psikolojik dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikolojik dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Nisan 2014 Pazartesi
Uyurgezer
Filmin asıl başarısı, ana karakterlerini, pembe ile siyah, mutlulukla ölüm arasındaki gerilimde tutması… Bir tramplenin değil, usturanın ucunda yaşıyor gibiler, her an -eğlenceli anlamında- en çılgın veya -zararlı anlamında- en delice eylemi gerçekleştirebilirler. Çünkü -James’in dediği gibi- onlar birer “uyurgezer”; hayata ilişkin bilinç seviyeleri o derece düşük
IMDB: 6.3
Rotten Tomatoes: % 43
Manalı Filmler: 8.0
“Sleepwalking”in afişinde yer alan görüntü, filmin en güzel ve en anlamlı sahnesinden: Dayısı James’le, hedefi belirsiz bir yolculuğa çıkan 11 yaşındaki Tara bir motelin havuz başında güneşlenmektedir. 8-9 yaşlarında iki oğlan onu -uzaylı görmüş gibi- izlerken Tara ayağında patenlerle tramplene çıkar, yürüyüp en uçta durur ve kendini giysileriyle (hatta güneş gözlüğüyle) beraber suya bırakır. Havuzun dibinde durur, biraz dans eder ve sudan çıkar.
Sahne sürerken Tara’nın suda eğlenceyle mi, ölümle mi buluşacağını anlayamayız. Çünkü havuzda giysileriyle dans etmesi için de, intihar etmesi için de epeyce nedeni vardır…
Çünkü Tara da, filmin diğer kahramanları gibi çılgınca davranmakla delilik arasında savrulup durur.
“Uyurgezer” filminin asıl başarısı, sadece bu sahnede değil, filmin tümünde ana karakterlerini, pembe ile siyah, mutlulukla ölüm arasındaki gerilimde tutması… Bir tramplenin değil, usturanın ucunda yaşıyor gibiler, her an -eğlenceli anlamında- en çılgın veya -zararlı anlamında- en delice eylemi gerçekleştirebilirler.
Çünkü -James’in dediği gibi- onlar birer “uyurgezer”; sanki yaşamıyor da uyuyorlar sadece, hayata ilişkin bilinç seviyeleri o derece düşük. Ve bunun nedeni kökeni çocukluklarına dayanan karanlık mutsuzluğu bir yağmur bulutu gibi yanlarında gezdirmeleri. Çocukluk travmalarının yarattığı sis gözlerini kör etmiş, neyi neden yaptıklarını, kime güvenip kimden uzak duracaklarını bilemiyorlar. İnsanları tanımakta güçlük çekiyorlar çünkü kendilerini tanıyamıyorlar. Çok yaralılar… Tara’nın annesi Joyleen’in bir gecelik bir ilişkide, karşısındaki adamla oynaşırken “Beni sevdiğini söyle… Laf olsun diye…” demesi, sadece kendisinin değil, tüm ana karakterlerin nasıl bir bataklık içinde debelendiklerini iyi anlatıyor. Sonunda bir uyurgezer gibi yaşamaktan kurtulan James oluyor, iki kardeşin de hayatını cehenneme çevirmiş olan kişiyi, yani babasını öldürerek… Aslında onu esaretten kurtaran şey cinayet değil, kendisini hep ezen babasına karşı çıkmayı başarması… Hayatında ilk kez…
Çok benzer karakterlere, “Margot at the Wedding / Kızkardeşim Evleniyor” filminde de rastladık bu ay. Şu farkla ki: “Margot”, konusundan bekleneceği gibi, omuz kamerası, loş ışık kullanımı, yer yer rahatsız edici planlarla kurulmuş bir filmdi, Bill Maher ise “Uyurgezer”i, tam ters bir yapıda kurmuş: özellikle yol bölümlerinin başlamasından itibaren film, sinematografisi açısından, modern bir ana akım komedi-dram filmi gibi ilerliyor. Günlük güneşlik yollarda, sevimli hayvanlarla dolu bir çiftlikte geçen sahnelerin biçimi ile içeriği arasındaki karşıtlık, seyirciyi tokat yemiş gibi sersemletiyor. Henüz ilk yönetmenlik çalışmasında bu derece ölçülü bir görsel yapı kurması Maher’in yeteneklerinin sağlam bir göstergesi…
Filmin bir başka olumlu yönü ise oyunculuklar: Küçük bir rolde karşımıza çıkan Woody Harrelson’dan bir kez daha kötücül bir karakteri inanılmaz bir yetkinlikle canlandıran Dennis Hopper’a, Charlize Theron’dan efsanevi TV dizisi “Carnivale”in başrol oyuncusu olarak tanınan Nick Stahl’a uzanan, son derece başarılı bir oyuncu kadrosu var. Ama asıl alkışlanması gereken kişi, usta aktörlere rahatça eşlik eden küçük oyuncu AnnaSophia Robb… Genç yetenek, o kadar küçük bir yaşta bu kadar büyük bir mutsuzluğu taşımanın yorgunluğunu, isyan edememenin sıkıntısını mükemmel yansıtmış.
Kariyerini “Batman & Robin”, “X Men” gibi çok yüksek bütçeli Holivud teknoloji harikalarının görsel efekt departmanlarında sürdüren yönetmen Maher ve aslen renk uzmanı olan senarist Zac Stanford’un, önemli insanlık hallerini işleyen bağımsız bir projede bir araya gelmeleri de ayrıca takdire değer.
Tüm bunlara rağmen “Uyurgezer”, başyapıt diyebileceğimiz bir film değil. Filmde bir aksama yok, sadece senaryosu fazla sıradan. Stanford’un samimi olduğu her halinden anlaşılan çalışması, filmi benzerlerinden bir gömlek yukarı çekebilecek bir yetkinlikte değil, ana hikayesinde de, çoğu sahnelerinde de fazlasıyla bir “önceden görmüştük” havası var senaryonun. Örneğin çok benzer temaları işleyen Steve Kloves filmi “Flesh and Bone / Et ve Kemik” karakterleri de derinlemesine ele alıyor ve sonuçta, başta bahsettiğim gerilimi de çok daha iyi işliyordu. Sorunlu oğul rolünde Dennis Quaid, kötü yürekli baba rolünde James Caan unutulmaz performanslar çıkarmışlardı. Bu oyuncu kadrosu ve bu yönetmenle “Uyurgezer”, “Et ve Kemik” kadar “karanlık” veya örneğin (Sally Field’in canlandırdığı ölümcül kanser hastasının ve çocuklarının iki haftasını anlatan) “Two Weeks” kadar komik ve dramatik olamıyorsa bunun tek nedeni senaryosu...
Aslında Stanford işlenmeye çok müsait, çok ilginç bir tema yakalamış: Hayatı uyurgezer gibi yaşamak izleğine daha fazla ağırlık veren bir senaryodan, çok daha güçlü bir film çıkabilirdi.
Fakat neylersiniz, herkes Ingmar Bergman olamıyor maalesef…
Sinema, Eylül 2008
("Çocukluk travmalarının yarattığı sis: Uyurgezer" başlığıyla yayımlandı)
Sleepwalking / Uyurgezer
Yönetmen: Bill Maher
Senaryo: Zac Stanford
Yapımcılar: A. J. Dix, J. J. Harris, Beth Kono, Rob Merilees, Charlize Theron
Oyuncular: Nick Stahl (James), AnnaSophia Robb (Tara), Charlize Theron (Joleen), Woody Harrelson (Randall), Dennis Hopper (Reedy)
2008 Kanada-ABD ortak yapımı, 101 dakika
Gösterim tarihi: 8 Ağustos 2008
DVD firması: AS Sanat
19 Temmuz 2013 Cuma
Günahkar Rahibeler
Filmde en çok
“günah” ve “cehennem” kelimeleri kullanılıyor, sürekli Hz. İsa’dan
bahsediliyor, fakat bu rahibelerde, bırakın peygamberleri, herhangi bir samimi
dindarın yüreğindeki insan sevgisinden bile eser yok.
Ama o hümanizm Peter
Mullan’da var. İnsanların ruhunu ezmeye çalışan o zalimlere, onlara bu fırsatı
veren ataerkil toplum yapısına ve sahte dindarlığa karşı olduğu çok belli.
IMDB: 7.7
Metacritic: % 83
Manalı Filmler: 9.0
Metacritic: % 83
Manalı Filmler: 9.0
Tamer Baran
“Braveheart /
Cesur Yürek”ten “Stone Of Destiny”ye 60’tan fazla filmde rol alan Peter Mullan,
yönettiği ilk uzun metrajlı film olan “Orphans”la (1998) da epey övgü
toplamıştı, ama asıl başarı ikinci filmiyle geldi.
“Günahkar Rahibeler”in
bunca beğenilmesi ve ödüllendirilmesi boşuna değil; senaryosundan
görüntülerine, hemen her öğesiyle çok başarılı olan film, çoğu izleyicinin
kayıtsız kalamayacağı bir hikaye anlatıyor.
1960’larda,
İrlanda’da geçen eser, farklı çevrelerden üç genç kızla tanıştırıyor bizi.
Günah işleyen veya işlediklerine inanılan, ailelerine utanç getirdiği düşünülen
bu kızlar Rahibelerin yönettiği Magdalene Sığınağı’na gönderiliyorlar. Katı
kurallarla, adeta hapishane gibi yönetilen Sığınak, aynı zamanda bir çamaşırhane,
fakat kızların dışardan biriyle konuşmaları dahi yasak. Kendi aralarında
samimiyet kurmalarına da izin verilmiyor. Yemekhaneye veya çalışmaya topluca ve
rahibelerin gözetiminde götürülüyorlar. Kuralları çiğneyen veya kaçmaya
çalışanlar acımasızca cezalandırılıyor.
Magdalene Sığınağı, 100 yılı aşkın süre
faaliyette kalmış bir kurum, son çamaşırhanesi 1996’da kapatılmış. O yoksul
yatakhanelerde 30 binden fazla kadın yaşamış. Bunlardan dördüyle yapılan
söyleşilerden oluşan “Sex in a Cold Climate” isimli TV belgeselini seyreden Mullan,
bu insanlık dışı uygulamaların dünyaya anlatılması gerektiğine karar vermiş ve
senaryoyu yazmaya başlamış. Film Venedik Film Festivali’nde gösterilince
Vatikan’ın tepkisiyle karşılaşmış, anlatılanların gerçekten yaşanmadığı öne
sürülmüş. Ama öte yandan, Magdalene’de kalanlar, kurumdaki hayatın filmde
gösterildiğinden daha kötü olduğunu iddia ediyorlarmış.
Nazi toplama
kamplarında geçen filmler olmasa, “Günahkar Rahibeler”dekinden daha kötüsünü
hayal etmek imkansız olurdu. Çünkü bu Sığınak’ta dayak da var ama asıl
hakaretin bini bin para. Zaten sistem “çile” üzerine kurulu; kızların mümkün
olduğunca çok sıkıntı çekmeleri gerektiğine inanılıyor, kuruma adını veren Mary
Magdalene gibi onlar da günahlarının cezasını çekmeliler ki, kurtuluşa
erişebilsinler, diye düşünülüyor. O yüzden yöneticiler, kızları her fırsatta
aşağılamayı görev bellemişler, bundan adeta zevk alıyorlar. Örneğin,
Pasolini’nin unutulmaz “Salo, or the 120 Days of Sodom / Salo Ya Da Sodom’un
120 Günü” filminden fırlayıp gelmişe benzeyen bir sahnede, hepsini çırılçıplak
soyup hangisinin memesinin, kalçasının daha büyük olduğunu saptamaya
çalışıyorlar.
“Salo”ya
benzetmem abartı değil; bu filmdeki rahibeler de, Pasolini’nin anlattığı o
insanlar kadar faşist... Fakat tabii bunların yaşamlarını Tanrı’ya adamış din
görevlileri olmaları, olayın vehametini daha da artırıyor.
Filmde en çok
“günah” ve “cehennem” kelimeleri kullanılıyor, sürekli Hz. İsa’dan
bahsediliyor, fakat bu rahibelerde, bırakın peygamberleri, herhangi bir samimi
dindarın yüreğindeki insan sevgisinden bile eser yok.
Ama o hümanizm
Peter Mullan’da var. İnsanların ruhunu ezmeye çalışan o zalimlere, onlara bu
fırsatı veren ataerkil toplum yapısına ve sahte dindarlığa karşı olduğu çok
belli. Bu sayede örneğin bir “Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği” veya “One
Flew Over The Cuckoo's Nest / Guguk Kuşu” kadar etkili bir “azmin zaferi” filmi
yapabilmiş…
Ödülleri:
Venedik Film
Festivali Altın Aslan Ödülü
Ayrıca 13 ödül
ve 13 adaylık
Açık Gazete, 30 Aralık 2012
The Magdalene Sisters / Günahkar Rahibeler
Senaryo ve yönetim: Peter Mullan
Oyuncular: Anne-Marie Duff (Margaret), Nora-Jane
Noone (Bernadette), Dorothy Duffy (Rose / Patricia), Geraldine McEwan (Rahibe Bridget),
Eileen Walsh (Crispina), Mary Murray (Una)
Yapımcı:
Frances Higson
2002 İrlanda,
İngiltere yapımı, 119 dakika
DVD firması: Özen Film
13 Temmuz 2012 Cuma
Biutiful
IMDB: 7,7
Rotten Tomatoes: % 64
Manalı Filmler: 9,5
Etkileyici, hatta çok sarsıcı…
Ki bu çok normal; altında Inarritu’nun imzası var.
Hatırlayalım kim olduğunu: 2000 yılında muhteşem “Amores Perros / Paramparça Aşklar-Köpekler” filmiyle kendini dünyaya tanıtan Meksikalı yönetmen… Daha sonra yaptığı uzun metrajlar ise “21 Grams” ve “Babel”… İki Oskar adaylığı var, ayrıca “Paramparça”dan sonra bu yıl da “Biutiful” Yabancı Film kategorisinde Oskar adayı oldu.
Fakat ödüller Inarritu’yu anlatmaya yetmez.
Ağır dramlara cesaretle yaklaşan, izleyicisinden de aynı tavrı bekleyen biridir o; filmleri serttir, tokat gibi çarpar insana.
Yaşayan en önemli yönetmenler arasında sayılmasının nedeni hem sinema zanaatına hakim ve kesinlikle çok yetenekli olması, hem de duyarlılığı… Tüm filmlerinde bireylerin iç dünyalarını olduğu kadar çevrelerini saran toplumsal dokuyu da irdeliyor, çeşitli sorunlara işaret ediyor.
Bu bağlamda, adeta her filmi birer ünlem işaretidir.
Bu kez de, korsan CD, çanta vb eşyaların sokaklarda satışını organize eden Uxbal’ın öyküsünü anlatırken, hem günümüzde çok az yönetmenin cesaret edebildiği kadar toplumsal olanın içinde, hem de ana karakterinin peşinden bir an ayrılmıyor, “küçük insan” denilen yapıdan dev bir anatomi çalışması çıkartıyor. Ayrıca, Uxbal’ın kanser hastası oluşu ve birkaç aylık ömrü kaldığını öğrenmesi, Inarritu’ya yaşam, ölüm, miras bırakmak, sevdiklerinle vedalaşmak gibi spiritüel temalara açılma imkanı veriyor.
İlginç noktalardan biri Uxbal’ın ölülerle iletişim kurabiliyor oluşu, bu özelliğiyle tanınıyor, örneğin cenazelere çağrılıyor, ölülerin “öte tarafa” geçmesine yardımcı oluyor. Fakat senaryo işin bu kısmıyla fazla ilgilenmiyor. Bunu da karakterin çözümlenmesinde dikkate alınması gereken bir veri olarak kullanıyor sadece, bu veriyi ekleyince filmin ana öyküsü, ölümün bu kadar bilincinde olan bir adamın ölüme hazırlanması biçimine dönüşüyor.
Inarritu’nun asıl ilgilendiği yine bireyler ve bir balık ağı misali içinde yaşadığımız doku. Hatırlarsanız, daha önceki filmlerinde de birbiriyle ilgisiz, ama hayatın küçük anlarında yolları kesişen bireylerin öyküsünü anlatmış, dünyanın öte yanındaki bir olayın sonucunun gelip sizi bulabileceğini (vurabileceğini) vurgulamıştı. Bu kez hikayesi İspanyol Uxbal’la kesişenler arasında Çinliler ve Senegalliler de var. Dev bir kentte yerlerini bulmak, karınlarını doyurmak için didinip duruyorlar.
Inarritu’nun dikkat çeken bir başka özelliği ise film zamanıyla oynamak gibi yapısal deneylere girişmesiydi. İlk üç filminde hep senaryo yazarı Guillermo Arriaga ile birlikteydi, bir süredir ayrılar. Bu kez Inarritu yapısal deneylere boş vermiş, dümdüz, alışageldiğimiz biçimde anlatıyor öyküsünü, hatta o kadar ki tüm film “kamerayı koyup çekmişler” izlenimi veriyor. Uğraşılmamış gibi.
Oysa her anı titizlikle tasarlanmış ve ustalıkla kotarılmış bir film bu (Zaten sadece kurgusu 14 ay sürmüş). O yüzden çok etkili. Örneğin cesetleri sahile vuran talihsiz göçmenleri unutamayacaksınız.
Hele o vicdan azabı (ve haliyle Bardem’in yüzü) zaten belleğinizden çıkmayacak…
Açık Gazete, 16 Aralık 2010
Ödülleri:
En İyi Yabancı Film ve Erkek Oyuncu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 14 ödül ve 30 adaylık.
Biutiful
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Senaryo: Alejandro González Iñárritu, Armando Bo, Nicolás Giacobone
Oyuncular: Javier Bardem (Uxbal), Maricel Álvarez (Marambra), Hanaa Bouchaib (Ana), Guillermo Estrella (Mateo), Eduard Fernández (Tito), Cheikh Ndiaye (Ekweme)
Yapımcılar: Fernando Bovaira, Alejandro González Iñárritu, Jon Kilik
2010 Meksika, İspanya ortak yapımı, 148 dakika
Gösterim tarihi: 28 Ocak 2011
DVD firması: Tiglon
Rotten Tomatoes: % 64
Manalı Filmler: 9,5
Etkileyici, hatta çok sarsıcı…
Ki bu çok normal; altında Inarritu’nun imzası var.
Hatırlayalım kim olduğunu: 2000 yılında muhteşem “Amores Perros / Paramparça Aşklar-Köpekler” filmiyle kendini dünyaya tanıtan Meksikalı yönetmen… Daha sonra yaptığı uzun metrajlar ise “21 Grams” ve “Babel”… İki Oskar adaylığı var, ayrıca “Paramparça”dan sonra bu yıl da “Biutiful” Yabancı Film kategorisinde Oskar adayı oldu.
Fakat ödüller Inarritu’yu anlatmaya yetmez.
Ağır dramlara cesaretle yaklaşan, izleyicisinden de aynı tavrı bekleyen biridir o; filmleri serttir, tokat gibi çarpar insana.
Yaşayan en önemli yönetmenler arasında sayılmasının nedeni hem sinema zanaatına hakim ve kesinlikle çok yetenekli olması, hem de duyarlılığı… Tüm filmlerinde bireylerin iç dünyalarını olduğu kadar çevrelerini saran toplumsal dokuyu da irdeliyor, çeşitli sorunlara işaret ediyor.
Bu bağlamda, adeta her filmi birer ünlem işaretidir.
Bu kez de, korsan CD, çanta vb eşyaların sokaklarda satışını organize eden Uxbal’ın öyküsünü anlatırken, hem günümüzde çok az yönetmenin cesaret edebildiği kadar toplumsal olanın içinde, hem de ana karakterinin peşinden bir an ayrılmıyor, “küçük insan” denilen yapıdan dev bir anatomi çalışması çıkartıyor. Ayrıca, Uxbal’ın kanser hastası oluşu ve birkaç aylık ömrü kaldığını öğrenmesi, Inarritu’ya yaşam, ölüm, miras bırakmak, sevdiklerinle vedalaşmak gibi spiritüel temalara açılma imkanı veriyor.
İlginç noktalardan biri Uxbal’ın ölülerle iletişim kurabiliyor oluşu, bu özelliğiyle tanınıyor, örneğin cenazelere çağrılıyor, ölülerin “öte tarafa” geçmesine yardımcı oluyor. Fakat senaryo işin bu kısmıyla fazla ilgilenmiyor. Bunu da karakterin çözümlenmesinde dikkate alınması gereken bir veri olarak kullanıyor sadece, bu veriyi ekleyince filmin ana öyküsü, ölümün bu kadar bilincinde olan bir adamın ölüme hazırlanması biçimine dönüşüyor.
Inarritu’nun asıl ilgilendiği yine bireyler ve bir balık ağı misali içinde yaşadığımız doku. Hatırlarsanız, daha önceki filmlerinde de birbiriyle ilgisiz, ama hayatın küçük anlarında yolları kesişen bireylerin öyküsünü anlatmış, dünyanın öte yanındaki bir olayın sonucunun gelip sizi bulabileceğini (vurabileceğini) vurgulamıştı. Bu kez hikayesi İspanyol Uxbal’la kesişenler arasında Çinliler ve Senegalliler de var. Dev bir kentte yerlerini bulmak, karınlarını doyurmak için didinip duruyorlar.
Inarritu’nun dikkat çeken bir başka özelliği ise film zamanıyla oynamak gibi yapısal deneylere girişmesiydi. İlk üç filminde hep senaryo yazarı Guillermo Arriaga ile birlikteydi, bir süredir ayrılar. Bu kez Inarritu yapısal deneylere boş vermiş, dümdüz, alışageldiğimiz biçimde anlatıyor öyküsünü, hatta o kadar ki tüm film “kamerayı koyup çekmişler” izlenimi veriyor. Uğraşılmamış gibi.
Oysa her anı titizlikle tasarlanmış ve ustalıkla kotarılmış bir film bu (Zaten sadece kurgusu 14 ay sürmüş). O yüzden çok etkili. Örneğin cesetleri sahile vuran talihsiz göçmenleri unutamayacaksınız.
Hele o vicdan azabı (ve haliyle Bardem’in yüzü) zaten belleğinizden çıkmayacak…
Açık Gazete, 16 Aralık 2010
Ödülleri:
En İyi Yabancı Film ve Erkek Oyuncu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 14 ödül ve 30 adaylık.
Biutiful
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Senaryo: Alejandro González Iñárritu, Armando Bo, Nicolás Giacobone
Oyuncular: Javier Bardem (Uxbal), Maricel Álvarez (Marambra), Hanaa Bouchaib (Ana), Guillermo Estrella (Mateo), Eduard Fernández (Tito), Cheikh Ndiaye (Ekweme)
Yapımcılar: Fernando Bovaira, Alejandro González Iñárritu, Jon Kilik
2010 Meksika, İspanya ortak yapımı, 148 dakika
Gösterim tarihi: 28 Ocak 2011
DVD firması: Tiglon
Etiketler:
göçmen sorunları,
medyum,
olumlu yönde dönüşüm,
ölmeye hazırlanmak,
ölülerle iletişim,
ölüm bilinci,
ölümcül hastalık,
psikolojik dram,
sistem eleştirisi,
sömürü,
varoluşçuluk,
yoksulluk
22 Aralık 2011 Perşembe
Suç ve Ceza
IMDB: 7.1All Rovi: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9.5
Dostoyevski bir yapı ustasıdır; özellikle bu romanı dahiyanedir: Çok sayıda ana ve yardımcı karakterin öyküsü anlatılır, üstelik bunların hepsi (Raskolnikov üzerinden irdelenen) suç, günah, ıslah vb kavramlarla ilişkilidir. Bu temaları da en geniş hacimleriyle ele alır yazar, felsefi açıdan yoğun bir romandır, aslına bakarsanız, ana karakterin suçu, “nasıl yaşamak lazım?” sorusuna verilen bir yanıttır.
Romandan herhangi bir karakteri veya olayı ve hatta zekice kurulmuş düş sahnelerini çıkarmak mümkün değildir. Dahası var: Diyaloglar çok önemlidir, üstelik Dostoyevski kelimelere azami özen gösterir, örneğin romanın belli bir bölümünde kullandığı bir sözcüğü, bambaşka bir kısımdaki bir cümleyle ilişkilendirir. Ayrıca roman simetrik bir yapıdadır ve pek çok kelimenin, ismin çift anlamı vardır. Mesela “prestuplenie” sadece suç değil, günah ve ihlal etme, sınırı geçme anlamlarına da gelir. Ana karakterin adı, “muhalif, aykırı” manasındaki “raskol” sözcüğünden türetilmiştir vs.
Tüm bunlar “Suç ve Ceza”nın perdeye aktarılmasını çok güçleştirir. Öncelikle romanın uzunluğu yüzünden: Bu eserden 90-100 dakikalık bir sinema filmi çıkarmaya çalışmak beyhudedir. Yazarın kullandığı malzeme azaltıldıkça eserin yapısı bozulmakla kalmaz, karakterlerin derinliği, Dostoyevski’nin insancıllığı, din ve ahlakla ilgili meselelere ilişkin düşünceleri, varoluşa dair soruları ve sancıları da azaltılmış olur. O yüzdendir ki başarılı bir “Suç Ve Ceza” uyarlamasına rastlamak çok zordur, usta yönetmenlerin elinden çıksa bile: Öyküyü değiştirerek ABD’ye taşıyan Josef von Sternberg (1935) ve modernize eden Aki Kaurismaki (1983) başarısızlığa daha en baştan mahkumdular. Julian Jarrold’ın romana sadık kalmaya çalışan 2002 tarihli filmi bile, 200 dakika olmasına rağmen o muhteşem yapıyı aktarmakta yetersiz kalmıştır.
Bu filmlerin tek sorunu uzunlukları da değildir: “Suç Ve Ceza” başka bir dil ve coğrafyaya taşınmaya direnir (Romanın dönemin Rusya’sıyla yakın ilişkisini Stefan Zweig, “Üç Büyük Usta” kitabında yer alan Dostoyevski incelemesinde ayrıntılı irdeler). Örneğin Sonya’nın annesi veremli Katerina’nın akıl sağlığını an be an yitirerek ölmesi, başka bir kültürde yaşanması, hatta algılanması çok zor özellikler içerir: Katerina zavallı, yoksul bir kadındır, ama yer yer muhteşem bir sanat eserini yaratır ve oynar gibi davranır… Şiirsel bir sahnedir o, okurken hem yüreğiniz kanar, hem de tuhaf bir görkem duygusuyla dolarsınız… İşte bu karşıt duyguları, hem de belli bir uyum ve denge içinde sinemaya aktarmak neredeyse imkansızdır.
Lev Kulidzhanov, bunu başarmış…
Öncelikle esere olabildiğince sadık kalmış. Seçilen oyuncular ve mekanlar romana uygun, sıradan insanlar yine kaba ve acımasız, eserde ayrıntılı biçimde işlenen yoksulluk filmde de belirgin… Sahneler (çoğu kısaltılmış olsa da) esere alınmış (Romanın son kısmının filme alınmamasının nedeni, Raskolnikov’un İncil’e tutunarak arınmasının o dönemki siyasi iktidara uymaması olsa gerek) ve Dostoyevski evrenine uygun biçimde sinemalaştırılmış.
Çoğu sahnesi 5-8 dakika süren, bol diyaloglu bir filmi bu kadar etkili, bu kadar gerilimli ve dramatik kılmak, her babayiğidin harcı değil, “Suç Ve Ceza”yı izleyince diğer Kulidzhanov filmlerini merak etmekten kendinizi alamıyorsunuz.
Meraklısına:
Dostoyevski’nin ana ilham kaynağı, Fransız şair Pierre François Lacenaire imiş. İki kişiyi öldüren Lacenaire, duruşmada suçunu “sosyal adaletsizliğe karşı bir tür protesto” olarak savunmuş. 1836’da asılan şairin tavrı ve düşünceleri başta Balzac olmak üzere dönemin büyük yazarlarını derinden etkilemiş.
Açık Gazete, 11 Kasım 2011
Prestuplenie i nakazanie / Crime and Punishment / Suç Ve Ceza
Yönetmen: Lev Kulidzhanov
Senaryo: Nikolai Figurovsky, Lev Kulidzhanov (Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin aynı adlı romanından)
Oyuncular: Georgi Taratorkin (Raskolnikov), Innokenti Smoktunovsky (Porfiry Petrovitch), Tatyana Bedova (Sonya Marmeladova), Viktoriya Fyodorova (Avdotya Romanovna), Yefim Kopelyan (Svidrigailov), Yevgeni Lebedev (Marmeladov)
1970 SSCB yapımı, 240 dakika
DVD firması: Digital Kültür
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Kızıl Çöl
IMDB: 7,7 Allmovie: 4,5/5 yıldız
Manalı Filmler puanı: 8,0
“Sinema Tarihinin En İyi 1000 Filmi” listesinde 284. sırada
Atıklar yüzünden kirlenmiş bir deniz… Fabrika bacalarından püsküren siyah, hatta zehirli sarı dumanlar… Her tarafta sanayi pislikleri, atılmış öteberi… Ve tüm bunların ortasında, ölüm tehlikesi yaşadığı araba kazasından sonra dengesi bozulmuş, varoluşuna anlam bulmaya, bir şeylere tutunmaya çalışan bir genç kadın…
Büyük usta Antonioni ilk başyapıtı “L'avventura / The Adventure / Serüven”de (1960) senaryoyu Guerra ile birlikte yazmış, başrolü de Vitti’ye oynatmıştı. Ardından gelen “La Notte / Gece” (1961) ve “Eclipse / Batan Güneş”te (1962) de üçü birlikteydiler. Yönetmene dünya çapında ün ve önemli ödüller kazandıran bu eserlerde üç sanatçı da üretimlerinin doruğundaydı. “Kızıl Çöl”de küçük bir düşüş olsa da yine çok iyiler.
Andığım başyapıtların ana teması “modern toplumda yalnızlaşan, arayış içindeki bireyler”dir. Antonioni ana kahramanlarını, kuleye benzeyen, teknoloji ve sanayileşmeyle ilişkili yapılarla (fabrika bacası gibi) ilişkilendirir, geniş mekanlarda dolaştırır, böylece fiziksel açıdan küçük oluşlarını, ruhsal sıkışmışlıklarıyla birlikte vurgular… “Kızıl Çöl”ün farkı, o kahredici yalnızlığın nedenlerini irdelemesinde. Ondan fazla planda görünen fabrika artıkları dünyanın kirlenmiş olduğunu anlatıyor, beraberinde toplum ve tabii ki bireylerin ruhları da kirleniyor.
Bu temaları senaryo mükemmel işliyor, sinema tarihinin en saygın görüntü yönetmenlerinden biri olan Carlo Di Palma kamera açıları ve renk düzenlemesiyle vurguluyor ve Monica Vitti kelimelerle ifade etmenin gerçekten güç olduğu bir seviyede oynuyor.
Filmin açılış sekansının neredeyse tıpatıp aynı bir final sekansıyla bittiğini, böylece Giuliana’nın içinde debelendiği döngüyü vurguladığını da belirtelim.
Meraklısına:
Filmin doruk sahnesinde Giuliana bir denizci ile karşılaşır, adam çok net ama biraz aksanlı bir Türkçe konuşur, adamın iyi niyetli yaklaşımına rağmen birbirlerinin dilini bilmedikleri için anlaşamazlar.
Mükemmeliyetçi yönetmen tabii ki doğal görüntüye (örneğin kırlara), fabrika dumanlarına vb müdahale etmiş, kendi deyişiyle “umutsuzluk ve ölüm düşüncesini güçlendirmek” istemiş.
Antonioni’nin ilk renkli filmi.
Ödülü:
Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı.
Red Desert / Il deserto rosso / Kızıl Çöl
Yönetmen: Michelangelo Antonioni
Senaryo: Michelangelo Antonioni, Tonino Guerra
Yapımcı: Antonio Cervi
Oyuncular: Monica Vitti (Giuliana), Richard Harris (Corrado), Carlo Chionetti (Ugo), Xenia Valderi (Linda), Rita Renoir (Emilia), Valerio Bartoleschi (Giuliana'nın oğlu Valerio)
1964 İtalya, Fransa ortak yapımı, 120 dakika.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


