Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2012 Salı

Rüya

Budizm’e göre insanlar asıl hayatlarını, “geldikleri ve sonunda gidecekleri” alemde yaşıyorlar, gerçek özgürlük orada mümkün. O özgürlüğe burada ulaşmanın tek yolu var: Başta benlik bağımlılığı olmak üzere tüm zincirlerden kurtulup aydınlanmak, “uyanmak”
IMDB: 6,5
Manalı Filmler: 9,0

Kim Ki Duk yine kıssa tadında ve etkisinde bir film yapmış... “Dream”, herhangi bir ülkede, herhangi iki kişi arasında geçebilecek bir öykü anlatıyor. Yapısı ve işlediği temalar dolayısıyla yönetmenin 2003’te kotardığı “Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring / İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar”a çok benziyor… O filmdeki tanımlamayla söylersek “dini olmayan” (seküler) toplumsal yapı içinde, aşkı, (sevginin değil) aşkın yol açtığı bağımlılık halini irdeleyen bir film… Dolayısıyla “İlkbahar…”daki Yaşlı Rahip’in şu cümlesi, “Rüya”nın karakterleri için de geçerli: “Şehvet sahiplenme arzusunu, o da öldürme güdüsünü uyandırır”…

Erkek onu terk eden sevgilisine aşkını/özlemini yansıtan düşler görüyor. Kız ise uyurgezer, Erkek’in rüyalarını yaşıyor, nefret ettiğini söylediği, terk ettiği eski sevgilisinin evine gidiyor, onunla sevişiyor vs... Kız’ın Doktoru aralarındaki bağa dikkat çekiyor, hatta “Siz Bir’siniz” diyor ve sevgili olmalarını öneriyor. Erkek hala eski kız arkadaşını sevdiğini belirtiyor, Kız da istemiyor. Birlikte olmak yerine, Erkek’in rüyalarına ve/veya Kız’ın bilinçsiz eylemlerine bir son vermeye çalışıyorlar. Aynı mekanda nöbetleşe uyumaktan, Erkek’i uyanık tutmaya veya Kız uykusunda gidemesin diye kelepçe kullanmaya kadar varan hiçbir yöntem, sürüklendikleri trajik sonu engelleyemiyor. Önce cinayet geliyor ve ardından insanın kendine uygulayabileceği en büyük şiddet eylemi…

İsimleri kullanmadan özetleyince, hikayenin, hemen her dinsel kültürde rastlanan, fakat özellikle Budizm’de çok yaygın olan küçük öykülerle benzerliği daha iyi anlaşılıyor. Belirli ahlaki veya dini davranış biçimlerini, erdemleri veya ilkeleri insanlara aktarmak için kullanılan örnek hikayelerle aynı yapıda; seyircinin “hisse” çıkarması için ustaca düzenlenmiş, sinema filmi formatında bir “kıssa”…

Kim Ki-Duk, -artık- çok usta bir senarist ve yönetmen olduğu içindir ki, elindeki formatın imkanlarından (örneğin sürenin uzun oluşundan) yararlanarak filmini “kıssalar resmi geçidine” dönüştürmeyi başarıyor. Kıssa, yapısı gereği felsefi bir meseleyi işlediğinden, aşkla ve ikili ilişkilerle ilgili çok sayıda kıssa üretmek ve bunları anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde düzenleyebilmek hiç de kolay bir iş değil. Tüm bu kıssaları artarda dizerek, hem Budizm’deki “özgürlük” kavramına, hem de kendi film teorisine uygun bir “ana kıssa” kurması ise gerçekten inanılması güç bir başarı.

Kim Ki-Duk’un, çeşitli röportajlarında da dile getirdiği kişisel film anlayışını, Doktor kelimelere döküyor: “Siyah ve beyaz aynıdır”. Yani “karşıt” olarak algıladığımız her şey (kadın ve erkek, ışık ve karanlık vs) aslında tek bir şeyin iki veçhesidir, biri olmadan, diğeri de var olamaz... Her veçhe “karşıtını” da içinde barındırır, ihanete uğrayan aldatmaya, terk edilen terk etmeye yakındır, birinden ötekine dönüşebilir. Filmin ilk bölümlerinde Kız’ın kostümünde ve evinin dekorasyonunda beyaz, Erkek’inkilerde ise siyahı kullanan yönetmen, hikayenin en ciddi yol ayrımında (tarladaki dörtlü sahne) ana karakterleri bu kez ters renklerde giydirerek, özetlemeye çalıştığım “bir ve aynı olma” özelliğini perdeye renklerle de yansıtıyor.

Ayrıca Budist literatürde beyaz renk bilgeliğin, siyah ise şefkatin simgesi. Dolayısıyla o replik, bilgelik ve şefkatin aynı olduklarını da vurguluyor. Şu da doğru: Bilgelik azsa, şefkat de azdır… Yani: Her kim ki öfke, nefret vb şefkate karşıt duygularla doludur, o kişi, bilgelikten de yoksundur, yani “hayat cahili”dir.

Aynen Erkek ve Kız gibi… Doktor’un sunduğu bilgeliği anlamaya bile çalışmıyor, kendi çözümleri işe yaramadığında ise birbirlerini suçluyor ve yönetmeye kalkışıyorlar: “Hala bu fotoğrafları atamadığın için eski sevgilini rüyalarında görüyorsun” vb eleştirel replikler havada uçuşurken, birbirlerine uygulanması imkansız emirler vermekten de geri durmuyorlar: Kız Erkek’e “Öyleyse uyuma” diye bağırıyor ve hatta Erkek, Kız’a -uyurgezer olduğunu bildiği halde- “Eski sevgilinin evine gitme” diyor.

Kahramanlarının otomatikman bir arada durmak zorunda kaldıkları bir öykü geliştiren Kim Ki-Duk, bir arada olmanın “birlik bilinci” geliştirmeye yeterli olmadığını, o bilinç seviyesi için bilgeliğin gerektiğini vurguluyor. Ana karakterlerin bilgeliğe (ve dolayısıyla şefkate) ulaşamamalarının temel nedeni ise kendilerini sevmemeleri. Sadece muhataplarına değil, kendilerine de şiddet uyguluyorlar: Örneğin Erkek uyumamak için koyu kahve içmek gibi yöntemleri kullanmıyor, ayaklarına çekiçle vurmak ona daha normal geliyor, çünkü aslında kendini cezalandırmaya çalışıyor.

Erkek ve Kız arasında aşk ilişkisi kurulduğunda Kim Ki-Duk, ilişkinin temel özelliğinin “karşılıklı bağımlılık” olduğunu sevgilileri birbirlerine kelepçeleyerek vurguluyor. Kullandığı bir başka görsel öğe ise kelebek... Erkek’in kıza verdiği kolyede (ve finalde) karşımıza çıkan bu narin ve kısa ömürlü hayvanın bahsinin, ilk kez filmin Budist tapınak sahnesinde geçmesi çok anlamlı çünkü literatürde önemli bir yeri var. Çok ünlü mesellerden biri şöyle: “Ben mi gördüm kelebek olduğumu düşümde, yoksa ben olduğunu düşleyen kelebek mi?”

Budizm’e göre insanlar asıl hayatlarını, “geldikleri ve sonunda gidecekleri” alemde yaşıyorlar, gerçek özgürlük orada mümkün. O özgürlüğe burada ulaşmanın tek yolu var: Başta benlik bağımlılığı olmak üzere tüm zincirlerden kurtulup aydınlanmak, “uyanmak”…

Çünkü dünyadaki hayat bir “Rüya”…

Sinema, Aralık 2008

Bi-mong – Dream / Rüya
Kurgu, senaryo ve yönetim: Kim Ki-Duk
Yapımcılar: Kim Ki-Duk, Song Myung-chul, David Cho, Kai Naoki
Oyuncular: Jo Odagiri (Jin), Na-yeong Lee (Ran), Mi-hie Jang (Doktor), Tae-hyeon Kim (Ran'ın eski sevgilisi), Ji-a Park (Jin'in eski sevgilisi)
2008 Güney Kore yapımı, 95 dakika
Gösterim tarihi: 31 Ekim 2008

16 Kasım 2011 Çarşamba

İnanmak İstiyorum

Tüm bunlarla beraber film, Carter cephesinden iki önemli haberi taşıyor: Pes etmemen, neyi ne kadar anladıysan, neye ne kadar inanıyorsan onunla yaşamaya devam etmen lazım, anlayışına ulaştığını ve (Tanrı’ya) inanmak istediğini…

IMDB: 5.9
Rotten Tomatoes: % 31
Manalı Filmler: 9.0

Doğaüstü temaların sinemaya yansımasından söz edildiğinde en başta sayacağımız isimlerden biri hiç kuşkusuz Chris Carter. 1980’lerin ortalarında çeşitli TV filmi ve dizilerinin senaristliğini yapan sanatçıyı dünya çapında ün ve saygınlığa kavuşturan eseri, “X Files-Gizli Dosyalar” oldu. 1993-2002 arasında yaklaşık 200 bölüm çekilen bu dizi, belki de tüm TV tarihinin en çok izlenen ve beğenilen çalışmalarından biriydi. “Gizli Dosyalar” devam ederken Carter, “Millenium”, “Harsh Realm” gibi başka diziler de yarattı, hatta “Gizli Dosyalar”ın bilgisayar korsanı yan karakterlerini odağa koyduğu “Lone Gunmen”i gerçekleştirdi ama bunların hiçbiri “X Files” kadar ünlü ve etkili olmadı.

“Gizli Dosyalar” iki ana koldan akan bir diziydi: Asıl hikaye, hazırlıkları süren uzaylı istilasına ilişkindi ve Carter, Amerikan devletinin de bu öykünün bir parçası olduğunu, hatta uzaylılarla işbirliği yaptığını iddia ediyordu. Belgelere dayanarak yazdığı bu bölümler, tüm dünyada yankı uyandırdı, 1998’de gerçekleştirilen ilk “X Files” sinema filmi de öyküye yeni açılımlar getirdi. Bağımsız bölümlerde ise, Batı kültüründe bilinen neredeyse tüm doğaüstü olgular işlendi.

Bir bütün olarak düşünüldüğünde “Gizli Dosyalar” dizisi, doğaüstü temaların eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde popüler olmasını sağladı, ki bu Carter’ın en büyük başarısıydı.

Gündemde olan ikinci “X Files” filmi “I Want to Believe-İnanmak İstiyorum”un aldığı olumsuz eleştiriler, bu özetle yakından ilişkili: Film, dizinin 15 yıllık tarihine sırt çeviren bir eser gibi algılandı, hayal kırıklığı büyük oldu.

Oysa bu 15 yıl, aynı zamanda Chris Carter’ın kişisel tarihiydi. İnandığı, inanmak istediği ve anlamayı arzuladığı her konuyu diziye aktarmış ve bu süreçte, insanın doğaüstüyle ilişkide yaşayabileceği her hali yaşamıştı.

Ki zaten dizinin ana karakterleri Scully ve Mulder, Carter’ın iki ayrı yönünü temsil ediyorlardı: Scully, Materyalist öğretiyle yetişmiş ve onu terk etmeye hiç niyeti olmayan, bu anlamda tipik bir Batı insanı; bilgiye ve deneye dayalı bir yöntemle dünyayı ve hayatı kavramaya çalışıyor. Mulder içinse sezgi ve inanç daha önemli ve öncelikli. Scully karşılaştığı herhangi bir öğeyi reddetme dürtüsüyle inceliyor, Mulder’sa kabullenme güdüsüyle. Bilgiyle ilişkisi bakımından Scully daha asosyal, Mulder içinse bildiği, gördüğü şeyleri başkalarına aktarmak çok önemli.

Bu açıdan bakıldığında Mulder’ın, bilgi edinmeye ve aktarmaya tutkun bir kişilik olan Chris Carter’ı daha fazla temsil ettiğini söylemek mümkün. Bir başka deyişle “inanmak isteyen” Carter’ın ta kendisiydi; Fox Mulder, bilinmeyeni araştırmakta kullandığı en elverişli araç oldu…

Bu filme adını veren “İnanmak İstiyorum” cümlesi de diziden gelir. FBI’da kullandıkları odada, Mulder’ın masasına en yakın duvarda asılı olan posterde bir UFO fotoğrafı ve altında bu cümle vardır. Haliyle bu filmin de uzaylılarla ilgili olduğu sanıldı. Oysa Carter dizinin son iki bölümünde uzaylı istilası ile ilgili son cümlelerini de kurmuş, yani “o dosyayı kapatmıştı”...

Açık tek bir dosya, henüz araştırmadığı tek bir giz vardı, ki bu filmin ana konusu bu, yani: Tanrı…

Filmin yapısal çözümlemesi de bu yönü işaret ediyor: Karşımızda herhangi bir polisiye filmde rastlayabileceğimiz kadar sıradan bir hikaye var. Filmin ana öyküsünde –bir medyum Rahip’in katkıları dışında- doğaüstüyle ilişkili hiçbir şey yok. Fakat bu hikayenin ana kahramanları Mulder ve Scully… Carter’ın muradı bu hikayeyi anlatmak olsaydı, bunu başka karakterler aracılığıyla da yapabilirdi. Oysa, filmin adından, afişinden başlayarak bunun bir “X Files” öyküsü olduğunu, yani Mulder ve Scully’nin bir “gizem”in peşinden koşacaklarını söylüyor. Bununla da yetinmiyor, Scully’nin ilgilendiği bir çocuk hastayla ilgili bir yan hikaye de kullanıyor ki onda da doğaüstü bir tema yok. Her iki hikayenin ortak noktası ise, öykü kahramanlarının sevdikleri bir kişinin ölümünü engelleme çabaları…

Oysa ölüm, bazen, bir anda geliveren bir şey, FBI Ajanı Whitney’in, Mulder’ın gözü önünde ölmesi gibi… Filmde iki ölüm daha var: Rahip Joseph ve Scully’nin ameliyatı engelleyerek ölümüne yol açtığı Rus hasta… Hepsi birbirinden esrarengiz…

Tüm bu öykülerde ise sayılamayacak denli çok spiritüel tema var.

Carter’ın kişisel gelişimiyle ilgisi açısından önemli verilerden birini daha değerlendirmeye almak gerekiyor: Scully’nin “Tanrı’nın böyle yapmamı istediğini sandım” deyişini…

Tüm bunlarla beraber film, Carter cephesinden iki önemli haberi taşıyor: Pes etmemen, neyi ne kadar anladıysan, neye ne kadar inanıyorsan onunla yaşamaya devam etmen lazım, anlayışına ulaştığını ve (Tanrı’ya) inanmak istediğini…

Sözün kısası film, Carter’ın parapsikolojiden spiritüalizme geçişini müjdeliyor; o artık, kendi deyimiyle “dinsel deneyim yaşamak isteyen bir dinsiz” değil ve bundan sonra yapacakları daha da ilginç olacak.

Sinema, Ekim 2008

The X Files: I Want to Believe / Gizli Dosyalar: İnanmak İstiyorum
Yönetmen: Chris Carter
Senaryo: Frank Spotniz, Chris Carter
Yapımcılar: Frank Spotniz, Chris Carter
Oyuncular: David Duchovny ( Fox Mulder), Gillian Anderson (Dana Scully), Amanda Peet (Dakota Whitney), Billy Connolly (Rahip Joseph Crissman), Mitch Pileggi (Walter Skinner)
2008 ABD, Kanada ortak yapımı, 104 dakika
Gösterim tarihi: 12 Eylül 2008
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox

15 Temmuz 2011 Cuma

Gölgeler

Mutluluğa ulaşmanın yolları gibi çok önemli temaları gerilim yapısıyla harmanlayan, fevkalade önemli bir film

IMDB: 6,6
Rotten Tomatoes: % 60
Manalı Filmler: 8,0

İlk filmi “Before the Rain / Yağmurdan Önce” (1994), Milcho Manchevski’nin tüm dünyada tanınmasını sağladı: Aşk, doğum, şiddet, ölüm, cinsellik, özgürleşme, mutluluk arayışı gibi önemli temalara duyduğu yoğun ilgi dikkat çekiyor, üst seviyede bir sosyal bilinç ve eşine az rastlanır bir insan sevgisiyle dolu olduğu anlaşılıyordu. Yönetmen, Makedonya’da bir dağ köyünün dingin atmosferi içinde yaşanan gerginliğin neden ve nasıl tırmanıp patladığını ustalıkla anlatmakla kalmıyor, hikayesini Londra’ya da (benzer toplumsal sorunların artık yaşanmadığı Batı Avrupa’ya) yaymak suretiyle, deyim yerindeyse Avrupa’nın portresini kanla çiziyordu. Aslında tek bir bütün olan film hikayesini, üç ayrı başlıkla sunmuş, film zamanıyla da ustaca oynayarak, akışı, üç durağı olan bir hat biçiminden çıkarmış, kendi üzerine kapanan bir çembere dönüştürmüştü. Filmin ilk bakışta görülebilen (zahiri) yönü buydu ve toplumsal temaları bakımından esere çok uygundu. Çeşitli sahnelerde, farklı vesilelerle somutlaşan çember motifi, (insan ilişkilerindeki şiddet konusunda tarihten gelen ve bugünkü koşullarla pekişen) kısırdöngüyü irdelemek için idealdi.

Filmin spiritüel temalarına, kolay görülemeyen (batın) yönlerine, repliklerde ve bir duvar yazısı olarak yinelenen bir cümle rehberlik ediyordu: “Zaman asla ölmez. Çember asla tamamlanmaz”. Dolayısıyla bu cümle filmin “gizli” anlamlarını çözmek için bir anahtar işlevi üstleniyordu.

“Dust” da (2001) tinsel bir filmdi ve 19. yüzyıl sonlarında ABD’de, 20. yüzyıl başlarında Makedonya’da ve günümüzde Manhattan’da geçen yine üç hikaye vardı, ama bu kez bir değil, birbirinin içine geçen üç çember söz konusuydu (bir hikayenin kahramanı, 100 yıl önce veya sonrasındaki hikayede de görülüyordu). Bir başka deyişle Manchevski, film zamanıyla oynamakla kalmıyor, seyircisini zamanın lineer akışından sıyrılmaya davet ediyordu.

“Yağmurdan Önce”nin tüm ana izleklerine görelilik, arınma, kefaret, diriliş gibi yeni temalar eklenmişti. Filmin adı gibi (“küller küllere, toz toza”) iki erkek kardeş arasındaki ilişki de İncil kökenliydi (Habil ile Kabil) ve bu kez “Bu benim hikayem” cümlesi yineleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlardaki ulusların bağımsızlıklarını kazanma girişimlerine müdahalesine (ve bu süreçte yaşanan bol kanlı olaylara) epeyce yer veren Manchevski, tarihin de bir “kurmaca” olduğunu vurgulamayı ihmal etmemişti. Bir hikaye anlatıcısı olarak kendini özgürleştirmeye azami özen gösterdiği dikkat çekiyor, kullandığı trükler seyirciyi çok zorlayacak noktalara varabiliyordu. “Yağmurdan Önce”yi çok beğenenlerin önemli bir bölümünü şok edebilecek kadar farklı bir filmdi “Dust”, ve tüm bunların doğal bir sonucu olarak selefi kadar beğenilmedi, ülkemizde zaten hiç gösterilmedi.

Son filmi “Senki / Gölgeler” ilk bakışta çok farklı algılansa da, aslında o kadar tipik bir Manchevski eseri ki, adeta -adı konmamış- bir üçleme bu filmle tamamlanıyor.

Filmin baş kahramanı doktor Lazar (yine İncil kökenli bir isim, Hazreti İsa’nın dirilttiği Lazarus’tan geliyor) bir trafik kazası geçirip ölümden dönüyor. Hayatına giren (ve film ilerledikçe hayalet oldukları anlaşılan) varlıklarla arasında bir ilişki gelişmeye başlıyor. Bu yeni “aile”nin bireyleriyle (yaşlı kadın, genç kadın ve kucağında bir bebek olan yaşlı adam) Lazar arasında gelişen ilişki, yine kefaret (hem annenin günahının, hem Lazar’ın kazadan kurtarılmasının bedeli olarak), mutluluk arayışı ve ruhsal arınma temalarına ve tarihi olaylara bağlanıyor. Manchevski’nin filmin tinsel yönünü vurgulamak amacıyla yinelediği öğe bu kez şu cümle: “Senin olmayanı geri ver”. Nitekim bu iade gerçekleştiğinde Lazar diriliyor, “ölü gibi” yaşamaktan (çok ünlü bir doktor ve dominant bir karakter olan annesinin ağırlığından, çoktan ölmüş bir ilişkiyi sürdürmeye çalıştığı karısından) kurtuluyor. Tabii ki bu soyut temalar, birkaç kez yinelenen somut tünel görüntüleriyle destekleniyor, tünel hem doğumun, hem ölümün simgesi oluyor.

Bu üç film içinde yapısı en karmaşık olanı bu, filmin derinlerine nüfuz etmek, yoğun bir emek ve sabır gerektiriyor. Bu da çok doğal, “kendi dirimine ölülerle iletişim kurarak ulaşmak” diye özetleyebileceğimiz bir ana fikirle ilk kez karşılaşıyoruz.

Tabii bir de Manchevski’yle uğraşmak hiç kolay değil. Hem çok başarılı bir yapı ustası, hem de felsefi donanımı üst düzeyde olan bir sanatçı. Projelerine uzun sürede ve çok araştırma yaparak hazırlanıyor, seyircinin karşısına (sadece senaryosu değil, ışığı, müziği, kurgusuyla) tam teçhizatlı olarak çıkıyor ve ondan da aynı özeni talep ediyor.

Üstelik çok da oyunbaz; gerçeğin sınırlarını araştırmayı sevdiği için, seyircinin algısıyla da oynuyor. Örneğin hayaletlere fiziksel beden gerektiren işler yaptırıyor, Lazar’ı araçtan çıkararak ölümden kurtarıyorlar mesela.

Böylece seyirciyi köşeye sıkışıyor: Ya bunun nasıl olabildiğini, yani Manchevski’nin mantığını öyle ya da böyle kavrayacak, ya da yönetmenin saçmaladığına hükmedecek.

Hayattaki her şey gibi filmler de göreli, bir filmin karakteri seyreden kişiye göre şekilleniyor ve üstelik bu kimlik zaman içinde değişiyor. Dolayısıyla saçmaladığına karar vermenin hiçbir sakıncası da yok.

Öyle ya, sonuçta “bu onun hikayesi”…

Sinema, Kasım 2008

Meraklısına:
Yabancı Film dalında Makedonya’nın Akademi Ödülleri adayıydı.

Senki - Shadows / Gölgeler
Senaryo ve yönetim: Milcho Manchevski
Yapımcılar: Mariela Besuievski, Nermin Gladers, Dimitar Gochev, Martin Husmann
Oyuncular: Borce Nacev (Dr Lazar Perkov), Vesna Stanojevska (Menka), Sabina Ajrula (Dr. Vera Perkova), Salaetin Bilal (Gerasim), Ratka Radmanovic (Kalina)
2007 Makedonya Cumhuriyeti, Almanya, İtalya, Bulgaristan, İspanya ortak yapımı, 130 dakika
Gösterim tarihi: 3 Ekim 2008

18 Haziran 2011 Cumartesi

Bülbülü Öldürmek

Unutulmaz bir klasik, her açıdan önemli bir film... Tüm sinema tarihinin en özel, en etkileyici ve en çok ilham veren baba karakterlerinden biri

IMDB: 8.5 (59. sırada)
Allmovie: 5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 95
Manalı Filmler: 9,5

Bu filmde öyküsü anlatılan Atticus Finch, gerçek biri, adı Amasa Lee.

1923'te filmde anlatılana çok benzer bir davada bir zencinin savunmasını üstlenmiş.

Harper Lee'nin babası. Zaten roman ve film onun çocukluk anıları üzerine kurulu.

Ki eseri, Lee'den babasına bir güzelleme olarak da okumak mümkün.

Çocukken yaşanmış, yetişkinken değerlendirilmiş anılar...

Filmde bir tecavüz mahkeme ediliyor, iki cinayet işleniyor, ama hepsi çocukların gözünden anlatılmış. Onlar ne kadarına tanık oldularsa o kadarıyla. Ayrıca cehaleti, yoksulluğu, ırkçılığı da işleyen ve hatta gerilimli sahneleri de olan bir filmin, bir yandan da bu kadar yumuşak ve sevecen olması çok şaşırtıcı. Bir değil, iki film izliyorsunuz sanki: Biri 1930'lar Amerikasının çirkin gerçekleriyle dolu, -yarattığı duygu itibariyle- sert bir yapım. Diğeri, küçük çocuk maceralarından oluşan sevimli bir eser. Ama ikisinde de aynı üst düzey bakış açısı var, Lee'den, Peck'ten ve Foote'den gelen bir olgunluk ve hümanizm...

Atticus, Anadolu'da yaygın baba modeline uygun biri. Duygularını açık etmez, çocuğunu dizinde hoplatmaz, şımartmaz. Kesinlikle otoriter. Özellikle bunu hedeflemiyor ama korkuyla karışık bir saygı görüyor evlatlarından.

Öte yandan, tipik Anadolu babasından çok da ileri: Çocuklarına bir fiske bile vurmuyor. Baskıcı değil, anlayan biri. Çok olgun. Herkesi doğru değerlendiriyor, uygun biçimde davranabiliyor. Çok kibar. Herkese karşı. Çocuklarına da. En iyi öğretme şeklini kavramış: Örnek oluyor...

Büyük bir öğretmen. Tüm kasabaya karşı, ama ille de çocukları için.

Ama öğrenmesini de biliyor. Çocuğundan da. Örneğin Boo hakkında kızının haklı olduğunu anladığı an, o konudaki gerçekliğini ve davranışlarını hemen değiştirebiliyor. 7 yaşındaki kızından hayata dair çok önemli bir şey öğrendiğinde, sanki “artık eşit” olduklarını belirtmek ister gibi çocuğu kaldırıp sandalyenin üzerine çıkarıyor, baba-kız aynı boyda oluyorlar böylece, belki de ilk kez aynı seviyede bakışabiliyorlar.

Çocuklarının üzerinde -onlara yararlı biçimde- otorite kurmakla, onların bireyselliğine saygı duymak arasındaki o zor dengeyi incelikle uyguluyor Atticus. Örneğin kendisine ön adıyla seslenmelerini dert etmiyor. 11 yaşındaki oğlu -filmin ikinci yarısında- iki kez dikleniyor babasına, kendi arzusunun farklı olduğunu dile getiriyor. Anlıyor adam, sözle değil, ama davranışıyla hak veriyor oğluna, onaylıyor.

Eşini kaybettiğinden beri kendini çocuklarına adamış. Ama o davayı üstlenmesi söz konusu olunca duraksamıyor. Linç kültürüne aşina bir kasabada yaşadığının bilincinde, bir beyaz kadına tecavüzle suçlanan bir zenciyi savunması yüzünden, çocukları da zarar görebilir. Buna rağmen tereddüt etmiyor, tüm süreç boyunca da -yüzüne tükürenler bile olmasına rağmen- kimseye boyun eğmiyor, prensiplerinden şaşmıyor. Kızına yaptığı açıklama çok yalın, ama mana bakımından derin: “Onu savunmasam kasabada başım dik dolaşamazdım. Sana ve Jem'e bile bir şeyi bir daha yapmamanızı söyleyemezdim.”

Eli silahlı bir kalabalığın karşısında durabilecek kadar cesur. Kasabanın en iyi nişancısı, ama elini silaha sürmüyor. Çünkü şiddetten hoşlanmıyor. Ve oğluna oyuncak tabancanın bile kötü bir seçenek olduğunu öğretmeye çalışıyor.

Sadece iyi bir baba değil Atticus, aynı zamanda çok büyük bir öğretmen...

Her yaştan seyirci için...

Ödülleri:
En İyi Erkek Oyuncu, Sanat Yönetimi (siyah beyaz) ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar ödülü; Film, Yönetmen, Görüntü Yönetmeni (siyah beyaz), Müzik ve Yardımcı Kadın Oyuncu (Mary Badham) dallarında adaylık
En İyi Erkek Oyuncu ve Müzik dallarında Altın Küre ödülü; Film (dram) ve Yönetmen dallarında adaylık
Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı, Gary Cooper Ödülü kazandı.
Amerikan Yazarlar Birliği'nce yılın En İyi Yazılmış Dram Filmi seçildi
Ayrıca 7 ödül ve 4 adaylık.

Seçme replikler:
Atticus (kızına): Şu püf noktasını öğrenirsen kızım, her çeşit insanla iyi geçinebilirsin. Olayları onun bakış açısıyla değerlendirmedikçe bir insanı gerçekten anlayamazsın. Derisinden içeri tırmanmam ve içerde gezinmen lazım.

Atticus (çocuklarına): Babamın bana o silahı verdiği günü hatırlıyorum. Evin içindeki hiçbir şeye nişan almamamı, bunun yerine arka bahçede konserve kutularına ateş etmemi tercih ettiğini söyledi. Ama kuş peşine düşmenin kısa sürede çok çekici hale geleceğini ve vurabileceğim bütün alakargaları vurmakta serbest olduğumu söyledi. Ama bülbül öldürmenin günah olduğunu unutmamamı söyledi.
Jem: Neden?
Atticus: Sanırım bülbüller bizi eğlendirmek için müzik yapmaktan başka bir şey yapmadıklarından. Milletin bahçesinde zarar vermezler. Mısır haznelerine yuva yapmazlar. Hiçbir şey yapmazlar, sadece bize yüreklerini açıp şakırlar...

Meraklısına:
Amerikan Film Enstitüsü’nün hazırladığı listelerden: “100 Yıl 100 Film”de (2007) 25.; “50 Kahraman”da 1. (Atticus Finch); “En İlham Veren Filmler”de 2.; “Amerikan Efsaneleri”nde 12. (Gregory Peck), “En İyi Mahkeme Filmleri”nde 1. ve “En İyi Film Müziği”nde 17. sırada.
Amerikan Barolar Birliği Dergisi'nin En İyi 25 Mahkeme Filmi anketinde de birinci seçildi (2008). 

Romanın ününe ve Pulitzer kazanmış olmasına rağmen büyük Holivud stüdyoları sinema haklarını almakta isteksizlermiş. Kitapta aşk ve yeterince macera olmadığını, kötü adamın da büyük bir cezaya çaptırılmadığını düşünüyorlarmış. 70'lerden başlayarak “All The President's Man / Başkanın Bütün Adamları”, “The Parallax View / Parallax Esrarı”, “Sophie's Choice / Sophie'nin Seçimi”, “Presumed Innocent / Şüphe Altında” gibi önemli filmler yöneten Alan J. Pakula ise henüz çiçeği burnunda bir yapımcı imiş, başta Mulligan ve Peck olmak üzere insanları ikna eden o olmuş.

Peck teklifi aldıktan sonra bir oturuşta romanı okumuş ve bitirir bitirmez -örneğin James Stewart'ın “fazla liberal” bularak reddettiği bu projeye- olumlu yanıt vermiş. Yüreğiyle, her hücresiyle katılmış filme, iyi hazırlanmış, adeta Atticus olmuş. Örneğin mahkemede yaptığı 9 dakikalık konuşma tek çekimde kaydedilmiş.

Dill karakteri, Harper Lee'nin çocukluk arkadaşı, ünlü yazar Truman Capote'den yararlanılarak yaratılmış. Capote'nin yaşamından uyarlanan iki filmde de Lee ana karakterlerden biriydi, “Infamous / Gerçeğin Peşinde”de Sandra Bullock ve “Capote”de Catherine Keener, Lee'yi canandırdılar.

“The Chase / Kaçaklar”, “The Godfather / Baba”, “THX 1138”, “Network / Şebeke”, “Get Low / Büyük Sır” gibi filmlerden tanıyabileceğiniz usta oyuncu Robert Duvall'ın ilk sinema filmi... Romandaki tarifinden albino olduğu anlaşılan Boo Radley rolü için seçilen Duvall, oynadığı karakter yıllarca evde kapalı tutulduğu için 6 hafta boyunca güneşe çıkmamış ve saçını sarıya boyatmış. Muhteşem performansında bunların da payı var.

Film çekildiğinde 10 yaşında olan Badham, Oskar'a aday gösterilen en genç oyuncu olmuş, talihe bakın ki o daldaki Akademi Ödülü o yıl “The Miracle Worker / Karanlığın İçinden” filminin 16 yaşındaki oyuncusu Patty Duke'a verilmiş.

Sevgili Kutsi Akıllı dikkatimi çekti: "Mockingird" kelimesinin dilimizdeki karşılığı bülbül değil, alaycı kuş. Zaten bülbüle Amerika kıtasında pek rastlanmıyor, alaycı kuş ise özellikle romanın geçtiği bölgede çok yaygın. Alaycı kuş Batı kültüründe sembol olarak da kullanılıyor, Şekspir sonelerinden Rock şarkılarına geniş bir repartuar var onunla ilgili. Anlaşılan eser dilimize çevrilirken sembolik anlamı açısından kültürümüzdeki en yakın karşılık uygun görülmüş.

To Kill A Mockingbird / Bülbülü Öldürmek
Yönetmen: Robert Mulligan
Senaryo: Horton Foote (Harper Lee'nin aynı adlı romanından)
Yapımcı: Alan J. Pakula
Oyuncular: Gregory Peck (Atticus Finch), Mary Badham (Scout), Phillip Alford (Jem), Frank Overton (Şerif Tate), Brock Peters (Tom Robinson), Estelle Evans (Calpurnia), Robert Duvall (Boo Radley), James Anderson (Bob Ewell), Collin Wilcox Paxton (Mayella Violet Ewell)
1962 ABD yapımı, 129 dakika, siyah beyaz.
DVD firması: As Sanat

23 Ocak 2011 Pazar

Avrupa

IMDB: 7,5
Rotten Tomatoes: %83
Manalı Filmler: 9,5

Böylesi az bulunuyor…

Adeta her planında gözleriniz büyüyerek, dili ve/veya içeriği yüzünden her sahnesine hayret ederek seyrettiğiniz filmlere nadiren rastlanıyor.

Fakat “Avrupa”nın bu kadar şaşırtıcı olması normal; gelmiş geçmiş en yetenekli yönetmenlerden birinin imzasını taşıyor.

“Dogma” akımından önce Trier, araştırmaya çok meraklıydı; dilin sınırlarını zorlar, renk kullanımından montaja, mizansenden ışığa, her alanda deneylere girişir ve genellikle hayli başarılı sonuçlar elde ederdi. Örneğin tümüyle sepya çektiği ilk uzun metrajlı filmi “Element Of Crime / Suç Unsuru”nun (1984) görüntüleri o kadar etkileyicidir ki, bazı planları 20 sene sonra bile aklımızdadır. “Avrupa” gibi o film de külliyen sinema dersidir; Trier’nin olgun yaklaşımı ve azımsanamayacak yeteneği, hemen tüm sinemasal unsurlarda dikkat çeker.

Benim gibi, filmi bir bütün olarak bağrına basamayanlar bile son eseri “Anti-Christ / Deccal”ın ilk sekansının, tüm sinema tarihinin en başarılı açılışlarından biri olduğunu kabul ederler. Çünkü anadan doğma sinemacıdır Trier, musluğu açan bir el, pervaza tırmanan bir çocuk, yağmur altında bir adam gibi –hiç de maliyet gerektirmeyen- görüntülerden seyir zevki yüksek planlar çıkarmayı iyi bilir.
“Avrupa” ise Trier’in başyapıtı. Hem anlatımı, hem içeriği bakımından gerçek bir doruk noktası.

2. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış bir Avrupa’da, Alman kökenli bir Amerikalı’yı takip eden film, öncelikle spiritüel temaları bakımından dikkat çekiyor: Eser “hayata dair bilincin” önemi üzerinde duruyor. Amacının “dünyayı daha iyi, daha yaşanabilir bir yer yapmaya katkı sağlamak” olduğunu söyleyen filmin ana kahramanı, kimlerle, hangi koşullarda birlikte olduğunu idrak edememesinin bedelini ağır ödüyor.

Öte yandan film, siyasi temaları bakımından da benzersiz. ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan azami karla çıkmak için çevirdiği dolapları, kirli oyunları böylesine sergileyen başka bir film yoktur herhalde.

Zaten “Avrupa” savaşı 6 yılla sınırlı olarak ele almıyor, -Almanya’nın Polonya’yı işgal ettiği tarih olan- 1 Eylül 1939’dan çok önce başladığını ve resmen sona erdiği 7 Mayıs 1945’ten sonra da devam ettiğini gösteriyor. Örneğin filmin hikayesinin geçtiği dönemde Amerikalılar ülkenin önemli kurumlarını ele geçirmeye çalışırken Nazi sempatizanı Kurt Adam örgütü suikastlar düzenleyerek yeni düzene direnmeye çalışıyor.

Yine de “Avrupa”nın en çarpıcı yönü sinemasal anlatımı. Görsel açıdan o kadar şaşırtıcı ve başarılı ki filmin tamamı siyah beyaz olsa bile çok etkilenirdik. Trier ise renk kullanımında yaratıcılığın doruğunda: Rengi azami düşürüp siyah beyaza yaklaştırıyor, monokrom devam ederken beklenmedik bir anda renkli planlara geçiyor, hatta aynı plan içinde siyah beyaz ve renkli görüntüyü iç içe kullanıyor. Ayrıca aynı sahne içindeki planları zincirleme kurgulaması gibi etkili anlatım biçimleri de var. “Suç Unsuru”nu anımsatan (ama onu hayli aşan) açılış ve kapanış sekansları ile unutulmaz intihar ve suikast sahneleri filmin en dikkat çeken bölümleri.

Kaçırmayın; “Avrupa” unutabileceğiniz bir film değil…

Ödülleri:
Cannes Film Festivali Büyük Jüri Ödülü
Ayrıca 15 ödül ve 4 adaylık

Açık Gazete, 16 Nisan 2012

Europa / Zentropa / Avrupa
Yönetmen: Lars Von Trier
Senaryo: Lars von Trier, Niels Vørsel
Yapımcılar: Bo Christensen, Peter Aalbæk Jensen
Oyuncular: Jean-Marc Barr (Leopold), Barbara Sukowa (Katharina), Udo Kier (Lawrence), Ernst-Hugo Järegård (Kessler Amca), Erik Mørk (Pater), Jørgen Reenberg (Max), Eddie Constantine (Albay Harris), Max von Sydow (Anlatıcı)
1991 Danimarka, İsveç, Fransa, Almanya, İsviçre, İspanya ortak yapımı, 112 dakika
DVD firması: Palermo / Bir Film.

12 Kasım 2010 Cuma

Prestij

IMDB: 8,4 (73. sırada)
Allmovie: 3,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 75
Metacritic: % 66
Manalı Filmler: 8,5

Christopher Nolan’ın, “Insomnia” yazısında yaptığım tarife (“Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen”) en uygun filmlerinden biri de “Prestige / Prestij”. Ayrıca film, belli başlı Nolan temalarının neredeyse tamamını içeriyor: Gerçek, gerçekliğin(in) tutsağı olan birey, gerçekliğin değiştirilmesi, başkasının gerçekliğine müdahale etmek, yanılsama, yalan, vicdan azabı vs…

Ayrıca film, kişisel eğilimleri dolayısıyla Nolan’ın mesafeli kalamayacağı, ama bu filme kadar da eğilme fırsatı bulamadığı alanlara girmesini de sağlıyor: Sihirbazlık, yani gerçeği değiştirme yanılsaması üzerine kurulu bir uğraş/sanat ve hem gerçeği en iyi aktaran, hem de yeni bir gerçeklik kurmaya en çok yaklaşabilen sanat dalı, yani sinema (Bu dönem filminde bugün bildiğimiz anlamıyla “sinema” yok elbette, ama tüm film hem sinemaya saygı duruşu, hem de sinemayla ve seyirciyle hesaplaşma üzerine kurulu. Cutter’ın açılıştaki repliklerinin finalde yinelenmesinin anlamı çok açık; o cümleler sinema seyircisine söyleniyor: “Gerçekten anlamayı/keşfetmeyi arzu etmiyorsunuz, kandırılmak istiyorsunuz”.

Gerçeklikle ilgili tipik Nolan temalarını işlerken kıskançlık, rekabet, tutku, takıntı, fedakarlık gibi insani duygu ve hallere de geniş yer veren “Prestij” senaryosunun asıl şaşırtıcı tarafı Nolan’ın kendine ve seyirciye duyduğu güven. Teknik açıdan bu kadar zor bir senaryoyu, yüksek bütçeli bir ana akım sinema filminde kullanmak gerçekten büyük cesaret gerektirir. Filmin açılışını hatırlatayım:

Cutter’ın Borden’ın kızına sihirbazlık tekniklerine ilişkin açıklaması önsöz niteliğindedir, bunlarla Angier’in öldüğü sekans paralel kurguyla aktarılır.

Borden idamla yargılanmaktadır.

Bir avukat hapishanede onu ziyaret eder, sırlarını satmasını ister, o görüşme sırasında Angier’in günlüğünü Borden’e verir.

Borden günlüğü hücresinde okurken Angier merkezli geriye dönüş sahneleri başlar (dış ses/anlatıcı da Angier’dir bu bölümde)

Angier Tesla’yı ziyarete gider, görüşemez, otelde beklerken Borden’ın günlüğünü okumaya başlar. Geriye dönüş sahneleri bu kez Borden merkezlidir, ikisinin de genç sihirbaz çırağı oldukları günler onun ağzından anlatılır.

Böylece film henüz 12. dakikasına varmadan, iki kahramanıyla birlikte Tesla, Cutter gibi önemli yan karakterlerden bazılarını da seyirciye tanıtmış, ana hikayesini özetlemiş (iki sihirbaz arasındaki kıskançlık ve rekabet), -Nolan’a her zamanki “gerçeklik kurma ve yıkma” yaklaşımı gereği çok gereken- tekinsiz, gizemli ama öte yandan çekici bir atmosfer sunmuş ve buna seyirciyi alıştırmış, ana dram öğelerinin bir kısmını işlemeye başlamış (ün, ustalık, kıskançlık, cinayet, mahkumiyet, olası bir idam, babasız kalacak bir çocuk vs) ve -bence en tuhafı- çok katmanlı yapısını izleyicisine kabul ettirmiş olur (iki kahraman, iki ayrı defter, sürekli iki dış ses kullanımı vs). Böyle bir teknik seviyeye (ki şu an sadece senaryo tekniklerinden söz ediyorum) binde bir rastlanıyor.

Üstelik bu, bir dönem filmi, yani bu 12 dakikada, sadece kostüm, mekan veya oyunculuk tarzına ilişkin değil, görüntü yönetmenliği ve rejide de uygun bir stilin belirlenmiş ve başarıyla uygulanmakta olması gerekiyor.

Üstelik bu, sihirbazlık gibi özel bir alana eğilen, yani seyirciye o alana ilişkin belli bilgiler aktarması, ama bazılarını özenle gizlemesi, bu konuda çok sağlıklı bir denge tutturması gereken bir film (Nitekim Nolan bunları başarmakla kalmamış, ayrıca filmin yapısını sihirbazlık numaralarındaki gibi üç aşamalı olarak kurmuş.)

Uzatmayayım, sadece ilk 12 dakikasını izlediğinizde bile, “Prestij”in sadece senaryo teknikleri açısından başarısı bile insanın başını döndürmeye yetiyor. Ayrıca diğer sinemasal aygıtların (oyunculuk, görüntü, kurgu vs) tamamında da çok üst düzey bir başarıya ulaşılmış ve bu seviye filmin son karesine kadar aksamadan gidiyor.

Mana açısından değerlendirdiğimizde filmin önemini artıran iki faktör daha var: İlki sonuçta tüm hikayenin “yaşama bilinci”yle alakalı oluşu, arzu eden seyircinin “ahlaki ders” çıkarmasına müsait yapısı ve ikincisi gerçekliği –gerçeküstücü denilebilecek bir yaklaşımla- değiştiren dahi bilim adamı Tesla’yı gündeme getirmesi… Filmin Tesla’yla ilgili sahneleri, onun dehası hakkında epey bilgi veriyor ve en büyük tutkusu olan “kablosuz enerji aktarımı”nı kolay unutulmayacak bir görsellikle aktarıyor.

Filmin tek olumsuz yönü de senaryosuyla ilişkili, Nolan yine zekasını denetleyememiş, öyküyü/filmi daha da ilginç kılmak adına yaptığı manevralar (falancanın ikizi varmış modeli trükler) bir yerden sonra “fazla” oluyor, gerçeklikle fantezi arasındaki sağlıklı denge finale doğru adam akıllı bozuluyor.

Meraklısına:
Filme temel oluşturan roman ülkemizde de yayımlandı

Yapım firması New Market romanını uyarlamak istediğinde Christopher Priest’a “The Following / Takip”in kopyasını yollamış (zaten o sırada daha henüz “Memento / Akıl Defteri” çekilmiş değilmiş), Priest Nolan’ın yaklaşımını kendi romanlarındaki tavra çok benzetmiş, filmi sevmiş ve başka teklifler almış olmasına rağmen New Market’le anlaşmış.

Ödülleri:
Sanat Yönetmeni ve Görüntü Yönetmeni dallarında Oskar’a; Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Bilimkurgu Film ve En İyi Kostüm dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 3 ödül ve 11 adaylık.

Seçme replikler:
Angier (Borden’a): “Hiçbir şey mi?.. Bu işi neden yaptığımızı hiç anlayamamışsın. Seyirci gerçeği bilir. Dünya basittir. Sefildir. Tümüyle maddidir. Ama onları kandırabilirsek, bir saniye için bile olsa… o zaman hayret etmelerini sağlarsın. Sonra… çok özel bir şey görürsün. Gerçekten bilmiyorsun demek… Yüzlerindeki ifade… her şeye değerdi.”

Cutter (açılış replikleri): “Dikkatle seyrediyor musun? Her sihirbazlık numarası üç bölümden, üç sahneden oluşur. İlki ‘vaat’ bölümüdür. Sihirbaz sana sıradan bir şey gösterir, bir deste kağıt, bir kuş veya bir insan. Bu desteyi sana gösterir, hatta belki incelemeni ister… gerçek, normal, üzerinde oynanmamış bir şey olduğunu görmen için. Fakat gerçek, farklı olabilir… İkinci perdeye ‘dönemeç’ denir. Sihirbaz o sıradan nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürür. İşte o an, hilenin sırrını arar ama bulamazsınız. Çünkü dikkatli bakmıyorsunuz. Sırrı bilmek değil, kandırılmak istiyorsunuz. Henüz alkışlamazsınız... çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir. Onu geri getirmeniz gerekir. İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında üçüncü bir perde bulunur. En zoru… Ona ‘Prestij’ deriz…" (Filmin en sonunda bu monolog kısaltılmış olarak kullanılıyor ve “Kandırılmak istersiniz” kelimeleriyle bitiyor.)

İleri okuma için:
“Following / Takip” senaryo analizi
Rüyalar Gerçek Olsa

Benzer filmler:
“The Illusionist / Sihirbaz” (2006, Neil Burger)
“Death Defying Acts / Öldüren Cazibe” (2007, Gillian Armstrong)


The Prestige / Prestij
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan, Jonathan Nolan (Christopher Priest’ın aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Aaron Ryder, Emma Thomas, Christopher Nolan
Oyuncular: Hugh Jackman (Robert Angier), Christian Bale (Alfred Borden), Michael Caine (Cutter), Piper Perabo (Julia), David Bowie (Tesla), Andy Serkis (Alley)
2006 ABD, İngiltere ortak yapımı, 130 dakika
Gösterim Tarihi: 22 Aralık 2006
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

5 Ekim 2010 Salı

Insomnia

Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır

IMDB: 7,2
Allmovie: 4 yıldız
Metacritic: % 78
Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 8,0

Kendi imkanlarıyla (ve üç kuruşa) çektiği “The Following / Takip” sayesinde “Memento / Akıl Defteri” için bütçe bulan Christopher Nolan’ın, o filmin başarısından sonra ne yapacağı merak konusuydu… Sinema camiası “Akıl Defteri”nden büyülenmişti, Holivud’da kapılar Nolan’a açıktı, ama hangi kapıdan girecekti? Ondan önce Bryan Singer, Robert Rodriguez, Mikael Hafström gibi yönetmenler, farklı ülkelerden, bağımsız filmlerden gelip A sınıfı Holivud ürünlerinde yönetmenlik koltuğuna oturmuşlardı. Stüdyolarla çalışmayı reddedip bağımsız filmler çekmeye devam edenler de vardı. Temel iki seçenek de bunlardı.
Bir yol daha vardı; daha zor, tam olarak nereye çıkacağı belirsiz, bu yüzden de daha tehlikeli, haliyle diğerlerinden daha az tercih edilen bir yol: Stüdyolarla (üstelik yüksek bütçeyle) çalışmak, ama ruhen bağımsız kalmak, kişisel eğilimlerine, zevklerine, ilgilendiği temalara ihanet etmemek…

Nolan’ın işi zordu, o aşamada yapacağı seçim, büyük olasılıkla geleceğini belirleyecekti.

Fakat Allah Nolan’a “yürü ya kulum” demişti bir kere; karşısına üçüncü yoldan, rahat bir şekilde ilerleyebileceği bir proje çıktı: “Insomnia”… Bu bir uyarlama idi. Norveçli Erik Skjoldbjærg 1997’de modern bir kara film çekmiş, başta senaryosu olmak üzere hemen tüm öğeleriyle film çok beğenilmiş, hatta yönetmen Holivud’a gidip “Prozac Nation / Prozac Toplumu”nu yapmıştı.

Bir cinayeti çözmek üzere Norveç’e giden İsveçli bir dedektif olan Jonas’a (“Amistad”, “Mama Mia”, “Angels & Demons / Melekler Ve Şeytanlar” gibi filmlerden tanıdığımız Stellan Skarsgard) odaklanan “Insomnia” tipik Nolan temalarını zaten içeriyordu: Çalıştığı bölgede –yılın o mevsiminde- güneş hiç batmadığı için uyuyamayan Jonas’ın gerçeklikle bağı zayıflıyor, ortağını yanlışlıkla öldürmesinden kaynaklanan vicdan azabı hayatını mahvediyordu. Ayrıca dedektifin bu ikinci cinayeti de aranan katilin üzerine yıkmaya çalışması, yani “gerçekliği değiştirme” –ve tabii ki, bunun beraberinde gelen bedel ödeme- teması da vardı.

Senaryonun haklarını çoktan satın almış ve yeni metni yazdırmış olan yapımcılar yönetmen arayışındaydılar, Nolan “Insomnia”yı çok beğeniyordu, sonuçta buluşuldu. Nolan senaryoya gücü yettiğince müdahale etti (hatta rivayetlere bakılırsa son yazımı bizzat yaptı), kendi temalarını derinleştirdi. Örneğin hikayeye bir kedi-fare oyunu ekledi, böylece gerçekliği değiştirip yeni bir gerçeklik yaratma izleğini iki taraflı işledi: Orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da katille dedektifin bir tür kader birliği içine girmeleri söz konudur, her iki cinayeti de öldürülen kızın erkek arkadaşı üzerine yıkmaya karar verirler, ama bu sırada dedektif Will (Pacino) katili (Williams) bir punduna getirip içeri tıkmaya, katilse dedektifin iş ortağını öldürdüğüne bizzat tanık olan tek kişi olmasının avantajını kullanıp yakayı sıyırmaya çalışır. Yani anlaşmazlık konusu, yeni gerçekliğin nasıl yaratılacağıdır.

Bir başka gerçeklik yaratmaya cüret etmek ise, belki de en aşırı insan davranışıdır…

Kim çekerse çeksin, Holivud’un yaptığı bir uyarlamada orijinal filmdekinden daha derli toplu bir anlatımın olacağı, rahatsız edici senaryo zaaflarının giderileceği, ana akım sinemanın kurallarına daha fazla riayet edileceği, filmin orijinali kadar tedirgin edici olmayacağı ve bazı bölümlerinin törpüleneceği kesindi. Örneğin dedektifin ölen kızın en yakın arkadaşı ile arabadayken kızın bacağını okşaması, otel görevlisine adeta tecavüze kalkışması vs Holivud uyarlamasında yoktur. Hem ana karakter daha “temiz” biridir, hem de film daha steril: Örneğin Jonas bir köpeği öldürür, Will ise bir köpeğin cesedine ateş eder… Uçlarda dolaşan hikayelerini ana akım sinemanın standartlarına uygun anlatmayı yeğleyen Nolan için bu arındırma harekatı sorun değildi; bunları yaptı. Öte yandan filme başka bir yönetmenin büyük ihtimalle katamayacağı şeyler kattı, örneğin Pacino ve Williams’ın oyunculuklarında tuhaf bir denge olmasını sağladı, bununla karakterleri yazılan hallerinden daha derin ve ilginç hale getirdi, sonuçta filmin varoluşçuluğun sularına açılmasını sağladı.

Ayrıca örneğin, orijinal filmden farklı olarak bu “Insomnia”da çevresindeki gerçeklik ana karakterin üzerine adeta yıkılmaktadır, sağlam inşa edilmiş ama zamanla eskimiş ve zayıflamış bir binanın depreme dayanamaması gibi… Her iki filmde de ortağını katilin değil, dedektifin öldürdüğü sonunda anlaşılır ama Jonas’tan farklı olarak Will, bir trajedi kahramanıdır, geçmişte de gerçekliği bozmuş, bunun “ilk zelzeleyi yaratacağını” hesaba katamamış, sonunda mecburen yalan yalanı kovalamış, bina giderek harabeye dönüşmüştür, dışarıdan saraya benzese bile…

Bu “Insomnia”da suçluluk duygusu çok daha hacimli işlenmiştir. Will’in vicdan azabının derinleştirilmesinin yanı sıra, Walter’ınki de daha geniş biçimde işlenmiş, ikisinin bu güçlü duyguya farklı tepkiler vermesi sağlanmış, bu tepkilerin kıyaslanmasından bir ahlaki tartışma yaratılmıştır. Bu nedenle olsa gerek bir söyleşisinde Nolan filmin “suçluluk duygusuna verilen tepkiyle ilgili” olduğunu söylüyor.

Uzatmayayım: Başka bir yönetmenin elinde “Insomnia” şık bir macera-polisiye olarak kalabilirdi, Nolan çekince, insanoğlunun en temel meselelerini, polisiye bir öykü aracılığıyla anlatan bir filme dönüştü.

Ödülleri:
Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce En İyi Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu (Williams) dallarında Saturn Ödülü’ne aday gösterildi.
Ayrıca 1 ödül ve 6 adaylık.

Meraklısına:
Filmin başarısında Warner Bros.’un eşine az rastlanır bir yapımcı kadrosu kurmasının da payı büyük. Başta Clooney ve Soderbergh olmak üzere birkaç ayrı ekip bir araya getirilmiş. Hepsinin biyografileri için filmin resmi sitesine bakınız.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Insomnia
Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Hillary Seitz (Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjærg'in 1997 tarihli senaryolarından)
Yapımcılar: Broderick Johnson, Paul Junger Witt, Andrew A. Kosove, Edward L. McDonnell (Yürütücü yapımcılar: George Clooney, Kim Roth, Steven Soderbergh, Tony Thomas, Charles J.D. Schlissel; Ortak yapımcı: Emma Thomas)
Oyuncular: Al Pacino (Will Dormer), Robin Williams (Walter Finch), Hilary Swank (Ellie Burr), Martin Donovan (Hap), Paul Dooley (Şef Nyback), Nicky Katt (Fred), Larry Holden (Farrell)
2002 ABD, Kanada ortak yapımı, 118 dakika
Gösterim Tarihi: 25 Ekim 2002
DVD firması: Palermo

20 Eylül 2010 Pazartesi

Bir Kadın Meselesi

Huppert’in inanılmaz ölçülü bir oyunculukla canlandırdığı Marie’nin sonunu hazırlayan, hayata dair bilincinin fena halde kıt olması. Çoğu şeyi göremiyor, görebildiklerini de reddediyor, böylece yarattığı yanılsamayı gerçeklik sanarak yaşıyor

IMDB: 7,7
Allmovie: 4 yıldız
Rotten Tomatoes: % 80
Manalı Filmler: 9,0

12 Eylül günü dünyaya veda eden Claude Chabrol, Fransız Yeni Dalga akımını başlatan yönetmen olarak tanınıyordu. Hiçbir zaman Cahiers du Cinéma dergisinde birlikte çalıştığı (sonraki yıllarda Yeni Dalga’nın önde gelen yönetmenleri olarak dünyaca tanınan) François Truffaut ve Jean-Luc Godard kadar ünlü olmadı ama 60’dan fazla filmi ve “auteur” kuramına katkılarıyla yalnız Fransa’da değil, tüm dünya sinemasında etkili oldu.

1958’de gerçekleştirdiği ilk filmi, Yeni Dalga akımını başlatan “Le beau Serge”le birlikte Chabrol, ölümüne kadar sürdüreceği sinemasal kimliği kurmuştu: Psikolojik gerilim türünün tutkunu ve ustasıydı; insanın iç dünyasını incelemekten hoşlanır, çoğunlukla ana karakterini zarara uğratan hatta felaketlere sürükleyen bilinçsizliğe özel ilgi gösterirdi.

Karakterleri yokuş aşağı yuvarlanırken Chabrol, mesafeli bir yaklaşımla olayları gözlemler ve kaydeder, iç dünyalarına en çok yaklaştığı anlarda bile tarafsızlığını korur, izleyiciye kendi kararını verme şansı tanır. Filmlerinin önemli bir bölümünde “ana kahraman”, sıradan bir insandır; bastırılmış duyguları yüzünden seyirci onu ancak yüzeysel tanıyabilir, sahip olduğu burjuva değerleriyle –çoğunlukla şiddete ve suça yol açan- tutku arasındaki çatışma gerilimi yaratırken, “gerçekte kim olduğunu” ne kendisinin, ne de seyircinin bildiği ana karakter hep gizemini korur. Öykü ilerledikçe, gerilim karşısındaki tavrı (örneğin tutkusunu açığa çıkarması veya bunu reddetmesi) ana karakterin gizemini azaltır, bir sonraki an ne yapacağı tahmin edilebilir hale gelir; öte yandan, ruhunun karanlık labirentlerinde başka nelerin olduğu ve başına tam olarak neyin geleceği soruları giderek güçlenir; gerilim ve gizem birbirini besleyerek çoğalır.

Mükemmel kurulmuş ve kotarılmış bir film olan “Bir Kadın Meselesi”, yönetmenin temel özelliklerini iyi yansıtması ve özellikle hayata dair bilinç eksikliğinin yol açtığı sorunları ve insanlık durumlarını göstermesi bakımından önemli bir eser...

2. Dünya Savaşı yılları, Fransa işgal altında, yoksulluk dorukta… Erkeklerin önemli bölümü ya öldürülmüş, ya tutuklanmış veya cephede. Özellikle genç kadınlar için çocuk yapmak çekici bir şey değil, ancak ağır hayat şartlarının toplumsal ahlakı erozyona uğratacağından korkan devlet, kürtaj yasağına aykırı eylemleri şiddetle cezalandırıyor.

Ev hanımı Marie, “bir elinde cımbız / bir elinde ayna/ umurunda mı dünya” modeli bir kadın. Hem eğitimsiz, hem cahil. Şarkıcı olmayı düşlüyor, iyi yaşamayı arzuluyor; başka da hiçbir şey umurunda değil. İki çocuğuyla ayakta kalmaya çalışırken, savaşta esir düşmüş kocasıyla hiç ilgilenmiyor, adam eve döndükten sonra bile… Bir arkadaşına yardım edip başarılı olunca yasadışı kürtaj yaparak para kazanmaya başlıyor, sokak kadınlarına oda kiralamak gibi başka kazanç yolları icat ediyor. Zenginleştikçe şımarıyor Marie, yeni hayatına tutkuyla sarılıyor. Tutuklandığında aklı başına geliyor, ama artık çok geçtir…

Huppert’in inanılmaz ölçülü bir oyunculukla canlandırdığı Marie’nin sonunu hazırlayan, hayata dair bilincinin fena halde kıt olması. Uyanık bir kadın o, ama akıllı değil. Onu sevmediğini yüzüne karşı haykırmasının, onu kesinlikle yanına yaklaştırmamasının kocasını nasıl etkileyeceğini anlayamıyor. Başka bir erkeğin yatağına girmesinin de. Yarım yamalak bilgiyle kürtaj yapmasının “hastalarına” zarar verebileceğini düşünmüyor, hatta aralarından birinin ölmesini bile umursamıyor. Çoğu şeyi göremiyor, görebildiklerini de reddediyor, böylece yarattığı yanılsamayı gerçeklik sanarak yaşıyor. örneğin Yahudi olduğu için Nazilerin alıp götürdüğü en yakın arkadaşının, dinini bilmediği ortaya çıkıyor, gerçeği öğrenince de, bir gün geri döneceğine inanmayı yeğliyor, o şekilde giden kimsenin geri dönmediğini bilmesine rağmen...

1943’te idam edilen Marie-Louise Giraud’un öyküsünü anlatırken Chabrol, akıllıca bir tutumla hikayeyi geniş tutmuş, Marie’nin arkadaşları ve müşterilerini de kapsamasını yeğlemiş. Senaryo, ağır toplumsal koşulların kadınlara yaşattığı zorlukları işlerken, “uyanık” ve bencil davranarak o darboğazdan çıkılamayacağını vurguluyor, kurtuluşun daha yüksek seviyede şuurdan geçtiğini imliyor.

Ki o şuur seviyesi, öncelikle birlik bilincine sahip olmayı gerektirir. Sadece kızını okşayıp sevmesinin oğluna yaşattığı acıyı bile göremeyen/anlayamayan Marie (ve benzerleri) zaten o bilinç seviyesinde değillerdir…

O yüzden sonları hep trajik olur…

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı oldu; Venedik Film Festivali’nde Huppert En İyi Kadın Oyuncu seçildi.
Ayrıca 10 ödül ve 3 adaylık.

Meraklısına:
DVD hakkında geniş bilgi için tıklayınız
Fragman için tıklayınız

Story of Women / Une affaire de femmes / Bir Kadın Meselesi
Yönetmen: Claude Chabrol
Senaryo: Colo Tavernier, Claude Chabrol (Francis Szpiner'in kitabından)
Yapımcı: Marin Karmitz
Oyuncular: Isabelle Huppert (Marie), François Cluzet (Paul), Nils Tavernier (Lucien), Marie Trintignant (Lulu), Lolita Chammah (Mouche #2), Aurore Gauvin (Mouche #1), Guillaume Foutrier (Pierrot #1), Nicolas Foutrier (Pierrot #2), Marie Bunel (Ginette), Dominique Blanc (Jasmine)
1988 Fransa yapımı, 108 dakika
DVD firması: A. E. Film / Saga

5 Eylül 2010 Pazar

Akıl Defteri

IMDB: 8,7 (29. sırada)
Allmovie: 4.5 yıldız
Metacritic: % 80
Manalı Filmler: 9.5

Tüm sinema tarihinden mutlaka izlenmesi gereken 100 film seçsek, “Memento” listeye girerdi. Üstelik sadece sinemasal özellikleriyle değil, “mana değeri” bakımından da…

Sigorta müfettişi Leonard’ın (Lenny) karısı öldürülmüş, aynı olayda kendisi de yaralanmış ve kısa dönemli hafızasını yitirmiştir. İntikam fikrine saplanan Lenny, kazadan önceki yaşamına ilişkin hatırladıklarına yeni edindiği (ama aklında tutamadığı) bilgileri ekleyerek karısının katilini bulmaya çalışır…

“Memento”nun bu kadar beğenilmesinin ve Nolan’ın kariyerine dev bir sıçrama yaptırmasının birkaç nedeni var, öyküleme teknikleriyle ilgili getirdiği yenilikten başlayalım (filmi izlememiş olanlara bunu anlatmak çok zor olacak, ama deneyeyim): Film uzun süre iki koldan akıyor, siyah beyaz çekilmiş olan kısım filmin bugününde ileri doğru, renkli kısım ise geriye doğru ilerliyor. Geriye derken: Sekanslar, olması gerektiği gibi doğrusal akış içinde, ama olay sırası bakımından önce gelmesi gereken sekans sonra konmuş; hepsi bu şekilde kurgulandığı için önce –filmin zamanına göre- “şimdi olanı”, sonra mesela yarım saat öncesini, sonra diyelim ki bir önceki günü izliyoruz. Bu sırada siyah beyaz kısım da ilerliyor ve bir noktada buluşuyorlar.

Bu öyküleme tekniğine “dahiyane” demek herhalde abartılı olmaz. Ayrıca senaryo zekice ve ustalıkla yazılmış, reji önceki filmlerdeki aksaklıkları artık taşımıyor ve çok olgun, oyunculuk seviyesi takdire şayan… Fakat filmi çağdaş bir klasik konumuna yükselten sadece bunlar değil; belki de içeriği, biçiminden bile çarpıcı.

Fakat içeriğin neden önemli olduğunu ifade etmek de zor. Çünkü “Başlangıç”ta olduğu gibi, bu filmde de belirsizlikler o kadar akıllıca düzenlenmiş ki, “filmin tam olarak neyi anlattığı” konusunda sadece kendi yorumunuzu geliştirebiliyorsunuz. Öne çıkan 4 yorum var ve Nolan kendi düşüncesini söylemiyor, tersine şu cümlesi biliniyor: “Bence izleyicilerin çoğu, belirsizliği kabullenmek yerine Teddy’nin anlattıklarının doğru olduğunu düşünmeyi yeğleyecekler”.

Trajedi kahramanı Lenny
Ben de o seyirci grubundanım, filmi çözecek anahtarın Teddy olduğuna inanıyorum (Bu filmin asıl “mana” değeri ana cümlesinde olduğu için, filmi izlerken alacağınız zevki azaltacak bilgiler vermeden anlamı deşifre etme imkanı yok; filmi henüz izlemediyseniz yazının devamını daha sonra okumanızı öneririm) Bu yoruma göre: Lenny aradığı kişiyi bulmuş, öldürmüş, ama bunu hatırlamadığı için aramayı (ve dolayısıyla insanları öldürmeyi) sürdürmektedir. Filmde Sammy diye anlatılan/gösterilen kişi de bizzat Lenny’dir, yani karısının ölümünden sorumludur… Nolan’a ilişkin bilgilerimiz ve kısacık görünen bir planda Lenny’nin (eşi sağken) kalbinin üstünde “yaptım” dövmesinin olması, bu yorumu “gerçekçi” kılıyor.

Nolan’ın ana temasının “gerçekliğin(in) tutsağı olan bireyler” olduğunu biliyoruz. Örneğin “Takip”teki Bill kendi bilinçsizliği yüzünden bir örümcek ağına yakalanıyor, akıllıca kurulmuş bir tuzağa… Teddy’nin söyledikleri doğruysa Lenny bir tutsak bile değil, “bir trajedi kahramanı”. Bellek kaybı ve saplantısı yüzünden onun gerçekliği bir labirent bile değil, bataklık… Ortalıkta pimi çekilmiş bir el bombası gibi dolaşıyor, “o katil” olduğuna inandığı herkesi rahatça öldürebilir. Ayrıca hayatına giren insanların birinin, Lenny’nin hastalığını kendi çıkarları için kullandığını (moteldeki görevlinin kazık atması), bir başkasının ise ona cinayet işlettiğini de görüyoruz.

Lenny’nin durumunu trajik kılan şey, vicdan azabı yüzünden gerçekliği değiştirmesi, bir yanılsama içinde yaşamaya devam etmeyi istemesi. Karısının ölümünden asıl kendisinin sorumlu olduğunu bilmesine rağmen, bunu kaldıramadığı için gerçekliği çarpıtıyor, suçu başkasına yüklüyor, hatta başından geçen öyküyü, ona tanık olmuş gibi anlatıyor. Kendini buna inandırmış…

Dahası da var: Kısa dönemli hafıza kaybı yüzünden o kişiyi öldürdüğünü de hatırlamıyor, olmayan birini aramaya devam ediyor. Yani işlediği cinayetler vicdanına yeni yük eklemiyor. Kendini gayet bilinçli olarak kandırması da...

Bu kadar da değil: Lenny sağlıklı bir beyinde de hafızanın anıları değiştirdiğini biliyor, bunu söylüyor da. Ama bu genel doğruyu, kendi özeline uygulamıyor, uygulamak istemiyor: Bellek bu şekilde çalışıyorsa, Lenny’nin kafasına darbe aldığı o geceden öncesine ilişkin hatırladıkları da doğru olmayabilir. Örneğin karısını anlattığı kadar çok sevdiğinden de kuşkulanabiliriz…

Benlik denen hapishane
Bu aşamada Nolan’ın cümlesi netleşiyor: Gerçeklik zaten belirsizliklerle dolu iken, ve hepimiz onu yorumlayarak yaşamımızı sürdürürken, en azından bazılarımız (çoğumuz?), vicdan azabı, suçluluk duygusu, takıntı, saplantı ve bağımlılık gibi nedenlerle o yarım gerçekliği de bir yanılsamaya dönüştürmeyi yeğliyor, üstelik bunu başarıyor, kendimizi hapishanelere kilitliyoruz (dışarıda özgürce dolaşan, hatta cinayet işleyenler de dahil). Kendi gerçekliğimizde tutsak oluyoruz…

Diğer ana karakterlerin hayat felsefesi ve yaşama şekilleriyle Lenny’den çok da farklı olmamaları, eserin mana değerini artırıyor. “Takip”teki Sarışın’ın, “Insomnia”daki cinayet dedektifinin, “Prestige / Prestij”deki sihirbazların Lenny gibi özel bir durumları yok, ama onların da başka takıntıları, saplantıları var. Onlar da kendi geçmişlerinin, yanlışlarının, günahlarının bedelini ödüyorlar, aynı neden hepsi için geçerli: Kendi egolarının esiri olduklarını görecek bilinç seviyesinde değiller...

Nolan –tabii ki o da yorumlardan biri ama- ilk kez “Başlangıç”ta o hapishaneden çıkmanın mümkün olabileceğini gösterdi. Ondan önceki tüm filmlerinde ana tema “esaret” olmasına rağmen, bunun hayata dair bilinçle ilişkisi de bir yan tema olarak belirdi, genişlemeye, büyümeye başladı. Bu temanın dozu “Memento”da hayli yüksek; hatta seyirciye bu temayı fark ettirme isteği çok belirgin: Örneğin Natalie “İntikam alsan bile bunu hatırlamayacaksın” diye uyardığında Lenny’nin verdiği karşılık (aşağıda), filmin en etkili, en yürek yakan yerlerinden biri. Keza Teddy onu sorularla sarsmaya, uyandırmaya çalışıyor, hatta “Sen gerçeği aramıyorsun, kendin bir gerçek yaratıyorsun” diyor.

Haklı… Çünkü Lenny uyanmak istemiyor; bazı açılardan kabusa benzese de bu rüya (yanılsama), gerçeğin kendisinden daha kolay, daha az acı verici geliyor ona. Gerçek o kadar ağır ki, yanılsamayı gerçek kabul etmek daha karlı, hatta zevkli (Karısının aynı kitabı defalarca okuması gibi)... Hele de o yanılsama Lenny’ye kendini filmlerdeki karizmatik dedektifler gibi hissetme/yaşama ve bir de ideal (intikam almak), hatta hayat amacı veriyorken…

Lenny’nin, küçücük şeylerde bile (camı tamir ettirmek gibi) yardımına koşan Teddy’ye değil de, ona yardım edeceğini sadece söyleyen Natalie’ye inanması da bu yüzden. Bir yanda karısını hatırlatan genç ve güzel bir kadın, öbür yanda onu sürekli uyandırmaya, “gerçeğe” döndürmeye çalışan, kendine yaptığı kalkanı sorularıyla incelten, egosunun tuzaklarını ona sürekli hatırlatan Teddy… Kimin yok olması gerektiği çok açık; Teddy yaşamaya devam ederse, eninde sonunda Lenny’nin elinden o mutluluğu alacak, onu gerçeğe uyandıracak…

Asıl trajik olan da bu: Kendi yarattığı hapishanede kendini tutsak etmekten zevk almak, çıkar sağlamak…

Asıl büyüklük ise şu: Tüm film insanın aslında ne kadar geniş boyutlu, ne kadar karmaşık bir varlık olduğu üzerine kuruluyken, baş kahramanın, insanları birkaç kelimeye indirgeyen notlar aracılığıyla hayata tutunmaya çalıştığını göstermek…

Ödülleri:
En İyi Senaryo ve Kurgu dallarında Oskar adaylığı
Ayrıca 42 ödül, 32 adaylık

Meraklısına notlar:
Nolan’ın belleğin anıları değiştirdiğini geniş kitlelere duyurmasını çok önemsiyorum. Bu konu NTV Bilim dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında geniş yer almıştı. (Ayrıca bakınız: Özkök’ün yazısı)

Filmi ilk kez görecekseniz veya bu yazı yeniden izleme arzunuzu uyandırdıysa, “Memento”dan hemen önce “Citizen Kane / Yurttaş Kane”i izlemenizi öneririm.

Filmin içeriği, özellikle yanılsama ile vicdan azabı arasındaki ilişki ilginizi çekiyorsa “Shutter Island / Zindan Adası” ve “The Machinist / Makinist”i de izlemenizde yarar olacaktır.

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Seçme replikler:
Lenny (fotoğraftaki not): Natalie. O da birini kaybetmiş. Sana yardım edecek.

Natalie: Ama intikam alsan bile bunu hatırlamayacaksın ki. Hatta o işin bittiğini bile bilmeyeceksin.
Lenny: Karım bu intikamı hak ediyor. Benim bilip bilmemem bir şeyi değiştirmez. Hatırlayamadığım şeylerin olması yaptıklarımı anlamsız kılmaz. Dünya gözlerini kapattığın anda kaybolmuyor, değil mi?..

Lenny: Ne kadar zamandır yalnız olduğumu bilmeden yatıyorum burada. Öyleyse nasıl iyileşebilirim? İyileşmem nasıl beklenebilir ki… zamanı hissedemezken…

Teddy: Bir adamın hayatını küçük notlarına ve resimlerine bağlayamazsın.
Lenny: Neden olmasın?
Teddy: Çünkü notların güvenilmez olabilir.
Lenny: Hafıza güvenilir değildir.
Teddy: Aa, lütfen...
Lenny: Gerçekten. Bellek mükemmel değildir. İyi bile değildir. Polise sor. Görgü tanıklarının ifadeleri güvenilmezdir. Polisler bir katili, oturup bir şeyler hatırlayarak yakalamazlar. Olguları toplar, inceler, sonuca varırlar.
Teddy: Bunu kastetmiyorum.
Lenny: Olgular ve gerçekler… Bellek değil… İşte böyle araştırma yaparsın. Biliyorum, eskiden ben de yapıyordum. Hafıza bir odanın şeklini değiştirebilir, bir arabanın rengini değiştirebilir. Ve anıları çarpıtmak mümkün. Hafıza bir yorumdur sadece, kayıt değildir. Olgular elindeyse, anıların bir önemi yoktur.

Lenny (dış ses): Hepimizin bize kim olduğumuzu hatırlatacak aynalara ihtiyacı var.
Ben farklı değilim.

Lenny: Ne gibi?
Teddy: Bu elbiseye, bu arabaya nasıl sahip olduğun gibi?
Lenny: Param var.
Teddy: Nereden?
Lenny: Karımın ölümünden. Sigorta işindeydim zaten, iyi korunuyorduk.
Teddy: Yani yas tutarken bir Jaguar almakla uğraştın, öyle mi? (Lenny yanıt veremez) Hiçbir fikrin yok, değil mi? Kim olduğunu bile bilmiyorsun.
Lenny: Evet, biliyorum. Hafızamı kaybetmedim. O olaya kadar olan her şeyi hatırlıyorum. Adım Leonard Shelby. San Francisco'luyum.
Teddy: O eskidendi... Kim olduğunu bilmiyorsun. Olaydan sonra neye dönüştüğünü bilmiyorsun. Ortalıkta dedektif pozlarında dolaşıyorsun. Olayın ne kadar zaman önce olduğunu bile bilmiyorsun (…) Sigorta satarken de özel tasarlanmış takımlar mı giyiyordun?
Lenny: Sigorta satmıyordum, araştırıyordum.
Teddy: Doğru, doğru. Sen araştırmacısın... Belki de kendini araştırmaya başlamalısın.
Lenny (alaycı): Tavsiyen için teşekkürler.

Lenny (dış ses): Sence çözmek gereken bir yapboz daha ister miyim? Bir başka John G.’yi aramayı?.. Sen de John G.’sin. Öyleyse benim aradığım John G. de olabilirsin... Mutlu olmak için kendime yalan mı söyleyeceğim? Konu sensen Teddy… evet, söyleyeceğim.

Memento / Akıl Defteri
Senaryo ve yönetim: Christopher Nolan (Jonathan Nolan'ın "Memento Mori" isimli kısa hikayesinden)
Yapımcılar: Jennifer Todd, Suzanne Todd
Oyuncular: Guy Pearce (Leonard), Carrie-Anne Moss (Natalie), Joe Pantoliano (Teddy Gammell), Stephen Tobolowsky (Sammy), Mark Boone Junior (Burt), Jorja Fox (Leonard'ın karısı),
2000, ABD yapımı, 113 dakika
Gösterim Tarihi: 27 Temmuz 2001
DVD firması: Palermo

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Takip

Filmi tam 12 yıl sonra ve “Başlangıç”ın ardından izleyince, çok “manalı” bir çıkış olduğu görülüyor. Çünkü “Takip”, tipik Nolan yaklaşımının bir ürünü, ilgilendiği temalar, yapı, öyküleme teknikleri vb pek çok alanda kişisel damgası bariz (Tamer Baran)
 
IMDB: 7,0
All Movie Guide: 3.5 yıldız
Manalı Filmler: 8,5

Son 30 yılın en ilginç ve başarılı ilk filmlerinden biri. Film yapım teknikleri ve film ekonomisi bakımından en az “El Mariachi” (Robert Rodriguez, 1992) ve hatta kült “Le Dernier Combat / The Last Battle” (Luc Besson, 1983) kadar öğretici. Çok düşük bir bütçeyle çekilecek, ama en azından 60 dakika olması arzulanan bir film nasıl kurulur, nasıl kotarılır, ışık, ses, laboratuar gibi kalemlerin en düşük fiyata halledilmesi için neler yapılmalıdır vb bilgilerin epey bir kısmı, bu film dikkatle incelenerek öğrenilebilir. Ayrıca çekimlerin, tüm oyuncu ve ekibi mesaili işlerde çalıştığı için cumartesi günleri, her seferinde birkaç plan çekilerek ve yaklaşık bir yılda tamamlandığını öğrenmek, gençler için ilham verici olabilir. Tabii 16 milimetrelik filmle ve toplam 6 bin dolar bütçeyle başarılmış olması da…

Bu filmi yaparken Nolan da şirket içi eğitim filmleri çekiyormuş. Evi soyulunca, evine hırsız giren insanların duygularından hareketle bu hikayeyi yazmış.

Filmi tam 12 yıl sonra ve “Başlangıç”ın ardından izleyince, çok “manalı” bir çıkış olduğu görülüyor. Çünkü “Takip”, tipik Nolan yaklaşımının bir ürünü, ilgilendiği temalar, yapı, öyküleme teknikleri vb pek çok alanda kişisel damgası bariz.

İlham almak için insanları izleyen genç bir yazar adayının, bir hırsızla arkadaşlık kurunca başına gelenleri anlatan bir kara filmi yazıp yönetebilecek çok yönetmen var, ama sadece Nolan böyle bir hikayeyi bir gerçeklik tartışmasına/araştırmasına dönüştürebiliyor.

Doğal olarak acemilikler var filmde (yönetmenlikte de), ama çok başarılı yanları da var, örneğin ritm açısından sorunlar taşısa da film kurgusu çok hoş. Başka sahnelere ait planların olmaları gereken yerden ilerde veya geride kullanılması gibi fikirler, doruklarda gezinen bir yaratıcılık, çok düşük bütçenin yarattığı sorunlarla akıllıca başa çıkmak, geliştirilmiş zekice çözümler, yoğun sinema duygusu vs “Following”in Nolan’ın kariyeri için dev bir tramplen oluşturmasını sağlamış.

Çok katmanlı senaryo yapısını ilk kez bu filmde kullandı Nolan, sonra “Memento / Akıl Defteri”nde mükemmele ulaştırdı.

“Takip” zaten iyi bir film ama, özellikle, Nolan’ın senaryo ve filmin yapısıyla uğraşarak filmin mana seviyesini nasıl yükselttiğini görmek/incelemek için mutlaka izlenmeli.

İleri okuma için:
"Senaryo analizi: Takip"
“Rüyalar gerçek olsa”

Seçme replikler:
Bill (ifade verirken): “Diğer insanlar bana ilginç geliyor. Hiç başkalarının konuşmalarını dinlemedin mi? Otobüste, metroda?.. Sokakta ilginç görünen veya saçmalayan birilerini görüp ne iş yaptıklarını, hayatlarını, nereden gelip nereye gittiklerini hiç merak etmedin mi? Birisini seyredersin… aklına yüzlerce soru gelir. Ben o soruları sormak ve yanıtları bilmek istedim. İnsanları bu yüzden takip ettim: keşfetmek için.”

Cobb: "Bu işi para için yapmıyorum. Heyecan için yapıyorum, bir de, aynı sen gibi, insanlar ilgimi çektiği için. Eşyalarına bakarak insanlar hakkında çok şey söyleyebilirsin.”

Cobb: "Herkesin bir kutusu vardır. Genelde ayakkabı kutusu olur.”
Bill : "Değerli bir şey var mı içinde?"
Cobb: "Hayır, daha ilginç şeyler var. Mahrem şeyler. Fotoğraflar, mektuplar... (...) Bilinçsizce yapılan bir koleksiyon gibi. Bir sunum. (...) Bu şeylerin her biri insanlar hakkında özel bir şeyler söyler. (Kutuyu yere atar) Günlük tutmaya benzer. Saklarlar ama aslında birinin görmesini de isterler. Benim yaptığım da bu. Böylece birinin bunları gördüğünü anlayacaklar. İşte her şey bunun için: Birilerinin hayatına girmek, imtiyaz olduğunu sandıkları her şeye tekrar bakmalarını sağlamak. (...) Ellerinden alırsın... böylece onlara neye sahip olduklarını gösterirsin.”

Following / Takip
Görüntü yönetimi, senaryo ve yönetim: Christopher Nolan
Yapımcılar: Christopher Nolan, Jeremy Theobald, Emma Thomas
Oyuncular: Jeremy Theobald (Genç Adam/Bill), Alex Haw (Cobb), Lucy Russell (Sarışın), John Nolan (Polis memuru), Dick Bradsell (Kel adam).
1998, İngiltere yapımı, 69 dakika, siyah beyaz
DVD firması: Palermo

24 Ağustos 2010 Salı

Dehşetin Nefesi

IMDB: 7,5
Metacritic: % 62
Rotten Tomatoes: % 71
Manalı Filmler: 8,5

Gerçekle gerçeküstünün olağanüstü güzel bir sentezi; tam da ünlü “Ghost / Hayalet”in senaristine yaraşır bir ustalık gösterisi.

Vietnam gazisi Jacob, doğaüstü denebilecek olaylara tanık olmakta, bunların halüsinasyon mu, gerçek mi olduğunu bilememektedir. Savaşın ruhunda açtığı yaralar bir yana, cesaret artırması amacıyla verilmiş bazı ilaçlar yüzünden zihninin olağan işleyişini sürdüremiyor olması ihtimali de vardır. Jacob çaresizlik içinde gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışır, senaryo kahramanın savaş öncesi ve sonrası yaşantıları arasında gidip gelirken, film seyircisini düşle gerçeğin, kabuslarla sezgilerin iç içe geçtiği bir labirente çeker.

Alan Parker ve Ridley Scott’la birlikte, 90’lardan itibaren ciddi bir reform içine giren popüler anlatım tekniklerini geliştiren isimlerden biri olan yönetmen Adrian Lyne, Rubin’in bıçak sırtı senaryosunu bir görsel şölene çevirmiş. Zaman zaman hayli tedirgin edici olan atmosfer, etkili oyunculuklar, dozu ustaca ayarlanmış film ritmi, eserin diğer olumlu yönleri. Dört dörtlük bir iş olduğu içindir ki “Dehşetin Nefesi”, asıl hikayesinin ne olduğunu finale kadar gizlemeyi başarıyor.

Filmdeki her gizeme açıklık getiren o finali unutmak mümkün olsa, her izleyişinizde yine ilk seferki kadar heyecanlanacak ve büyüleneceksiniz, o duyguyu anımsıyor ve tekrar yaşamak istiyorsunuz…

Ama o finali unutmak da imkansız.

Meraklısına:
(Bu filmin asıl “mana” değeri ana cümlesinde olduğu için, filmi izlerken alacağınız zevki azaltacak bilgiler vermeden anlamı deşifre etme imkanı yok; filmi henüz izlemediyseniz bu bölümü daha sonra okumanızı öneririm)
Yazım sürecinde Rubin’in en çok yararlandığı eser, ölüm sürecinin üç aşamasını ayrıntılı olarak işleyen “Tibet’in Ölüler Kitabı” imiş. Esere göre ölüm sürecinde, ruh bedenin kısıtlamalarından ve dünya hayatının acılarından özgürleşirken, zihin yok olacağı korkusuyla dünyaya tutunmaya çalışırmış. Filmdeki, ilk bakışta “uyanık bir Holivud senaristinin hayal gücünün ürünüymüş” gibi görülebilecek gizemli gelişmeler, aslında bu ikilemi, Jacob’un özgürleşme arzusuyla yok olma korkusu arasında gidip gelmesini anlatıyor.
Dahası da var: “Ölüm gerçekleşip de zihin bağımsızlaştığında” diyor kitap, “kendi gerçekliğini yaratır, ki bu düş görmeye benzer. Bu yeni gerçeklik, kişinin başka insanlarla karşılaşmasını, bazı alanlarda aydınlanmasını, kendine ilişkin yeni bilgiler edinmesini de içerir.”

Filmin adı iki anlamlı: Kahramanımız Jacob, Vietnam’da “Ladder” (merdiven) adı verilmiş bir ilaca maruz bırakılıyor. Öte yandan İncil kaynaklı, Jacob’s Ladder diye bir kavram var: Yakup peygamberin düşlediği, yerden cennete uzanan merdiven…

Filmin başında Jacob’un trende okuduğu kitap Albert Camus’nun “Yabancı” isimli eseri ki senaryoyla tematik yakınlığı yüzünden seçilmiş (roman idamını bekleyen bir adamın hayatını gözden geçirmesi üzerine kurulu). Ayrıca “Yabancı” en ünlü varoluşçu edebiyat eserlerinden biri.

Ödülleri:
Avoriaz Fantastik Film Festivali’nde Seyirci ve Eleştirmenler Ödüllerini kazandı.

Jacob’s Ladder / Dehşetin Nefesi
Yönetmen: Adrian Lyne
Senaryo: Bruce Joel Rubin
Yapımcılar: Mario Kassar, Alan Marshall
Oyuncular: Tim Robbins (Jacob Singer), Elizabeth Pena (Jezzie), Danny Aiello (Louis), Matt Craven (Michael), Macaulay Culkin (Gabe), Pruitt Taylor Vince (Paul), Jason Alexander (Geary)
1990 ABD yapımı, 113 dakika
Gösterim tarihi: Mayıs 1991
DVD firması: A. E. Film / Saga

Doodlebug

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 7,5

Nolan filmlerini burada misafir etmeye ilk kısa metrajıyla başlıyoruz.

“Adam olacak çocuk…” atasözünü anımsamamak mümkün değil: “Doodlebug” hayli başarılı ve de manalı bir film. Tabii ki aksaklıklar var, özellikle efektli planların çekimiyle ilgili sorunlar halledilememiş. Ama bu da çok normal çünkü bu bir öğrenci filmi (İngiliz Edebiyatı okurken yaptığı kısa metrajlardan biri).

3 dakikalık filmin hikayesini şöyle özetleyebilirim: Genç bir adam küçük bir canlıyı öldürmeye çalışır…

Film çok kısa, manasını açıklamak için tüm hikayeyi anlatmam gerekir. İzleme keyfini kaçırmak istemem, ancak şu kadarını söyleyebilirim: Her şey bu kısa metrajla başlamış…

Çünkü o 3 dakika Nolan’ın en önemli takıntısını açığa seriyor: “gerçekliğin(in) tutsağı olan birey”…

Meraklısına:
Bu kısa film sonradan “Cinema16: British Short Films” (2003) derlemesine alındı.

İzlemek için:
Dailymotion linki

İleri okuma için:
“Rüyalar gerçek olsa”

Doodlebug
Kurgu, görüntü yönetimi, senaryo ve yönetim: Christopher Nolan
Yapımcılar: Steve Street, Emma Thomas
Oyuncu: Jeremy Theobald
1997, İngiltere yapımı, 3 dakika

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Six Degrees of Separation

IMDB: 6,9
Allmovie: 4,5/5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 90
Manalı Filmler: 8,5

John Guare’ın metni çok şaşırtıcı: Yoğunluğuyla da, işlediği temalar açısından da, ulaştığı seviye bakımından da…

Bir akşam resim simsarı Flan ve eşi Louisa’nın kapıları çalınır: Çocuklarının üniversiteden arkadaşı olan Paul yaralı vaziyette gelir, onlardan yardım ister. Tanışır, Paul’un ünlü oyuncu Sidney Poitier’in oğlu olduğunu öğrenince sevinirler. Delikanlıyı ısrarla misafir ederler, hoş bir akşam geçirilir. Fakat kısa zaman sonra Flan ve eşi çocuklarının Paul’u tanımadığını, Poitier’in hiç oğlu olmadığını ve daha acayibi birkaç dostlarının daha aynı mizansenle karşılaştığını öğrenirler. Ama evlerden bir şey çalınmamıştır, dolayısıyla ortada bir muamma vardır: Paul kimdir, amacı nedir?

Bir oyundan uyarlandığı için senaryo yoğun diyalog içeriyor, repliklerin çoğu mana bakımından çok derin, üstelik onlarca aydın ve sanatçıdan söz ediliyor, bazılarından alıntı yapılıyor. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde Guare’ın modern toplum yapısını, özellikle de burjuva aydınları eleştirdiği, “Altı Derecelik Ayrılık” teorisini bu amaçla kullandığı ortaya çıkıyor. Metnin en dibinde “Dünya bu kadar küçükken siz böyle mi yaşıyorsunuz?” sorusu gizli sanki.

Örneğin Paul, en önemli eğitim kurumlarından biri olduğu kabul edilen Harvard’ı şöyle tarif ediyor: “Herkes durağan ve lüks bir umutsuzluk, sabit keşif ve felç içinde.” Yine Paul’un ünlü Salinger romanı “Catcher in the Rye / Gönülçelen” ve Beckett oyunu “Waiting For Godot / Godot’yu Beklerken”in de insanlığın içinde bulunduğu felç halini anlattığını söylemesi ve Jung’dan “En büyük günah bilinçsizliktir” cümlesini alıntılaması eleştirel çerçeveyi tamamlıyor.

Oysa örneğin Flan, işi gereği Kandinski’yi de çok iyi tanıyor. Eserleriyle 20. yüzyıl sanat ortamını değiştirmiş bu Rus ressamdan alıntılar yapıyor, en ünlü tablosu evinin baş köşesinde ama Kandinski’nin sanatın amacının “insan ruhunu arıtıp harekete geçirmesi olduğunu” savunması üzerinde hiç durmamış, buradaki anlamı idrak edememiş. Flan ve diğer film karakterleri manevi değerlere o kadar sırt çevirmişler ki, hayatı çok sınırlı yaşıyorlar, çocuklarıyla bile ilişkileri mesafeli ve sorunlu. O nedenle Louisa’nın filmin sonunda –yalancı ve sahtekar olduğunu artık iyi bildiği- Paul için: “Birkaç saatte çocuklarımızın bizim için yaptıklarından çok daha fazlasını yaptı” demesi çok trajik.

Filmin oyunculuk seviyesi de en az metnin kendisi kadar olağanüstü. Özellikle güzel insan Will Smith’in etkili performansı, önemli ve zengin bir aileden gelmeyen bir delikanlının “birisi” olmak istemesindeki trajediyi çok iyi yansıtıyor.

Meraklısına:
Oyun İstanbul Şehir Tiyatroları’nca “Altı Derece Uzak” adıyla sahnelenmiş.

Filmde üniversiteli gençlerden Doug’u oynayan ve sadece iki sahnede görünen J. J. Abrahams yıllar sonra yapımcı ve yönetmen olarak ünlendi, özellikle “Lost”la büyük başarı kazandı. Yarattığı “Six Degrees” isimli TV dizisi de –aynen “Lost” gibi- Altı Derecelik Ayrılık temasını işliyordu...

Birkaç sahnede görünen Kandinski tablosunun temel özelliğini Flan şöyle açıklıyor: “Kanvasın iki tarafına birbirinden çok farklı tarzlarda iki resim yapmış, biri vahşi ve hayat dolu, diğeri geometrik ve kasvetli.” Flan tabloyu çevirip iki tarafını sırayla gösterirken Louisa resimleri adlandırır: “Kaos” ve “Kontrol”…
Yaşamın iki yüzü gibi…

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında Oskar ve Altın Küre adaylığı.

İlgili film:
"Serendipity" (Peter Chelsom, 2001)

Seçme replikler:
Paul: “Hayal gücünün değeri çok düştü, yaratıcılık olarak görülmeye başlandı, oysa o varoluşumuzun temel taşıdır. (…) Hayal gücünü en kişisel bağlantımızdan, iç dünyamızla, dışarıdaki dünya arasındaki bağdan çıkarıp attık (…) Hayal gücü kendimizin yarattığı bir pasaporttur, gerçek dünyaya geçmemizi sağlayan (…) Kendimizle başa çıkabilmek için gözlerimizi bağlıyoruz çünkü kendinle yüzleşmek zor. Oysa hayal gücü kendimizi incelememizi katlanılabilir kılan bir Tanrı armağanıdır”…

Louisa: “Bu dünyadaki herkesin başkalarından sadece 6 kişiyle ayrıldığını okumuştum bir yerde (…) bu kadar yakın olmamızı inanılmaz rahatlatıcı bulmuştum. Ama aynı zamanda bu yakınlık Çin işkencesi gibi bir şeydi.”

Paul: “Yaşanılan her an bir öğrenme deneyimidir. Başka ne işe yarar ki?”

Flan’ın kızı Tess (babasına): “Evlenip Afganistan’a gideceğim. Hayatımı mahvedeceğim. Olmamı istediğin her şeyi kaldırıp atacağım. Çünkü bu sana acı çektirmenin tek yolu”.

Louisa (Paul için): “O biz olmak istedi. Her şeyimiz. Hayatımıza girebilmek için kendini bıçakladı (…) Ama biz onu bir anekdota dönüştürdük, yemek sohbetine, şu an yaptığımız gibi! Oysa tüm yaşadıklarımız tecrübeydi.”

Paul (son replik): “Kanvas… Kanvasın iki yüzüne de resim yapılmış”…

Six Degrees of Separation
Yönetmen: Fred Schepisi
Senaryo: John Guare (Aynı adlı kendi oyunundan)
Yapımcılar: Arnon Milchan, Fred Schepisi
Oyuncular: Stockard Channing (Louisa Kittredge), Will Smith (Paul), Donald Sutherland (Flan Kittredge), Ian McKellen (Geoffrey Miller), Mary Beth Hurt (Kitty), Bruce Davison (Larkin), Heather Graham (Elizabeth)
1993 ABD yapımı, 112 dakika

6 Ağustos 2010 Cuma

Ölülerle Yaşamak

IMDB: 7,0
Manalı Filmler: 7,5

70 sonlarında yönetmenliğe başlamış olsa da, Stephen Gyllenhaal asıl büyük çıkışını 90’ların başında yapmıştı. “Paris Trout” (1991), “Waterland / Su Şehri” (1992) ve “A Dangerous Woman / Tehlikeli Bir Kadın” (1993) gibi filmleri tüm dünyada ilgi görmüş, insan ilişkilerini ele alış biçimiyle, karakterlerinin derinliklerine inme becerisiyle, gerilim kurmadaki ustalığıyla takdir edilmişti. Fakat sonraları yönetmen TV’ye kaydı, çeşitli dizilerin bölümlerini ve TV filmleri çekti. Adı “Ölülerle Yaşamak” anlamına gelen “Living with the Dead” de bu TV filmlerinden biri.

Eseri “Ölülerle konuşma yeteneğini kullanabilen bir adamın maceraları” biçiminde özetlemek mümkün. Ruhlarla iletişimi sayesinde edindiği bilgileri bir dedektifle paylaşıyor, birlikte çözümlenememiş davalarla ilgileniyorlar. Sözün kısası bu film, 2005’te başlayan "Ghost Whisperer" dizisinin erken bir versiyonu sayılabilir.

Steenburgen, Ladd, Palance, Latifah gibi ustalardan etkili performanslar almayı başaran deneyimli yönetmen, film ritmine de çok hakim, yer yer bıçak sırtı bir gerilim kuruyor ve benzer temaları işleyen çoğu yüksek bütçeli sinema filminde bile görmediğimiz derecede etkili sahneler kotarmayı başarıyor.

Fakat filmin asıl önemli yönü, ölüm olgusuna dair felsefi yaklaşımı, seyircisine yararlanabileceği bilgiler sunması…

Meraklısına:
Stephen Gyllenhaal ikisi de oyuncu olan Maggie Gyllenhaal (“Crazy Heart / Çılgın Kalp”, “SherryBaby”) ve Jake Gyllenhaal’ın (“Prince of Persia: The Sands of Time / Pers Prensi: Zamanın Kumları”, “Jarhead”) babası.

Living With The Dead / Ölülerle Yaşamak
Yönetmen: Stephen Gyllenhaal
Senaryo: John Pielmeier (James Van Praagh'ın "Talking To Heaven" isimli kitabından)
Yapımcılar: Preston Fischer, Stephen Gyllenhaal, John Pielmeier, James Van Praagh
Oyuncular: Ted Danson (James Van Praagh), Mary Steenburgen (Dedektif Karen Condrin), Diane Ladd (Regina Van Praagh), Michael Moriarty (Medyum Adrian), Queen Latifah (Midge Harmon), Jack Palance (Allan Van Praagh), Jay Brazeau (psikiyatr)
2002 ABD yapımı, 142 dakika

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Dava

IMDB: 7,8
Allmovie: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9,0

Sadece bu romanın değil, belki de tüm sinema tarihinin en başarılı edebiyat uyarlamalarından biri…

Memur Josef K., bir sabah müfettişler tarafından uyandırılır, tutuklandığı bildirilir. Soruşturmanın gizliliği açısından normal hayatına devam edecektir ama çağrıldığında sorguya, mahkemeye katılmaya mecburdur. İşbirliği yapmasının ne kadar hayırlı olacağı vurgulanır, ancak neyle suçlandığı açıklanmaz. Zavallı Bay K., o andan itibaren hem (kendisinin de parçası olduğu) sistemle, hem kendi suçluluk duygusuyla boğuşarak yaşamaya çalışacak, daha doğrusu, ezilmemek için uğraşacaktır.

Welles, dehasına uygun bir şekilde, filmini kurarken en temel kararları yine çok doğru almış, ki bunların belki de en önemlisi, filmin çok uluslu yapısından yararlanarak mekanları alabildiğine çeşitlemesi, Paris veya Roma’dan da eski Demirperde ülkelerini anımsatan devasa mekanlar bulmuş olması… Gerçekten de filmde Bay K’nın kaldığı pansiyondan başka bir tane bile normal mekan yoktur, hepsi çok yüksek tavanlı, içine futbol sahası sığacak kadar geniş, uzun koridorlara, bitmek bilmeyen merdivenlere sahip binalardır. Bunlara dev meydanlar, insanı boyutlarıyla ezen çok büyük heykeller eşlik eder. Muhteşem görüntü çalışması, bu mekanları gölgelerle bezer, olduklarından bile korkunç gösterir. Bazen bu dev mekanlar binlerce insanla doludur, Bay K. insan selinden zor kurtulur, bazı sahnelerde ise loş kuytuluklarla tek başına boğuşur. Gerçeküstücü sahneler, filmin “düşsel” yapısını güçlendirir. Sonuçta ortaya kabus gibi bir film çıkar; izleyicisini bir girdaba çekip orda tutsak eden, içindeki paranoyayı en üst seviyeye çıkaran bir film; insanı hem güzelliği, hem psikolojik etkisiyle ezen bir başyapıt…

Olağanüstü yetenekli Perkins’e, Tamiroff’tan Schneider’a, hepsi özenle seçilmiş ve çok akıllıca oynayan isimlerden kurulu uluslar arası bir kadro eşlik ediyor. Filmin senaryosu, görüntüleri ve kurgusu da birinci sınıf…

Meraklısına:
Ek dublaj için bütçesi olmayan Welles 11 ayrı karakterin bazı repliklerini seslendirmiş, ki bunların bazısı Perkins’e ait. Sorulduğunda Perkins, hangi repliklerin kendi sesinden olmadığını ayırt edemediğini söylemiş…

Welles’in en sevdiği filmi...

Ödülü:
Fransız Eleştirmenler Birliği En İyi Film Ödülü (1964)

Seçme replikler:
Hastler: “Zincirlenmiş olmak bazen özgür olmaktan daha güvenlidir."

Josef K. (Hastler’a): “Zaten mahkeme de buna inanmamı istiyor. Evet, komplo bu: tüm dünyanın çılgın, absürd, şekilsiz, anlamsız olduğuna bizi ikna etmek… Çirkin oyun bu. Demek mahkemeyi kaybettim. Ee, ne olmuş? Sen de kaybediyorsun. Herkes kaybediyor. Ne olmuş yani? Bu durum tüm evrenin delice olduğunu mu gösterir?”

The Trial / Le procès / Dava
Senaryo ve yönetim: Orson Welles (Franz kafka’nın aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Michael Salkind, Alexander Salkind
Oyuncular: Anthony Perkins (Josef K.), Jeanne Moreau (Marika), Romy Schneider (Leni), Elsa Martinelli (Hilda), Suzanne Flon (Miss Pittl), Orson Welles (Avukat Hastler), Akim Tamiroff (Bloch), Michael Lonsdale (Rahip), Max Haufler (Max Amca)
1962 Fransa, İtalya, Batı Almanya, Yugoslavya ortak yapımı, 118 dakika, siyah-beyaz.
DVD firması: Digital Kültür