Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

15 Şubat 2013 Cuma

Venüs’le Buluşma


Szabo, bununla kalmıyor, kapitalist düzende sanat eserinin metalaştırılması sürecini eleştiriyor, birleşme çabasındaki Avrupa ülkeleri insanlarının görünmeyen ırkçı yüzlerini sergiliyor, kapitalist toplumda yaşarken, sanatlarından çok sendikal haklarına kafa yormaları gereken sanatçıların durumlarına eğiliyor ve bir aşk öyküsü anlatıyor

IMDB: 6.7
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 9.0


Kimi filmler vardır; yönetmeninin başarısına şapka çıkartsanız da yeterince iletişim kuramazsınız. 
Örneğin bir arkadaşınız sorduğunda hararetle “Mutlaka gör, harika bir film,” diyemezsiniz.

Macar usta Istvan Szabo’nun filmleri -itiraf etmeliyim ki- benim için hep böyle oldu. Sanatçının gerek festivalde izlediğim “Hanussen”i için ve gerekse sinema yazarlarınca geçen yılın en iyi yabancı filmi seçilen “Mefisto”su için hep aynı tanımlamayı yaptım: Sinemasal bakımdan hayranlık uyandıracak denli usta işi, ama soğuk filmler…

Szabo’nun iki filminde de gördüğümüz sinemasal tavrı ustaca olsa da sonuç aynıydı: Filmleriyle yeterince iletişim kurulamıyordu. Film seyretmekten çok ders dinler gibi hissediyordum kendimi, hatta Szabo’nun emin olduğum ustalığının filmdeki yansımalarını bile keyifle, tadına vararak izleyemiyordum.

Bu şu demek: Szabo’nun iki filmi de bana, ustalıkta ondan aşağı kalmayan Emir Kusturica’nın “Time of the Gypsies / Çingeneler Zamanı” kadar tat vermemiştir. Daha da ileri gideyim, Szabo’yla kıyaslandığında “yeni yetme” kalacak Guiseppe Tornatore’nin filmleri, ille de “Stanno Tutti Bene / Herkesin Keyfi Yerinde” benim için Szabo filmlerinden çok daha farklı bir önem taşır.

Bu düşüncelerle gittiğim “Venüs’le Buluşma”, beni şaşırttığı kadar sevindirdi de. Szabo, eskisi kadar usta kuşkusuz. Sinema dili yine aynı. Ama bu film, “Hanussen”den de “Mefisto”dan da farklı.

Çünkü “Venüs’le Buluşma”, her şeyden önce insancıllığıyla öne çıkan bir film. Szabo diğer iki filminde olduğu gibi yine bir sanatçıyı eksen almış; bu kez tematik farklılık, sanatçı-iktidar ilişkisini değil, sanatçılar topluluğunun özel ilişkilerini konu almasında, bir sanat eseri yaratma sürecinin perde arkasını vermesinde.

Paris’te Wagner’in ünlü operası “Tannhauser”i sahneye koymaya çalışan Macar orkestra şefi Szanto’nun ve çevresindeki sanatçılar mozaiğinin ilişkilerini anlatan Szabo, bununla kalmıyor, kapitalist düzende sanat eserinin metalaştırılması sürecini eleştiriyor, birleşme çabasındaki Avrupa ülkeleri insanlarının görünmeyen ırkçı yüzlerini sergiliyor, kapitalist toplumda yaşarken, sanatlarından çok sendikal haklarına kafa yormaları gereken sanatçıların durumlarına eğiliyor ve bir aşk öyküsü anlatıyor.

Szabo’nun ustalığı orada ki, tüm bunları, en küçük ayrıntısına kadar özenle çalışılmış ve asla aksamayan bir filmde toplamayı başarıyor.

Siz de benim gibi Szabo filmlerine ısınamadıysanız bir de “Venüs’le Buluşma”yı deneyin: Çok büyük olasılıkla bu kez beğeneceksiniz; karşımızdaki kusursuz ve büyük bir sanat eseri çünkü.

Güneş, 2 Ocak 1992

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarıştı, Close En İyi Kadın Oyuncu ödülüne değer görüldü.
Ayrıca 1 ödül daha.

Meraklısına:
Filmin görüntü yönetmeni Lajos Kaltai, “Malena” ile Oskar’a aday gösterilmiş, “Fateless / Kadersizlik” ile Berlin’de Altın Ayı kazanmış bir isim. Görüntüsünde imzası bulunan diğer filmler arasında “The Legend Of 1900 / 1900 Efsanesi”, “Hanussen” ve “Wrestling Ernest Hemingway / Ernest Hemingway ile Güreşmek” de bulunuyor. 


Meeting Venus / Venüs’le Buluşma

Yönetmen: Istvan Szabo

Senaryo: Istvan Szabo, Michael Hirst

Yapımcı: David Puttnam

Oyuncular: Glenn Close (Karin Anderson), Niels Arestrup (Zoltan Szanto), Moscu Alcalay (Jean Gabor), Macha Meril (Bayan Malikoff), Johanna Ter Steege (Monique Angelo), Erland Josephson (Picabia), Maria De Mederios (Yvonne)

1991 İngiltere, Japonya, Amerika ortak yapımı, 119 dakika

Dağıtımcı firma: İstanbul Film Ajansı

Gösterim tarihi: 20 Aralık 1991






1 Şubat 2013 Cuma

Savaş Atı



Yaşamın işleyiş biçimine duyulan sevgi ve hayranlık ise filmin daha gizli temaları. Hiçbir orduyu “düşman”, hiç kimseyi “kötü” göstermeyen bir savaş filmi bu. Dahası var: Spielberg artık -ruhsal olgunluk bakımından- o kadar ileri bir noktada ki, savaşı da yargılamıyor…

IMDB: 7,2
Rotten Tomatoes: % 77
Manalı Filmler: 10

Yeni filmiyle Spielberg, hiç düşmeyen performansına alışkın ve hem yeteneğine, hem bilgeliğine hayran olanları bile şaşırttı.

“Schindler’s List / Schindler’in Listesi” gibi başyapıtlarını bile –her açıdan- geçen bir film çekebileceği kimin aklına gelirdi?

Hele bu içerik, böyle bir bakış açısı…

Genelde beğenilmesine karşın “Savaş Atı” henüz hak ettiği yere konamıyor; “Citizen Kane / Yurttaş Kane” gibi, değeri ve önemi zamanla daha iyi anlaşılacak.

Orson Welles “Kane”de insanın ne kadar muazzam ve karmaşık bir yapı olduğuna dikkat çekmişti.

Spielberg ise hayata saygı duruşunda bulunuyor: Asıl muhteşem olan o…

“Eğlencelik” filmler de çekiyor oluşu kafaları karıştırsa da, müthiş bir hümanisttir Spielberg, “The Color Purple / Mor Yıllar”dan “The Terminal”a, 10’dan fazla filmde, siyasi ve ulusal farklılıkların ötesine ulaşarak “insan” hikayeleri anlattı. Kendi Yahudi kimliğinin de üzerine çıkmayı başardığı 2. DS filmi de var: “Saving Private Ryan / Er Ryan’ı Kurtarmak”… Bununla da kalmayıp “Munich / Münih”te İsrail devletini açıkça eleştirdi.

Muhalifleri görmek istemeseler de sevgi adamıdır, inançlıdır, spiritüel temalarla da yakından ilgilidir (Örneğin “Minority Report / Azınlık Raporu” kader-özgür irade meselesini irdeler) ve mesela “Close Encounters of the Third Kind / Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”da kanıtladığı gibi açık fikirli ve cesurdur.

Ayrıca epik serüven filmlerine düşkündür ve sinema sanatına sadakatinden asla taviz vermemiştir. Artık sayıları iyice azalan büyük, seyirciyi “büyüleyen” filmlerin adamıdır o.

Tüm bunlara gücünü, ününü ve olağanüstü yeteneğini ekleyince, “War Horse” gibi “zor” bir proje için ideal yönetmen olduğu ortada.

Bu film de Spielberg için ideal: İstediği, bir süredir özlediği her şey var içinde. Arzu ettiği biçimde şekillendirmeye çok uygun ve öykünün temeli: Sevgi...

Tüm bu nedenlerle o da çok sevmiş projeyi, büyük bir aşkla çalıştığı filmin her karesinden belli. Tek kelimeyle mükemmel bir iş çıkarmış, oyunculuklar, görsel yapı… her şey muhteşem…

Sadece Spielberg değil, romanı sinemaya uyarlamak üzere ilk harekete geçen kişi olan Revel Guest’ten ilk senaryoyu yazan Lee Hall’a kadar pek çok insan bu hikayeyi çok sevmiş, sevgilisine perdede kavuşmayı düşlemiş.

O yüzden aslında bu filmi okumak zor değil: Tabii ki sevgiyi anlatıyor. Ama sadece Albert ile atı Joey arasındaki duygu alışverişini değil, Fransız’ın torununa, Alman’ın kardeşine duyduğu sevgiyi de. Hatta –insanların geçinemeyeceklerini sandığı- iki at arasında oluşan dostluğu da.

Yaşamın işleyiş biçimine duyulan sevgi ve hayranlık ise filmin daha gizli temaları. Hiçbir orduyu “düşman”, hiç kimseyi “kötü” göstermeyen bir savaş filmi bu. Dahası var: Spielberg artık -ruhsal olgunluk bakımından- o kadar ileri bir noktada ki, savaşı da yargılamıyor (Stanley Kubrick’in ünlü bir sözü vardır: “Full Metal Jacket”ta savaşı “Tanrı’nın gördüğü şekliyle” anlatmak istediğini söyler, iyi veya kötü olarak değil, olduğu gibi). İstese örneğin iki Alman gencin kurşuna dizildiği planı –genelde yapıldığı gibi- onların tam karşısından çekip silahlar patlamadan evvel baş planına keserek izleyicisini duygulandırmaya çalışabilirdi. Atın ikinci “sahibi” Yüzbaşı Nichols’un öldüğü an da yok filmde. Ama örneğin tel örgülere takılan atı kurtarmak için “düşman”la işbirliği yapan askerler var.

Çünkü bu filmin odağında ölüm değil hayat duruyor.

Kötülüğe prim vermeyi reddeden bir film yapmış Spielberg, seyircisini de o bilgeliğe davet ediyor. Posta güvercinleriyle ilgili hikaye, hem filmin şifresi, hem de nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin bir kıssa: Asıl cesaret (ve olgunluk) savaşın üzerinden uçabilmekte…

Aşağıda yaşanan trajediye katılmayı, taraf olmayı reddederek…                      

Ödülleri:
En İyi Film, Müzik (John Williams), Kurgu (Michael Kahn), Sanat Yönetmeni, Ses ve Ses Kurgusu dallarında Oskar adaylığı
Amerikan Film Enstitüsü Yılın Filmi Ödülü
Ayrıca 4 ödül ve 29 adaylık.

War Horse / Savaş Atı
Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Lee Hall, Richard Curtis (Michael Morpurgo'nun romanından)
Yapımcılar: Kathleen Kennedy, Steven Spielberg
Yürütücü yapımcılar: Revel Guest, Frank Marshall
Oyuncular: Jeremy Irvine (Albert Narracott), Peter Mullan (Ted Narracott), Emily Watson (Rose Narracott), Celine Buckens (Emilie), Niels Arestrup (Emilie’nin dedesi), David Thewlis (Lyons), David Kross (Gunther), Tom Hiddleston (Yüzbaşı Nicholls)
2011 ABD yapımı, 146 dakika
Gösterim tarihi: 3 Şubat 2012
DVD firması: Tiglon / Walt Disney Studios Home Entertainment

Açık Gazete, 13 Şubat 2012

Seçme replikler:
Belki de cesur olmanın farklı yolları vardır. Fransız posta güvercinlerinin en iyisi olduğunu, biliyor muydun? Mesajlarımızın yerine ulaşması savaşın gidişatını değiştirebilir. Bunlar cephede bırakılıyor ve evlerine gidiyorlar. Tek bildikleri bu. Evlerine varmak için savaş alanının üstünden geçmeliler. Acı ve dehşet dolu bir alanın üstünden geçerken aşağı bakamazsın. İleriye bakmalısın, yoksa asla evine ulaşamazsın. Sorarım sana, bundan daha cesurca ne olabilir? 

25 Aralık 2012 Salı

Cennetin Krallığı

Kudüs kuşatması sırasında kalenin zayıf noktası olan kapı parçalanıp iki ordu karşı karşıya kaldığı an çarpışmalarla ilgilenmek yerine gökyüzüne çekiyor kamerayı, hem savaşın o an kilitlendiğini, Balian'ın zekasını kullanarak yetersiz askeri gücünü kendisinden çok üstün Eyyubi ordusuyla eşitlemeyi başardığını gösteriyor, hem de Tanrısal bakış açısının avantajından yararlanarak orada o an olup bitmekte olan her şeyin aslında tarihte bir an ve evrende küçücük bir nokta olduğunu seyirciye anımsatıyor. O an mutlaka geçecek, o nokta el değiştirecektir, önemli olan geriye kalandır, yani içinde bulundukları zor koşullarda insanların nasıl davrandıkları

IMDB: 7,1
Metacritic: % 63
Manalı Filmler: 9,5

Ele aldığı temalar ve onları işleyişi bakımından büyük öneme sahip bir film var karşımızda. Batı'nın empoze ettiği resmi tarihi alt üst ettiği için değil sadece, yaşamın akacağı yönü insanların -ve dönemin- bilinç seviyesinin belirlediğini gösterdiği için. Filmin ana teması şövalyelik ruhu; değer verilen erdemlerin değişik durumlarda nasıl uygulanabileceğini, onlardan ödün verilip verilemeyeceğini tartışıyor, hemen tüm toplumların kültüründe bulunan mistik ahlak anlayışını uygulamaya çalışan karakterleri ve karşıtlarını inceliyor. Daha doğrusu, onlar arasındaki ilişki ve çatışmanın tarihe nasıl yön verdiğini... Bu çok önemli bir tavır, çünkü tarihsel öneme sahip olayları bu iki grup arasındaki çatışma belirliyor, dün olduğu gibi, bugün de...

Senarist Monahan tüm karakterlerini bütünsel gerçeklikleri içinde ele almaya çalışıyor, herkesin elinden gelenin en iyisini yaptığını vurguluyor. Reyland'a "Ben neysem oyum" dedirtiyor, hatta filmin "jöndamı" olan Kraliçe'nin de erdemli davranmayı sonradan öğrendiğini göstermekten kaçınmıyor. Bu arada seçimlerin önemine de dikkat çekiyor: Selahaddin Eyyubi durup dururken savaş başlatmakla kalmayıp aptalca bir hamleyle ordusunun yok olmasına da neden olan Guy de Lusignan'a, Kral IV. Baldwin'e çok yakın olduğu halde onu örnek alamadığını belirtiyor. Kraliçe'ye Balian'ın önerisi ise tüm dinlerdeki mistiklerin -eski- arınma (ve mutluluk) yolu: İktidarı terk etmek, sade bir hayatı seçmek; sahip olunan nesneler ve konumun değil, içsel yolculuğun daha önemli olduğunun bilinciyle...

Vicdan krallığı
Senaryo Hıristiyanlara da, Müslümanlara da aynı mesafede duruyor, yaptığı ayrım dinle değil, ahlakla ilgili: Şövalye yemininin dört cümlesiyle ifade edilen yaşam anlayışını uygulayanları olumluyor, diğerlerinin kendilerine ve başkalarına zarar verdiklerini gösteriyor. Selahaddin Eyyubi, cüzzamlı kral ve Balian bir tarafta, Guy, Reyland ve fanatik Müslüman Mullah karşıda. Bulundukları konumu, mensubu oldukları din değil, ahlak anlayışları, şefkat, onur, dürüstlük gibi erdemlere sahip olup olmadıkları belirliyor, yani aslında yaşama ilişkin bilinç seviyeleri...

Kudüs piskoposu ile Hospitaler Şövalyesi arasındaki belirgin fark, filmin bu tavrını net olarak ortaya koyuyor. Şövalye, tarikatına bağlılığı uğruna öleceğini bile bile yanlış bulduğu bir savaşa katılırken yaşamsal tehlikeyi gören piskopos din değiştirmeyi kabul etmelerini öneriyor, "Sonra tövbe ederiz" diyerek. Filmin anahtar diyaloglarından biri o, bu cümleyi duyan Balian şaşırıyor, "Sayenizde din hakkında çok şey öğrendim ekselans" diyor.

Bu film, ana karakterinin hayatı öğrenme sürecinin hikayesi olarak da okunabilir. Haçlı Seferleri'ne katıldığı için Kudüs'te bulunan Hıristiyan Balian, tüm dini öğeleri ve mabetleri aynı değerde görmeyi öğreniyor. Düşük bilinç seviyesinde olanlara küfür gibi gelen fikirler ediniyor. Kuşatma sırasında ölenlerin cesetlerini yakmak gerektiğini savunurken "Bunu Tanrı anlayacaktır. Eğer anlamazsa Tanrı değildir zaten, o zaman da sorun yok" diyor. Balian için sorumluluğu altındaki insanları ölümden korumak neyin günah olduğundan daha önemli. Yani Hz. İsa'nın öğretisine inanıyor, insanın ve hayatın kutsallığına...

Filmin her karesine sinen bu yaklaşım, çoğu kişiye fazla sert geliyor, çünkü perdede gördükleri, Hıristiyanlık hakkında bildiklerinden çok farklı. Fakat zaten sorun dinlerin kökenlerinde değil, sonradan dönüştükleri biçimde. Monahan ve Scott, Hz. İsa'nın fikirlerini temel alıyor, vicdan kavramını anımsatıyor, dinin hakimiyetinde geçen Ortaçağ'ın aslında Hz. İsa'nın fikirlerine uzak olanlar yüzünden yaratıldığını gösteriyorlar, her fırsatta "Bunu (savaşı) Tanrı istiyor" diye avaz avaz bağırsalar da...

Bu temaları, bu kadar bilinçli bir yaklaşımla ele alan kaç film var?

Anlamı derinleştirmek
Bu yaklaşımla yazılmış bir epik Ridley Scott'a "Gladyatör"de kaldığı noktadan ileriye gitme imkanını veriyor, felsefi açıdan ve yönetmenlik sanatı bakımından.

Görsel açıdan çok önemli bir farklılık başrol oyuncusunda. Orlando Bloom'un -çok eleştirilen- oyunculuğunda bir sorun yok, "Gladyatör"deki Russell Crowe'la, "Braveheart / Cesur Yürek"teki Mel Gibson'la kıyaslayınca daha zayıf duruyor, karakteri taşıyamıyormuş gibi. Oysa karakter farklı; daha mülayim, alçakgönüllü, öfkesi, nefreti, intikam duygusu yok, merhameti bol. Filmde onun kimliğinde yansıtılan bilinç seviyesinin Batı'da en yaygın bilinen simgesine çok benziyor, yani Hz. İsa'ya...

Çünkü Ridley Scott, -her büyük usta gibi- senaryodaki anlamı derinleştirmek ve artırmak için elindeki tüm gereçleri mükemmel biçimde kullanıyor ve artık çok da cesur davranıyor. Fiziksel gücü düşürerek içsel gücün vurgulanmasının etkisinin olağanüstü olacağını biliyor, olumlu anlamda da, çoğu seyirci için olumsuz anlamda da...

Bir başka örnek: Kudüs kuşatması sırasında kalenin zayıf noktası olan kapı parçalanıp iki ordu karşı karşıya kaldığı an çarpışmalarla ilgilenmek yerine gökyüzüne çekiyor kamerayı, hem savaşın o an kilitlendiğini, Balian'ın zekasını kullanarak yetersiz askeri gücünü kendisinden çok üstün Eyyubi ordusuyla eşitlemeyi başardığını gösteriyor, hem de Tanrısal bakış açısının avantajından yararlanarak orada o an olup bitmekte olan her şeyin aslında tarihte bir an ve evrende küçücük bir nokta olduğunu seyirciye anımsatıyor. O an mutlaka geçecek, o nokta el değiştirecektir, önemli olan geriye kalandır, yani içinde bulundukları zor koşullarda insanların nasıl davrandıkları, yani şövalye ruhu.

Filmde anlatılan temaların ne kadar bilinçli seçildiği, savaş sahnelerinin azlığından ve Aslan Yürekli Rişar'ın Kudüs'ü almaya çalıştığı dönemi anlatmamayı tercih etmelerinden de belli zaten, bunun da imkan dahilinde olduğu finalde anımsatılıyor.

Scott bu temaları ustalıkla işliyor, ayrıca onlara seyircinin ruhunda yankılanan bir duygu katıyor, hem de ilk plandan başlayarak: "Gladyatör" Maximus'un başakların üzerinde okşar gibi dolaşan elleriyle açılmıştı, "Cennetin Krallığı"nda yeryüzünü okşar gibi sakin sakin yağan bir karla açıyor filmini, çektiği acılara dayanamayıp kendini öldüren (pes eden) bir kadının üzerine yağan karla... Bu plan filmde, yaşanan acı-tatlı deneyimleriyle birlikte hayatın anlamının ve -hem içsel, hem dışsal anlamda- doğanın, dökülen kandan daha fazla önemsendiğini belirtiyor...

Film+, sayı: 3, Haziran 2005

Kingdom Of Heaven / Cennetin Krallığı
Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: William Monahan
Yapımcılar: Mark Albela, Bruce Devan, Ridley Scott
Oyuncular: Orlando Bloom (Ibelin'li Balian), Eva Green (Sybilla), Liam Neeson (Ibelin'li Godfrey), Jeremy Irons (Tiberias), Edward Norton (Kral Baldwin IV), Brendan Gleeson (Reynald), Michael Fitzgerald (Humphrey), Ghassan Massoudu (Selahattin Eyyubi)
2005, ABD yapımı, 145 dakika
DVD firması: Tiglon / 20th Century Fox






7 Aralık 2012 Cuma

Hayat Treni

Komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar da var

IMDB: 7,6
Rotten Tomatoes: % 62
Manalı Filmler: 9,5

“Le Concert / Paris’te Son Konser”in gördüğü ilgi ve kazandığı başarı (örneğin Altın Küre’ye aday olması), Romen asıllı Fransız yönetmen Radu Mihaileanu’yu “takip edilmesi gereken” isimler arasına soktu. Dünya çapında üne kavuşan ilk filmi olan “Hayat Treni”ni anımsamakta yarar var.

Mihaileanu’yu bizim sinema sektörümüz açısından önemli kılan özelliği, komedi-dram türünde çalışıyor olması... Komedi-dram, Türk sinemasının ana kollarından biri. 1970’lerde Ertem Eğilmez’in yönettiği Arzu Film eserlerinin hala büyük ilgi gördüğü malum. O kadroda görev yapan Yavuz Turgul da özellikle “Muhsin Bey” ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ile zarif komedi-dram örnekleri sergiledi. 2000’li yıllarda Murat Şeker, Yılmaz Erdoğan, Yüksel Aksu, (bazı filmleriyle) Murat Saraçoğlu, Çağan Irmak gibi yönetmenlerimiz aynı çizgiyi takip ettiler, türe “Dondurmam Gaymak”, “Babam Ve Oğlum” gibi kalburüstü filmler eklediler.

Komedi-dram türünde bir film, “Selamsız Bandosu”, “Züğürt Ağa”, “Değirmen”, “Vizontele” gibi örneklerde olduğu gibi toplumsal, “Beynelmilel” ve “Yangın Var”da yapıldığı gibi siyasi meseleleri ve temaları da makul bir seviyede işleyebiliyor. Mihaileanu bu açıdan da çok önemli bir isim. Örneğin “Paris’te Son Konser”, aynı zamanda ciddi bir Stalinizm eleştirisidir.

1941 yılında geçen “Hayat Treni”nde, toplama kampı ve soykırıma ilişkin söylentileri duymuş olan Yahudi cemaati, komşu köye Nazilerin geldiğini öğrenince, yaklaşan felaketten kaçmak amacıyla sahte bir sevkiyat düzenlemeye karar veriyor. Aralarından bazılarını Nazi kılığına sokuyor, bir gece yükte hafif, pahada ağır her şeyi doldurup trenle yola çıkıyorlar. Amaçları Rusya üzerinden Filistin’e, “kutsal topraklara” ulaşmak… Filmin yaklaşık üçte biri yolculuk hazırlığıyla, kalan kısmı ise yolda geçiyor.

Böyle bir hikaye dram, hatta gerilim-dram gibi türlerde de yapılabilirdi kuşkusuz. Komedi-dram türü ise, yaşamın bütününe dair bir bakış açısı sergileme imkanı sağlıyor. Bu tarz filmler, hikayesi ne olursa olsun, temelde “keyifli bir eğlencelik” sunma amacı güdüyor, ilk kareden sonuncusuna seyirciyi gülümsetmeyi amaçlıyorlar. Böylece film izleyicisine “her türlü olaya pozitif bakış açısıyla yaklaşmayı” önerir hale geliyor.

Ayrıca komedi-dram ele aldığı kişilerin hayatını acı-tatlı yönleriyle sunarken, doğal olarak karakterlerin sevimli hallerini sergiliyor, seyircinin onlarla özdeşleşmesi, onları sevmesi daha kolay oluyor. Bu özdeşleşme gereği sıcak bir hikaye izlerken, seyirci öykünün işlediği temaları da otomatikman alıyor, didaktik bir tavırla filmin bakış açısını vurgulamaya gerek kalmıyor. Karakterleri çok kolay benimsediğiniz için, onları yok etmeye çalışan ideolojiye karşı hale geliyorsunuz. Böyle bir film ve bakış açısı sayesinde Nazizm’in aslında “hayata” düşman bir ideoloji olduğu bilgisi seyirciye geçebiliyor çünkü o trende, siyasetle hiç ilgilenmeyen, sadece yaşamaya çalışan insanlar, evde kalmak istemeyen genç kızlar, aşık delikanlılar da var ve Mihaileanu, karakterlerinin sevinç ve sıkıntılarından hiç kopmuyor. Aralarındaki küçük anlaşmazlıkları, çekişmeleri ve dönüşümlerini (örneğin Yossi’nin Marksist olmasını, Mordechai’nin havaya girip, gerçek bir Nazi komutanıymış gibi davranmaya, cemaatin bazı üyelerini “düşman” olarak algılamaya başlamasını) da işliyor.

Filmin önemini artıran bir başka yönü ise, trendeki Yahudi’lerin Romanlarla karşılaşması, hatta yola onlarla birlikte devam etmeleri. Soykırımla ilgili filmler genelde Yahudilerin katledilmesinden söz eder, oysa Nazizm demir yumruğunu önce Çingenelere indirmiş; onlar, zihinsel özürlüler ve komünistler yok edilirken toplumun olup bitenlere ses çıkarmadığı görülünce “düşman” tarifini Yahudileri de kapsayacak biçimde genişletmişti.

Romanları da hikayeye dahil etmesi, Nazizm kadar Stalinizm eleştirisi de yapması, Mihaileanu’nun konumlandığı yer açısından çok önemli: Aslında o sadece Nazilere değil, her tür baskıcı ideolojiye karşı ve tüm renkleriyle, olanca çeşitliliğiyle hayattan yana…

Zaten o yüzden filmin adı “Hayat Treni”…

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde En İyi İlk Film dalında Eleştirmenler (FIPRESCI) Ödülü
9 ödül ve 4 adaylık

Meraklısına:
İtalyan oyuncu Roberto Benigni de 1997 yılında soykırım olgusunu komedi-dram türü bir filmle işlemiş, “La Vita e Bella / Hayat Güzeldir” de çok beğenilen bir çalışma olmuştu.

Açık Gazete, 27 Nisan 2012

Train of Life / Train de Vie / Hayat Treni
Senaryo ve yönetim: Radu Mihaileanu
Yapımcılar: Marc Baschet, Ludi Boeken, Frédérique Dumas-Zajdela, Eric Dussart, Cédomir Kolar
Oyuncular: Lionel Abelanski (Shlomo), Rufus (Mordechai), Clément Harari (Başhaham), Michel Muller (Yossi), Agathe de La Fontaine (Esther), Johan Leysen (Schmecht), Bruno Abraham-Kremer (Yankele)
1998 Fransa, Belçika, Hollanda, Romanya, İsrail ortak yapımı, 103 dakika
Gösterim tarihi: 31 Mart 2000
DVD firması: Palermo

23 Kasım 2012 Cuma

Bulut Atlası

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz

IMDB: 8,2
Rotten Tomatoes: % 63
Manalı Filmler: 6

İki ayrı ekip oluşturulmuş, birini Tykwer, diğerini Wachowski kardeşler yönetmiş. Bunların ortak elemanı yok (görüntü yönetmeni bile). Tabii ki oyuncular her iki ekiple de çalışıyorlar. Onların işi de zor ve karmaşık, örneğin Halle Berry, bir gün Tykwer’in setinde, 1930’larda geçen hikayede canlandırdığı karakteri oynuyor, ertesi gün diğer sette, gelecekte geçen öyküdeki kadın oluyor…

Böyle film çekilmez… Bu çalışma yöntemini, sadece sinemanın doğasını anlayamamış yönetmenler makul bulur. Üçü de zekice fikirler içeren senaryolar yazmış, ilginç hikayeler anlatmış popüler isimler, ama asla Hitchcock, Ridley Scott veya Spielberg seviyesinde yönetmen olamadılar, olamayacaklar.

Böyle film çekilmez çünkü sinema bir ekip işidir; filmde çalışanların enerjileri esere siner. Bir planı en iyi açıdan çekmek kimseyi büyük yönetmen yapmaz; sinemanın ustaları, ekibin enerjisini, bir orkestra şefinin çalgı gruplarını yönettiği gibi ustaca yönetir, onlarca insandan (filmin temalarını, ruhunu en uygun biçimde seyirciye iletecek) ortak bir ses çıkarırlar. Başyapıtlar öncelikle uyumlu yapılardır; ne yaptığını iyi bilen insanlar ancak “büyük film” üretebilirler.

Filmin nasıl çekildiğini öğrenince insan, izlediğimiz yapının neden karmakarışık, katlanılmaz derecede eklektik olduğunu daha iyi anlıyor. Örneğin: Başarısız yayıncının hikayesindeki –filme neden dahil edildiği belirsiz- geriye dönüş sahnelerini düşünün: Genç adamın sevgilisinin anne babasına yakalandıkları an yaşananlar C sınıfı bir Amerikan gençlik komedisinde rastlayabileceğiniz yapının tıpatıp aynısı. Aynı filmin içinde dramatik ve komik, hatta gerilimli anlar yer alabilir elbette; fakat birbirlerinden bu derece farklı olmazlar, çünkü filmler, senaristin/yönetmenin aklına esen her şeyi içine tıkıştırdığı bohçalar değildir.

“Bulut Atlası” ise tam “duyan gelmiş” türü bir film; bir hikayenin yapısı, Pollack, Pakula gibi yönetmenlerin 1970’lerde çektiği siyasi içerikli macera-gerilimlerinden aynen kopyalanmış; sanki “Three Days Of The Condor / Akbabanın Üç Günü”ne ait planlardan oluşuyor. Bir diğeri “Master and Commander / Dünyanın Uzak Ucu” gibi yelkenli gemilerde geçen serüven/macera filmlerinin kötü bir taklidi…

O nedenle ortaya çıkan hilkat garibesi, o heyecan verici içeriği aktarmayı başaramıyor. Anlaşılan romanda gerçekten üst düzey bir bilgelik ve teknik ustalık var; eser, yetenekli ve usta bir sanatçının ellerinde, muhteşem bir filme dönüşebilirdi. Öyle bir yönetmen, senaryoyu fazlalıklardan arındırır (büyük ihtimalle 6 hikayeyi 3 veya 4’e indirir), hedefe olabilecek en makul biçimde ilerlerken filme ihtiyaç duyduğu derinliği katmayı başarırdı (Bu kadar uzun olup da bu kadar “koşturmak” zorunda kalan bir başka film herhalde yoktur).

Tom Hanks’in ana karakteri oynadığı hikayelerde, reenkarnasyonun mantığı gereği, farklı kimliklerle değişik dönemlerde yaşayan aynı ruhun, zamanla nasıl bilgeleştiğini, içindeki gücü açığa çıkarmayı öğrendiğini, maddiyata değil maneviyata değer verir hale geldiğini izleyip anlayabiliyoruz. Fakat bu aslen Hanks’in ustalığı ve yeteneği sayesinde, yönetmenlerin değil. Örneğin Broadbent ve Weaving de usta oyuncular ama klişelerle dolu bir senaryoyla ve vasat yönetmenlerle çalışmanın kurbanı olmuşlar, projeye Hanks kadar ağırlık koyamadıkları belli.

Sonuç olarak “Bulut Atlası” önemli temalar işleyen, kesinlikle çok ilginç ama fena halde yetersiz bir film olarak tarihteki yerini alıyor. Eleştirmenlerin değerlendirmesiyle IMDB kullanıcılarının puanı arasındaki fark ise, yönetmenlerin, bir kez daha “konuşulan” bir film yapmayı başardıklarının kanıtı. Ama tek başarıları bu.

Açık Gazete, 5 Kasım 2012
Haber Anı, 6 Kasım 2012

Cloud Atlas / Bulut Atlası
Senaryo ve yönetim: Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski (David Mitcell’in aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Stefan Arndt, Grant Hill, Tom Tykwer, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Susan Sarandon, Hugh Grant
2012 ABD, Almanya, Hong Kong, Singapur ortak yapımı, 172 dakika
Gösterim tarihi: 26 Ekim 2012