Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

13 Ekim 2011 Perşembe

Sibirya Ekspresi

Film boyunca ilerleyen ana izlek ise “şuur”, yani yaşama ilişkin bilinç, hayatın tüm olumsuz taraflarının da farkında ve bilincinde olarak, ama saflığını yitirmeden, rastladığın her şey ve herkese şefkatle yaklaşarak yaşamak…

IMDb: 6.8
Meta Critic: % 72
Manalı Filmler: 8.0

Öncesinde 5 uzun metrajı vardı, ama Brad Anderson’ı dünyaya tanıtan “El Maquinista” (2004) oldu. Bağımsız filmler çeken bir yönetmen için rüya gibi bir projeydi “Makinist”, çok ilgi gördü, epey konuşuldu. Ve fakat ana konu, başrolü üstlenen Christian Bale oldu, rolü için 30 kilo zayıfladığı vs yazıldı çizildi, Bale’in oyunculuk başarısı geri kalan her şeyi gölgede bıraktı. Oysa “Makinist” Anderson’ın sinemasal bir dünya yaratma yeteneğini de gösteren bir filmdi. Ayrıca varoluşçuluğa ilgi duyduğu anlaşılıyor, oyuncu yönetimi, ışık, film ritmi ve kurguya olağanüstü hakimiyeti dikkat çekiyordu. Yönetmenin hayranlık duyduğu iki dev sanatçıya, Hitchcock ve Dostoyevski’ye yaptığı göndermeler de önemliydi, özellikle Dostoyevski etkisi yoğundu filmde: Bale’in canlandırdığı Trevor’ın, “Budala”yı okuduğu görülüyor, yan hikayelerden biri “Öteki”nin izinden gidiyor, suç ve vicdan azabı temalarına odaklanan ana öykü, “Suç ve Ceza”nın kalite ve lezzetine ulaşmaya çalışıyordu.

Sonuçta Anderson, çok düşük bütçeyle tipik Hitchcock eserleri yapısında bir film kurma başarısıyla ünlendi: Sıradan ve masum bir insanın kendini içinde bulduğu, sıra dışı, tehlikeli, çoğunlukla ölümcül yönleri olan, kontrol edemediği, hatta anlayamadığı, gerilimli bir maceradan sağ kurtulma çabası… 1970’lerde “Three Days of the Condor / Akbabanın Üç Günü” gibi politik gerilimler ve 80’lerde “Die Hard / Zor Ölüm” serisi gibi eserlerin öncülüğüyle bu yapı ciddi bir evrim geçirmiş, ama temel özelliği gene de değişmemişti: Maceranın kökeni “dışarısı” idi; ana kahramanımız, kendisiyle hiçbir ilişkisi olmayan, “kirli” bir dünyaya girmek zorunda kalır, birtakım kötü niyetli adamların yol açtığı bir fırtınada savrulurdu. “Makinist”in film teorisi açısından devrimci sayılması gereken yönleri, Dostoyevski temalarıyla ilişkiliydi: Macerayı başlatan dış değil, iç dünya idi, daha doğrusu “dışarıda” olup bitenlere karşı “içerde” yaşanan tepki… Ayrıca ana kahraman masum biri değil, vicdan azabından muzdarip bir anti-kahraman idi…

Yönetmenin yeni filmi “Transsiberian”, gene Hitchcock ve Dostoyevski etkileri belirgin olsa da, ilk bakışta “Makinist”e hiç benzemiyor, büyük bölümü Çin ve Rusya kırsalında ilerleyen bir trende geçen, büyük bütçeli, gösterişli macera sahnelerine de yer veren bir film var karşımızda. Öte yandan “Sibirya Ekspresi”, temaları itibarıyla, tipik bir Brad Anderson filmi…

Film hakkında kalem oynatan neredeyse herkesin “Strangers on a Train”, “A Lady Vanishes”, “North By Northwest” gibi klasik Hitchcock filmlerini anımsaması çok doğal, ama filmin “bağımsız yapım” olduğunu atlamamak gerekiyor. Dünya sinemasını yakından izleyen herkes bilir ki “Makinist” gibi bir filmi yapmayı başaran bir yönetmene Holivud’un kapıları ardına kadar açılır, hemen ertesi yıl, yüksek bütçeli ve -genelde- abuk sabuk bir gerilim-aksiyonun afişinde adına rastlanır. Brad Anderson bağımsız kalmayı tercih etti, bunun bedelini de ödedi, bir sonraki filmini gerçekleştirebilmesi yaklaşık 3 yıl sürdü ama, değerdi, özgürlüğünü koruması ve kendine özgü bir film yapması ancak bağımsız kalmasıyla mümkün olabilecekti.

Holivud, hele de başarıyla modernize edilebilmişse klasik Hitchcock yapısındaki senaryoları çekmeye hep meyillidir, ama Dostoyevski temalarıyla uzlaşması neredeyse imkansızdır. Hele de yüksek bütçeli filmlerde Holivud için hareket önemlidir, psikolojik ve felsefi derinlik sağlamak amacıyla maceranın ritminin düşürülmesine sıcak bakmaz. Anderson ise asıl bunlarla ilgileniyor: Kendi dışındaki dünyanın pisliği ve yozlaşmış kişilikleriyle karşılaşan ana karakterin nasıl değiştiği ve (küreselleşen) “kirli” dünyada nasıl var olunacağı sorunsalıyla… Verdiği röportajlarda, Ben Kingsley’in canlandırdığı Grinko karakterinin “Suç ve Ceza”daki müfettişten hareketle yaratıldığını söylüyor, zaten bu esinlenme çok belirgin, ama “Sibirya Treni”, içeriği açısından “Budala”nın temalarına daha yakın. Ve “Suç ve Ceza”nın ikinci cildine, yani “suç” değil, “ceza” kısmına, “ruhun arınması” (ve huzura kavuşma) temasına... Filmin ikinci, ana kahramanlar Roy ve Jessie’yi ilk gördüğümüz sahnesinde masumiyet ve şefkat temalarına vurgu yapılması çok anlamlı, nitekim öykünün tüm virajları Jessie’nin, -çok sonraları edindiği- etik değerlerini ve huzurunu koruma çabası, istemeden suç işlemesi ve vicdan azabı çekmesi sayesinde oluşuyor. Özellikle finalde, -hissettiği şefkatin sonucu olarak- macera sırasında epey zarar gören Abby’nin bir tür tazminat almasını sağlaması, böylece kendi kefaretini de ödemesi, yine Dostoyevski evreniyle paralellikler taşıyor. Hikayenin tüm iniş çıkışları arasında, bu saydığım temalarla beraber, tüm film boyunca ilerleyen ana izlek ise “şuur”, yani yaşama ilişkin bilinç, hayatın tüm olumsuz taraflarının da farkında ve bilincinde olarak, ama saflığını yitirmeden, rastladığın her şey ve herkese şefkatle yaklaşarak yaşamak…

Sonuç olarak Anderson’ın ilk yüksek bütçeli, ana akım filmi olan “Sibirya Ekspresi”, hem benzerlerinden bir hayli farklı, hem de her şeyiyle o kadar başarılı ki yönetmen aynı çizgiyi sürdürmeyi uygun görürse, 4-5 yıl-film sonra “tipik Anderson yapısı”ndan söz etmek mümkün olabilecek.

Sinema, Ocak 2009

Transsiberian / Sibirya Ekspresi
Yönetmen: Brad Anderson
Senaryo: Brad Anderson, Will Conroy
Yapımcılar: Julio Fernández, Todd Dagres
Oyuncular: Woody Harrelson (Roy), Emily Mortimer (Jessie), Ben Kingsley (Grinko), Kate Mara (Abby), Eduardo Noriega (Carlos)
2008 Almanya, İngiltere, İspanya, Litvanya ortak yapımı, 111 dakika Gösterim tarihi: 19 Aralık 2008
DVD firması: Rema Film / D Productions

4 Ekim 2011 Salı

Paul

IMDB: 7,1
Rotten Tomatoes: % 72
Manalı Filmler: 8,5

Sonunda bu da yapıldı.

İyi ki de yapıldı.

Amerikan halkı ve Holivud uzaylı istilası temasını öylesine abarttı ki bu kültür sanki tüm dünyaya aitmiş gibi algılanır oldu. Aslında iyi, yararlı uzaylı karakterleri işleyen önemli eserler yapılmasına karşın, istila temasını işleyen “V” ve “4400” gibi diziler, “Indepence Day / Kurtuluş Günü” gibi kof filmler çok daha fazla ilgi görüyor. Haliyle popüler kültür bu temayı işlemeye, bu korkuyu çoğaltmaya devam ediyor.

Steven Spielberg’in yönettiği muhteşem “War Of The Worlds / Dünyalar Savaşı”, usta işi senaryosu ve yönetmenin ana akım sinema dili ve tekniğine olağanüstü hakimiyetine rağmen özellikle gençler için “fazla yukarda” kaldı; onlara, onların anlayacağı dille seslenen, daha hafif bir esere ihtiyaç vardı.

“Paul” bu boşluğu dolduruyor, seyirciye ayna tutuyor, içinde yetiştiği kültürden otomatikman aldığı ve “gerçek” kabul ettiği şeyleri yüzüne vuruyor. Üstelik bunu hayli genç işi bir üslupla, fena halde dalga geçerek yapıyor.

Daha da önemlisi, sadece uzaylı kültürüyle ilgili bir film değil bu, hayli geniş hacimli: örneğin sığ din algısından ABD’de hayli yaygın olan ünlülerle ilgili komplo teorilerine kadar uzanıyor, gizli teşkilatlar, derin devlet gibi konularda ortalama Amerikalı’nın algılayış biçimi ve inançlarıyla, saygı duyduğu çizgi romanlar ve bilimkurgu eserleriyle alay ediyor. Tabii ki sinema da eleştiri oklarından nasibini alıyor (“X Files / Gizli Dosyalar”dan “Mac and Me”ye çeşitli filmlere gönderme yapılmış, hatta “Alien / Yaratık” serisinde canavar uzaylıyla mücadele eden Sigourney Weaver’a rol verilmiş).

70’lerde Woody Allen ve Mel Brooks yıkıcı mizahın nefis örneklerini vermiş, seyirciyi filmlerdeki klişelerle yüzleştirmişlerdi. “Paul” o filmlerin yolunu izliyor.

Üstelik çok bilinçli kotarılmış, tam nereye ait olduğunu iyi biliyor: 1938’de Superman karakterini yaratan çizgi romancıların, 1951’de “The Day the Earth Stood Still / Dünyanın Durduğu Gün”le insanlığın en ciddi sorunlarını gündeme getiren Robert Wise’ın ve tabii ki 1982’de “E.T. the Extra-Terrestrial” ile algıları sarsan Spielberg’in yanında saf tutuyor.

Andığım bu eserler Amerikalıların abartılı uzaylı korkusuna karşı durmuş, uzaylıların ille de kötü niyetli olması gerekmediğini anlatmaya çalışmışlardı. Bu bakış açısını sahiplenen “Paul” daha da ileri gidiyor, uzaylıyı gerçek bir kişiliğe dönüştürüyor. O kadar ilginç ve başarılı bir karakter çalışması yapılmış ki, Paul’u iyi veya kötü diye sınıflamak imkansız.

Dahası var: İlk kez bir film, evrenin merkezinde olmadığımızı bu kadar net biçimde vurguluyor; bundan evvelki her uzaylı filminin dünya dışı canlılara insanın gözüyle baktığını idrak etmemizi sağlıyor: Ya bize yardıma gelmişlerdi veya istilaya. Paul’unsa bunlarla ilgisi yok, aslına bakarsanız dünya da, insanlık da çok da umurunda değil… Aynen E. T. gibi o da bilimsel görevle gelmiş ve tek istediği evine dönmek.

“E. T.” büyük yönetmenin insanlığa bir armağanıydı. 1977’de Spielberg “Close Encounters of the Third Kind / Üçüncü Türle Yakınlaşmalar”la “kötü uzaylı” algısına ciddi bir darbe indirmiş, uzaylılarla ilişkimizde korkunun tek seçenek olmadığını söylemişti… “E. T.” bir adım ötesiydi, bizden çok daha ileri bile olsalar uzaylılarla sevgi ilişkisi kurabiliriz, diyordu. Bu cümleyi temellendirmek için Spielberg uzaylı karakterini “küçük bir çocuk” gibi tasarlamıştı. Yetişkinlerin algısının ve onların kurduğu uygarlığın böyle bir sevgi ilişkisine hazır olmadığını, bunu ancak çocukların yapabileceğini iddia eden bir filmdi “E. T.”.

Paul ise bir “kişi”; E.T.’nin büyümüş hali gibi, artık delikanlı olmuş, dünyayı ve insanları epey tanımış, neyi ciddiye alacağını, neyi almamak gerektiğini öğrenmiş ve sigarasıyla, argosuyla, şakaları ve eleştirel düşünceleriyle hayli “serin takılıyor”…

Ana karakteri aracılığıyla film de seyircisine –özellikle gençlere- aynı tavrı öneriyor: Tüm bu teorileri, ana kültürün size söylediklerini o kadar da ciddiye almayın, takılın…

Paul
Yönetmen: Greg Mottola
Senaryo: Nick Frost, Simon Pegg
Yapımcılar: Tim Bevan, Eric Fellner, Nira Park
Oyuncular: Simon Pegg (Graeme Willy), Nick Frost (Clive Gollings), Jane Lynch (Pat Stevens), David Koechner (Gus), Jesse Plemons (Jake), Seth Rogen (Paul'ün sesi), Jason Bateman (Ajan Zoil), Sigourney Weaver (büyük patron), Kristen Wiig (Ruth Buggs), John Carroll Lynch (Moses Buggs)
2011 ABD, İngiltere ortak yapımı, 109 dakika
Gösterim tarihi: 8 Temmuz 2011
DVD firması: As Sanat

30 Eylül 2011 Cuma

Sessizlik

IMDb: 7.9
Rotten Tomatoes: % 92
Manalı Filmler: 9.0

Bergman sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri. En İyi Yabancı Film Oskarını tam 3 kez kazandı, ayrıca 9 Oskar adaylığı var. 5 kez Altın Palmiye için yarıştı, 1997’de “Palmiyelerin Palmiyesi” ödülüne değer görüldü. “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” seçmesinde 10 filmiyle yer aldı.

Steven Spielberg şöyle demişti: “Ona her zaman imrendim. Keşke onun kadar büyük bir sinemacı olabilseydim, ama bu imkansız. Ondaki sinema aşkı bana vicdan azabı yaşatır”.

O aşk Bergman’da öylesine yoğundur ki, filmlerini adeta elle tutulabilir bir sinema duygusuyla donatır, açıklanamaz bir çekicilik verir onlara. Sinemanın çok az sayıdaki gerçek büyücülerindendir o.

Büyük ustanın bu özelliklerini en çok yansıtan filmlerinden biridir “Sessizlik”. Önemli bölümü bir otelde, 3-4 kişi arasında geçen bir filmin, yapıldıktan 50 yıl sonra da sinema tarihinin en başarılı eserleri arasında kabul edilmesi, sadece Bergman adıyla açıklanabilir.

Güçlü bir filmdir “Sessizlik”. Genelinde iletişimsizlik, Anna’nın ablasına bakışlarında nefret ve kayıtsızlık ve örneğin Esther’in hastalığının nüksettiği sahnede ölüm korkusu çok yoğundur.

Zaten Bergman filmleri, aynı zamanda felsefi yönleriyle ünlüdür. Eserlerinin çoğunda varoluşa dair sorunları, iletişimsizlik, yalnızlık gibi meseleleri ve tabii ki inanç ve ölümü irdelemiştir.

Film ilk planda görülen ana temasını (iletişimsizlik) çeşitli biçimlerde irdeler: İki kız kardeş (Anna ve Esther) yabancı bir kentte iki gün kalırlar. Birbirlerinin dilini bilmedikleri için Anna ve sevgilisi olan garson cinsellik, Anna’nın oğlu Johan ile cüceler oyun, Esther ile otel görevlisi ise işaret diliyle anlaşırlar (Tüm bu insanlar içinde en az anlaşabilenler, aynı dili konuşanlardır). Müzik, fotoğraf, sinema ve gösteri sanatları da bir iletişim aracı olarak kullanılır.

Anna ile Esther’in çocukluklarından kalma ciddi meseleleri vardır, artık iletişim zeminini bile yitirmişlerdir. Yaşama arzuları da yok olmuştur. Daha dışa dönük olmasına rağmen Anna, çevresindeki dünyada sadece cinsellik arar. Aydın bir kişilik olmasına rağmen Esther de bulundukları kenti merak etmez, gezip tanımaya çalışmaz. Dış dünyayla, kendi iç dünyalarıyla ve diğer insanlarla iletişim kuramayan, buna çabalamayı bile bırakmış bu iki kadın aslında –yönetmenin ülkesi- İsveç’in simgesidirler; filmin daha az fark edilen temalarından biri modern yaşam eleştirisidir. Kente giren tanklar, o uygarlığın sonuna ilişkin bir öngörüdür.

Johan’ın otelde tanıştığı cücelerin yedi tane oluşu, ise ünlü masalı düşündürür: Ne Esther’de, ne de Anna’da o saflık kalmıştır, zihinleri kadar ruhları da kirlidir.

Filmin adıyla kastedilense, iki kız kardeş arasındaki iletişimsizlik değildir sadece, Tanrı’nın sessizliğidir. “The Seventh Seal / Yedinci Mühür” gibi filmlerinde de aynı temayı işleyen Bergman’ın ünlü “inanç üçlemesi”nin son halkasıdır bu film; Tanrı’nın var olup olmadığı tartışılmaz artık, sessiz, acılı bir kabulleniş noktasına varılmıştır.

İki kardeş, aynı kişiliğin iki yönüdür aslında. Anna, hasta ablasını otel odasında bırakıp gider, içe dönük ve entelektüel kimliğin ölüme terk edilişidir bu. Anne ile oğulun neyi geride bıraktıklarını, Esther’in yeğenine verdiği mektuptaki kelime anlatır: “Ruh”.

Aklın susuşu. Umutsuzluk.

Sessizlik.

Meraklısına:
Üçlemenin diğer filmleri, “Aynanın İçinden" ve “Kış Işığı”nın da videoları piyasada bulunuyor.

Filmin senaryosu da ülkemizde yayımlandı.

Ödülleri:
3 ödül ve 1 adaylık.

Açık Gazete, 26 Ağustos 2011

Tystnaden / The Silence / Sessizlik
Senaryo ve yönetim: Ingmar Bergman
Yapımcı: Allan Ekelund
Oyuncular: Ingrid Thulin (Ester), Gunnel Lindblom (Anna), Birger Malmsten (garson), Håkan Jahnberg (otel görevlisi), Jörgen Lindström (Johan)
1963 İsveç yapımı, 96 dakika, siyah beyaz
DVD firması: Tiglon / Bir Film

25 Eylül 2011 Pazar

Piyanist

IMDb: 8.5 (51. sırada)
Rotten Tomatoes: % 96
Manalı Filmler: 10

1 Eylül 1939’da Almanlar Polonya’yı işgale başladılar. 16 gün sonra da SSCB ülkenin doğusunu ele geçirdi. Savaş boyunca süren işgal ülkeye ağır hasar verdi ve yaklaşık 1 milyon Polonyalının ölümüne neden oldu.

Haliyle Polonya sineması işgal ve direnişi konu alan filmler yaptı: Ünlü yönetmen Andrzej Wajda “A Generation”, “Kanal”, “Katyn” gibi eserlerinde o dönemin olaylarını çeşitli açılardan irdeledi. Kayda değer bir başka çalışma ise Aleksander Ford’dan geldi, 1948 tarihli “Border Street”, işgal yüzünden bazıları birbirine düşman olan bir grup yeniyetmeye odaklanıyordu.

Bunlar önemli çalışmalardı ama konuyla ilgili film yönetmeye belki de en çok Polanski’nin hakkı vardı çünkü –“Roman” kitabında da anlattığı gibi- onun çocukluğu Nazi işgali altındaki Varşova’da geçmişti. Tüm bu filmlerde işlenen pek çok olayı bizzat yaşamış, yıllarca etkisinden kurtulamamıştı. İşgalle ilgili film çekmek istemesi doğaldı.

Sonunda Polanski aradığı projeyi buldu. Wladyslaw Szpilman’ın anılarından oluşan kitap ona, daha önce yapılanlara hiç benzemeyen bir Nazi işgali filmi çekme imkanı verdi.

Andığım diğer eserler ikiye bölünmüş bir dünyayı resmeder: Bir yanda mağdur Polonyalılar, karşılarında zalim Almanlar vardır. “Piyanist” ise çok daha gerçekçi bir tablo çiziyor: Szpilman için topladığı paralarla kaçan bir Polonyalı da var bu filmde, onun saklanmasına yardım eden, ona yiyecek götüren bir Nazi subayı da.

Seleflerinden farklı olarak “kahraman Polonyalı” imajı yok bu eserde, tersine ana kahramanı fena halde korkak, aylarca çeşitli harabelerde, terk edilmiş evlerde tek başına yaşadığı, direnişçilerin çabalarına tanık olduğu halde düşmana bir tek kurşun bile sıkmayan biri. Polonya’nın resmen hiç teslim olmadığı ve 6 yıl boyunca elden geldiğince savaştığı düşünüldüğünde, gerçek bir hikayeyi, yaşandığı biçimiyle perdeye aktarmaya çalışan Polanski’nin ne kadar cesur ve hümanist davrandığı daha iyi anlaşılıyor.

Dolayısıyla bu filmin başarısı büyük bir sürpriz değil, Polanski’nin duruşu çok daha şaşırtıcı: İnanılmaz derecede objektif kalmayı başarıyor, örneğin Nazilerin uyguladığı şiddeti özellikle vurgulamaya çalışmıyor, içeriği ne olursa olsun her planda aynı derecede sakin ve olgun. Bir insanın hayatta kalma çabasına odaklanıyor ve bunu o kadar başarıyla işliyor ki, tek bir şahsın hikayesi tüm sinema tarihinin en önemli savaş karşıtı filmlerinden birini oluşturabiliyor.

Ödülleri:
En İyi Yönetmen, Erkek Oyuncu ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar; Film, Görüntü Yönetmeni, Kurgu ve Kostüm dallarında Oskar adaylığı.
Altın Palmiye.
Ayrıca 45 ödül ve 38 adaylık.

Meraklısına:
Polanski hep çok iyi bir yönetmendi, filmografisi “Chinatown / Çin Mahallesi” gibi başyapıtlarla dolu. Fakat bir süredir durgundu, filmleri yeterince canlı, olması gerektiği kadar parlak değildi. Çok beğenilen “Piyanist” ikinci doğuşu oldu.

Bozuk paraları masanın üzerine atarak kontrol eden müşteriyi, bir başka ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin “Trois couleurs: Blanc / Üç Renk: Beyaz” filminin başrolünde izlediğimiz Zbigniew Zamachowski oynuyor.

Oynadığı karakterin duygularını daha iyi anlayabilmek için Brody, oturduğu evden taşınmış, arabasını satmış ve çekim boyunca TV izlememiş.

İçinde tek kelime Fransızca olmadığı halde En İyi Film dalında Fransızların Oskarı sayılan Cesar’ı kazanan ilk film.

Açık Gazete, 2 Eylül 2011

The Pianist / Piyanist
Yönetmen: Roman Polanski
Senaryo: Ronald Harwood (Wladyslaw Szpilman'ın kitabından)
Yapımcılar: Roman Polanski, Alain Sarde, Robert Benmussa
Oyuncular: Adrien Brody (Wladyslaw Szpilman), Emilia Fox (Dorota), Michal Zebrowski (Jurek), Ed Stoppard (Henryk), Maureen Lipman (Wladyslaw'ın annesi), Frank Finlay (Wladyslaw'ın babası), Jessica Kate Meyer (Halina), Julia Rayner (Regina), Thomas Kretschmann (Yüzbaşı Wilm Hosenfeld)
2002 Fransa, Polonya, Almanya, İngiltere ortak yapımı, 90 dakika
DVD firması: Özen Film

19 Eylül 2011 Pazartesi

Daima

IMDB: 6.2
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 8.0

Her sinemaseverin bu hikayeyi bilmesinde yarar var.

1940’larda yazılmış, yani fantastik sinemanın altın çağında.

Bundan da önemlisi, senaryo Dalton Trumbo’nun kaleminden çıkma, kendisi hala Holivud’un en önemli senaristlerinden biri olarak kabul ediliyor. Aslında sosyalist, fantastik temalarla ilişkisi yok, ama her büyük yazar gibi o da, dokunduğu her şeyi hayata dair en büyük sorularla ilişkilendirmeyi beceriyor.

Büyük stüdyoların –gişe başarısını hedefleyen- “masalsı” yaklaşımıyla Trumbo’nun gerçekçiliği birleşince ortaya benzersiz bir senaryo çıkıyor. Buna “Gone With the Wind – Rüzgar Gibi Geçti”nin yönetmeni Victor Fleming’in ve unutulmaz Spencer Tracy’nin yetenekleri de eklenince, hem türün, hem Holivud tarihinin en özel eserlerinden biri doğuyor.

“A Guy Named Joe”nun çok hayranı var, Steven Spielberg dahil. Neredeyse 40 yıldır dilediği her projeyi gerçekleştirebilecek imkana ve güce sahip, haliyle –“Indiana Jones” gibi istisnalar bir yana- benzersiz ve özgün senaryolarla çalışıyor. Yeniden çevrim yapmaya hiç yanaşmıyor, bu prensibin de istisnası bu film.

Orijinal eser 2. Dünya Savaşı’nda geçiyor, başarılı pilot Pete, bir çatışmada ölüyor, “öbür tarafta”, benzer pozisyondakilerin bir nevi koruyucu melek olarak görevlendirildiklerini öğreniyor. Yetenekli ama deneyimsiz Ted’in hep yanında oluyor, söylediklerini Ted “kafasının içinde” duyuyor ve kendi düşüncesi sanarak uyguluyor, zamanla ustalaşıyor. Fakat Pete’in görevi bununla sınırlı değil: Hala unutamadığı sevgilisi Dorinda ile Ted karşılaşıp birbirlerinden etkilenince Pete, asıl görevinin böyle bir durumla da başa çıkabilmek olduğunu anlıyor. Yani süreç bizzat kendisinin de ruhsal gelişimiyle ilgili.

Eğilimlerinden beklenebileceği üzere Trumbo, bu ana fikri özgürlük temasıyla ilişkilendirmiş, filmin açılış sekansına Pete’in çocuklara uçmanın nasıl bir şey olduğunu anlattığı monoloğu koymuş, “cennette” geçen sahnede “amirinin” Pete’e şunları söylemesini sağlamış: “Gelecekten umudunu kesmeyen biri gerçekten ölmüş değildir. Ve bunu yapmanın sorumluluğunu üstlenmeyen hiç kimse gerçekten yaşıyor sayılmaz” (Bu cümleler, en önemli spiritüel ilkelerden birinin ifadesi: Bir şey hayal etmeden, beklemeden, geleni kabul ederek yaşamak).

“Daima”nın asıl eksikliği de, aslında öykünün ana omurgasını oluşturan “özgürleşme” temasıyla ilişkisini çok sınırlı tutması... Belson’ın senaristliği Trumbo ile kıyaslanabilir seviyede değil, özgün senaryonun değerli pek çok yönüne sırt çevirip komedi unsurlarını artırarak fantezi-gerçeklik dengesini bozmuş, eserin gücünü çok azaltmış. O kadar ki, yönetmenin parlak yeteneği bile filmi belli bir seviyenin üzerine çıkarmaya yetmemiş.

Bugünkü kadar olmasa da 1989’da da dijital efektler epey gelişmişti, buna rağmen Spielberg öykünün yalın gücünün yeterince etkili olacağını düşünüp efektleri minimum seviyede tutmuş, “öbür dünya” tasarımıyla göz boyamaya falan çalışmamış. Tüm filmde reji çok olgun ve –yine- şaşırtıcı derecede usta işi, dünyada az tanınan ama hepsi birbirinden yetenekli üç başrol oyuncusundan aldığı performanslar göz kamaştırıcı.

Zaten Spielberg’in ustalığı sayesinde “Daima” keyifle seyredilen ve manalı bir film oluyor.

Meraklısına:
Tom Cruise oynamayı kabul etmeyince Ted rolü Johnson’a verilmiş. Melek Hap rolü için de Spielberg’in ilk tercihi Sean Connery imiş, o olmayınca karakteri kadına dönüştürmüş ve Hepburn’e teklif etmiş, böylece efsane oyuncu perdede son kez melek rolünde görünmüş.

“Piano” ve “Copycat / Kopya Cinayetler” gibi başarılı filmlerden anımsayabileceğiniz usta oyuncu Holly Hunter, iki melekli projede daha yer aldı: “A Life Less Ordinary / Olağanüstü Bir Hayat” isimli romantik komedideki meleklerden biri oydu. Yapımcılığını da üstlendiği “Saving Grace” isimli TV dizisinde ise canlandırdığı cinayet dedektifinin yardımına bir melek gönderiliyordu.

Açık Gazete, 12 Ağustos 2011

Always / Daima
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Jerry Belson (Dalton Trumbo imzalı “A Guy Named Joe” senaryosundan)
Yapımcılar: Kathleen Kennedy, Frank Marshall, Steven Spielberg
Oyuncular: Richard Dreyfuss (Pete), Holly Hunter (Dorinda), John Goodman (Al), Brad Johnson (Ted), Audrey Hepburn (Hap)
1989 ABD yapımı, 122 dakika
Gösterim tarihi: 28 Eylül 1990
DVD firması: As Sanat