Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

22 Ocak 2016 Cuma

Sekizinci Gün

IMDB: 7,6

Rotten Tomatoes: % 67
Manalı Filmler: 9,0

Bugünlerde ülkemizde gösterilen filmler, sinema dünyasının iki önemli merkezi Hollywood ve Avrupa’da süregelen kimi değişiklikleri de gözlemleme olanağı veriyor. “Hollywood ve Öpücüğün Anlamı” başlıklı yazımda açıklamaya çalıştığım gibi, televizyonun yaygınlaşmasından beri gençliğe yönelik filmler yapan ve bu sayede kendini kurtaran Hollywood’un, belli bir daralma sonucu girdiği kriz sürerken, televizyona karşı etkili bir çözüm üretememiş olan Avrupa sineması da farklı yoldan kendini kurtarmaya çalışıyor.

Kuşkusuz Avrupa sineması deyince akla Fransız sineması geliyor. Dünyanın devlet eliyle en çok korunan ülke sineması olduğu için diğer Avrupa ülkelerinden daha iyi durumda olan Fransız sineması, geçmişten gelen “önemli bir sinema ülkesi” olma özelliğini bir ölçüde sürdürebildi, ama orada da ciddi bir daralma söz konusu. Fransız sineması geçmişte birbirinden güzel örneklerini sunduğu psikolojik filmlerin cangılına sıkışmış, türe hiçbir yenilik getirmeyen yüzlerce filmle yolunu sürdürmüş, belli bir seyirci kitlesinin özellikle uzak durduğu bir kimliğe bürünmüştü. 80’li yılların sonlarından itibaren Fransa’da film yapmaya başlayan Carax, Annaud, Beineix, Besson gibi kimi yönetmenler, ülkelerinin sinema mirası üzerine Hollywood’un temsilcisi olduğu çağdaş bir sinema anlayışını koyabildiler, ilginç filmlere imza attılar.

 “Toto le Heros / Kahraman Toto” isimli ilk filminden tanıdığımız Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael de, adını andığım Fransız meslektaşları gibi, Avrupa yanıyla Amerikalı tarafını filmlerinde birleştirebilen, çok zor yakalanabilen bu sentezi yaşama geçirebilen yönetmenlerden biri. “Kahraman Toto”da bireylerin yaşamlarına ayrıntısıyla giren, insanlar arasındaki ilişkileri temel olarak alan, öyküsünü çok modern bir sinema anlatımıyla aktarırken özellikle hikaye kurgusuyla dikkat çeken Dormael, yeni filmi “Sekizinci Gün”de de aynı yolu izliyor. Üstelik, daha da geliştirdiği sinematografik anlatımıyla, çok daha çarpıcı bir filme imzasını atarak.

 “Sekizinci Gün”ün Avrupalı yanı, modern toplumun kıskacında bunalmış “normal” bir insan olan Harry ile bir mongolyeni, doğayı ve yaşamı olduğu gibi algılayan, sevgiyle çok üst düzey bir ilişki kurabilen bir insan olan Georges’u bir araya getirmiş olmasıyla başlıyor, Georges’un lokantadaki garson tarafından reddedildiği, diskotekte kendisini yere attığı sahnelerle ya da örneğin o unutulmaz final bölümüyle doruğa çıkıyor. Dormael’in anlattığı yalnızca iki insanın özel koşullarda karşılaşmalarıyla başlayan ilişkileri değil, yaman bir modern toplum eleştirisi de film boyunca varlığını hissettiriyor.

Filmin ana temalarından biri başarılı olmak uğruna öğrendiği yaşama biçimini sürdürürken doğadan ve kendi özünden uzaklaşmış bir bireyin, yaşamı öğrenme süreci... Normalde son derece sıkıcı, didaktik bir filme temel oluşturabilecek bu tema, Dormael’in elinde, kıpır kıpır, neşeli, coşkulu bir yapıta dönüşüyor.

Entelektüalizmi koruyarak, bir yandan da keyifle seyredilen bir filme imza atabilmek, popüler olanla elit olanı bu kadar ustalıkla birleştirebilmek için kuşkusuz ki iyi sinemacı olmak gerekiyor. Dormael’in ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğu ise filmlerinin her planından belli. Örneğin “Sekizinci Gün”ün açılışı, son derece şiirsel, inanılmaz deneysel, tek kelimeyle mükemmel bir sekans. Aynı sekansın finalde, küçük değişikliklerle yinelenmesi ve bu sayede yeni anlamlar yaratılması ise olağanüstü çarpıcı.

Dormael temalarını işler, iki ana karakteri arasındaki ilişkiyi sürdürürken, “Kahraman Toto”nun kimi bölümlerindeki gibi hınzırlık yapmaktan da geri durmuyor. Harry’nin yaşamının ne kadar sıkıcı olduğunu anlatırken, aynı planları yinelemesi, Georges’un, kaldığı yurttan kaçtıktan sonra yolu nasıl bulacağı sorununu sevimli ok esprileriyle çözmesi ve en önemlisi mongolyenleri metropolün ortasına salıvermesi, sanatçının sinematografik yeteneklerinin yanında, ne kadar zeki biri olduğunun da kanıtı.

Çoğu Hollywood filminin duygusuz hareketliliğinden ve çoğu Avrupa filminin soğuk didaktizminden uzak durmayı başaran bu film, yapay bir duygusallığın ardından koşan kimi Avrupalı sinemacıların çıkarabileceği derslerle de dolu.

Örnek mi?.. O muhteşem intihar sekansı yetmez mi?..

Antrakt, Sayı: 59, Ekim-Kasım 1996

Ödülleri:
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adayı
Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu ödülü (Daniel Auteuil, Pascal Duquenne)
Ayrıca 5 ödül ve 3 adaylık

Meraklısına:
13 yıl aradan sonra üçüncü uzun metrajı “Mr. Nobody / Bay Hiçkimse” (2009) ile dikkatleri çeken yönetmenin, bu yılki eseri “The New Testament” Belçika’nın Oskar aday adayı idi; dokuzluk listede olmasına rağmen son 5 arasına giremedi. 

Le Huitieme Jour / The Eighth Day / Sekizinci Gün

Senaryo ve yönetim: Jaco Van Dormael
Yapımcı: Philippe Godeau
Oyuncular: Daniel Auteuil (Harry), Pascal Duquenne (Georges), Miou Miou (Julie), Henri Garcin (şirket yöneticisi), Isabelle Sadoyan (Georges’un annesi)
1996 Fransa, Belçika, İngiltere ortak yapımı, 117 dakika.
Gösterim tarihi: 30 Ağustos 1996

26 Aralık 2015 Cumartesi

Son Kahraman

IMDb: 7.2
Rotten Tomatoes: % 75
Manalı Filmler: 9

(John Rabe'nin anısına; 
23 Kasım 1882 – 05 Ocak 1950)

Ünlü “Schindler's List / Schindler'in Listesi” filminin ana karakteri, 2. Dünya Savaşı sırasında 1200 Yahudi'yi ölümden kurtarmıştı.

John Rabe, yaklaşık 250 bin Çinli'yi kurtardı.

Fakat Schindler, Rabe'den daha çok tanınıyor. Sinema severler arasında da Spielberg'in filmi, “Son Kahraman”dan daha fazla biliniyor ve seviliyor.

Bunun temel nedeni ise politika.

Şöyle ki: Yahudilerin 2. Dünya Savaşı sırasında çektikleri acıları, örneğin Rusların yaşadıklarından daha değerli ve önemli gösteren bir halkla ilişkiler çalışması tüm dünyada ısrarla sürdürülüyor. Bu nedenle sürece Yahudiler açısından bakan projeler daha kolay finans buluyor, yapım sürecinde ve sonrasında ayrıca destekleniyor, sonuçta daha ünlü ve ödüllü filmler haline geliyorlar... Böylece bir Yahudi, 200 Çinli veya 2 bin başka milletten insandan daha değerliymiş gibi bir algı yaratılıyor/sürdürülüyor. Emin olun, Rabe 250 bin Yahudi'yi kurtarmış olsaydı, onlarca sinema filmi, dizi ve belgeselde hikayesi ballandıra ballandıra anlatılırdı...

Rabe konusunda mağdur tarafta da bir sorun var: Japonlar 1937'de Nanking'i işgal ettiklerinde 300 binden fazla sivil ve silahsız askeri öldürüp binlerce kadına tecavüz ettiler; tarihin gördüğü en büyük katliamlardan biri bu. Ama o sırada ülke Çin Nasyonal Partisi'nin yönetimindeydi, komünistlerin değil. Mao'nun birlikleri John Rabe'in kurtardığı askerlerle uzun yıllar boyunca (tam olarak 1927-1950 arası) savaştılar... Yani bugünkü Çin yönetimi de John Rabe'yi canı gönülden sahiplenmiyor.

Daha da ilginci Rabe o Çinlileri kurtarırken Almanya ile Japonya'nın müttefik olmasından yararlanıyor. Müdürü olduğu Siemens fabrikasının kapısını savaştan kaçan sivillere açıyor, yüzlerce insanı dev bir Nazi bayrağının altına sokuyor, Japon uçakları Nazi amblemini görünce oraya ateş etmiyorlar... Çin açısından durum çetrefilli: Çinlileri kurtaran, düşmanın (Japonya'nın) müttefiği olan ülkenin bir vatandaşı, üstelik bir Nazi...

Bu koşullarda Alman bir yönetmenin çıkıp Rabe'yi odağa alan bir film yapmasını alkışlamamak mümkün mü?

Üstelik Gallenberger önemli bir isim: Mezuniyet filmi “Quiero ser / I want to be...” ile kısa film dalında Oskar kazanmıştı. -Hindistan'da geçen- “Schatten der Zeit / Shadows of Time” gibi beğenilen filmler yaptı, halen Şili'de 1973'te yapılan darbe sırasında Alman bir çiftin yaşadıklarını ele alan “Colonia Dignidad / Dignity Colony”nin çekimlerine devam ediyor.

Farklı ülkelerde geçen öyküler anlatmayı seven Gallenberger'in meselelere ulusal kimliğin dışında bir yerden, evrensel değerler açısından baktığı çok belli.

“Son Kahraman”da da öyle yapmış: Sadece Rabe'yi değil, Dupres ve Dora gibi diğer gerçek karakterleri de aslına uygun biçimde perdeye yansıtmaya çalışmış. Siyasi konulara mesafeli durmuş, örneğin Rabe'nin sadık bir Nazi partisi üyesi olduğunu gizlemiyor, ama Rosen ve Wilson'ın Nazizmle ilgili eleştirilerini de aktarıyor. Avrupalıları diğer milletlerden üstün çizmiyor, oldukları halde (umursamaz veya alkolik gibi) gösteriyor, üstelik daha filmin ilk dakikalarında Rabe'nin ne kadar ırkçı olduğunu vurguluyor.

Dolayısıyla bu filme ulusal kimlikleri, siyasi aidiyetleri bir yana bırakarak, “insan hikayesi” olarak bakmak gerekiyor. Filmin değerini takdir etmek ve Rabe'den bir şeyler öğrenmek ancak o zaman mümkün olabilir... 

Meraklısına: 

Pek çok Japon oyuncu, filmde rol almayı senaryoyu dahi okumadan reddetmiş. Büyük Japon film dağıtım şirketlerinden biri Gallenberger'den filmden -katliamı yöneten- Prens Asaka'nın sahnelerini çıkarmasını istemiş, reddedilmiş. Başka talip de çıkmayınca film Japonya'da gösterime girmemiş. Katliamın 70. yılında bu türden olayların hiç yaşanmadığını iddia eden filmler Japonya'da afişe çıkmış.

Filmin görüntü yönetmeni Jürgen Jürens, ülkemizde iyi tanınan bir isim. 1980 ortalarından başlayarak “Yer Demir Gök Bakır”, “Usta Beni Öldürsene”, “Aşk Ölümden Soğuktur” gibi yerli yapımlarda görev yapan sanatçının imzası bulunan son Türk filmi 2006 yapımı “Hayatımın Kadınısın”.

Açık Gazete, 6 Ocak 2015

City Of War / John Rabe / Son Kahraman
Senaryo ve yönetim: Florian Gallenberger (Erwin Wickert'in kitabından)
Yapımcılar: Benjamin Herrmann, Mischa Hofmann
Oyuncular: Ulrich Tukur (John Rabe), Daniel Brühl (Dr. Georg Rosen), Steve Buscemi (Dr. Robert Wilson), Anne Consigny (Valérie Dupres), Dagmar Manzel (Dora Rabe), Jingchu Zhang (Langshu). 
2009 Almanya, Fransa, Çin ortak yapımı, 134 dakika.
Gösterim tarihi: 3 Eylül 2010
DVD firması: Horizon

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Monoton evlilikler, yozlaşmış ilişkiler: "Alice"

Bir peri masalı... olağanüstü olaylardan oluşan fantastik bir dünya... mutluluğu sorgulayan çağdaş bir öykü... bir yaratıcılık gösterisi... keyifle izlenen öğretici bir film

IMDB: 7.2
Rotten Tomatoes: % 77
Manalı Filmler: 8.5

Tamer Baran

“Crimes and Misdemeanors / Suçlar ve Kabahatler”de hacimli bir öykünün, eşine az rastlanır bir ustalıkla üstesinden gelerek ne denli önemli bir yapı ustası olduğunu bir kez daha kanıtlayan Woody Allen, “Alice”de iyi bildiği bireysel, küçük öykülerine geri dönüyor.

“Alice” bir peri masalı, olağanüstü olaylardan oluşan fantastik bir dünya, mutluluğu sorgulayan çağdaş bir öykü; eşsiz Woody Allen mizahının yeni bir örneği; bir yaratıcılık gösterisi; keyifle izlenen öğretici bir film… Sözün kısası “Alice”i beğenmemek çok zor. 

Allen “Alice”de 1989’daki çalışması “Another Woman / Bir Başka Kadın”la paralellikler taşıyan bir öykü anlatıyor. Yine mutlu olamadığının ayrımına varan orta yaşlı bir kadın var karşımızda. İnsanlara “Ben gerçekten (sandığım kadar) mutlu muyum?” sorusunu sordurtan raslantılar, monoton evlilikler, yozlaşmış ilişkiler, uzak düşülmüş kardeşler, aldatan kocalar bu filmde de var. Ancak “Alice” çeşitli özellikleriyle “Bir Başka Kadın”dan çok farklı bir film.

Birincisi, tema aynı olsa da öykü farklı. “Alice”in baş kişisi zengin bir adamla evli, sıradan bir burjuva kadınını mutlu etmeye yetecek her şeye sahip biri. Ancak kocası Doug’la evlenmek dışında hiçbir şey yapmamış Alice. Yaşamda bir şey üretebileceği, başarılı olduğu tek bir alan bile yok.

Ayrıca bu filmde Allen’ın üslubu “Bir Başka Kadın”dakinden farklı. Akapunktur uzmanı Çinli doktor Yang’ın verdiği otlarla çıkılan “düşsel yolculuklar”, gözlüklü ve argo konuşan ilham perisi, bir evin merdivenleri önüne konulmuş günah çıkarma kulübesi, havada asılı kalmış bir telefon ahizesi gibi öğeleri barındıran, fantastik yanı daha güçlü bir film “Alice”.

Bu filmi “Bir Başka Kadın”dan farklı kılan üçüncü özelliği ise, daha komik, sıcak ve sempatik oluşu. “Radio Days / Radyo Günleri”nin, “A Midsummer Night’s Sex Comedy / Bir Yaz Gecesi Seks Komedisi”nin, “Hannah and Her Sisters / Hannah ve Kızkardeşleri”nin sevecenliğini yakalamak olası filmi izlerken. Bu da epeydir uzak kaldığımız Woody Allen mizahının yeniden yaşamımıza girmesi demek.

“Alice”in harika senaryosu Allen’ın bir dizi filminde kullandığı kimi teknikleri de içeriyor. Geriye dönüşte anıları canlanan kişinin bugünkü haliyle geçmişe gitmesi ve olaylara tanık olması bunun bir örneği. Bir diğer örnek ise Alice’in, Yang’ın muayenehanesinde hipnotize edildiğinde kocasıyla ilk tanıştıkları geceyi yeniden yaşaması…

“Alice”, çoğuna oyuncu, yazar ve yönetmen olarak imzasını attığı 20 filmi ardında bırakan Woody Allen isimli “küçük dev adam”ın yaratıcılığının düzeyinde hâlâ bir düşüş olmadığını kanıtlıyor. “Suçlar ve Kabahatler”le belki de en olgun ürününü veren Allen daha birçok başarılı filme imzasını atacak gibi görünüyor.

Güneş, 3 Temmuz 1991

Ödülleri:
En İyi Özgün Senaryo dalında Oskar ve Amerikan Yazarlar Birliği WGA Ödülü adaylığı
En İyi Yabancı Film dalında Cesar adaylığı

Alice
Senaryo ve yönetim: Woody Allen
Yapımcı: Robert Greenhut
Oyuncular: Mia Farrow (Alice), William Hurt (Doug), Joe Mantegna (Joe), June Squibb (Hilda), Alec Baldwin (Ed), Keye Luke (Dr. Yang), Cybill Shepherd (Nancy), Judy Davis (Vicki)
1990 ABD yapımı, 102 dakika
Gösterim tarihi: Haziran 1991

22 Nisan 2015 Çarşamba

Ovadaki Alevler


Kimi uzmanlara göre gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film... Modern 2. DS başyapıtları, örneğin -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, “Piyanist” veya “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...



Tamer Baran



IMDB: 8,0 
Rotten Tomatoes: 
% 100
Manalı Filmler: 
10,0

Kon Ichikawa'nın anısına
(20 Kasım 1915 – 13 Şubat 2008)

Uzaktan bakıldığında dost sanılabilecek iki asker. Biri kırık ayağıyla tek başına ilerleyemiyor, öteki sürekli aç, arkadaşının kimbilir nereden bulduğu tütünleri askerlerle yer elması karşılığı takas edemedikçe karnını doyuramıyor. Ticaret yapamazsa ikisi için de bir şekilde erzak bulmak zorunda, daha olmadı “maymun” öldürerek...

Bu iki asker birbirlerine ölümüne muhtaçlar.

Ve ikisi de, diğerini öldürmek için fırsat kolluyor; tütünleri veya tüfeği çalmak için...

2. Dünya Savaşı'nın son günleri, Filipinler... Japon ordusu paramparça; kalan bir avuç asker dağınık, bazılarının silahı yok, üniformaları dökülüyor, birinin bir ölüde daha iyisini bulup terk ettiği eski botu bir diğeri şükranla karşılıyor... “Nobi / Ovadaki Alevler” (1959) koca bir ordunun can çekiştiği günleri veremli er Tamura'nın gözlerinden aktarıyor: Hastalığı yüzünden diğerleri kadar başarıyla savaşamayacağı için komutanı istemez onu, hastaneye geri yollar. Oradaki yetkilininse önceliği yaralılardır; “Yürüyebiliyorsan hasta değilsindir” diye tersler Tamura'yı... Kahramanımız rüzgarda savrulan bir yaprak gibi ordusunun hezimetinin acılı köşelerinde dolanır durur. Yürüdükçe birbirinden dehşetli insanlık hallerine tanık olur. Örneğin, kırık ayaklı ile yoldaşının maymun eti olduğunu savundukları yiyeceğin gerçekte ne olduğunu keşfetmek, o koşullarda yaşarken bile ağır gelir Tamura'ya...

“Nobi” öncelikle bir karakter çalışması: Terrence Rafferty'nin belirttiği gibi Tamura, tüm sinema tarihinin belki de en yalnız karakteri: Kendisine sırt çeviren bir orduya mensup; dilini, adetlerini, yiyeceklerini bilmediği bir ülkede oradan oraya sürüklenen, teslim olursa öldürüleceğinden korktuğu için Amerikalılara, istilacılardan nefret ettikleri için Filipinlilere de yaklaşamayan bir asker... Bu da tesadüf değil çünkü Ichikawa: (filmlerinde) “Bir adamın kendi sınırlarını zorladığı anların ağırbaşlılığını yakalamaya ve kendisini yenmeyi başaranların yalnızlığını yansıtmaya çalıştığını” söylemiş. Tamura da kendi sınırlarını “Hastane seni kabul etmezse el bombanla kendini öldür” emrine karşı çıkarak, her ne olursa olsun yaşamaya çalışarak zorluyor. Hem başına gelenler, hem de tanık oldukları çok ağır olmasına rağmen...

İkincisi “Nobi”, savaşı gerçekte olduğu haliyle perdeye yansıtmakta çok başarılı... Shohei Ooka'nın bir asker ve savaş esiri olarak kendi tecrübelerine yaslanan romanından uyarlanan bu film o kadar ağır insanlık halleri sergiliyor ki, modern 2. DS başyapıtları, örneğin “Piyanist”, “Saving Private Ryan / Er Ryan'ı Kurtarmak” veya -uzak kuzeni- “Letters From Iwo Jima / Iwo Jima'dan Mektuplar”, bu filmin yanında hafif kalıyor... Onlar savaş filmi; bu ise “gerçeküstücü bir kabus”...

O kadar ki bazı uzmanlar “Ovadaki Alevler”i gelmiş geçmiş en başarılı ve ikna edici savaş karşıtı film olarak selamlıyorlar...

Ichikawa'nın başarısı burada: maalesef savaş tam bu kadar acı bir şey...

Ve maalesef bazen hayatta kalmak, ölmekten daha kötü olabiliyor...

Batı ülkeleri Ichikawa'yı “Biruma no tategoto / The Burmese Harp”ın (1956) Venedik Film Festivali'nde ödül kazanmasıyla keşfetmişlerdi. Burma'daki Japon askerlerinin yaşadıklarına odaklanan film, Yabancı Film dalında Oskar'a aday gösterilmiş, ama “La Strada / Sonsuz Sokaklar”a geçilmişti. Yönetmenin 3 yıl sonra bir başka savaş karşıtı filmle çıkagelmesi sürpriz olmadı (Bugün de en çok bu iki filmiyle anılıyor).

Bu iki filmin ardından Ichikawa, kimi otoritelerce, tüm zamanların 5 büyük Japon yönetmeni arasında sayılır hale geldi (Diğerleri: Akira Kurosawa, Kenji Mizoguchi, Mikio Naruse ve Yasujiro Ozu). Bazılarıysa onu dönem dramlarından detektiflik öykülerine, aile komedilerinden aşk hikayelerine çok çeşitli türlerde film yaptığı için eleştiriyor, hem temaları, hem görselliğiyle eklektik olduğunu düşünüyorlar. Ama onların bile reddedemediği bir gerçek var: Ichikawa, Japon sinemasının dünyaya açılmaya başladığı -kimilerinin “hümanist dönem” diye adlandırdığı- 2. DS sonrası yılların (Kurosawa, Kinosuke Kinoshita ve Masaki Kobayashi ile birlikte) birkaç büyük ustasından biri.

Ki o dönem Japon sinemasının altın çağı idi...

Meraklısına: Roman geçen yıl bir kez daha uyarlandı; fakat o film hiç beğenilmedi.

Nobi / Fires on the Plain / Ovadaki Alevler
Yönetmen: Kon Ichikawa
Senaryo: Natto Wada (Shohei Ooka'nın romanından)
Yapımcı: Masaichi Nagata
Oyuncular: Eiji Funakoshi (Tamura), Osamu Takizawa (Yasuda), Mickey Curtis (Nagamatsu), Mantarô Ushio (Teğmen)
1959 Japonya yapımı, 108 dakika
Gösterim tarihi: -
DVD firması: - 


AçıkGazete, 16 Şubat 2015

ÖtekiSinema, 24 Şubat 2015

17 Kasım 2014 Pazartesi

Hayat Çok Güzel


IMDB: 7,8 
Rotten Tomatoes: % 86 
Manalı Filmler: 9,5

“Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor

Tamer Baran
 
1989 yapımı “My Left Foot / Sol Ayağım”, (en büyük 3 ödül de dahil olmak üzere) 5 dalda Oskar'a aday gösterilmiş ve başrol oyuncuları Daniel Day Lewis'le Breanda Flicker'e bu önemli ödülü kazandırmıştı. Tüm dünyada ilgi gören bu film, beyin felci (serebral palsi, SP) hastası Christy Brown'ın gerçek öyküsünü ekranlara taşıyordu.
 
Bu Polonya filmi de gerçek bir SP hastasının iç dünyasına götürüyor bizleri. Çocukluğundan başlayarak iç sesini dinleterek, hayli zeki ve duyarlı biri olduğunu anlamamızı sağlıyor. Aslında bizler gibi, sevinci hüznüyle, geniş imkanları olan, dolu bir hayat sürebilecek Mateusz'un hastalığından kaynaklanan kısıtlamalar onu bir trajedi kahramanı yapmaya yeterli. Seyahat edemiyor örneğin, cinselliği yaşamıyor, tek başına kitap bile okuyamıyor... Fakat bir sorun daha var: Neredeyse yeni binyıla kadar SP hastaları zihinsel özürlü sanıldığı için 30'lu yaşlarına gelene kadar Mateusz bu yaygın yanlıştan payını alıyor, çevresindeki her şeyi aslında anladığını kimseye anlatamıyor. Duyarlı bir doktor sayesinde, özel bir kitap aracılığıyla başka insanlarla iletişim kurabildiğinde ilk kurduğu cümle “Ben bitki değilim” oluyor.
 
Uzun lafın kısası “Hayat Çok Güzel” son derece önemli bir konuyu gündeme getiriyor, üstelik ana karakterinin trajedisini anlatmakla yetinmeyip diğer insanların (annesi gibi birkaç kişi hariç) onu sevmeye bile yanaşmadıklarını, hatta ona eşya muamelesi yaptıklarını gösteriyor.
 
Bu iç burkan filmi kurarken Maciej Pieprzyca önemli bir karar almış: İç ses aracılığıyla üst düzey bir özdeşleşme sağlarken, Mateusz'un evde ve hastanede yaşadıklarına sadece tanık olmamızı istemiş. Çoğu sahnenin tek bir açıdan çekilmiş olması, filmin etkisini çok artırıyor, işlenen temaların seyirciye ulaşmasını kolaylaştırıyor. Pieprzyca'yı bu zor anlatım biçimini üstün başarıyla uygulayabildiği için kutlamak gerek.
 
Tabii ki ana karakteri canlandıran Ogrodnik başta olmak üzere belli başlı tüm oyuncuları da... Ki onlardan biri, Mateusz'un babasını oynayan Arkadiusz Jakubik, örneğinThe Dark House / Dom Zly”de de izlediğimiz olağanüstü bir yetenek...

Ödülleri:
12 ödül ve 5 adaylık

Meraklısına:
Filmin orijinal ismi “Yaşamak İstiyorum” anlamına geliyor.

Filmin fragmanını izlemek ve seyirci yorumlarını okumak için buraya tıklayınız.

Chce sie zyc / Life Feels Good / Hayat Çok Güzel
Yazan-Yöneten: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Dawid Ogrodnik (Mateusz), Dorota Kolak (Mateusz'un annesi), Arkadiusz Jakubik (Mateusz'un babası), Helena Sujecka (Matylda), Mikolaj Roznerski (Tomek), Kamil Tkacz (çocuk Mateusz)
Yapımcı: Wieslaw Lysakowski
2013 Polonya yapımı, 112 dakika