Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

27 Temmuz 2010 Salı

Çocuk

IMDB: 7,4
Allmovie: 4/5 yıldız
Metacritic: % 87
Manalı Filmler puanı: 8,5
“İnanç ve Sanat” sitesinin listesinde 46. sırada

Dardenne Kardeşler’in (Rosetta”, “The Silence Of Lorna / Lorna’nın Sessizliği”) Avrupalı sinemacılara (özellikle sanat sineması yapanlara) Fransız Yeni Dalga akımı hız kestiğinden beri, yani çooook uzun zamandır unuttukları şeyleri hatırlatmayı misyon edinmiş gibi bir halleri var: Hayata yönelmeyi, masa başında uydurulmuş hikayeleri değil, gerçeği anlatmayı…

Belgesel yönetmeni olmalarından gelen bir alışkanlıkla kameralarını sokağa çeviriyor, sıradan insanların öykülerini anlatıyorlar. Müzik kullanmıyor, özellikle Holivud filmlerinden aşina olduğumuz ana akım sinema anlatımından uzak duruyor, teknik gösterilere yüz vermiyor, çoğunlukla deneyimsiz oyuncularla çalışıyorlar. Tüm bunların sonucunda, ortaya çok gerçekçi filmler çıkıyor, ne söylediğine kulak verirseniz, ruhunuzu alt üst edebilecek kadar güçlü eserler…

“Çocuk” o kadar gerçekçi bir film ki, sokaktaki insanları gizli kamerayla çekmişler gibi bir izlenim veriyor. Dolayısıyla Dardenne Kardeşler’in sinema tavrını, Yılmaz Güney’in bir cümlesiyle açıklamak mümkün: “Umut”la ilgili bir soruya kendisi “Bütün bunlar zaten oluyordu, ben sadece sokağın başında durdum ve seyrettim” yanıtını vermişti.

Dardenne’lerin “Çocuk”ta seyredip bize aktardıkları ise bir arınma, iflah olma hikayesi… Küçük hırsızlıklarla geçinen, bencil, yalancı, hiçbir duygusu yokmuş izlenimi veren Bruno’nun sevgilisi Sonia’dan bir bebeği oluyor. Genç kadını hastanede kaldığı süre içinde hiç ziyaret etmeyen, o yokken evini başkalarına kiralamakta sakınca görmeyen Bruno, bebeği hayatının neresine yerleştireceğini bilemiyor, yasadışı evlatlık veriyor, yani satıyor. Sonia’nın durumu polise bildirmesi, ikisinin de hayatını değiştiriyor.

Dardenne Kardeşler’in her filmleriyle en saygın festival olan Cannes’da büyük ödül için yarışmaları, üstelik 6 yıl içinde 2 kez Altın Palmiye kazanmaları sadece sinemasal tavır ve ustalıklarıyla ilişkili değil, bu başarılarında ele aldıkları hikayeleri “spiritüel” bakış açısıyla işlemelerinin de payı büyük.

Sonuç: Hele de Bresson tarzı sinemayı seviyorsanız, her yaptıklarını izlemeniz gereken yönetmenler listesinde üst sıralardalar…

Ödülleri:
58. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye.
Ayrıca 10 ödül ve 12 adaylık.

The Child / L’enfant / Çocuk
Senaryo ve yönetim: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
Yapımcılar: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne, Denis Freyd
Oyuncular: Jérémie Renier (Bruno), Déborah François (Sonia), Jérémie Segard (Steve), Fabrizio Rongione (küçük hırsız), Olivier Gourmet (sivil polis)
2005 Belçika, Fransa ortak yapımı, 100 dakika
Gösterim tarihi: 2 Nisan 2006 (İstanbul Film Festivali)
DVD firması: As Sanat

Il Mare

IMDB: 7,7
Manalı Filmler puanı: 7,5

Ülkeleri ikiye bölündüğü için midir nedir, Koreli sinemacılar bu filmdeki gibi fantastik yönleri olan “kavuşma” hikayelerini çok seviyorlar: Seslendirme sanatçısı Eun-ju, göl kenarındaki Il Mare isimli evden ayrılırken, bir sonraki kiracı için bir mektup bırakır, kendisine gelecek postayı iletmesini rica eder. Yanıtı alınca genç kadın, mektubun geçmişten geldiğini fark eder, evin sahibi olan, mimar Sung-hyun 1997 yılından yazmaktadır, oysa Eun-ju, 1999 sonlarında yaşamaktadır. İlk şok atlatıldığında gençler yazışmaya başlar, ilişki giderek aşka dönüşür.

Sadece Koreliler değil, genel olarak Uzakdoğu sinemacıları bu türden hikayelerden, sakin, seyirciyi kavrayan, ruhuna dokunan filmler çıkarmasını iyi biliyorlar. Hyun-seung Lee de onlardan biri, ama bazı kusurları var: Perdeyi ikiye bölmek, planı geriye sarmak gibi, böyle bir filme yakışmayan sinemasal trüklere yer veriyor, bir başka deyişle dille fazla oynuyor. Bunu ve senaryosundaki ufak tefek kusurları, boşlukları bir yana bırakırsak, kurgusundan müzik kullanımına, oyunculuklardan görüntülerine, her öğesiyle usta işi, hayli başarılı bir film.

“Siworae”nin Alejandro Agresti yönetiminde Holivud’da tekrar çekildiğini de belirtelim: 2006 tarihli “The Lake House / Göl Evi”nde Sandra Bullock ve Keanu Reeves birlikteler.

Meraklısına:
Filmin orijinal ismi, “siworae” Kore dilinde “zamanı aşan aşk” anlamına geliyormuş. “Il Mare” ise İtalyanca, “deniz” anlamında.

Benzer filmler:
Be With You (Nobuhiro Doi, 2004)
Ditto (Jeong-kwon Kim, 2000)
Frequency (Gregory Hoblit, 2000)

Il Mare / Siworae
Yönetmen: Hyun-seung Lee
Senaryo: Eun-Jeong Kim, Tae-Yeon Won, Ji-na Yeo
Yapımcı: Cho Min-hwan
Oyuncular: Jung-Jae Lee (Sung-hyun), Gianna Jun (Eun-ju), Mu-saeng Kim, Seung-Yeon Jo, Yun-jae Min
2000 Güney Kore yapımı, 105 dakika

Göl Evi

IMDB: 6,8
Allmovie: 3,5/5 yıldız
Metacritic: % 52
Manalı Filmler: 6,0

Filmin bir yerinde Alex babası için: “Ev yapmayı çok iyi biliyor, ama yuva yapmayı bilmiyor” diyor. Bu cümle genel olarak Holivud, özellikle bu film için de geçerli: “Göl Evi”, “iyi ve sağlam bir ev”, ama yuva sıcaklığından yoksun…

Beklenebileceği gibi bu versiyon selefi “Siworae”den teknik açılardan kat be kat üstün. Teknoloji yardımıyla elde edilen estetiğin sinemaya nasıl hizmet edebileceğini göstermeye sadece o olağanüstü güzel ön jenerik bile yeter. Ayrıca rejisinde, -donuk yüzlü Reeves’i saymazsak- oyunculuklarda falan da en küçük bir kusur yok. Fakat buna rağmen, toplamda “Il Mare”den çok daha düşük bir seviyede.

Bunun en önemli nedeni senaryosu, hikayeye yaklaşım şekli… Güney Kore filmi, Doğu kültüründen insanlara çok anlamlı gelebilecek bir şekilde, hemen tamamen “aşk” teması üzerinde temelleniyor, ne aşkın nedenlerini, ne de zaman kayması vb meseleleri açıklamaya çalışıyordu. Çünkü Doğu kültüründe iki insanın birbirlerini hiç görmemelerine rağmen aşık olmaları normal karşılanır. Fakat Batı’da bu çok tuhaf bir şey olduğu içindir ki “Göl Evi” Alex ile Kate’i önce yakınlaştırmaya çalışıyor, bu yüzden Alex’in yaşadığı zaman diliminde görüştüklerini, hatta öpüştüklerini gösteriyor. Yani neden birbirlerine aşık olduklarını açıklamaya çalışıyor. İşte bu çaba filmin tüm büyüsünü bozuyor.

Senaryodaki ikinci vahim hata, Alex’in babasıyla ilişkisini genişletip mümkün olduğunca işlemeye çalışmaları gibi ekler… Bunun nedeni orijinal filmin biraz “boş” olması, 90 dakikayı zor tamamlamışlar izlenimi vermesi. Sorun tam da burada, o filmi “boş” bulup bir de üstelik doldurmak adına yanlış öğeler koyarsanız, filmin yapısı tabii ki mahvolur, ortaya garabet bir şey çıkar.

İşin ilginci “boş” filmi doldurmak adına yeni yan hikayeler doldururken, orijinal versiyondaki, etkilenmeye başladığı kişiye üşümesin diye eldiven yollamak gibi sıcak trükleri çıkarıp atmışlar. Tuhaf ama, filmdeki aşk ilişkisini güçlendirmeye çalışırken girdikleri yol, sonuçta, aşkın çok daha zayıf görünmesi sonucunu doğurmuş.

Bu anlamda bu filmin “tipik Holivud ürünü” olduğunu söylemek mümkün: “Dolu” görünüyor, ama biraz yakından incelenince pulları dökülüveriyor, aslında ne kadar “boş” olduğu ortaya çıkıyor…

The Lake House / Göl Evi
Yönetmen: Alejandro Agresti
Senaryo: David Auburn (Eun-Jeong Kim ve Ji-na Yeo’nun senaryosundan)
Yapımcılar: Roy Lee, Doug Davison
Oyuncular: Keanu Reeves (Alex Wyler), Sandra Bullock (Kate Forster), Christopher Plummer (Simon Wyler), Ebon Moss-Bachrach (Henry Wyler), Willeke van Ammelrooy (Kate'in annesi), Dylan Walsh (Morgan)
2006 ABD, Avustralya ortak yapımı, 99 dakika
Gösterim tarihi: 4 Ağustos 2006
DVD firması: Tiglon / Warner Home Video

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Dava

IMDB: 7,8
Allmovie: 4/5 yıldız
Manalı Filmler: 9,0

Sadece bu romanın değil, belki de tüm sinema tarihinin en başarılı edebiyat uyarlamalarından biri…

Memur Josef K., bir sabah müfettişler tarafından uyandırılır, tutuklandığı bildirilir. Soruşturmanın gizliliği açısından normal hayatına devam edecektir ama çağrıldığında sorguya, mahkemeye katılmaya mecburdur. İşbirliği yapmasının ne kadar hayırlı olacağı vurgulanır, ancak neyle suçlandığı açıklanmaz. Zavallı Bay K., o andan itibaren hem (kendisinin de parçası olduğu) sistemle, hem kendi suçluluk duygusuyla boğuşarak yaşamaya çalışacak, daha doğrusu, ezilmemek için uğraşacaktır.

Welles, dehasına uygun bir şekilde, filmini kurarken en temel kararları yine çok doğru almış, ki bunların belki de en önemlisi, filmin çok uluslu yapısından yararlanarak mekanları alabildiğine çeşitlemesi, Paris veya Roma’dan da eski Demirperde ülkelerini anımsatan devasa mekanlar bulmuş olması… Gerçekten de filmde Bay K’nın kaldığı pansiyondan başka bir tane bile normal mekan yoktur, hepsi çok yüksek tavanlı, içine futbol sahası sığacak kadar geniş, uzun koridorlara, bitmek bilmeyen merdivenlere sahip binalardır. Bunlara dev meydanlar, insanı boyutlarıyla ezen çok büyük heykeller eşlik eder. Muhteşem görüntü çalışması, bu mekanları gölgelerle bezer, olduklarından bile korkunç gösterir. Bazen bu dev mekanlar binlerce insanla doludur, Bay K. insan selinden zor kurtulur, bazı sahnelerde ise loş kuytuluklarla tek başına boğuşur. Gerçeküstücü sahneler, filmin “düşsel” yapısını güçlendirir. Sonuçta ortaya kabus gibi bir film çıkar; izleyicisini bir girdaba çekip orda tutsak eden, içindeki paranoyayı en üst seviyeye çıkaran bir film; insanı hem güzelliği, hem psikolojik etkisiyle ezen bir başyapıt…

Olağanüstü yetenekli Perkins’e, Tamiroff’tan Schneider’a, hepsi özenle seçilmiş ve çok akıllıca oynayan isimlerden kurulu uluslar arası bir kadro eşlik ediyor. Filmin senaryosu, görüntüleri ve kurgusu da birinci sınıf…

Meraklısına:
Ek dublaj için bütçesi olmayan Welles 11 ayrı karakterin bazı repliklerini seslendirmiş, ki bunların bazısı Perkins’e ait. Sorulduğunda Perkins, hangi repliklerin kendi sesinden olmadığını ayırt edemediğini söylemiş…

Welles’in en sevdiği filmi...

Ödülü:
Fransız Eleştirmenler Birliği En İyi Film Ödülü (1964)

Seçme replikler:
Hastler: “Zincirlenmiş olmak bazen özgür olmaktan daha güvenlidir."

Josef K. (Hastler’a): “Zaten mahkeme de buna inanmamı istiyor. Evet, komplo bu: tüm dünyanın çılgın, absürd, şekilsiz, anlamsız olduğuna bizi ikna etmek… Çirkin oyun bu. Demek mahkemeyi kaybettim. Ee, ne olmuş? Sen de kaybediyorsun. Herkes kaybediyor. Ne olmuş yani? Bu durum tüm evrenin delice olduğunu mu gösterir?”

The Trial / Le procès / Dava
Senaryo ve yönetim: Orson Welles (Franz kafka’nın aynı adlı romanından)
Yapımcılar: Michael Salkind, Alexander Salkind
Oyuncular: Anthony Perkins (Josef K.), Jeanne Moreau (Marika), Romy Schneider (Leni), Elsa Martinelli (Hilda), Suzanne Flon (Miss Pittl), Orson Welles (Avukat Hastler), Akim Tamiroff (Bloch), Michael Lonsdale (Rahip), Max Haufler (Max Amca)
1962 Fransa, İtalya, Batı Almanya, Yugoslavya ortak yapımı, 118 dakika, siyah-beyaz.
DVD firması: Digital Kültür

Ölümsüz Sevgili

IMDB: 6,8
Manalı Filmler: 7,5

Açıkcası sevgili okur, bu filmden hareketle hayalini kurduğum filmi bundan daha çok sevdim: Temaları, hatta senaryosunu, hatta tüm ekibini aynen korudum, fakat yönetmen koltuğunda Kar Wai Wong oturuyordu… Çünkü aşkı ve onunla ilintili hasret, kavuşma, fedakarlık vb temaları, inanılmaz bir ustalıkla anlatmasını en iyi o biliyor, en azından Uzakdoğu yönetmenleri içinde... Bu saptamanın ne denli doğru olduğunu göstermeye “Eros” derlemesinde yer alan kısa filmi yeter aslında, fakat tabii ki (ülkemizde DVD’leri yayımlanmış) “In The Mood For Love / Aşk Zamanı” ve onun “hayallerin ötesinde” tanımlamasına layık devam filmi “2046” da var.

Çünkü Feihong Yu’nun hayal gücü bu projeye yetmemiş. Kendisi Batı’da da tanınan, ama asıl Uzakdoğu ülkelerinde ünlü bir oyuncu (“The Joy Luck Club”), bu da ilk yönetmenliği. İlginçtir, beklenebileceği gibi tutuk da değil, yetersiz de, filmi vasatın üzerinde bir rejiyle kotarmayı başarmış.

Fakat yönetmenlik, senaryonun çok gerisinde kalmış:

Mo ve eşi bir köy evine taşınırlar. Bina eskiden manastır olarak kullanıldığı için köyden uzaktır. Eşinin iş gezisinde olduğu bir gün Mo, evde yalnızken, avludaki ağacın dibinde tanımadığı bir genç adam görür. Kısa sürede onun hayalet olduğunu, fakat konuşmak için geldiğini anlar. A Ming, genç kadına hikayesini anlatmaya başlar: Kabile lideri olan abisinin aksine kanun dışı işlerden, şiddetten hoşlanmayan, “gönül adamı” denebilecek bir karakterdir. Buna rağmen ormanda dolaştığı bir gün görüp vurulduğu A Jiu’yu köyüne kaçırıp beraber olmuş, sonra da evlenmiştir. Fakat genç kadın ona duyduğu nefreti hiç gizlememiş, hep soğuk davranmış, buna tahammül edemeyen A Ming manastıra kapanmaya karar vermiştir.

Hikaye ilerledikçe Mo, öyküdeki A Jiu’nun kendisi (bir önceki enkarnasyonu) olduğunu anlar. Öyleyse A Ming neden yeniden enkarne olmamıştır ve daha önemlisi Mo’dan ne istemektedir?

Görüldüğü üzere hikaye, ortalama bir yönetmenlikten fazlasını, örneğin çok daha incelikli bir yaklaşımı gerektiriyor. Daha önemlisi aynen Wong’un filmlerindeki gibi, taze ve “gönül işlerine” daha uygun bir anlatım dili istiyor. Yu ise ana akım sinemanın diline bırakmış kendini, yer yer onda da aşırıya kaçmış (örneğin göğüs planlarının çok büyük bir çoğunluğunda 180 derecelik, bazen fazla hızlı çevrinme var), savaş sahnelerini fazla kanlı çekip filmin dengesini bozmuş.

Yine de film ilgiyle izleniyor, yer yer seyircinin hassas noktalarına dokunabiliyor…

Eternal Beloved / Ai you lai sheng / Ölümsüz Sevgili 
Senaryo ve yönetim: Feihong Yu (Lan Xu’nun romanından)
Yapımcılar: Li Sun, Feihong Yu
Oyuncular: Feihong Yu (Mo Xiao-yu / A Jiu), Yihong Duan (A Ming), Lu Yao (A Ming'in abisi), Jia Li (Ya Ping), Songyan Tu (Qin Yan)
2009 Çin yapımı, 111 dakika.