Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

sevilen birinin ölümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevilen birinin ölümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2014 Pazartesi

Hayat Çok Güzel


IMDB: 7,8 
Rotten Tomatoes: % 86 
Manalı Filmler: 9,5

“Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor

Tamer Baran
 
1989 yapımı “My Left Foot / Sol Ayağım”, (en büyük 3 ödül de dahil olmak üzere) 5 dalda Oskar'a aday gösterilmiş ve başrol oyuncuları Daniel Day Lewis'le Breanda Flicker'e bu önemli ödülü kazandırmıştı. Tüm dünyada ilgi gören bu film, beyin felci (serebral palsi, SP) hastası Christy Brown'ın gerçek öyküsünü ekranlara taşıyordu.
 
Bu Polonya filmi de gerçek bir SP hastasının iç dünyasına götürüyor bizleri. Çocukluğundan başlayarak iç sesini dinleterek, hayli zeki ve duyarlı biri olduğunu anlamamızı sağlıyor. Aslında bizler gibi, sevinci hüznüyle, geniş imkanları olan, dolu bir hayat sürebilecek Mateusz'un hastalığından kaynaklanan kısıtlamalar onu bir trajedi kahramanı yapmaya yeterli. Seyahat edemiyor örneğin, cinselliği yaşamıyor, tek başına kitap bile okuyamıyor... Fakat bir sorun daha var: Neredeyse yeni binyıla kadar SP hastaları zihinsel özürlü sanıldığı için 30'lu yaşlarına gelene kadar Mateusz bu yaygın yanlıştan payını alıyor, çevresindeki her şeyi aslında anladığını kimseye anlatamıyor. Duyarlı bir doktor sayesinde, özel bir kitap aracılığıyla başka insanlarla iletişim kurabildiğinde ilk kurduğu cümle “Ben bitki değilim” oluyor.
 
Uzun lafın kısası “Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor.
 
Bu iç burkan filmi kurarken Maciej Pieprzyca önemli bir karar almış: İç ses aracılığıyla üst düzey bir özdeşleşme sağlarken, Mateusz'un evde ve hastanede yaşadıklarına sadece tanık olmamızı istemiş. Çoğu sahnenin tek bir açıdan çekilmiş olması, filmin etkisini çok artırıyor, işlenen temaların seyirciye ulaşmasını kolaylaştırıyor. Pieprzyca'yı bu zor anlatım biçimini üstün başarıyla uygulayabildiği için kutlamak gerek.
 
Tabii ki ana karakteri canlandıran Ogrodnik başta olmak üzere belli başlı tüm oyuncuları da... Ki onlardan biri, Mateusz'un babasını oynayan Arkadiusz Jakubik, örneğinThe Dark House / Dom Zly”de de izlediğimiz olağanüstü bir yetenek...

Ödülleri:
12 ödül ve 5 adaylık

Meraklısına:
Filmin orijinal ismi “Yaşamak İstiyorum” anlamına geliyor.

Filmin fragmanını izlemek ve seyirci yorumlarını okumak için buraya tıklayınız.

Chce sie zyc / Life Feels Good / Hayat Çok Güzel
Yazan-Yöneten: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Dawid Ogrodnik (Mateusz), Dorota Kolak (Mateusz'un annesi), Arkadiusz Jakubik (Mateusz'un babası), Helena Sujecka (Matylda), Mikolaj Roznerski (Tomek), Kamil Tkacz (çocuk Mateusz)
Yapımcı: Wieslaw Lysakowski
2013 Polonya yapımı, 112 dakika


18 Şubat 2014 Salı

Prometheus

Prometheus” teknik açıdan mükemmel, mana bakımındansa durumu vahim… Fakat bu senaristlerin veya Scott’ın kabahati değil, Batı uygarlığının şimdilik yapabileceğinin en iyisi bu. Bir başka deyişle, bir açmazdalar, düşünme biçimlerinden ancak böyle bir hilkat garibesi çıkıyor

IMDB: 7,1
Rotten Tomatoes: % 74
Manalı Filmler: 7,0

Her şey Joseph Campbell’la başladı: Dünyanın neredeyse tüm kadim mitlerini, efsanelerini inceledi, ortak özelliklerini “Kahramanın Yolculuğu” isimli kitabında anlattı.

Bu eserden, popüler filmler yapmak arzusu duyan bazı filmciler de yararlandı, örneğin George Lucas ünlü “Star Wars / Yıldız Savaşları” serisini tasarlarken belli temaları aynen uyarladı, mesela ana karakterinin babasını aramasını sağladı. Çünkü Campbell’ın belirlemelerine göre bu izlek çağlar boyunca insanları etkilemişti, yadsınamaz bir gücü vardı.

Psikologlara göre her insanın hayatında çok önemli iki değer var: Anne şefkati ve baba onayı… Dolayısıyla tüm o eski metinlerdeki babasını bulmaya çalışan, bu uğurda yıllarca yolculuk yapan, serüven yaşayan kahramanlar aslında onaylanmanın peşindeler.

Hıristiyan uygarlığı için “onaylanma ihtiyacı” biyolojik babayla sınırlı değil, daha önemlisi Tanrı’nın kişinin özelliklerini tanıyıp beğenmesi ve doğru biçimde yaşadığını tasdik etmesi… Onlara dinlerinden gelen bir bilgi daha var: Tanrı insanlıktan memnun değil, o nedenle kendi oğlunu dünyaya yolladı (ama insanlar onu çarmıha gerdi).

Bu bilgilere seyircinin bilinçaltına ilişkin birkaç veri daha eklemek lazım: Örneğin tüm –eski usul- serüven filmleri “insanın ruhsal yolculuğunu” simgeler, filmde aslında anlatılan insanoğlunun bu dünya üzerindeki serüvenidir. O tür filmlerdeki karakterlerle kolay özdeşleşiriz, onların durumu bilinçaltımızda “dünyada bulunuş amacımızın Tanrı’yı bulmak olduğu” bilgisiyle örtüşür, bu yüzden çok değerlidir.

Prometheus”u daha iyi anlayabilmek için birkaç küçük ek daha yapmamız lazım.

Ridley Scott’ın bilimkurgu klasiği “Alien / Yaratık” da temelde bir serüven filmidir, fakat uzayda seyahat eden kahramanlar baba-Tanrı yerine korkunç bir yaratıkla karşılaşırlar. Aralarından sadece biri (Ripley adında bir kadın) Yaratık’ı öldürüp sağ kalmayı başarır. Böylece “Yaratık” iki kulvarda manayı derinleştirir: Öncelikle bir tokattır; aya gitmeyi başaran kibirli insanoğluna “ya uzayda kabuslarında bile görmediğin kadar korkunç şeyler varsa?” sorusunu sorar, onu sarsar. Öte yandan, yine bilinçaltımızda, ama bu kez daha derinlerde bir başka karşılığı vardır, şöyle özetlenebilir: Tanrı’yı ararken önce kendi içindeki karanlık tarafla (Yaratık bunu simgeler) çarpışmayı göze almalısın ve bu savaşta içindeki feminen enerji tek gücün olacaktır…

Yaratık” hem aklımıza, hem bilinçaltımıza seslenen ve her iki alan için iki çok güçlü önermesi bulunan bir filmdi. Şahane yazılmış, çekilmiş ve oynanmıştır ama bir klasik olarak anılagelmesini asıl bu mana derinliğine borçludur.

30 küsur yıl önce “Yaratık”ı çeken bir yönetmenin hem sinemasal öğeler, hem de mana derinliğiyle çok daha ileri bir seviyeye çıkması beklenir. Scott’ın elinden geleni yaptığını söylemek mümkün. “Prometheus” teknik açıdan mükemmel, mana bakımındansa durumu vahim… Fakat bu senaristlerin veya Scott’ın kabahati değil, Batı uygarlığının şimdilik yapabileceğinin en iyisi bu. Bir başka deyişle, bir açmazdalar, düşünme biçimlerinden ancak böyle bir hilkat garibesi çıkıyor.

70’ler uzay çağı idi, “Yaratık” filmi bu alana ilişkin anlamlı bir uyarı yaptı. İçinde bulunduğumuz dönem ise ruhsal uyanış çağı; “Prometheus” bu alanı deşiyor ve önemli bir soru soruyor: “Ya Tanrı/Yaratıcı seni onaylamıyorsa, hatta insanlığı var ettiği için pişman olmuşsa ve hatta yok etme arzusu duyuyorsa?”…

Bu, bilimsel çalışmalarını evrenin nasıl var olduğuna yoğunlaştıran, bir başka deyişle gerçekten Yaratıcı’yı arayan Batı uygarlığının sorabileceği en anlamlı soru. Bize saçma gelmesi ise doğal çünkü İslam kültürüne göre Allah kişisel olarak herhangi birimizin babası değildir ve bireysel bir sınav söz konusudur. Yani Müslümanların doğal düşünme biçiminde Allah’ın toplam olarak insanlıktan memnun olup olmadığı sorunsalı yoktur, dolayısıyla bizim mantığımız işi Tanrı’nın insanlığı yok etmeye çalışması noktasına vardırmaz. Peygamberlerinin insanların günahı yüzünden kendini feda ettiğine inanan Batı mantığına göreyse böyle düşünmek doğaldır, akılcıdır, bu mantığın sonucu “insanlığı yok etmek amacıyla kimyasal silah falan kullanmak yerine, bir gezegen dolusu eciş bücüş yaratık yaratmak” gibi bir akıl dışılığa varsa bile… Böyle bir filmden beklenmeyecek derecede basit, adeta fıkra gibi bir mantık, ama hikayenin varabileceği başka durak yok. Çünkü bu filmde de içimizdeki dişi enerji ve karanlık tarafla ilgili bir önerme olması gerekiyor.

Tüm bunlardan sonra, filmin mana bakımından değerli tarafı ortaya çıkıyor: Bu kez Scott, insanlığa Tanrı’dan onay beklemekten vaz geçmesini öneriyor.

Evet, Prometyus…

Prometheus
Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: Jon Spaihts, Damon Lindelof
Yapımcılar: David Giler, Walter Hill, Ridley Scott, Tony Scott
Oyuncular: Noomi Rapace (Elizabeth), Michael Fassbender (David), Charlize Theron (Meredith), Idris Alba (Janek), Guy Pearce (Weyland), Logan Marshall-Green (Charlie), Sean Harris (Fifield)
2012 ABD yapımı, 124 dakika
Gösterim tarihi: 1 Haziran 2012

 

13 Nisan 2012 Cuma

Gelin

IMDB: 7,2
Manalı Filmler: 8,5

Lütfi Ömer Akad’ın anısına
(2 Eylül 1916 – 19 Kasım 2011)


Büyük usta için yapılan bir tarif vardır: “Yazamadığı romanların sinemasını yapar” denir. Bu tespitin anlatmak istediği, Akad senaryolarının (özellikle “Anadolu Üçlemesi” adıyla bilinen “Gelin”, “Düğün” ve “Diyet”in) çok katmanlı yapısıdır. Üç filmde de oyunculuklar dengeli, reji sakin ve olgun, anlatım alabildiğine yalındır; bu yönetmenlik üslubu, senaryonun çok katmanlı yapısını daha fazla öne çıkarır.

Çok katmanlı oldukları için bu filmler, farklı yaklaşımlarla analiz edilebilirler, senaryo hepsine karşılık verebilecek güçtedir.

Örneğin “Gelin”i feminist eleştiri kuramına uygun bir yaklaşımla incelemek mümkündür. İstanbul’da tutunmaya çalışan Yozgat kökenli geniş ailede sadece Meryem, kadına biçilen rolün dışına çıkar, aile reisi olan kayınpederi İlyas’a ve kocasına karşı durmayı göze alır. Üçlemenin diğer iki filminde de, yine Hülya Koçyiğit’in oynadığı karakterler, diğer ana kişiliklerden bariz biçimde üstündürler, üstelik öykü boyunca dönüşür, daha da güçlenir, bilinçlenirler. Örneğin “Diyet”te Hacer sendikaya üye olur... Üç filmde de, hikayeler farklı olsa da kadının toplumsal rolü irdelenmiş, bununla da kalınmayıp seyirciye “başka bir yol” olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde feminizmin 80’lerde yaygınlaştığı düşünülürse, bu üç film (ama ille “Gelin”) öncelikle bu “öncü rolüyle” değerlidir; Akad bu filmlerde erkeklerden daha cesur, dayanıklı, insancıl, bilinçli kadın karakterler yaratmış ve onları “filmin sesi” olarak kullanmıştır.

Filmlerin yapısı düşünüldüğünde “filmin sesi” aynı zamanda “toplumsal bilincin sesi” anlamına gelir. Çünkü üç film de toplumsal eleştiri kuramına uygun biçimde kotarılmıştır, bu çerçeveye uygun biçimde irdelenebilir. Üç filmde de halkın cahilliği, kapitalist sistemin acımasızlığı eleştirilirken, örnek bir karakter aracılığıyla izlenmesi gereken yol da gösterilir: Ticaretin zalim döngüsü de, başlık parası için kız kardeşini sevmediği adamla evlendirmek de, fabrikada sendikadan değil, patrondan yana tavır almak da yanlıştır, mutluluk getirmez.

Her büyük sanatçı gibi Akad’ın da hümanist yönü belirgindir. Üç film de senarist/yönetmenin insan sevgisini gösteren irili ufaklı öğelerle doludur: Örneğin makinede çalışırken belden aşağı sakatlanan işçiyi sadece sendikalaşma bilinciyle ilgili bir öğe olarak kullanmaz Akad, o insanlık halinin de altını çizer. Keza yine “Diyet”te, geçim sıkıntısı yüzünden balon satmaya çalışan ama utandığı için başarısız olan yaşlı adamın öyküyle doğrudan ilişkisi yoktur; o unutulmaz imge, hümanist bakış açısının sonucu yer almıştır filmde.

Bu açıdan bakıldığında üç film içinde en etkilisi kuşkusuz “Gelin”dir; cahillik ve yoksulluk yüzünden küçük bir çocuğun ölmesinin, bu süreçte annesinin yaşadığı çaresizliğin Akad’ın da yüreğini kanattığı bellidir.

Yönetmenliği ve oyunculuklarıyla da çok başarılı olan “Anadolu Üçlemesi”nin bu üç özelliği, yani hümanist, toplumcu ve feminist filmler olmaları, onları klasik seviyesine yükseltmiştir. Fakat üçünü birlikte değerlendirdiğimizde, ilk film olan “Gelin” bariz biçimde öne çıkmaktadır. Bunun nedeni de o üç özelliğin “Gelin”de çok daha vurgulu olmasıdır.

Diğer iki film de yüksek sesle konuşurlar, ama “Gelin” bir çığlıktır…


Ödülleri:
5. Adana Altın Koza Film Şenliği: En İyi Film, Yardımcı Erkek Oyuncu (Usluer), Yardımcı Kadın Oyuncu (Nazan Adalı)

Açık Gazete, 25 Kasım 2011

Gelin
Senaryo ve yönetim: Lütfi Ömer Akad
Oyuncular: Hülya Koçyiğit (Meryem), Kerem Yılmazer (Veli), Kahraman Kıral (Osman), Ali Şen (Hacı İlyas), Kamran Usluer (Hıdır), Aliye Rona (Ana), Nazan Adalı (Naciye), Seden Kızıltunç (Güler)
Görüntü yönetmeni: Gani Turanlı
Müzik: Yalçın Tura
Yapımcı: Hürrem Erman
1973 Türkiye yapımı, 93 dakika
DVD firması: Gala Film

18 Ocak 2012 Çarşamba

Özgürlük Yolu

Bu serüven, insanın hayat içindeki yolculuğunun bir metaforudur: Doğduğu an içine girdiği “benlik hapishanesi”nden kurtulup aydınlanmaya, nihai özgürlük ve mutluluğa ulaşmasının…

IMDB: 7.3
Meta Critic: %66
Manalı Filmler: 9,0

Film analizinin kilit cümlelerinden biridir: Serüven filmleri aslında ana karakter(ler)in ruhsal yolculuğunu anlatır…

Adı üzerinde spiritüel temaları işleyen filmler, insanın dünyadaki macerasını belirli bir bakış açısıyla mercek altına alır; hayatın amacı, ölüm, Tanrı vb bir dizi ana izlekten biri de insanın doğayla ilişkisidir çünkü doğa içinde bulunduğumuz hapishane, hatta bazen karşılaşabileceğimiz en ölümcül düşmandır. Bu yüzden doğanın insanlara büyük ruhsal dönüşümler yaşatma imkanı vardır. Ayrıca doğa harika bir spiritüel öğretmendir çünkü çok güçlü ve acımasızdır, insanı boyun eğmek zorunda bırakır…

Serüven filmlerindeki kahramanlar doğayla iç içedir ve çoğunlukla esaretten özgürlüğe uzanan bir macera yaşarlar. Bu serüven, insanın hayat içindeki yolculuğunun bir metaforudur: Doğduğu an içine girdiği “benlik hapishanesi”nden kurtulup aydınlanmaya, nihai özgürlük ve mutluluğa ulaşmasının…

Tam da bu yüzden spiritüel temalarla yakından ilgilenen sinemacıların bir kısmı, serüven filmi yapısına düşkündür; onların eserlerinde, filmi çözümlemek için tam nereye bakacağımız çok bellidir.

Avustralya doğumlu ünlü yönetmen Peter Weir zaten, filmlerinde hemen sadece ruhsal temalarla ilgilenmesiyle tanınıyor: Özgürlük, kendini tanıma, bireyselliğini yaşama gibi izlekler “The Truman Show”, “Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği” gibi eserlerinde belirgindir. Serüven yapısındaki “The Last Wave”, “Master and Commander: The Far Side of the World / Dünyanın Uzak Ucu” gibi filmlerinde ise doğa adeta filmin ana karakterlerinden biridir.

Weir temel ruhsal temalara ilgisini son çalışması “Özgürlük Yolu”nda sürdürüyor. Üstelik daha önce hiç ulaşmadığı bir başarıyla…

Filmin önemli bölümü geniş düzlük ve çöllerde, dağlarda geçtiği için eserde epik bir yan olması, doğayı resmeden geniş planlara bol yer verilmesi olağan. İlginç olan, Weir’ın bunlarla yakın yüz planlarını iç içe, adeta eş değer ve önemi vererek kullanması. Dünyanın doğası ile insanın doğası arasındaki farkları, çatışmayı ve birinin diğerini nasıl değiştirdiğini temelde (kelimelerle değil) görüntüyle anlatması.

Geniş doğa planları seyirciyi büyüler, adeta hipnotize eder. Doğru çekildiğinde yakın yüz planları da benzer bir etki yaratır. Bunları birleştirerek, bilinçli sentezini film boyunca daim kılarak Weir, bir tür meditatif eser yapmış… Tüm sinema tarihinde bir benzerini ancak yine onun filmografisinde görebildiğimiz bir biçim bu. Kuşkusuz gelişen sinema teknolojisi sayesinde bu filmde ulaştığı başarı “Picnic at Hanging Rock”takinden çok daha ilerde.

Böylece Rus hapishanesinden kaçan bir grup adamın macerası, insanın dünya üzerindeki serüvenini anlatan bir “kıssa”ya dönüşmüş ki bu sadece yetenekli ve usta yönetmenlerin üstesinden gelebildiği bir iş. Fakat Weir daha bile öteye gitmiş, filmi o kadar güçlü ki, adeta seyirci de ana karakterlerinkine benzer bir serüven yaşıyor.

Filmdeki her şeyin gerçek görünmesi için çok uğraşıldığı her plandan belli. Bunu en dikkatsiz seyirci bile fark etmese dahi hissedebilir. Bu gerçeklik seviyesi, filmin medidatif özüyle birleşince, eseri daha da etkili kılıyor, sonuçta seyirci, 2012 yaklaşırken yapılmış en gerçekçi ve güçlü hayatta kalma temalı filmden hem keyif, hem de hayat dersleri alabiliyor.

Ödülleri:
En İyi Makyaj dalında Oskar adaylığı.
Ayrıca 2 adaylık.

Açık Gazete, 28 Ekim 2011

The Way Back / Özgürlük Yolu
Yönetmen: Peter Weir
Senaryo: Keith R. Clarke, Peter Weir (Slavomir Rawicz'in "The Long Walk: The True Story of a Trek to Freedom" isimli romanından)
Yapımcılar: Duncan Henderson, Joni Levin, Peter Weir
Oyuncular: Dragos Bucur (Zoran), Colin Farrell (Valka), Ed Harris (Mr. Smith), Alexandru Potocean (Tomasz), Saoirse Ronan (Irena), Gustaf Skarsgard (Voss), Mark Strong (Khabarov), Jim Sturgess (Janusz)
2010 ABD yapımı, 133 dakika
Gösterim tarihi: 24 Haziran 2011
DVD firması: As Sanat

2 Aralık 2011 Cuma

Fareler Ve İnsanlar

IMDB: 7.8
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 9.5

Lewis Milestone'un anısına
(30 Eylül 1895 – 25 Eylül 1980)

“Kimdir, önemi nedir?” sorusunun kısa cevabı şu olabilir: 1910’lardan 60’lara uzanan etkileyici bir kariyere sahip bir yönetmen, ana akım sinemanın ilk büyük ustalarından biri. Uzun kaydırmalarla sahnenin duygusunu ve olay örgüsünü kesintisiz aktarmak gibi bazı anlatım tekniklerini keşfetmekle kalmamış, mükemmel uyguladığı için haleflerini ciddi biçimde etkilemiş bir şahıs.

Milestone yoksulluğu iyi bilirdi: 19 yaşında ABD’ye ayak bastığında cebinde sadece 6 dolar vardı.

Savaşı da iyi bilirdi: Rus ordusuna katılma zorunluluğundan kurtulmak için ülkesinden kaçmış, ama ABD adına savaşmaya mecbur kalmıştı.

Bu ikinci zorunlu yaşama/öğrenme sürecinden ilk başyapıtı “All Quiet On The Western Front / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” doğdu. Şu nokta özellikle ilginç: Milestone Fransa topraklarında Almanya’ya karşı savaşmıştı, film ise Fransızlarla çarpışan Alman gençlerinin dramıdır. Yönetmenin zamanında “düşman” bilip kurşun sıktığı kişileri böyle bir sevgi ve duyarlılıkla işleyebilmesi şaşırtıcı ve takdire şayandır… Film hala önemli bir eser olarak görülür, romanın yazarı Erich Maria Remarque’a da yakışan bir iştir: Güçlü, namuslu, insancıl ve kesinlikle savaş karşıtı...

Aynı sıfatlar bir farkla ikinci Milestone başyapıtı için de geçerli: “Fareler Ve İnsanlar”daki savaş cephede değildir, yaşama kavgasının etkileyici bir belgesidir film.

Milestone yolu Holivud’a düşene kadar bulduğu her işte, hatta –filmin ana karakterleri gibi- gezici işçi olarak bile çalışmıştı, o acı tecrübelerin izleri filme damgasını vurdu, aslına sadık bir uyarlama çıktı ortaya. Diyalogların argodan arındırılması dönemin şartlarının bir gereğiydi, bunun dışında filmde aslına aykırı bir şey yoktur. Daha da önemlisi film, yazarın çok önemsediği için farklı eserlerinde de işlediği temaları aynı ciddiyetle ve ustalıkla ele alır: Yalnızlık, dostluğun önemi, daha iyi bir hayata duyulan özlem, hayaller ve tüm umutları ezip geçen toplumsal şartlar… Steinbeck’i bir yazar olarak en çok ilgilendiren mesele insanı anlamaktır, daha iyi bir dünyanın insanların birbirini tanımasıyla mümkün olabileceğini çünkü tanımanın kabullenmeyi, hatta sevmeyi getirdiğini söyler. Örneğin 1992 tarihli uyarlamaya kıyasla Milestone’un filmi, tüm ana karakterlerin iç dünyasına mümkün olduğunca girer.

Milestone’un “uyarlama bilinci” çok üst seviyede, bu proje için en doğrusunun romanın ayak izinden ayrılmamak olduğunu iyi kavramış, bu tavrı filmin her anına ve öğesine yaymış. Oyunculuklar, reji ve mizansen vb her şey Steinbeck’in yaklaşımını (örneğin hümanizmini) perdede canlandırmak hedefine uygun olarak düzenlenmiş. Yönetmenin ustalığı sayesinde film, romanla aynı seviyede olabilmiş. Özellikle Candy’nin yaşlı köpeğinin vurulduğu sahne gibi bölümler çok etkileyici. Bugünden bakınca sadece Curley’nin karısının öldüğü sahne zayıf görünüyor, onun dışındaki her şey çok kuvvetli, insanın ruhunda iz bırakıyor.

Lennie ile George’un unutulmaz hikayesini bilenler bu filme zaten kayıtsız kalmayacaklardır. Bilmeyenlerinse zaten büyük bir eksiği var.

Ödülleri:
En İyi Film dahil dört dalda Oskar adaylığı.

Meraklısına:
Gary Sinise’ın yönettiği (1992 tarihli) uyarlama da hiç fena değil, siyah beyaz filmlerden hoşlanmayanlar onu tercih edebilir, fakat bilmeliler ki bu versiyon çok daha iyi.

Açık Gazete, 23 Eylül 2011

Of Mice and Men / Fareler Ve İnsanlar
Yönetmen: Lewis Milestone
Senaryo: Eugene Solow (John Steinbeck’in romanından)
Yapımcılar: Lewis Milestone, Frank Ross
Oyuncular: Burgess Meredith (George), Betty Field (Mae), Lon Chaney Jr. (Lennie), Charles Bickford (Slim), Roman Bohnen (Candy), Bob Steele (Curley), Leigh Whipper (Crooks)
1939 ABD yapımı, 111 dakika
DVD firması: As Sanat

20 Kasım 2011 Pazar

Elveda Las Vegas

IMDB: 7.6
Rotten Tomatoes: % 89
Manalı Filmler: 9.5

“Elveda Las Vegas” “boşuna yaşama”ya dair bir film…

Çelişkilerini alkolizm batağına saplanıncaya kadar keskinleştirmiş, yaşama ilişkin doyumsuzluğunu boğazından boca edip durduğu alkolle unutmaya çalışan Ben ve tecavüzler, dayaklar arasında fahişelikle karnını doyurmaya çalışan Sera gibi, Litvanya’dan ABD’ye göçmüş, belli ki büyük oynamaya kararlı, ama attığı adıma dikkat etmeyen pezevenk Yuri de boşuna yaşar, hatta boşuna ölürler… Ben’in sonu bir saygınlık içerir, ama Sera’nın da Yuri’ninkinden farklı olamayacak bir biçimde, ya şiddete meraklı birilerinin elinde kalarak ya da ucuz bir motel odasında yapayalnız öleceğini kestirmek zor değildir…

“Elveda Las Vegas” “uçta yaşama”ya dair bir film…

Ben ve Sera sıra dışı insanlardır; yalnız meslekleri ve toplumsal konumları itibariyle değil, tüm özellikleriyle… İnsanların cüzdanlarında yüz dolar bile taşımadıkları bir ülkede cebi para dolu dolaşırlar. Aşık olduğu adamın alkolik olduğunu bile bile ve tüm uyarılara karşın ona evini açan, yaşamının karabasanı olan pezevengine acıyan Sera, mesleği gereği, toplum dışı olmaya zaten alışkındır. Ben ise alkolle evlendiğinden beri toplumun önem verdiği her türlü kuraldan iyice soyutlamıştır kendini. Bankada teybe metin okurken, salak bir kızın “onurunu koruduğu” için dayak yerken, lüks bir sitenin giriş kapısı önünde sızarken bilinçli olarak sıra dışıdır ve bunu en uç noktasına kadar yaşar…

“Elveda Las Vegas” “intihar”a dair bir film…

Ben yalnızlık, doyumsuzluk gibi çağdaş toplum bireylerinin sorunlarını -küçük ipuçlarından çıkartılabileceği üzere- ortalama insandan daha duyarlı olduğu için derinlemesine yaşayan, herhalde Holivud cangılında senaryo yazmanın da etkisiyle yaşam için çaba harcamaya inancını yitirdiğinden kendini ve her şeyi alkole boğarak intihar etmeyi seçmiştir… Açıklamasa da intihar nedenleri ve biçimi o kadar saygındır ki Sera da anlar onu, engellemeye çalışmaz.

“Elveda Las Vegas” “aşağılanma”ya dair bir film…

Aşağılanma bir sokak kadınının yaşamının -Las Vegas’ın pahalı otellerinde de çalışsa- ayrılmaz bir parçasıdır; Sera da sürekli aşağılanır. Müşterileri, pezevengi, onunla birlikte olmayı ahlaksızlık sayan insanlar, velhasıl karşılaştığı hemen herkes aşağılar onu (“Beklemediğin bir arka kapı girişi mi oldu?”). Ben’in aşağılanması da aynı biçimdedir, farklı nedenlerden kaynaklansa da: Borç istediği arkadaşları, barda kur yaptığı kadınlar, barmenler, alkolün etkisiyle olay çıkardığı yerlerdeki görevliler, velhasıl karşılaştığı hemen herkes aşağılar onu. Üstelik bir kısmı, çöldeki motelin yılan gözlü müdiresinin yaptığı gibi gülümsemesini bir tokat gibi yüzüne çarparak…

“Elveda Las Vegas” “saygı”ya dair bir film…

Alkolik ya da sokak kadını olmak aşağılanmayı gerektirmez; Ben ve Sera da birbirlerine saygılı davranırlar. Çok aşağılanmalarının da etkisiyle başkasının yaşamına müdahale etmemeyi öğrenmişlerdir, birbirlerine hoşgörü gösterirler (Zaten aşk anlamak ve bir şey istememek değil midir?). Sera’nın alkolik sevgilisine pahalı bir cep şişesi armağan etmesi gerçek aşkın içerdiği o benzersiz saygıyla açıklanabilir ancak. Kimseden görmedikleri için daha da değerlenen, başlı başına bir armağana dönüşen saygıyla…

“Elveda Las Vegas” “sevgi”ye dair bir film…

Mike Figgis uzun süredir kimsenin cesaret edemediğini yapıp sıradan insanlar arasında geçen küçük bir aşkı anlatmakla kalmaz, anlattığı, sinemanın yarattığı en güzel aşklardan birine dönüşür (Aşk belki de insanın, sevgilisi bir sokak kadını da olsa ona aşık olduğunu anladığı an “fuck” [s...k] sözcüğünü bırakıp “sleep” [yatmak] demeye başlamasıdır). Üstelik sekse hiç yer verilmeyen bir aşktır bu; sokak kadını ve her gördüğü kadına sarkan alkolik ilk ve son kez finalde sevişirler… Ayrılık sonrası buluşmanın, son konuşmanın, yalnız Las Vegas’a değil, aşka ve yaşama da veda etmenin hüznünü taşıyarak…

“Elveda Las Vegas” kara bir film…

Mike Figgis’in eseri ilk planından sonuncusuna, unutulmaz “the hole you’re in” esprisi gibi gülümsettiği yerlerde bile az görülür bir karamsarlığa sahiptir. Filmini kendi yazdığı senaryoyla, kendi yaptığı müziklerle bir keder başyapıtına dönüştüren Figgis, yönetmenliğiyle de bu özelliğin altını çizer. Yer yer adamakıllı karanlık planlar, final gibi inanılmaz duygusal sahneler yaratmakla kalmaz, -Ben’i striptiz kulübünde gördüğümüz sahnede yaptığı gibi- sesle ya da ışıkla oynayarak sahnelerin rengini daha da koyultur, duyguyu daha da artırır. “Internal Affairs / Gizli İlişkiler”in atmosferi de karadır ama “Elveda Las Vegas”ın asıl referansı, 1988’de Figgis’i dünyaya tanıtan ilk filmi “Stormy Monday / Fırtınalı Pazartesi”dir. Aynı karamsarlığı, aynı umutsuz insanları, daha güçlü bir aşk, daha derin bir hüzün duygusu ve daha usta işi bir sinemayla yeniden yaratır Figgis.

“Elveda Las Vegas” delifişek bir film…

Video klip ve reklam estetiğinin sinema filmlerini nasıl etkilediğine önemli bir örnek verir Figgis; bununla da kalmaz, bu alanlardan aldığı etkileri daha üst bir biçim yaratmakta kullanır. Aynı plan içinde kararma yapar, sahneler ve planlar arasına boş kare atar, ağır görüntüyü geleneksel kullanımından çıkarıp özel bir anlatım biçimine dönüştürür, örneğin plan ortasında ağır görüntüye geçer. Sinemanın anlatım biçimleriyle oynarken televizyon anlatım tekniklerine de girer, Sera’yı röportaj üslubuyla kameraya konuşturur, Ben’in Yuri’nin hasımlarıyla karşılaştığı sahnede de -reality show’larda yapıldığı gibi- doğal çekimi altyazıyla verir. Holivud’un kimi ürünleriyle iyice suyunu çıkardığı kamera hareketlerine işlevsel olmadıkları sürece sırt çevirip durgun planlara yaslanır. Senaryoda klasik sahne yapısının dışına epeyce yerde çıktığı gibi klasik sahneleme biçimlerine de yüz vermez, velhasıl her şeyiyle başına buyruktur.

“Elveda Las Vegas” özgür bir film…

Figgis kendini sinemanın artık yerleşmiş kurallarından bağımsızlaştırır. Öncelikle senaryosuyla: Ne intiharın, ne aşkın nedenlerine girer. Ben’in evlilik yaşamına ait bisiklet, fotoğraf, alyans ve bir replikten başka hiçbir şeyin olmadığı filmde iş yaşamını da yalnızca kovulurken gösterir. Alkol üzerine yapılmış filmlerin geleneklerine sırt çevirir, filmin Las Vegas’ta geçen bölümlerinde alkol motifini yalnızca Sera-Ben ilişkisine etkide bulunduğu noktalarda kullanır. Zaten filmde alkol olgusu aslen Ben’in kişiliğinin bir özelliği ve intiharının biçimi olarak vardır. Velhasıl Figgis seyircinin neyi, nasıl algılayacağı sorunsalının senaryo tekniğini etkileyeceği noktalara hiç aldırmaz, kendisini seyirciden de bağımsızlaştırmıştır, seyircinin beklentileri değil, projenin Figgis için değerli olan yanları şekillendirir senaryoyu. Aynı biçimde seyircinin uzun metrajlı bir sinema filminde yadırgayacağını bile bile böylesine serbest bir sinema dili kullanır.

“Elveda Las Vegas” cesur bir film…

Holivud’un artık tıkandığı, öykülerin, filmlerin birbirine fena halde benzemeye başladığı bir zaman diliminde çok klasik bir öyküyü anlatırken olduğu gibi, çok yeni bir anlatım biçimine yaslanmakla da cesurdur Figgis. Klasik içeriği güçlü bir biçimde yeniden yaratırken biçimde bunca yeni olabilmesi şaşırtıcıdır. Fakat zaten içeriğe de cesaret isteyen ekler yapmış, iki sıra dışı insanın aşkını anlatırken sıradan insanlara ve toplumsal sisteme ilişkin küçük ayrıntılara girip filmini güçlü bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürmüştür. Sera ve Ben’in şu ya da bu biçimde ilişki kurduğu o sıradan insanları, Ben’in kaldığı oteldeki resepsiyoncuyu, Sera’nın yüzüne tükürdüğü kumarhane görevlisini birkaç küçük fırça darbesiyle çizerken, Sera ve Ben’in dışında kaldıkları toplumsal yapının gücünü ve niteliğini de gösterir: Tüm bu insanlar için aptal yaşam biçimleri çok önemlidir ve hepsinin davranışlarında dünyalarını koruma çabası ve tehditkâr bir şeyler sezinlenir…

“Elveda Las Vegas” usta işi bir film…

Filmin tümünde asıl olanı hiç kaçırmayan Figgis ayrıntılar üzerinde de egemendir, örneğin “tetikçi” rolünde kendisi ve bardaki kadın rolünde Valeria Golino başta olmak üzere küçük rollerdeki oyunculardan da inandırıcı performanslar çıkarır. Julian Sands ilk kez kendini beğendirirken Elisabeth Shue ve Nicholas Cage devleşirler. İkisi de binlerce kez abartılarak oynanmış, adeta suyu çıkarılmış rollerini tüm film boyunca gayet dengeli bir oyun tutturarak gerçekçi kılmakla kalmaz, buldukları özel oyunculuk biçimleriyle de dikkat çekerler (“Belki bu kadar nefes de almamalıyım ha Terri? Hah ha ha…”). Cage’in krize yaklaşan alkolik duruşunu nasıl bunca iyi canlandırabildiği zaten muammadır.

İyi yazılmış, iyi çekilmiş, çok iyi oynanmış olması bir yana asıl bileşimiyle değerlidir “Elveda Las Vegas”. Küçük bütçeyle çekilmiş bu büyük film, klip estetiğiyle çağdaş sinemanın anlatım biçimlerini, Amerikan anlatımıyla Avrupa duyarlılığını kaynaştırır. Bu özellikleriyle, Batı ülkelerinde yeniden doğan “kara film”in muhteşem bir örneği ve geleceğin sinemasına giden yolda önemli bir kilometre taşıdır.

Ödülleri:
En İyi Erkek Oyuncu dalında Oskar; Yönetmen, Uyarlama Senaryo, Kadın Oyuncu dallarında oskar adaylığı
Ayrıca 25 ödül ve 14 adaylık

Antrakt, Sayı: 55, Nisan 1996
(“Elveda Las Vegas: Sevgiye dair bir kara film…” başlığıyla yayımlandı)


Leaving Las Vegas / Elveda Las Vegas
Senaryo ve yönetim: Mike Figgis (John O’Brien’ın romanından)
Yapımcılar: Lila Cazes, Annie Stewart
Oyuncular: Nicholas Cage (Ben), Elisabeth Shue (Sera), Julian Sands (Yuri), Valeria Golino (Terri), Kim Adams (Sheila), Steven Weber (Marc), Richard Lewis (Peter)
1995 Fransa, ABD ortak yapımı; 110 dakika
Dağıtımcı firma: Umut Sanat Ürünleri/UIP
Gösterim tarihi: 1 Mart 1996
DVD firması: Palermo

4 Kasım 2011 Cuma

Kayıp

IMDB: 7.7
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 8.5

“Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Bu sözler dönemin ulusal güvenlik danışmanı, daha sonra Dışişleri Bakanı olan Henry Kissenger’a ait. ABD’nin 11 Eylül 1973’te Şili’de gerçekleştirilen askeri darbeye verdiği desteğin kanıtlarından biri.

1970 yılında, Şili’de dünyada ilk kez serbest seçimle sosyalist bir iktidar iş başına gelmişti. ABD’nin körüklediği ekonomik sorunlara rağmen Allende bir sonraki seçimden oylarını artırarak çıkınca askeri darbe için düğmeye basıldı.

1990’a kadar devam eden Pinochet iktidarının özellikle ilk yılında yüzlerce insan gözaltında kayboldu veya işkence sırasında öldü.

“Kayıp” filmi bu insanlardan birine odaklanıyor.

Gerçek bir hikaye.

Amerikalı işadamı Ed Horman’ın oğlunu aramasının öyküsü.

Bu trajik olay, kendine çok uygun bir yönetmen buldu, politik gerilim filmlerinin ustası Costa-Gavras’ın (“Music Box / Müzik Kutusu”, “Z / Ölümsüz”) çektiği film çok beğenildi.

Aslında “Kayıp” bir “tanıklık” filmi, yani Charles’ın başına gelenleri değil, eşi ve babasının onu ararken gördüğü ve duyduğu şeyleri aktarıyor. Örneğin bir oda dolusu ceset arasında Charles’ı arıyorlar, ama film o kişilerin neden ve nasıl öldürüldüklerini göstermiyor.

Buna rağmen filmin bu kadar güçlü olması çok şaşırtıcı. Etkileyiciliğini Costa-Gavras’ın ustalığı kadar Kafkaesk bir yapı kurmasına da borçlu: Filmin önemli bir bölümünde Ed ve Beth bir kısır döngü içinde dolanıp duruyor, aynı şahıslarla (örneğin Elçilik görevlileri) tekrar tekrar görüşüyor ama bir arpa boyu bile ilerleyemiyorlar.

Fakat bu süreçte duydukları dehşet verici: Örneğin “3 bin Amerikan şirketi Şili’de üretim yapıyor, bu yüzden bu bizim meselemiz” deniyor.

Film tamamlandığında Charles’ın darbeyi yapanlarla ABD arasındaki ilişkiye dair bir şeylere tanık olduğu için yok edildiği bilgisi kalıyor seyircinin belleğinde.

Tabii bir de o korkunç görüntüler: Sokak ortasında taranan veya kurşuna dizilen insanlar, koca bir stadyum dolusu tutuklu, köpek leşi gibi üst üste yığılmış cesetler.

Belli ki “kayıp” olan tek bir kişi değil, bir dönemin ruhu ve bir umut…

Ödülleri:
En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oskar; Film, Erkek Oyuncu (Lemmon) ve Kadın Oyuncu (Spacek) dallarında Oskar adaylığı.
Altın Palmiye’yi Şerif Gören’in “Yol” filmiyle paylaştı.
Ayrıca 7 ödül ve 11 adaylık.

Meraklısına:
Yıllar sonra yapılan bir DNA testi, ABD’ye yollanan cesedin Charles’a ait olmadığını ortaya çıkarmış. Eşi Joyce (filmdeki adı Beth) hala kocasının akıbetini araştırıyor.

Darbe sırasında binden fazla insanı elçilikte saklayıp sonra da gizlice ülke dışına çıkararak hayatlarını kurtaran dönemin İsveç büyükelçisi Harald Edelstam’ın öyküsü de sinemaya aktarıldı. Ulf Hultberg’in 2007’de yönettiği filmin adı: “The Black Pimpernel”. O da gayet başarılı; meraklısına öneririm...

Açık Gazete, 12 Eylül 2011

Missing / Kayıp
Senaryo ve yönetim: Costa-Gavras (Thomas Hauser’in “The Execution of Charles Horman” isimli kitabından)
Yapımcılar: Edward Lewis, Mildred Lewis
Müzik: Vangelis
Oyuncular: Jack Lemmon (Ed Horman), Sissy Spacek (Beth Horman), Melanie Mayron (Terry Simon), John Shea (Charles Horman), Charles Cioffi (Yüzbaşı Ray Tower), David Clennon (Phil Putnam), Richard Venture (Büyükelçi), Jerry Hardin (Binbaşı Sean Patrick), Richard Bradford (Andrew Babcock)
1982 ABD yapımı, 122 dakika
DVD firması: As Sanat

26 Ekim 2011 Çarşamba

Elizabethtown

Her şeyi doyasıya yaşamak ama yapışmamak, bataklığa dönüştürmemek. Claire'in başarısızlık konusunda Drew'a önerdiği gibi: "Ona sarıl, onu hisset, sonra bırak gitsin."

IMDB: 6.3
Rotten Tomatoes: % 28
Manalı Filmler: 8.5

Mümkün müdür sevmemek Cameron Crowe filmlerini?

"Say Anything / Bana Sevdiğini Söyle"den beridir, 16 yıldır yani, iki elim kanda olsa yeni filmini kaçırmayacağım birkaç yönetmenden biridir kendisi. Başarısıyla gururlandığım bir arkadaş gibidir, örnek almaya çalıştığım bir ağabey, yanında diz kırıp öğütlerini, öğretilerini dinlediğim bir hoca...

Tutkulu bir adamdır bir kere; sinemayı, müziği, karısını (ve daha kim bilir neleri) delicesine sevdiği bellidir. Heyecanlıdır, tutkusu taşar içinden, perdeden seyirciye yayılır. Sever paylaşmayı, filmlerini en sevdiği öğelerle oya gibi işler, örneğin müzikle. Yönettiği 6 filmde Yes'den Soundgarden'a onlarca grubun yüzden fazla şarkısını kullanması bir yana, sadıktır da sevdiklerine, sadece "Almost Famous / Şöhrete Bir Adım"da Rolling Stones muhabirliği yaptığı günlerde üyelerini yakından tanıdığı Led Zeppelin grubunun 5 şarkısı yer alır.

Bu yüzden bir Crowe filmi izlemek Drew'un Claire'in hazırladığı haritayla yolculuk yapmasına benzer. Şu farkla ki baştan sona bizzat Crowe rehberlik yapsa bile yetişemezsiniz çünkü sadece "Vanilla Sky"da tam 428 gönderme vardır popüler kültüre. Bunu da gene kendisi açıklar. En Tutkulu Yönetmen Oscarı'nı almaya ahdettiğinden değil, ona doğal gelir böyle olması; mümkün müdür Memphis'ten geçip de Elvis Presley'in evini gezmemek? Heart grubundan Nancy Wilson'la evli olup da her filmine karısının şarkılarını ya da fotoğrafını koymamak mümkün müdür? Veya birlikte besteledikleri şarkıları? Aynı şekilde Billy Wilder'ın hayranı olup da filmlerinde bu büyük yönetmene saygı duruşunda bulunmamak olanaksızdır onun için, tanışıp arkadaş olunca dayanamaz oturup bir de kitap yazar Wilder hakkında.

Büyük bir aşkla yapar filmlerini, o aşk size de bulaşır, seyredip kalkmak imkansızdır, film saatler sürsün istersiniz, hatta istemezsiniz, Drew'la Claire arasındaki o çok uzun telefon konuşması gibi kendiliğinden oluverir... Direnseniz bile uzun süre yankılanır içinizde Cameron Crowe filmleri.

Her şeyi çok ciddiye alır, ama delifişek yaradılışlıdır, en olmadık yerde, en beklemedik şeyi yapar, Claire gibi... Romantik komedi filmlerinin kadın karakterleri öyle olur genelde ama Crowe tutar Hollie'ye, ölen eşinin anıldığı gün sahnede (hem de "Moon River" eşliğinde) tap dansı yaptırır. O da yetmez, efsanevi Lynyrd Skynyrd şarkısı "Free Bird"ü sahnede yerel bir gruba çaldırırken (kim bilir belki de sadece gitarların karşılıklı çağıldadığı uzun sözsüz bölümünü kısa geçmemek arzusundan) gösteri için hazırlanmış kuş maketinin tutuşmasını arzu eder. Seyirci "özgür kuş" yandı diye üzülür, eleştirmen kafasında hazırlamakta olduğu analizin ciddi bir manevra yapması gerektiğini düşünürken, yaşam devam eder, bir bakarsınız yangın söndürücüler çalışmış, ciddi görünüşlü balo salonu, altında aşkın da yaşandığı bir yaz yağmuruyla sırılsıklam.

Yaşam böyledir der gibidir sanki: Ölümün ağırlığının bizi ezmesine izin vermemiz gerekmez; giden gitmiş, yapacak bir şey yok, onu gülerek de anabilir, ölümü güldürerek de anlatabiliriz: Drew'a dönüş yolculuğunda babasıyla hesaplaşma yaşatır Crowe, ağlatır da hatta, ama babasının küllerinin durduğu vazoyu balo salonunda unutturur. Ertesi gün aynı Drew babasının küllerini Claire'in ve kendisinin sevdiği yerlere serpecektir, dünya güzeli bir ırmağa örneğin...

Evde baş köşeye koyup bakıp bakıp ağlasa mıydı dersiniz?

Bilmem ki Crowe dışında bir yönetmenin filminde var mıdır, tabut mezara inerken sarsılınca müteveffanın yaslı eşinin kikirdemesi? Acaba başka bir senaristin aklına gelir mi, acılı kahramanına kaldığı oteldeki düğün misafirlerine ait biraları çaldırmak?

Sinemayı da çok sever Crowe, çok da ciddiye alır, ama uzmanı olmayanların "hafif" sanabileceği bir tarz geliştirmiştir çünkü kendisini çok önemsemez. Yeteneklerini, bilgisini seyircinin gözüne sokmaya çalışmaz. Oysa özellikle açılış sekansı ve karakter tanıtımıyla çağdaş bir klasik mertebesine erişen "Jerry Maguirre / Yeni Bir Başlangıç"tan bile çok ilerdedir artık, daha hızlı, daha ustadır, özellikle açılışta (ve örneğin Drew'un otel odasında telefonla konuştuğu sahnelerde) olağanüstü bir ritm duygusuyla yaylım ateşe tutar seyirciyi, fakat kimseyi de bunaltmaz, karakterlerini de okşar sanki, seyircisini de; öylesine şefkat doludur.

Aşk, yaratıcılık, fedakarlık, hayatın beklenmedik olayları, başarı/başarısızlık gibi temaları hep severdi Crowe, epeydir spiritüalizmle de yakından ilgili, "Jerry Maguirre"dan bu yana geçen 10 yılda çok da geliştirmiş kendini. "Elizabethtown"da da ruhsal temalar ciddi bir yoğunlukta fakat gökyüzündeki bulutlar gibiler, düşkünü olup özellikle onlara bakmadıkça kaçırırsınız.

Örneğin Crowe bilir, kınamak değildir aslolan, Samson'un yaramazlığından şikayet etmenin bir yararı yoktur, önemli olan eğitici bir video kaset bulup çocuğa izletmektir; yani sorunu çözmek...

Claire'in Drew'u bunalımdan çekip çıkarması gibi.

Alkış beklemeden.

Örneğin her şeyi doyasıya yaşamak ama yapışmamak, bataklığa dönüştürmemek.

Claire'in başarısızlık konusunda Drew'a önerdiği gibi: "Ona sarıl, onu hisset, sonra bırak gitsin."

Yaşama değer vermekle onu insanı bunaltacak kadar ciddiye almak arasındaki ayrımı Crowe da bilir, anlamıştır ki elinden gelenin en iyisini yapmaktan başka çare yoktur, gerekmez her şeyi büyütmek... Filmini hafif, kendisini orta sınıf bir yönetmen sananlara gizlice gülümser. Mevlana'nın "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır" biçiminde ifade ettiği gerçeği idrak etmiştir, kimin neyi ne kadar anladığını dert etmez.

Oysa nasıl da ustadır: Drew bira çalarken damat adayı Chuck'a yakalanınca başlayan, telefondaki Claire'in de katıldığı sohbet, pırıl pırıl parlar örneğin, Hollie'nin kocasını anma konuşması olağanüstüdür. Hele 1992 yapımı "Glengarry Glenn Rose"dan çıkıp gelmişe benzeyen Alec Baldwin'in (Phil) Drew'a yaptığı, "kovuldun" sözcüğünü içermeyen ama anlamını taşıyan konuşmaya şapka çıkarmamak mümkün müdür? Hepsi bir yana, iki kelimelik bir cümleyi (İyiyim/I'm fine) daha ilk on dakikada belki yirmi ayrı kılıkta kullanması yetmez mi gayet iyi bir yönetmen ve senarist olduğunu anlamaya? Kolay mıdır filmin tamamına sinen o yüksek ritmi yakalamak, o ritmi oluşturan binlerce planı çekmek?

Sözün kısası Crowe'u en çok, elindeki tüm imkanları en akıllıca biçimde kullandığı için severim: Hayat ve sinema konusundaki tüm bilgisini ve yüreğinde köpüren bütün duygularını belli bir dengede kaynaştırmayı becerir, bunlarla yoğurur hamurunu, teknik bilgiyle pişirir, önümüze getirir. Yersiniz. Sorularınız olur belki de, örneğin Claire'in Ben adında bir sevgilisi olup olmadığı netleşmemiştir kafanızda, sormak için bakınırsınız çevreye...

Oysa Crowe çoktan uzaklaşmış, yeni bir projeye dalmıştır.

Bilir çünkü, her sorunun yanıtı zaten vardır.

Film+, sayı: 9, Aralık 2005

Meraklısına:
yazıyı bugün yeniden yayımlarken bir ek yapmak istedim: Bu filmin bunca eleştirilmesinin temel nedeni sıradan bir romantik komedi olarak algılanması ve o türün şablonlarına uymaması... Film analizi filmin adıyla, afişiyle başlar, ilk sahne (özellikle ilk replik) ve tabii ki final çok büyük önem taşır. Bu açıdan bakıldığında bu filmin romantik komedi olmadığı çok belli, Crowe bunu adeta gözümüze sokarak anlatmış zaten: Drew'ün dış sesiyle sunulan final sahnesi balıklardan söz ediyor ve özellikle ayarlanmış en son kelime, filmin asıl konusunu açıklıyor: "Hayat".

Elizabethtown
Senaryo ve yönetim: Cameron Crowe
Yapımcılar: Cameron Crowe, Tom Cruise, Paula Wagner
Oyuncular: Orlando Bloom (Drew), Kirsten Dunst (Claire), Susan Sarandon (Hollie), Alec Baldwin (Phil), Bruce McGill (Bill), Judy Greer (Heather), Jessica Biel (Ellen)
2005 ABD yapımı, 123 dakika
Gösterim tarihi: 4 Kasım 2005
DVD firması: Tiglon / Paramount Pictures

19 Eylül 2011 Pazartesi

Daima

IMDB: 6.2
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 8.0

Her sinemaseverin bu hikayeyi bilmesinde yarar var.

1940’larda yazılmış, yani fantastik sinemanın altın çağında.

Bundan da önemlisi, senaryo Dalton Trumbo’nun kaleminden çıkma, kendisi hala Holivud’un en önemli senaristlerinden biri olarak kabul ediliyor. Aslında sosyalist, fantastik temalarla ilişkisi yok, ama her büyük yazar gibi o da, dokunduğu her şeyi hayata dair en büyük sorularla ilişkilendirmeyi beceriyor.

Büyük stüdyoların –gişe başarısını hedefleyen- “masalsı” yaklaşımıyla Trumbo’nun gerçekçiliği birleşince ortaya benzersiz bir senaryo çıkıyor. Buna “Gone With the Wind – Rüzgar Gibi Geçti”nin yönetmeni Victor Fleming’in ve unutulmaz Spencer Tracy’nin yetenekleri de eklenince, hem türün, hem Holivud tarihinin en özel eserlerinden biri doğuyor.

“A Guy Named Joe”nun çok hayranı var, Steven Spielberg dahil. Neredeyse 40 yıldır dilediği her projeyi gerçekleştirebilecek imkana ve güce sahip, haliyle –“Indiana Jones” gibi istisnalar bir yana- benzersiz ve özgün senaryolarla çalışıyor. Yeniden çevrim yapmaya hiç yanaşmıyor, bu prensibin de istisnası bu film.

Orijinal eser 2. Dünya Savaşı’nda geçiyor, başarılı pilot Pete, bir çatışmada ölüyor, “öbür tarafta”, benzer pozisyondakilerin bir nevi koruyucu melek olarak görevlendirildiklerini öğreniyor. Yetenekli ama deneyimsiz Ted’in hep yanında oluyor, söylediklerini Ted “kafasının içinde” duyuyor ve kendi düşüncesi sanarak uyguluyor, zamanla ustalaşıyor. Fakat Pete’in görevi bununla sınırlı değil: Hala unutamadığı sevgilisi Dorinda ile Ted karşılaşıp birbirlerinden etkilenince Pete, asıl görevinin böyle bir durumla da başa çıkabilmek olduğunu anlıyor. Yani süreç bizzat kendisinin de ruhsal gelişimiyle ilgili.

Eğilimlerinden beklenebileceği üzere Trumbo, bu ana fikri özgürlük temasıyla ilişkilendirmiş, filmin açılış sekansına Pete’in çocuklara uçmanın nasıl bir şey olduğunu anlattığı monoloğu koymuş, “cennette” geçen sahnede “amirinin” Pete’e şunları söylemesini sağlamış: “Gelecekten umudunu kesmeyen biri gerçekten ölmüş değildir. Ve bunu yapmanın sorumluluğunu üstlenmeyen hiç kimse gerçekten yaşıyor sayılmaz” (Bu cümleler, en önemli spiritüel ilkelerden birinin ifadesi: Bir şey hayal etmeden, beklemeden, geleni kabul ederek yaşamak).

“Daima”nın asıl eksikliği de, aslında öykünün ana omurgasını oluşturan “özgürleşme” temasıyla ilişkisini çok sınırlı tutması... Belson’ın senaristliği Trumbo ile kıyaslanabilir seviyede değil, özgün senaryonun değerli pek çok yönüne sırt çevirip komedi unsurlarını artırarak fantezi-gerçeklik dengesini bozmuş, eserin gücünü çok azaltmış. O kadar ki, yönetmenin parlak yeteneği bile filmi belli bir seviyenin üzerine çıkarmaya yetmemiş.

Bugünkü kadar olmasa da 1989’da da dijital efektler epey gelişmişti, buna rağmen Spielberg öykünün yalın gücünün yeterince etkili olacağını düşünüp efektleri minimum seviyede tutmuş, “öbür dünya” tasarımıyla göz boyamaya falan çalışmamış. Tüm filmde reji çok olgun ve –yine- şaşırtıcı derecede usta işi, dünyada az tanınan ama hepsi birbirinden yetenekli üç başrol oyuncusundan aldığı performanslar göz kamaştırıcı.

Zaten Spielberg’in ustalığı sayesinde “Daima” keyifle seyredilen ve manalı bir film oluyor.

Meraklısına:
Tom Cruise oynamayı kabul etmeyince Ted rolü Johnson’a verilmiş. Melek Hap rolü için de Spielberg’in ilk tercihi Sean Connery imiş, o olmayınca karakteri kadına dönüştürmüş ve Hepburn’e teklif etmiş, böylece efsane oyuncu perdede son kez melek rolünde görünmüş.

“Piano” ve “Copycat / Kopya Cinayetler” gibi başarılı filmlerden anımsayabileceğiniz usta oyuncu Holly Hunter, iki melekli projede daha yer aldı: “A Life Less Ordinary / Olağanüstü Bir Hayat” isimli romantik komedideki meleklerden biri oydu. Yapımcılığını da üstlendiği “Saving Grace” isimli TV dizisinde ise canlandırdığı cinayet dedektifinin yardımına bir melek gönderiliyordu.

Açık Gazete, 12 Ağustos 2011

Always / Daima
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Jerry Belson (Dalton Trumbo imzalı “A Guy Named Joe” senaryosundan)
Yapımcılar: Kathleen Kennedy, Frank Marshall, Steven Spielberg
Oyuncular: Richard Dreyfuss (Pete), Holly Hunter (Dorinda), John Goodman (Al), Brad Johnson (Ted), Audrey Hepburn (Hap)
1989 ABD yapımı, 122 dakika
Gösterim tarihi: 28 Eylül 1990
DVD firması: As Sanat

25 Ağustos 2011 Perşembe

Hiroşima Sevgilim

IMDB: 8,0
Rotten Tomatoes: %95
Manalı Filmler: 9,5

Sinema tarihinin kilometre taşlarından biri...

Bu filmin çekiciliği ve gücü, öncelikle temelindeki benzersiz fikirden geliyor: Ölmenin en korkunç ve çirkin, yaşamanın en coşku dolu ve güzel hallerinin sentezi…

Hiroşima, 1959, bir otel odası… Barış temalı bir filmin çekimleri için kentte bulunan Fransız oyuncu Elle, Japon mimar Lui ile sohbet etmektedir. Tek gecelik bir ilişki yaşanmıştır, zaten kadın sonraki gün ülkesine dönecektir. İkisi de evlidirler, üstelik eşleriyle mutludurlar. Yine de ilişkileri umulmadık biçimde derinleşir… O kadar ki, an gelir Elle hayatında ilk kez birine geçmişini anlatır: 2. Dünya Savaşı sırasında, genç bir kızken, coşkulu bir aşk yaşadığı Alman’ı, hem unutmaya, hem canlı tutmaya çalıştığı o düşman gencini…

Dışarda 14 yıl önceki felaketin izleri hala canlıdır: Elle’in gezdiği müzelerdeki, rol aldığı filmde kullanılan afişlerdeki fotoğraflar izleyicinin de gözlerini acıtır: Yanmış bedenler, radyasyon yüzünden biçimini kaybetmiş organlar, dökülmüş saçlar…

İçeride 16 yıl önceki felaketin izleri hala canlıdır: Elle anımsar ve Lui’ye anlatırken, savaş sırasında Nevers’te yaşananlar izleyicinin de yüreğine kazınır: Alman askerin ölümü, o küçük kent işgalden kurtulduğunda Elle’in hain muamelesi görmesi, soğuk bir mahzende sevgilisinin adından başka hiçbir şey bilmeden geçirdiği haftalar, aylar…

Böylece film kişisel acıyla toplumsal trajediyi birleştirir. Seyircisini her ikisinin de en derinine inmeye, en karanlık labirentlerinde dolaşmaya zorlar. Havasızlıktan boğulana veya bir çıkış bulana dek…

O kör kuyuda seyirci Elle’in 1943 ve 1959’da yaşadıklarından o kadar etkilenir ki düşünmek zorunda kalır: Ayrı ülkelerden üç insanın yaşantısı, düşleri, hayalleri, korkuları bu kadar çarpıcı olduğuna göre, bir kente atom bombası atıp 9 saniye içinde 140 bin kişiyi öldürmeye kimin ne hakkı var, kim nasıl açıklayabilir bu kıyımı?

Senaryoda Duras, bilinen öyküleme tekniklerine sırt çevirip belleğin akışını izleyen, hayli şiirsel bir anlatı kurar. Ve Resnais olağanüstü biçimde cesurdur, metni filme aktarırken, sadece hikayeye ve işlenen temalara sadık kalır, onları iyi aktarmak adına, -hele de zamanı için- çok ileri, hayli uç sayılabilecek teknikler uygular: Doğrusal akış izlemeyen, hatta çok kısa geriye dönüş sahneleriyle sık sık bölünen bir anlatı, şok kurgu, belgesel görüntülerin kurmacayla iç içe kullanılması, bazı sahnelerin mizansene değil fotoğrafa (birbiriyle bütünleşmeyen planlara) yaslanması gibi…

Sonuçta ortaya benzersiz bir film çıkar, 60 yıl sonra da dimdik ayakta kalmayı başaran bir anıt, dahiyane yazıldığı ve ustaca yönetildiği için seyircisinde kişisel bir atom bombası etkisi yapan savaş karşıtı bir belge…

Ödülleri:
En İyi Özgün Senaryo dalında Oskar’a aday gösterildi, Altın Palmiye için yarıştı.
Ayrıca 3 ödül ve 3 adaylık.

Açık Gazete, 5 Ağustos 2011

Meraklısına:
O tarihten önce çoğu kısa metrajlı 30’a yakın film çekmiş olan Resnais, atom bombasıyla ilgili bir belgesel yapmak üzere çalışmaya başlayınca düşüncesini değiştirmiş ve kurmaca bir senaryo yazması için Duras’la iletişime geçmiş… Biraz da bu yüzden belgeselle kurmacanın benzersiz bir sentezi olan film o kadar ses getirdi ki Resnais’ı da dünya çapında üne kavuşturdu, yirmiye yakın sinema filmi içinde de hala en ünlüsü “Hiroşima Sevgilim”…

Filmin senaryosu da ülkemizde yayımlandı. Üstelik Cevap Çapan çevirisi, kaçırmayın.

Hiroshima Mon Amour / Hiroşima Sevgilim
Yönetmen: Alain Resnais
Senaryo: Marguerite Duras
Yapımcılar: Anatole Dauman, Samy Halfon
Oyuncular: Emmanuelle Riva (Elle), Eiji Okada (Lui), Stella Dassas (Anne), Pierre Barbaud (Baba), Bernard Fresson (Alman sevgili)
1959 Fransa, Japonya ortak yapımı, 90 dakika, siyah beyaz
DVD firması: As Sanat

10 Temmuz 2011 Pazar

Yağmurdan Önce

IMDB: 8.0
Rotten Tomatoes: % 83
Manalı Filmler: 9.5

Bob Dylan ünlü şarkısında “A Hard Rain’s Gonna Fall” diyordu, yani, “Sıkı bir yağmur bastıracak birazdan”… O güzelim dizeyi anımsarsınız belki: “I saw guns and sharp swords in the hands of young children” (Küçük çocukların ellerinde tüfekler ve keskin kılıçlar gördüm).

Milcho Manchevski’nin yazıp yönettiği “Yağmurdan Önce” bu şarkıyı anımsatıyor. Belki de tüm her şey olup bittikten sonra, ortalığı temizlemek istercesine sıkı bir yağmur yağdığı için…

Beklenen yağmur sonunda yağar ama her şeyi temizlemesi mümkün müdür? Anlatılanlar insanoğlunun en karanlık ve vahşi taraflarına ait öykülerse ve makineli tüfekler art arda ölüm saçıyorlarsa bu pisliği temizlemeye sıkı bir yağmur da yetmeyecektir. Alex’in cansız bedeni toprakta yatarken, onun öldürülmesinin içimize saldığı hüznü pekiştirmekten başka bir işe yaramayacaktır yağmur…

Filmin yağmura yaslanması sadece adından ve Alex’in bedenine düşen damlalardan dolayı değil. “Pisliği temizlemek” de, hoş ama romantik bir gerekçelendirmeden öte gitmiyor aslında… Manchevski’nin filmi tüm bu öykülerin geçtiği o kırsal bölgede yağmurun anlamı üzerine düşündürüyor. Yağmur doğanın canlanması, ekinlerin serpilip büyümesi demek; köylülerin belki de en önemli gereksinimlerinden biri; uğruna toplu dualara çıkılan, erişilmesi güç olabilen bir şey… Oysa artık Makedonya’da köylülerin elinde dirgen değil otomatik silahlar var. Yağmur artık gürbüz ekinlerin üzerine değil, cansız bedenlerin üzerine yağıyor. Orada artık köylülerin yağmurdan ve ekinlerinden daha önemli düşünceleri var: Dikkatlerini her an patlayabilecek bir Müslüman-Hıristiyan savaşına vermiş durumdalar. Herhangi bir köşeden ölümün ansızın çıkabileceğini düşünürken hasada kim aldırır ki?

Alex’in doktor kuzeninin dediği gibi “Savaş bir virüstür” belki de… Ne olduğunuzu anlayamadan esir alır sizi bir hastalık gibi. Beyninizi ele geçirir, öldürmeyi emreder. Ve insanlar hasadı, ekinleri, aşk ve düğünleri bırakıp savaşı, ölümü, kanı düşünmeye, daha kötüsü düşlemeye başlarlar.

Manchevski’nin eseri savaş gerçeğini iyi anlatan bir film. Ama yalnız bunu değil, başka şeyleri de anlatıyor, izleyicisini yaşamın anlamı üzerine düşünmeye zorluyor. Gittiğiniz herhangi bir lokantada, karınızla boşanma meselesini tartışırken, rast gele sağa sola ateş eden bir deli tarafından ya da kendi adamlarınızın elinden küçük bir kızı kurtarmak isterken ölmek mümkünse şu dünyada, ölüm böylesine anlamsız, hatta düpedüz saçma bir biçimde bulabiliyorsa insanoğlunu, hiçbirimizin “damda uyuklayan kedi”den farkımız yok demektir; delinin birinin nedensiz açtığı ateş sonucu yaşamımızı yitirmemiz an meselesidir.

Manchevski, “Sözcükler”, “Yüzler” ve “Resimler” başlıklı üç bölümden oluşan filmiyle, şiddetin günlük yaşama girebilmesi açısından Bosna-Hersek, Çeçenistan, Ruanda ya da dünyanın herhangi bir başka “gelişmemiş” bölgesiyle İngiltere gibi bir uygarlık merkezinin aynı olduğunu gösteriyor. Kişisel bir ikilemin kıskacında kalan genç rahibi ve yıllar sonra memleketine dönen fotoğrafçıyı temel alan öykülerde ölüm kaçınılmaz, o insanların yaşamlarının kuytu bucağında gizli, onlarla birlikte yaşayan bir şey. İmkansız bir aşkı anlattığı öyküdeki ölüm ise, belki o kadar kaçınılmaz değil ama öyküdeki hüznü pekiştiriyor.

Kuşkusuz filmin en ilgi çekici tarafı “dairesel” kurgusu. Manchevski filmi oluşturan üç öyküyü iç içe geçirerek anlatırken, belli bir noktadan başladığı filmini yine aynı noktaya dönerek, bir başka deyişle açılış sahnesiyle bitiriyor (Anne’ın baktığı fotoğraflar arasında, henüz o sırada gerçekleşmemiş birinci öyküdeki olaylara ait resimlerin de olması, küçük bir zaman sıçramasına neden oluyor… Manchevski’nin küçük, ancak meraklısının dikkatini çekebilecek düşünsel hınzırlığı…). Bu tarz kurguya son yıllarda Tarantino’nun filmlerinde de rastlamıştık ve doğrusu örneğin “Pulp Fiction-Ucuz Roman”la kıyaslandığında “Yağmurdan Önce”nin öyküsünün kurgusu önemini yitiriyor. Ama Manchevski’nin çabasında başka bir değerli yön var: Filmini açılış sahnesiyle bitirmekle, Pink Floyd’un bir dönemki albümlerinde yaptığı gibi, yaşamın (müziğin/filmin) hiç bitmeyeceği, hep aynı tonlarla sürüp gideceği gibi bir anlama ulaşıyor. “Dünyada bir şeyler değişmedikçe, içinde bulunduğumuz şu kısır döngü sürüp gidecek ve insanlar birbirlerini boğazlamayı sürdürecekler” demek istiyor sanki.

Sinema Gazetesi, Yıl: 2, Sayı: 92, 3 Haziran 1995

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Oskar adayı, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülü
Ayrıca 11 ödül ve 2 adaylık.


Before the Rain / Yağmurdan Önce
Senaryo ve yönetim: Milcho Manchevski
Yapımcılar: Judy Counihan, Cedomir Kolar, Sam Taylor, Cat Villiers
Görüntü yönetmeni: Manuel Teran
Müzik: Anastasia (Zlatko Origjanski, Zoran Spasovski, Goran Trajkovski, Dragan Dautovski)
Oyuncular: Katrin Cartlidge (Anne), Rade Serbedzija (Alex), Gregoire Colin, Libani Mitevska, Jay Villiers
1994 İngiltere, Fransa, Makedonya ortak yapımı, 115 dakika
Gösterim tarihi: 19 Mayıs 1995
DVD firması: Kanal D Home Video

6 Mayıs 2011 Cuma

Onibaba

Korku öğelerini ve cinselliği kullanışı bakımından da, ama asıl insan ruhunun karanlık labirentlerinde fütursuzca dolaşması açısından bir öncü eser…

IMDB: 8,0
All Movie: 4,5 yıldız
Rotten Tomatoes: % 82
Manalı Filmler: 9,0
Steven Jay Schneider’ın “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” listesinde

Kaneto Shindo’ya saygıyla…
(28 Nisan 1912 - …)


Ortaçağ’da doğa daha korkunçmuş, şimdiki kadar kontrol edilemediği için.

İnsanlar daha cahilmiş, bilim bugünkü kadar ileri olmadığı için.

Devlet ve yasalar bugünkü kadar gelişmiş değilmiş, daha savunmasızmış insanlar, daha fazla korkuyorlarmış, bu yüzden de daha korkunç işler yapıyorlarmış.

Tüm bunları çok az diyalogla, ama yoğun bir sinema diliyle anlatıyor “Onibaba”.

Zamanının hayli ilerisindeymiş bu film, hala dimdik ayakta…

14. yüzyıl, Japonya… Bitmek bilmez savaşlar ülkeyi harabeye çevirmiştir, insanlar aç ve umutsuzdur. Savaşa götürülen Kichi’nin annesi ve genç karısı, evin yakınlarına yolu düşen savaşçıların (gerekirse onları öldürerek) giysi ve silahlarını Ushi’ye pirinç karşılığı satarak hayatlarını sürdürmektedirler. Komşuları Hachi savaştan döner, anlattığına göre kaçmıştır, Kichi de ölmüştür. Hachi ile artık kocasını beklemesi gerekmeyen Genç Kadın arasında bir ilişki başlar. Gelininin Hachi’yle evlenerek kendisini yapayalnız bırakmasından ürken Yaşlı Kadın, biraz da ilişkiyi kıskandığı için onları engellemeye, Gelin’i korkutmaya çalışır. Üçü, adım adım trajik sona yaklaşırlar…

Kadınları dini konularda cesaretlendirme amacıyla tasarlanmış ünlü bir Budist kıssadan hareketle yazılan “Onibaba”, 2. Dünya Savaşı sonrasında Japon toplumunda oluşan ahlaki yozlaşmayı anlattığı düşünülen bir film. Gerçekten de tüm karakterler “öldür ki öldürülmeyesin” prensibiyle hareket ederler, hiçbir erdemleri, hiçbir inançları kalmamış gibidir.

İnsanları bu hale getiren savaş, her biri bir dakika bile sürmeyen birkaç küçük çatışma sahnesi dışında hiç gösterilmez filmde; ama etkisi hep hissedilir. Ana karakterlerin adeta ruhunu ezer, o yüzdendir ki bir duruşları varsa hayat içinde, o da savaş karşıtı olmaktır, “bunun onların savaşı olmadığını” konuşurlar.
Atmosferi çok etkileyicidir “Onibaba”nın; insan boyunda sazlıklarla kaplı bataklık, etkileyici yüzler ve ifadeler, muhteşem gölgelerle dolu siyah beyaz görüntüler, temelde çığlığa benzer insan sesleri ve davul ritimlerinden oluşan müziği ile benzersiz bir dünyayı tasvir eder, adeta cehenneme davet eder seyircisini...

Korku öğelerini ve cinselliği kullanışı bakımından da, ama asıl insan ruhunun karanlık labirentlerinde fütursuzca dolaşması açısından bir öncü eserdir…

Filmde hayalet, canavar vb korku öğeleri yoktur; tam da bu yüzden eşsizdir “Onibaba”: Sıradan insanların ne kadar korkunç olabildiğini göstermeye cüret etmiştir…

Ödülleri:
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Yoshimura) ve Görüntü Yönetmeni dallarında Blue Ribbon Ödülü.

Meraklısına:
Japon kültüründe “Onibaba”, ihtiyar kadın kılığında insanlara görünen ve onları yiyen canavarların adıymış, filmin ismi buradan geliyor.

Filmde sözü edilen iç savaş, neredeyse 50 yıldan fazla sürmüş.

Üretken bir sanatçı olan Kaneto Shindo’nun 150’den fazla senaryoda adı bulunuyor, 44 uzun metrajlı film çekti. 99 yaşında –henüz gösterime girmeyen- “Ichimai no hagaki”yi tamamladı.


Shindo’ya göre maskenin onu takanlarda yaptığı değişiklik, atom bombası kurbanlarında oluşan figür bozukluğunu simgeliyormuş.

Fragmanı

Benzer filmler:
"Ugetsu Monogatari" (Kenji Mizoguchi, 1953)
"Kwaidan" (Masaki Kobayashi, 1964)
"Throne of Blood / Kanlı Taht" (Akira Kurosawa, 1957)
"Woman of the Dunes" (Hiroshi Teshigahara, 1964)

Devil Woman / Onibaba
Senaryo ve yönetim: Kaneto Shindo
Yapımcılar: Hisao Itoya, Tamotsu Minato, Setsuo Noto
Oyuncular: Nobuko Otowa (Kichi'nin Annesi), Jitsuko Yoshimura (Kichi'nin Karısı), Kei Satô (Hachi), Jûkichi Uno (Samuray general), Taiji Tonoyama (Ushi)
1964 Japonya yapımı, 103 dakika, siyah beyaz.

Mutluluğun Peşinde

IMDB: 7,3
Meta Critic: % 76
Rotten Tomatoes: % 87
Manalı Filmler: 8,5

Bu filmin ana karakterleri “mutluluğun peşinde” değiller, çok büyük bir mutsuzluğu atlatmaya çalışıyorlar. 4 yaşındaki oğulları Danny 8 ay önce ölmüş, hayatları alt üst olmuş, onsuz yaşamaya alışmaya uğraşırken bir yandan da “bu neden bizim başımıza geldi?” türünden sorulara yanıt arıyorlar.

Filmin özgün ismi daha anlamlı: “Tavşan deliği” anlamına geliyor, “Alice Harikalar Diyarında” göndermesi çok açık. Aslında buna gönderme demek yanlış, Lindsay-Abaire, eserinin ana temalarını irdelerken ünlü kitabı kullanıyor, ondan yardım alıyor.

Kitapta Alice, beyaz tavşanı ilk gördüğünde nehir kenarında bir bankta oturmaktadır, Becca da Jason’ın yazdığı “Rabbit Hole” çizgi romanını onunla bir bankta otururken görüyor, paralel evrenler hakkında sohbet ediyorlar. Becca başka bir alemde mutlu bir hayat sürüyor olması olasılığından hoşlanıyor.

Böylelikle “Rabbit Hole” benzer süreçleri inceleyen eserlerden farklı bir pozisyon edinmiş oluyor. Amacının sadece mutsuzluğu aşmaya çalışma sürecini anlatmak olmadığı çok belli, hayatın anlamına ilişkin bir sorgulama var burada, adeta seyirciye şöyle sesleniyor: hayat sandığımızdan çok daha geniş olabilir, o nedenle yaşadığın tek şey bu mutsuzlukmuş gibi davranmayabilirsin...

Mecazi anlamıyla alındığında Becca başka açılardan da Alice’i andırıyor, örneğin kendi gözyaşlarında yüzmesi veya fiziksel olarak küçülüp büyümesi gibi (ilgili İngilizce deyimleri düşünürsek)… Fakat bunlardan daha önemli bir buluşu var Lindsay-Abaire’in: Alice ile Becca arasındaki paralellikleri bilinçli koymuş olmasına rağmen ana karakterini “harikalar diyarı”na yollamıyor. Hatta kaçmakla ilgili her olasılığı dışlıyor. Ana karakterlerinin uyuşturucuya sarılmalarından, yeni bir bebek yapmalarından veya teselliyi başka kadınların kollarında aramalarından da yana değil, bu mutsuzluğun tek bir çözümü olduğunu söylüyor: Zaman (Becca’nın annesi Nat’le yaptığı konuma çok anlamlı).

Tabii ki gayet iyi çekilmiş ve oynanmış, son derece başarılı bir film bu, ama asıl puanları senaryosu sayesinde alıyor: Yalın, ama hayli gerçekçi, insanlık hallerini başarıyla sergileyen ama sergilemekle de yetinmeyen bir metin yazmış Lindsay-Abaire.

O kadar cesur ve bilge bir yazar ki, hayat denen “harikalar diyarı”nın en umutsuz hallerini büyüteç altına almaya cüret edebilmiş ve –filmlerde- nadir rastlanan önerileri var.

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında Oskar adayı
Ayrıca 16 adaylık

Meraklısına:
David Lindsay-Abaire’in oyunu Tony ödülüne aday gösterilmiş ve Pulitzer kazanmıştı.

Seçme replikler:
Becca (annesine, acıyı kastederek): Hiç geçmiyor mu?
Nat: Hayır… Bende geçmedi en azından. 11 yıldır devam ediyor. Geçmiyor ama… değişiyor…
Becca: Nasıl?
Nat: Bilmiyorum… Ağırlığı değişiyor sanırım. Bir noktada dayanılır olmaya başlıyor... Başka bir şeye dönüşüyor. İçinde tutabiliyorsun. Cebinde bir tuğla taşır gibi taşıyabiliyorsun... Hatta bir süreliğine unutabiliyorsun bile. Sonra tekrar çıkıyor ortaya. Korkunç oluyor. Ama her zaman değil. Öyle bir şey ki... sanki oğlunun yerinde artık o acı var. Bundan hoşlanmıyorsun ama devam ediyorsun. Asla geçmiyor… ki...
Becca: Devam et?
Nat: Ki aslında geçmemesi daha iyi…

Benzer filmler:
"Amish Grace" (Gregg Champion, 2010)
"La Stanza Del Figlio / Oğul Odası" (Nanni Moretti, 2001)
"Ordinary People / Sıradan İnsanlar" (Robert Redford, 1980)
"What Dreams My Come / Aşk İçin" (Vincent Ward, 1998)

Rabbit Hole / Mutluluğun Peşinde
Yönetmen: John Cameron Mitchell
Senaryo: David Lindsay-Abaire (Kendi oyunundan)
Yapımcılar: Nicole Kidman, Gigi Pritzker, Per Saari, Leslie Urdang, Dean Vanech
Oyuncular: Nicole Kidman (Becca), Aaron Eckhart (Howie), Dianne Wiest (Nat), Miles Teller (Jason), Tammy Blanchard (Izzy), Sandra Oh (Gaby)
Gösterim tarihi: 22 Nisan 2011
2010 ABD yapımı, 91 dakika.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Beni Asla Bırakma

IMDB: 7,3
All Movie: 3 yıldız
Meta Critic: % 69
Manalı Filmler: 8,5

Etkileyici bir karakter analizi yapan “One Hour Photo / Baskı” senaryosu, diğer özellikleriyle pek de parlak bir iş değildi. Yine de film çok başarılıydı çünkü yönetmen koltuğunda Mark Romanek oturuyordu.

Klip yönetmenliğinden gelmesine karşın, böyle bir sanatçıdan bekleyebileceğiniz her şeyin dışında durur Romanek; şok kurgu, baş döndürücü kamera hareketleri, çarpıcı efektler vs yoktur filmlerinde.

Zaten bunlara ihtiyacı da yok; ortalama bir senaryoyu etkileyici bir filme dönüştürebiliyor, temaları ve dramaturjiyi doğru algılıyor, muhteşem bir film tasarlıyor ve kotarıyor.

Bu söylediklerim “Beni Asla Bırakma” için de geçerli.

Durgun bir su gibi bu film, finale doğru şırıl şırıl akıyor. Aynen “Baskı” gibi, dev dalgalar yok, korkunç rüzgarlar esmiyor. Usul usul, bir annenin çocuğuna masal okuması gibi mırıl mırıl; fakat dipteki tortuyu, acıyı hissettirerek…

Seyirciyi tokat gibi sarsan bir film değil bu, ama içine işliyor.

Aynen James Ivory başyapıtı “The Remains Of The Day / Günden Kalanlar” gibi… Ki o da bir başka Ishiguro romanından uyarlanmıştı.

“Beni Asla Bırakma”, 5 yıl önceki “Ada” gibi, organlarının kullanılması amacıyla yetiştirilen klonların yaşamlarına eğiliyor. Fakat “Ada” macera sahneleriyle dolu bir filmdi, karşı uçtaydı, ana temanın hayata dair söyledikleri onca gürültü patırtı arasında kayboluyordu.

“Beni Asla Bırakma” da çok konuşkan bir film değil, ama ana temasını iyi işliyor. Repliklerden ziyade yüzlerle, hayatın küçük anlarıyla… Ölmeye hazırlanma, bir sevdiğini kaybetme, klon olduğunu bilmenin verdiği eziklik vb birleşip sonuçta yaşamaya dair bir büyük övgü oluşturuyorlar.

Külliyen manalı…

Ödülleri:
En İyi Kadın Oyuncu dalında İngiliz Bağımsız Film Ödülü (Carey Mulligan)
Ayrıca 1 ödül ve 15 adaylık

Meraklısına:
Filme temel oluşturan eser, Time dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 100 Romanı” listesinde yer aldı.

Filme çekilen Ishiguro romanlarının ikisi de ülkemizde yayımlandı, yazarın başka eserleri de piyasada bulunuyor.

Tommy’nin Kathy’ye hediyesi olan albüm, Judy Bridgewater isimli hayali bir şarkıcıya ait. Filmde birkaç kez çalınan “Never Let Me Go”, Jane Monheit tarafından yorumlanmış.

Benzer filmler:
La Mort En Direct / Ölümü Beklerken” (Bertrand Tavernier, 1980)
The Island / Ada” (Michael Bay, 2005)
Gattaca” (Andrew Niccol, 1997)
Ikigami” (Tomoyuki Takimoto, 2008)

Never Let Me Go / Beni Asla Bırakma
Yönetmen: Mark Romanek
Senaryo: Alex Garland (Kazuo Ishiguro’nun romanından)
Yapımcılar: Andrew Macdonald, Allon Reich
Oyuncular: Carey Mulligan (Kathy), Andrew Garfield (Tommy), Keira Knightley (Ruth), Izzy Meikle-Small (Çocuk Kathy), Charlie Rowe (Çocuk Tommy), Ella Purnell (Çocuk Ruth), Charlotte Rampling (Bayan Emily)
2010 ABD-İngiltere ortak yapımı, 103 dakika.
Gösterim tarihi: 29 Nisan 2011
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox