinefillerin hemen fark edebilecekleri espriler eklenmiş (örneğin bazı film isimleri, öykünün ara başlıkları olarak kullanılıyor)...

Daha da ötesi: Hazanavicius ve Langmann mümkün olan her alanda sessiz sinema dönemine saygı göstermişler: Örneğin George’un evinde seyrettiği film bu proje için üretilmemiş, gerçek: 1920 yapımı “The Mark Of Zorro” (Tabii yakın çekimlerde Douglas Fairbanks değil, Dujardin görünüyor). Peppy’nin evi olarak kullanılan mekan ise sessiz sinema yıldızlarından Mary Pickford’a aitmiş.

Tüm bunların anlam ve önemini şu örnekle daha iyi anlayabiliriz: 1992’de büyük usta Richard Attenborough (“Gandhi”), Charles Chaplin’in yaşamını sinemaya uyarladı, ama “Chaplin” her şeyiyle yapıldığı döneme uygun bir filmdi, renkli ve sesli olması doğal karşılanmıştı. Hazanavicius ve Langmann ise hayali bir karakterin öyküsünü “sessiz film” olarak yaptılar.

Bu yaklaşımın doğal bir sonucu olarak filmin senaryosu –günümüz anlayışına göre- zayıf çünkü ana karakterler bile hayli yüzeysel işlenmiş ve olay örgüsü de sessiz filmlerin mantığına uygun basitlikte (Örneğin George kısa sürede 29 krizinde sıfırı tüketiyor, karısı evi terk ediyor, son filmi başarısız oluyor). Fakat bunlar projenin iç mantığı gereği böyle; senaryo o kadar ustalıkla kaleme alınmış ki, günümüzün derin nedensellik anlayışına kasten sırt çeviriyor.

Tüm bu başarısı yetmezmiş gibi “Artist”, “mana” bakımından da çok değerli bir film çünkü ana izleği “hayat dersi”… George çoğu insanın yaptığı gibi dönüşmek zorunluluğuna direniyor, hayatı bildiği gibi yaşamakta inat ediyor ve bu nedenle ağır dersler almak zorunda kalıyor… Filmde dendiği biçimiyle “gururu yüzünden” neredeyse her şeyini yitiriyor (köpeğinin ve Peppy’nin sevgisi hariç), hatta “sembolik” bir ölüm yaşıyor (yangın sahnesi), sonunda sinemaya ve Peppy’ye duyduğu sevgiye tutunarak “diriliyor”.

Üstelik “kendi sesini” de bulmuş olarak…

Ödülleri:
En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Müzik ve Kostüm dallarında 5 Oskar ödülü; 5 dalda Oskar adaylığı (Özgün Senaryo dahil)
Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu ödülü (ayrıca film Altın Palmiye için yarıştı)
En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu ödülleri de dahil olmak üzere 6 Sezar; ayrıca 4 Sezar adaylığı
Amerikan Film Enstitüsü Özel Ödülü
En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu ve Görüntü Yönetmeni dallarında Bağımsız Ruh Ödülü (Independent Spirit Award); Senaryo dalında BRÖ adaylığı.
Ayrıca 63 ödül ve 64 adaylık.

Meraklısına:
Adet olduğu üzere “Artist”in tüm başarısı yönetmenine mal ediliyor. Projenin asıl yapımcısı Langmann’ın, Jan Kounen’e sınıf atlatan “Blueberry / Olağanüstü Macera”da da imzası olduğunu anımsamakta yarar var (Ki o da ABD’de çekilen bir Fransız filmiydi). Ayrıca Langmann, “L'instinct de Mort / Ölümcül İçgüdü”nün ve devam filminin de yapımcısı.

Her başarılı filmde olduğu gibi “Artist”in kökeninde de tutku var: Hazanavicius yıllardır bir sessiz film yapmak istiyormuş. Hayranı olduğu filmcilerin çoğunun sessiz sinema döneminde çıkmış olmasının yanı sıra o türün diğerlerine kıyasla daha fazla “görüntüye dayalı” olduğunu düşünüyormuş... Fakat kimse bu arzusunu ciddiye almamış, 2006 ve ondan 3 yıl sonra çektiği casusluk komedileri gişede başarılı olunca yapımcılar sessiz film düşüncesiyle ilgilenmeye başlamışlar. Sessiz filmleri ve o dönemin Holivud’unu uzun süre inceleyen Hazanavicius en başarılı eserler melodram türünde olduğu için yapacağı filmin de aynı kategoride olması gerektiğine karar vermiş. Tasarladığı senaryoyu 4 ayda yazmış ve hazırlıklar sürerken doğru anlatım biçimlerini tespit etmek üzere 20’lerin filmlerini incelemiş. Filmin çekimleri toplam 35 günde tamamlanmış. Sette Hazanavicius klasik Holivud filmlerinden müzik çaldırmış.

Bu filmdeki çalışması çok beğenilen görüntü yönetmeni Guillaume Schiffman, sonuçta ortaya çıkacak filmin 1920’lerde çekilmiş gibi görünmesi için gereken tüm önlemleri almış, kamera hareketleri, objektif seçimi ve ışık, tasarlanan filmin teknik özelliklerine göre uygulanmış. Ayrıca: Siyah beyaz gösterilecek olmasına rağmen filmi renkli ve -24 değil- 22 kare olarak çekmiş, böylece normalden “biraz daha hızlı” bir film elde edilmiş.

1976 tarihli “Silent Movie / Sessiz Film”den beri sinema salonlarında yaygın dağıtılan ilk sessiz film.

Dujardin ve Bejo’nun özellikle final sekansındaki hareketleri yapabilir hale gelebilmeleri için yaklaşık 5 ay çalışmaları gerekmiş (Bu amaçla, ünlü “Singin’ in the Rain / Yağmur Altında” filmi için 1952’de Debbie Reynolds ve Gene Kelly’nin prova yaptığı stüdyo kullanılmış). “Şimdi filmi izlediğimde ne kadar hızlı dans ettiğimize inanamıyorum” diyor Bejo: “çünkü provalar gerçekten çok zordu. Bazen ayaklarım hala ağrıyor gibi geliyor.”

Peppy’nin George’u ziyaretinden sonraki sahnede, arabadaki genç adama “Beni eve götür, yalnız kalmak istiyorum” demesi 1932 tarihli “Grand Hotel” filmine bir gönderme olarak yorumlanmış. Çünkü o filmin en çarpıcı anlarından birinde Greta Garbo “Yalnız kalmak istiyorum” diyormuş… Ayrıca Peppy sesli filme de uyum sağlayan bir sessiz film yıldızı olan Garbo’ya, George ise sesli dönem başlayınca ününü kaybeden John Gilbert’a benzetiliyor.

Açık Gazete, 27 Şubat 2011

The Artist / Artist
Senaryo ve yönetim: Michel Hazanavicius
Yapımcılar: Thomas Langmann, Emmanuel Montamat, Jeremy Burdek, Nadia Khamlichi, Adrian Politowski, Gilles Waterkeyn
Oyuncular: Jean Dujardin (George Valentin), Bérénice Bejo (Peppy Miller), John Goodman (Al Zimmer), James Cromwell (Clifton), Penelope Ann Miller (Doris)
2011 Fransa, Belçika ortak yapımı, 100 dakika
Gösterim tarihi: 27 Ocak 2012
DVD Firması: Bir Film

21 Ekim 2011 Cuma

Düşler Tarlası

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: %88
Manalı Filmler: 9.5

Indigo, Kristal gibi isimler verilen “zamane çocuklarının” farklı/üstün özellikleri hakkında kitaplar yayımlanıyor, belgeseller yapılıyor ya, bu varlıkların dünyayı nasıl değiştireceklerini görmek için sabırsızlanıyorum.

Dünyayı güzelleştirecekleri kesin, çünkü 68 kuşağı da bunu başarmıştı. Onlarda da benzer bir güç, cesaret ve inat vardı. “Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi” demek cüretini göstermiş, “gerçekçi ol, imkansızı iste” kelimeleriyle özetlenen bakış açısını insanlığa hediye etmişlerdi.

Başka üstün özelliklerinin yanı sıra “Düşler Tarlası”, etkileyici bir “68 kuşağı güzellemesi”... Bu bağlamda o kategorisinin en başarılı eserlerinden biri.

Filmin ana karakterleri (yazar Terence dahil) hayata teslim olmayan, elindekilerle yetinmeyen, düşlerini kovalayan, ne yaparsa yapsın “sıradan” olamayan, manevi değerlere saygı duyan, hayli hayalperest ve kesinlikle naif insanlar. Ancak onlar böyle bir hikayeyi yaşayabilir ve başkalarına anlatabilirler:

Çiftçi Ray, bir akşam mısır tarlasında “İnşa edersen o gelecek” diyen kaynağı belirsiz bir ses duyar, oraya bir beyzbol sahası kurar. Ölümünden uzun yıllar evvel şike nedeniyle oynaması yasaklanmış ünlü beyzbolcu Ayakkabısız Joe (ki gerçekten yaşamış biri ve ABD’de hala ünlü) ve arkadaşları belirip oynamaya başlarlar. Fakat Ray hala asıl “kimin” geleceğini anlayamamıştır ve Ses’in ona neden “Acısını dindir” dediğini…

Tüm bunlar olurken Ray maddi sıkıntılar içindedir, sadece kendisinin ve ailesinin görebildiği hayalet sporcular oynamaya devam edebilsinler diye sahayı korumaya çalışırken tüm çiftliğini kaybetmesi riski vardır.

Bu öyküyü tasarlayan W.P. Kinsella, Kanadalı bir Edebiyat profesörü, kısa hikayeleriyle ünlü, iki de romanı var. Değişmeyen temalarından biri Kızılderililer, çoğunlukla bugünkü yaşantıları ve beyzbol. Bu iki ana tema filme hayli ilginç biçimlerde sirayet etmiş, sonuçta ortaya, öyküleme tekniklerini çok ustaca kullanan, çarpıcı bir hikaye çıkmış.

Gerçeklikle ilişkisi bakımından da çok özel ve önemli bir film bu... Öykü çoğunlukla yapıldığı gibi tek bir fantastik tema üzerine kurulmamış, -zaman kayması gibi- bazıları bilimkurgu literatürüne ait pek çok öğeyi iç içe kullanıyor ve hepsinin toplamından yeni bir hayat tarifi çıkarıyor. Üstelik kesinlikle ciddiye alınması gereken bir çerçeve bu, “insan olma hali”nin etkileyici bir betimlemesi: Kişisel yaşantılarımızdan kaynaklanan acılar, ölen yakına duyulan hasret, içimizde ukde kalan şeyler vb temalar, haliyle varoluşçu kulvarlarda dolaşıp sonunda özgürleşme izleğine ve spiritüel bir bakış açısına varıyor.

Özetle: Çok iyi yazılmış, oynanmış ve çekilmiş bir film, zamanında Yeni Sağ’a karşı en etkili muhalif eserlerden biriydi ve hala önemini koruyor…

Ödülleri:
En İyi Film, Uyarlama Senaryo ve Müzik dallarında Oskar adaylığı, Japon Akademisi En İyi Yabancı Film Ödülü, En İyi Dram dalında Hugo adaylığı
Ayrıca 5 ödül ve 7 adaylık.

Meraklısına:
Amerikan Film Enstitüsü’nün belirlemesine göre en başarılı 6. fantastik film. Yine AFE listesine göre, “İnşa edersen o gelecek”, tüm sinema tarihinin en iyi 39. repliği.

Romanda Ray ünlü “The Catcher in the Rye / Gönülçelen” romanının yazarı J. D. Salinger’i arıyormuş. Ünlü yazarın o romanda adının geçmesinden mutsuz olduğu öğrenilince senaryo değiştirilmiş, hayali bir karakter kullanılmış.

Archibald Graham gibi Joe Jackson da gerçek bir oyuncu. 1908-1920 yılları arasında oynamış ve 1951’de ölmüş olmasına rağmen, hala en ünlü beyzbolculardan biri. Trajik bir hikayesi var: Şike yaptıkları gerekçesiyle 7 takım arkadaşıyla birlikte ceza almış, profesyonel kariyeri sona ermiş, karısıyla lokanta işleterek geçimini sağlamış ve –suçsuz olduğunu kanıtlayamadığı için- mutsuz ölmüş. Yıllar sonra diğer 7 kişi kendilerinin şikeye karıştıklarını ama Joe’nun haberi bile olmadığını açıklamışlar.

Seçme replikler:
Terence Mann: “İnsanlar gelecek Ray. Kendilerinin bile anlayamayacağı nedenlerle lowa'ya gelecekler. Ne yaptıklarını bilmeden evine giden yola girecekler. Çocuklar kadar masum, geçmişe özlem duyarak kapına gelecekler. Onlara 'Elbette etrafa bakabilirsiniz' diyeceksin. ‘Kişi başına sadece 20 dolar.’ Hiç düşünmeden parayı verecekler. (…) Ve maçı izleyecekler, sanki kendilerini büyülü sulara bırakmışlar gibi. Anılar o kadar yoğun olacak ki onları gözlerinin önünden kovmaları gerekecek. İnsanlar gelecek Ray. Yıllardır değişmeyen tek şey beyzbol oldu. Amerika silindir gibi yuvarlandı durdu. Bir karatahta gibi silindi, yeniden kuruldu, yeniden silindi. Ama beyzbol hep döneme damgasını vurdu. Bu saha, bu oyun. Bunlar geçmişimizin bir parçası Ray. Bize bir zamanlar her şeyin iyi olduğunu ve yeniden öyle olabileceğini anımsatıyor. İnsanlar gelecek Ray. İnsanlar kesinlikle gelecek.”

Açık Gazete, 19 Ağustos 2011

Field of Dreams / Düşler Tarlası
Senaryo ve yönetim: Phil Alden Robinson (W.P. Kinsella’nın "Shoeless Joe" isimli romanından)
Yapımcılar: Charles Gordon, Lawrence Gordon
Oyuncular: Kevin Costner (Ray Kinsella), Amy Madigan (Annie Kinsella), Gaby Hoffmann (Karin Kinsella), Ray Liotta (Ayakkabısız Joe Jackson), Timothy Busfield (Mark), James Earl Jones (Terence Mann), Burt Lancaster (Dr. Archibald 'Moonlight' Graham), Frank Whaley (Archie Graham)
1989 ABD yapımı, 107 dakika
DVD firması: As Sanat / Universal Pictures

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Aşk Ve Ölüm


IMDB: 8.0;
Allmovie: 5/5 yıldız
Manalı Filmler puanı: 8.5

“The Archers” (okçular) adıyla da tanınan Powell-Pressburger ikilisinin başyapıtlarından biri…

2. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz pilot Peter ve Amerikalı kadın subay June telsizde tanışır ve birbirlerinden etkilenirler. Uçağı yara alan Peter paraşütsüz olarak atlamak zorunda kalır ama kurtulur. Bir sahilde kendine gelir, June’la tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Bu arada Öteki Dünya’da, Peter’ın oraya geçişini sağlamakla görevli 71 Nolu Yönetici’nin sis yüzünden onu bulamadığı anlaşılır. Yönetici canını almak üzere Peter’la iletişime geçer, ama o dünyayı bırakmak istemez. Arada oluşan 20 saatlik kayma sırasında aşık olmuştur ve bu onun kabahati değildir… Peter’ın talebi üzerine, Öteki Dünya’daki Temyiz Mahkemesi genç adamın durumunu görüşmek üzere toplanır.

Öteki Dünya’yı konu alan bu klasik İngiliz filmi hala tazeliğini ve önemini koruyor. Yapıldığı yıllar için şaşırtıcı set tasarımı ve hoş birkaç senaryo trüğü de cabası…

Ödülleri:
1948 En İyi Avrupa Filmi (Bodil Ödülü)

A Matter of Life and Death / Aşk Ve Ölüm
Senaryo, yapım ve yönetim:
Michael Powell, Emeric Pressburger; Oyuncular: David Niven (Peter Carter), Kim Hunter (June), Roger Livesey (Dr. Frank Reeves), Marius Goring (71 Nolu Yönetici), Abraham Sofaer (Hakim), Raymond Massey (Abraham Farlan); 1946 İngiltere yapımı, 104 dakika, siyah-beyaz.

16 Mayıs 2010 Pazar

Solaris (1972)



IMDB: 8.0
All Movie: 5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 97
Manalı Filmler puanı: 9.1
“Sinema Tarihinin En İyi 1000 Filmi” listesinde 230. sırada

Tarkovski’nin 12 Ocak 1972’de günlüğüne yazdıkları* çok ilginç: SSCB devlet sisteminde söz sahibi birkaç ayrı kuruluşun yetkililerinin “Solaris”le ilgili eleştirileri kendisine iletilmiş, yönetmen bunların bir kısmını günlüğüne aynen almış. 35 madde içinde, “filme Kolmogorov’dan (insanın fani doğasıyla ilgili) alıntılar koyulsun” gibi “tuhaf” talepler de var, “Kelvin’in hareket noktası toplumun hangi formuydu – sosyalizm mi, komünizm mi, kapitalizm mi?” gibi çıldırtıcı sorular da, yetkililerin filmden hiçbir şey anlamadıklarını gösteren düşünceler de… Yetkililerin Tarkovski’den temel talebi, hazır böyle bir hikayeyi çekiyorken, SSCB’nin “muhteşem” uzay çalışmalarını överek anlatmasıdır, tam da “böyle bir hikayenin” o çalışmalara o gözle bakamayacağını anlamak istemezler.

“Solaris” öncelikle bu nedenle büyük ve önemli bir filmdir. Çünkü –belki “Ivan’ın Çocukluğu” hariç- SSCB’de yapılan her Tarkovski filminde olduğu gibi yönetmen adeta imkansız denebilecek şartlarda, kasten karşısına çıkarılan pek çok engelle boğuşarak bu filmi yapmıştır. Film bittikten sonra da tüm o saçma eleştirilerle karşılaşmış, yöneticilerin filmi değiştirme taleplerine direnmeyi başarmıştır.

Aslına bakarsanız, sadece öyküsü dolayısıyla bile, böyle bir filmin SSCB’de yapılması imkansızdır: Psikolog Kris, olup bitenleri anlayıp raporlaması için Solaris’e gönderilir. Uzay üssüne vardığında oradaki görevlilerden birinin intihar ettiğini öğrenir, diğer ikisi de çok tuhaf davranmaktadırlar. İlk uyuduğunda Kris, ölmüş karısı peydah olur, uyandığında karısını yanı başında gören Kris onu tek kişilik bir roketle uzaya yollar. Fakat kadın tekrar belirir. Diğer bilim insanlarının da böyle “ziyaretçi”leri vardır. Bunlar nereden ve nasıl gelmektedirler? Solaris’te yaşayan ileri zekalı bir varlığın oraya gelen insanlarla iletişim kurmak amacıyla kaybettikleri yakınlarının “kopya”larını üretip yolladığı tezi doğru mudur? Bu önermenin doğru olup olmadığını anlamanın bir yolu var mıdır?

Ciddi varoluşçu meselelerle ilgilenen bir filmin, diyalektik materyalizm dışındaki felsefi akımlara hiç yüz vermeyen bir yönetim tarafından onaylanıp yaptırılması, herhalde Tarkovki’nin daha ilk filmiyle elde ettiği başarı ve ünle ilişkili. Başka biri söz konusu olsa “Solaris” yapılamazdı. Ama Tarkovki “Ivan’ın Çocukluğu” ile Venedik’te Altın Aslan kazanmıştı, önde gelen festivallerin yöneticileri onun yeni filmlerini almak için yarışıyorlardı, ayrıca filmler çeşitli ülkelere satılıyordu, dolayısıyla komünist yönetim Tarkovski’nin spiritüel sorularla dolu filmlerine engel olamıyor, güçlük çıkarmakla yetinmek zorunda kalıyordu.

Bu güçlükler ve bunlar yüzünden yönetmenin sürekli moralsiz çalışması “Solaris”e büyük zarar vermiştir. Buna rağmen film, sinema tarihinde özel bir yere ve öneme sahip. Bunun nedenlerini Tarkovski kendisi şöyle açıklıyor: “Babama göre ‘Solaris’ bir film değil de edebiyata eş değerde bir şeymiş. İçe dönük edebi ritmi, banal sloganlardan uzak oluşu ve anlatıda her biri spesifik bir işleve sahip bir dizi detayla dolu olmasından sanırım.” (14 Haziran’daki notu)

Ve tabii bir de bilimkurgu literatürüne katkıları yüzünden: İlk kez seyirci, içinde patlamalar, korkunç uzaylılar, insanüstü güce sahip kahramanlar olmayan bir bilimkurgu filmi gördü “Solaris”le. İlk kez seyirci, insan olmanın varoluşsal sancılarının ve kendinden üstün bir güç karşısında hissedilen ezikliğin (dünya, hayat) uzay konusunda da geçerli olabileceğini düşündü… Yazının bu noktasında filmden alınan kareleri inceleyiniz lütfen: Üstteki planda, altında pantolon olmayan kişi kahramanımız, yerdeki dünyada ölmüş karısı (Solaris’te de intihar etmiş)… Genel olarak ortam Amerikan bilimkurgu filmlerine tam ters bir anlayışla oluşturulmuş. Nitekim alttaki planda görülen salon, renkleri ve dekoru itibariyle 19. yüzyılı çağrıştırıyor. Kris ve karısının boşlukta süzülmeleri ise, filmin ana temalarıyla çok uyumlu…

“Solaris” o kadar büyüleyici, öylesine tuhaf bir çekiciliğe sahip bir film ki, Tarkovski’nin –görüntü yönetmeni Yussov’dan aktardığı anekdot insana çok inandırıcı geliyor: Filmin montajı yapılırken odaya giren insanlar ayakta durmuyor, dizlerinin üzerine çöküyorlarmış. Arkadakilerin de filmin görüntülerinden yararlanabilmesi için…

Ödülleri:
1972’de, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı, Jüri Büyük Ödülü ve FIBRESCI ödüllerine layık görüldü. Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce “En İyi Bilimkurgu Film” dalında Altın Parşömen Ödülü’ne aday gösterildi (2009).

Seçme diyaloglar:
Snaut: "Bilim mi? Saçmalık… Bu durumda vasatlık ve deha eşit derecede yararsız. Uzayı keşfetmeye ilgimiz yok. Sadece dünyayı uzayın sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Başka dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Diğer dünyalara ihtiyacımız yok. Aynaya ihtiyacımız var sadece. Bir temas olsun diye debeleniyoruz ama asla olmayacak. Aptal bir çıkmazdayız çünkü aslında hem ihtiyaç duymadığımız, hem de korktuğumuz bir hedefe ulaşmaya çalışıyoruz. İnsan sadece insana ihtiyaç duyar.

Sartoris: “Sen kadın değilsin, bir insan da değilsin. Eğer bir şeyi anlamayı becerebiliyorsan, bunu anla. Hari diye biri yok artık. Öldü. Sen mekanik bir reprodüksiyonsun alt tarafı. Bir kopyasın.”
Hari: “Belki de… Ama ben… ben bir insan oluyorum. Sizin kadar derinden hissedebiliyorum. İnanın bana. Onsuz da yapabiliyorum artık. Onu seviyorum. Ben insanım”.

Kris: “Belki de sevginin nedeni olarak insanı deneyimlemek için buradayız”.

Kris: “Neden böyle işkence çekiyoruz?”
Snaut: “Bence kozmik duyularımızı kaybettik. Antik çağlarda yaşayanlar o duyguyu mükemmel anlıyordu. Neden veya amacı ne diye hiç sormadı onlar.”

Snaut: “Büyük soruları seviyorsun. Sanırım yakında bana hayatın anlamını soracaksın.”
Kris: “Dur biraz. Alaycı olma.”
Snaut: “O soru çok banaldir. İnsan mutluyken hayatın anlamı ve diğer ebedi
meselelerle nadiren ilgilenir. Bu soruları insan bir ayağı çukurdayken sormalı.”
Kris: “İyi ama, ne zaman öleceğimizi bilemeyiz. Bu yüzden telaş içindeyiz.”
Snaut: “Acele etme. En mutlu insanlar bu lanetli sorularla ilgilenmeyenlerdir.”
Kris: “Sorularımız bilme arzumuzdan kaynaklanıyor. Buna rağmen en yalın insan gerçekliğinin korunması gizemi gerektiriyor. Mutluluğun, ölümün ve hayatın gizemleri…”

Solaris / Solyaris
Yönetmen:
Andrei Tarkovski; Senaryo: Fridrikh Gorenshtein, Andrei Tarkovski (Stanislaw Lem'in aynı adlı romanından); Yapımcı: Viacheslav Tarasov; Oyuncular: Natalya Bondarchuk (Hari), Donatas Banionis (Kris Kelvin), Jüri Jarvet (Dr. Snaut), Vladislav Dvorzhetsky (Henri Berton), Nikolai Grinko (Kelvin'in babası), Anatoli Solonitsin (Dr. Sartorius), Sos Sargsyan (Dr. Gibarian), Olga Barnet (Kelvin'in annesi); 1972 SSCB yapımı, 165 dakika; DVD firması: A. E. Film / Saga.

*Tarkovski’nin günlükleri ülkemizde “Zaman Zaman İçinde” adıyla yayımlandı.

Solaris (2002)

IMDB: 6.2
Allmovie: 4/5 yıldız
Rotten Tometoes: % 65
Manalı Filmler puanı: 7.6

Soderbergh’in diğer usta yönetmenlerden bariz bir farkı var: Farklı, hatta bazen karşıt tarz ve üslupları bir bukalemun gibi kolaylıkla yaratabilmesi/uygulayabilmesi… Örneğin “Traffic” ile “Sex, Lies, and Videotape / Seks Yalanları” hikaye, dramaturjik yaklaşım ve reji üslupları bakımından birbirine o kadar benzemezler ki, ikisinin de aynı yönetmenin elinden çıktığına inanmak zordur. Aynı şekilde Soderbergh, “Ocean” serisini çektiği gibi rahatça “Kafka”yı da yapar. Kişisel ilgi alanları da çok geniştir: “Solaris”e çekilim duyduğu gibi “Che”yi de yönetmiştir.

Bu yüzdendir ki filmografisi, hepsi teknik açıdan mükemmel, reji bakımından usta işi filmlerle doludur. İşin en ilginç tarafı, birbirinden çok farklı tür ve üsluplardaki tüm bu filmlerin tamamı için “tipik Soderbergh filmi” denebilir.

Bir Tarkovski filmini bir başka Amerikalı yönetmen uyarlasaydı, çok olumsuz şeyler düşünmek mümkün, hatta makul olacaktı. Ama kameranın arkasında Soderbergh olunca, birkaç şeyden emin olursunuz: Eserin ruhuna sadık kalacak, filmin gişe şansını artırmak için abuk sabuk değişiklikler yapmayacaktır. Tarkovski’ye azami saygı gösterecek, filmi, başka türlü de yapabileceği halde bir tür “Tarkovski rejisiyle” çekecektir. Elinden gelenin en iyisini yapacak, teknik konularda ve reji alanında mükemmelliğe ulaşacaktır.

“Solaris” tam da bunları yapan bir film. Çok başarılı Soderbergh filmlerinden biri, olasılıkla yönetmenin birkaç başyapıtından biri olarak tarihe geçecek.

Orijinaline kıyasla senaryoda birkaç değişiklik var, ki bunların en önemlisi filmin neredeyse bir saat daha kısa oluşu (Örneğin Tarkovski versiyonunda Kris’in Solaris’e varması filmin yaklaşık 50. dakikasındadır, burada ise 10. dakikada), fakat film yine düşük tempolu, dramaturjisi gevşek, yine medidatif… Solaris mürettebatı arasında geçen fikri tartışmalar azaltılmış, Chris’in babası tamamen çıkarılmış vs. Ve tabii ki bu filmde planlar tipik Tarkovski planlarına kıyasla daha kısa.

Soderbergh değişiklikleri o kadar akıllıca yapmış, ve gene filmi o kadar ustalıkla kurmuş ki, rahatlıkla bu versiyonu da bağrımıza basabiliyoruz. Çünkü bu “Solaris”, ABD’de doğmuş olsa Tarkovski’nin aynen çekebileceği biçim ve seviyede…

Meraklısına: Projeyi yönetmeye James Cameron niyetliymiş, (Allahtan ki) sonradan yapımcı olarak kalmaya karar vermiş. İlk düşünülen başrol oyuncusu Daniel Day-Lewis imiş, ama rolü kabul etmemiş.

Sloganı: İnsanın gitmeye henüz hazır olmadığı yerler vardır.

Ödülleri:
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Bilimkurgu Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu dallarında Satürn Ödülü’ne aday gösterildi, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarıştı.

Seçme diyaloglar:
Gibarian: “Kozmosa doğru yola çıkıyoruz. Her şeye hazırız: yalnızlığa, zorluklara, tükenmeye, hatta ölüme… Kendimizle gurur duyuyoruz. Fakat bu büyük heyecanımız aslında yapmacık. Başka dünyalar istemiyoruz. Sadece aynalar istiyoruz.”

Rheya (Chris'e): "Beni sevdiğini biliyorum. Bunu biliyorum, bunu hissettim. Ben de seni seviyorum. Bu duygu sonsuza dek içimizde yaşasın isterdim. Belki de bunu yapabileceğimiz bir yer vardır. Ama orasının dünya olmadığını biliyorum.”

Chris: “Yaşıyor muyum, yoksa öldüm mü?”
Rheya: “Artık bu şekilde düşünmemize gerek yok. Artık beraberiz. Yaptığımız her şey affedildi. Hepsi.”

Solaris
Kurgu, görüntü yönetmeni, senaryo ve yönetim:
Steven Soderbergh (Stanislaw Rem’in romanından); Yapımcılar: James Cameron, Jon Landau, Rae Sanchini; Oyuncular: George Clooney (Chris Kelvin), Natascha McElhone (Rheya), Viola Davis (Gordon), Jeremy Davies (Snow), Ulrich Tukur (Gibarian); 2002 ABD yapımı, 99 dakika; Gösterim tarihi: 21 Şubat 2003; DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox