Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

2 Haziran 2014 Pazartesi

Chico & Rita


IMDB: 7.2
Rottentomatoes: %86
Metacritic: %76
Manalı Filmler: 9,5

Tamer Baran

Birbirinden güzel Küba şarkılarıyla ve Dizzy Gillespie, Charlie Parker gibi 1940'ların caz devlerinin melodileriyle süslü, yetişkinlere seslenen, harika bir çizgi film...
Chico yetenekli bir caz piyanisti, Rita ise buğulu sesli bir şarkıcı. Bu ikisinin aşkı 1940'larda, Küba'da başlayıp inişli çıkışlı bir yolculuğun ardından 1990'lara, Amerika Birleşik Devletleri'ne, döküntü evlerden, kenar mahallelerden villalara, loş müzikhollerden dünyanın en ünlü konser salonlarına kadar uzanıyor. Karakterlerimiz tipik Latin; yani muhatabını fazla sahiplenen aşırı kıskanç tipler, çoğunlukla bu yüzden bozulan ilişki, birbirlerine karşı hissettikleri tutkunun büyüklüğü sayesinde onarılıyor. Sözün kısası izlediğimiz aşk hikayesi de hayli ilgi çekici...
Fakat filmin asıl güzel tarafı görselliği; o yalın çizgiler, olağanüstü iyi çalışılmış renklerle birleşince çok etkili olmuş. Küba yazının her yanı altın sarısına boyayan deli sıcaklığını veya New York karının soğuğunu hissedebiliyorsunuz izlerken. Bodrum kattaki caz kulüpleri başta olmak üzere, hemen tüm konser mekanlarında da ayrı renk çalışması yapılmış.
Sözün özü: “Chico & Rita”, her şeyiyle keyifli ve başarılı bir film...

Meraklısına:
Filmin senarist ve yönetmenlerinden Fernando Trueba, ülkemizde özellikle “Belle Epoque / Güzellik Çağı” (1992) filmiyle tanınıyor... Bu filmin Oskara aday olmasının ardından önemli birkaç yönetmen daha animasyon film yönettiler: “Chico & Rita”dan bir yol sonra Steven Spielberg “Adventures of Tintin, The / Tenten'in Maceraları”nı, Gore Verbinski “Rango”yu tamamladı. Geçen yıl da ülkemizde özellikle “La Fille sur le port / Köprüdeki Kız” filmiyle tanınan Patrice Leconte “Le Magasin Des Suicides / İntihar Dükkanı” adlı filmi yaptı.

Rango” ile “Chico & Rita” 2012 Oskarlarında yarıştılar, ödül “Rango”ya verildi.

Ödülleri:
En İyi Uzun Metrajlı Animasyon dalında Oskar adaylığı; ayrıca 6 ödül ve dokuz adaylık.

Chico & Rita

Yönetmenler: Tono Errando, Javier Mariscal, Fernando Trueba
Senaryo: Ignacio Martínez de Pisón, Fernando Trueba
Yapımcılar: Santi Errando, Cristina Huete, Martin Pope, Michael Rose
Seslendirenler: Limara Meneses (Rita), Eman Xor Oña (Chico), Mario Guerra (Ramón), Lenny Mandel (Ron)
2010 İspanya-İngiltere ortak yapımı, 94 dakika

7 Nisan 2014 Pazartesi

Uyurgezer



Filmin asıl başarısı, ana karakterlerini, pembe ile siyah, mutlulukla ölüm arasındaki gerilimde tutması… Bir tramplenin değil, usturanın ucunda yaşıyor gibiler, her an -eğlenceli anlamında- en çılgın veya -zararlı anlamında- en delice eylemi gerçekleştirebilirler. Çünkü -James’in dediği gibi- onlar birer “uyurgezer”; hayata ilişkin bilinç seviyeleri o derece düşük
IMDB: 6.3
Rotten Tomatoes: % 43
Manalı Filmler: 8.0


“Sleepwalking”in afişinde yer alan görüntü, filmin en güzel ve en anlamlı sahnesinden: Dayısı James’le, hedefi belirsiz bir yolculuğa çıkan 11 yaşındaki Tara bir motelin havuz başında güneşlenmektedir. 8-9 yaşlarında iki oğlan onu -uzaylı görmüş gibi- izlerken Tara ayağında patenlerle tramplene çıkar, yürüyüp en uçta durur ve kendini giysileriyle (hatta güneş gözlüğüyle) beraber suya bırakır. Havuzun dibinde durur, biraz dans eder ve sudan çıkar.

Sahne sürerken Tara’nın suda eğlenceyle mi, ölümle mi buluşacağını anlayamayız. Çünkü havuzda giysileriyle dans etmesi için de, intihar etmesi için de epeyce nedeni vardır…

Çünkü Tara da, filmin diğer kahramanları gibi çılgınca davranmakla delilik arasında savrulup durur.

“Uyurgezer” filminin asıl başarısı, sadece bu sahnede değil, filmin tümünde ana karakterlerini, pembe ile siyah, mutlulukla ölüm arasındaki gerilimde tutması… Bir tramplenin değil, usturanın ucunda yaşıyor gibiler, her an -eğlenceli anlamında- en çılgın veya -zararlı anlamında- en delice eylemi gerçekleştirebilirler.

Çünkü -James’in dediği gibi- onlar birer “uyurgezer”; sanki yaşamıyor da uyuyorlar sadece, hayata ilişkin bilinç seviyeleri o derece düşük. Ve bunun nedeni kökeni çocukluklarına dayanan karanlık mutsuzluğu bir yağmur bulutu gibi yanlarında gezdirmeleri. Çocukluk travmalarının yarattığı sis gözlerini kör etmiş, neyi neden yaptıklarını, kime güvenip kimden uzak duracaklarını bilemiyorlar. İnsanları tanımakta güçlük çekiyorlar çünkü kendilerini tanıyamıyorlar. Çok yaralılar… Tara’nın annesi Joyleen’in bir gecelik bir ilişkide, karşısındaki adamla oynaşırken “Beni sevdiğini söyle… Laf olsun diye…” demesi, sadece kendisinin değil, tüm ana karakterlerin nasıl bir bataklık içinde debelendiklerini iyi anlatıyor. Sonunda bir uyurgezer gibi yaşamaktan kurtulan James oluyor, iki kardeşin de hayatını cehenneme çevirmiş olan kişiyi, yani babasını öldürerek… Aslında onu esaretten kurtaran şey cinayet değil, kendisini hep ezen babasına karşı çıkmayı başarması… Hayatında ilk kez…

Çok benzer karakterlere, “Margot at the Wedding / Kızkardeşim Evleniyor” filminde de rastladık bu ay. Şu farkla ki: “Margot”, konusundan bekleneceği gibi, omuz kamerası, loş ışık kullanımı, yer yer rahatsız edici planlarla kurulmuş bir filmdi, Bill Maher ise “Uyurgezer”i, tam ters bir yapıda kurmuş: özellikle yol bölümlerinin başlamasından itibaren film, sinematografisi açısından, modern bir ana akım komedi-dram filmi gibi ilerliyor. Günlük güneşlik yollarda, sevimli hayvanlarla dolu bir çiftlikte geçen sahnelerin biçimi ile içeriği arasındaki karşıtlık, seyirciyi tokat yemiş gibi sersemletiyor. Henüz ilk yönetmenlik çalışmasında bu derece ölçülü bir görsel yapı kurması Maher’in yeteneklerinin sağlam bir göstergesi…

Filmin bir başka olumlu yönü ise oyunculuklar: Küçük bir rolde karşımıza çıkan Woody Harrelson’dan bir kez daha kötücül bir karakteri inanılmaz bir yetkinlikle canlandıran Dennis Hopper’a, Charlize Theron’dan efsanevi TV dizisi “Carnivale”in başrol oyuncusu olarak tanınan Nick Stahl’a uzanan, son derece başarılı bir oyuncu kadrosu var. Ama asıl alkışlanması gereken kişi, usta aktörlere rahatça eşlik eden küçük oyuncu AnnaSophia Robb… Genç yetenek, o kadar küçük bir yaşta bu kadar büyük bir mutsuzluğu taşımanın yorgunluğunu, isyan edememenin sıkıntısını mükemmel yansıtmış.

Kariyerini “Batman & Robin”, “X Men” gibi çok yüksek bütçeli Holivud teknoloji harikalarının görsel efekt departmanlarında sürdüren yönetmen Maher ve aslen renk uzmanı olan senarist Zac Stanford’un, önemli insanlık hallerini işleyen bağımsız bir projede bir araya gelmeleri de ayrıca takdire değer.

Tüm bunlara rağmen “Uyurgezer”, başyapıt diyebileceğimiz bir film değil. Filmde bir aksama yok, sadece senaryosu fazla sıradan. Stanford’un samimi olduğu her halinden anlaşılan çalışması, filmi benzerlerinden bir gömlek yukarı çekebilecek bir yetkinlikte değil, ana hikayesinde de, çoğu sahnelerinde de fazlasıyla bir “önceden görmüştük” havası var senaryonun. Örneğin çok benzer temaları işleyen Steve Kloves filmi “Flesh and Bone / Et ve Kemik” karakterleri de derinlemesine ele alıyor ve sonuçta, başta bahsettiğim gerilimi de çok daha iyi işliyordu. Sorunlu oğul rolünde Dennis Quaid, kötü yürekli baba rolünde James Caan unutulmaz performanslar çıkarmışlardı. Bu oyuncu kadrosu ve bu yönetmenle “Uyurgezer”, “Et ve Kemik” kadar “karanlık” veya örneğin (Sally Field’in canlandırdığı ölümcül kanser hastasının ve çocuklarının iki haftasını anlatan) “Two Weeks” kadar komik ve dramatik olamıyorsa bunun tek nedeni senaryosu...

Aslında Stanford işlenmeye çok müsait, çok ilginç bir tema yakalamış: Hayatı uyurgezer gibi yaşamak izleğine daha fazla ağırlık veren bir senaryodan, çok daha güçlü bir film çıkabilirdi.

Fakat neylersiniz, herkes Ingmar Bergman olamıyor maalesef…

Sinema, Eylül 2008

("Çocukluk travmalarının yarattığı sis: Uyurgezer" başlığıyla yayımlandı)

Sleepwalking / Uyurgezer
Yönetmen:
Bill Maher

Senaryo: Zac Stanford
Yapımcılar: A. J. Dix, J. J. Harris, Beth Kono, Rob Merilees, Charlize Theron
Oyuncular: Nick Stahl (James), AnnaSophia Robb (Tara), Charlize Theron (Joleen), Woody Harrelson (Randall), Dennis Hopper (Reedy)
2008 Kanada-ABD ortak yapımı, 101 dakika
Gösterim tarihi: 8 Ağustos 2008 
DVD firması: AS Sanat 

18 Mart 2014 Salı

Dikkat, Şehvet

Hikayenin en trajik tarafı da bu: Gençlerin binbir emek ve harcamayla yürüttükleri komplonun acemiliği, imkansızlığı… Fakat damarlarındaki kanın deli akışı yüzünden gerçeği göremiyor, uğraşmaya devam ediyorlar.  

IMDB: 7,6
Rotten Tomatoes: % 72
Manalı Filmler: 9,5

Tamer Baran


Savaşın en korkunç tarafı kanımca şudur: Sadece cephede yaşanmaz, ordu mensubu olmayanların da evine, hatta uykusuna sızar, sinmekle de kalmaz, ağırlığını koyar, herkesin yüreğini çöle çevirir.
 

Bu filmin benzerlerinden üstünlüğü de bu: Siperlerin dışındaki çarpışmaların, cephede yaşananlardan daha acımasız ve ölümcül olabileceğini gösteriyor.
 

1938 yılında, Japon işgali altındaki Hong Kong’da başlayan film, bir grup üniversiteli tiyatrocuya odaklanıyor. İşgal hükümetinde önemli bir mevkide bulunan Yee’yi öldürmek için onunla yakınlaşıyorlar; aralarından bir genç kız Yee’nin eşiyle ahbap, derken adamın metresi oluyor. Evli bir kadınmış gibi davranan Wong aslında yetenekli bir oyuncu ama bu kez üstlendiği rol boyunu çok aşıyor...
 

Hikayenin en trajik tarafı da bu: Gençlerin binbir emek ve harcamayla yürüttükleri komplonun acemiliği, imkansızlığı… Fakat damarlarındaki kanın deli akışı yüzünden gerçeği göremiyor, uğraşmaya devam ediyorlar. Daha da ilginci Direniş liderleri grubun farkına varıyor ve onlarla ilişkiye geçiyorlar. İki ayrı kadın ajanın başaramadığını Wong’un becermesi bekleniyor.
 

Zor bir iş, bıçak sırtı…
 

Elinden geleni yapıyor Wong. Fazlasını bile yapıyor. Yee ile ilk kez birlikte olduğunda foyası meydana çıkmasın diye grup arkadaşlarından biriyle sevişiyor örneğin, ondan ders alıyor.
 

O sevişme sahnesi filmin kırılma anı, yaşananların, ana karakterlerin hepsini mahvedecek bir girdaba dönüşeceğini o an seziyor seyirci.
 

O sahne, filmin en keskin virajı; o ana kadar eser, idealist, vatansever gençlerin ülkeleri uğruna nasıl savaştıklarını anlatan bir siyasi gerilim iken, yavaş yavaş bir tutku hikayesine dönüşüyor, trajedinin kapısını çalacağını adeta haykırarak.
 

Bu iki yan yana durmaz film türünü birleştirense çoğu izleyicinin gözlerinin faltaşı gibi açılmasına neden olabilecek açıklık ve yoğunluktaki sevişme sahneleri… Nefret ettiği adamla, onunla birlikte olmaya bayılıyormuş gibi davranarak sevişiyor Wong, Yee’yi elinde tutmaya, bir güvenlik boşluğu yakalamaya, arkadaşlarına silaha davranmaları için bir fırsat yaratmaya çalışıyor.
 

Bir yandan da Yee ve Wong birbirlerine bağlanıyorlar.
 

Her yakınlaşma anında daha da tükeniyor Wong, giderek o gerilime dayanamaz hale geliyor…
 

Hikayenin özeti, projenin ortalama bir yönetmen için kabusa dönüşebilecek denli zor olduğunu gösteriyor. Üstelik filmi seyredenlerin önemli bir bölümü, ne olayların geçtiği dönemi biliyor, ne de Çin ve Japon tarihini ve iki kültür arasındaki farkı. Haliyle filmin tüm dünyada rahatlıkla anlaşılabilecek seviyede yapılması gerekiyor. Bunlar yönetmenin işini birkaç misli zorlaştıran etmenler. Fakat Ang Lee –artık- o kadar usta ki, asla aksamayan, hiçbir yönü göze batmayan bir film yapabilmiş.
 

Oya gibi işlemiş her karesini…
 

Bir sahnede Wong, Yee için: “Sadece içime girmekle kalmıyor, bir yılan gibi kalbime de sızıyor” diyor.
 

Bu film de seyircisine aynı şeyi yapıyor.

Ödülleri:
Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adaylığı.
Ayrıca 15 ödül, 25 adaylık.

Meraklısına:
Yee’yi canlandıran Tony Leung, kalbimizde her daim özel bir yeri olan Wong Kar Wai filmlerinin, mesela “In The Mood For Love / Aşk Zamanı” ve “2046”nın da başrolündeydi. Bu filmde de müthiş.
 

Altın Aslan kazanması dolayısıyla Tayvan devleti Ang Lee ve film şirketine ayrı ayrı yaklaşık 300 bin dolar tutarında para ödülü vermiş. Lee ödülü genç yönetmenlerin film çalışmalarına bağışlamış.
 

Yee karakterinde hakim özelliğin “yaralı erkeklik” olduğunu düşünen Ang Lee, Tony Leung’dan üç oyuncunun performanslarını incelemesini istemiş: “Last Tango in Paris / Paris’te Son Tango”daki Marlon Brando, “In a Lonely Place”deki Humphrey Bogart ve “Equus”daki Richard Burton.

Açık Gazete, 4 Kasım 2011

Se, jie / Lust, Caution / Dikkat, Şehvet
Yönetmen: Ang Lee
Senaryo: James Schamus, Hui-Ling Wang (Eileen Chang+ın kısa öyküsünden)
Yapımcılar: William Kong, Ang Lee, David Lee, Doris Tse
Oyuncular: Tony Leung Chiu Wai (Bay Yee), Wei Tang (Wong Chia Chi / Mak Tai Tai), Joan Chen (Yee'nin karısı), Leehom Wang (Kuang Yu Min), Chung Hua Tou (Yaşlı Wu)
2007 Çin, Tayvan, ABD ortak yapımı, 157 dakika
Gösterim tarihi: 2 Kasım 2007
DVD firması: Kanal D

18 Şubat 2014 Salı

Prometheus

Prometheus” teknik açıdan mükemmel, mana bakımındansa durumu vahim… Fakat bu senaristlerin veya Scott’ın kabahati değil, Batı uygarlığının şimdilik yapabileceğinin en iyisi bu. Bir başka deyişle, bir açmazdalar, düşünme biçimlerinden ancak böyle bir hilkat garibesi çıkıyor

IMDB: 7,1
Rotten Tomatoes: % 74
Manalı Filmler: 7,0

Her şey Joseph Campbell’la başladı: Dünyanın neredeyse tüm kadim mitlerini, efsanelerini inceledi, ortak özelliklerini “Kahramanın Yolculuğu” isimli kitabında anlattı.

Bu eserden, popüler filmler yapmak arzusu duyan bazı filmciler de yararlandı, örneğin George Lucas ünlü “Star Wars / Yıldız Savaşları” serisini tasarlarken belli temaları aynen uyarladı, mesela ana karakterinin babasını aramasını sağladı. Çünkü Campbell’ın belirlemelerine göre bu izlek çağlar boyunca insanları etkilemişti, yadsınamaz bir gücü vardı.

Psikologlara göre her insanın hayatında çok önemli iki değer var: Anne şefkati ve baba onayı… Dolayısıyla tüm o eski metinlerdeki babasını bulmaya çalışan, bu uğurda yıllarca yolculuk yapan, serüven yaşayan kahramanlar aslında onaylanmanın peşindeler.

Hıristiyan uygarlığı için “onaylanma ihtiyacı” biyolojik babayla sınırlı değil, daha önemlisi Tanrı’nın kişinin özelliklerini tanıyıp beğenmesi ve doğru biçimde yaşadığını tasdik etmesi… Onlara dinlerinden gelen bir bilgi daha var: Tanrı insanlıktan memnun değil, o nedenle kendi oğlunu dünyaya yolladı (ama insanlar onu çarmıha gerdi).

Bu bilgilere seyircinin bilinçaltına ilişkin birkaç veri daha eklemek lazım: Örneğin tüm –eski usul- serüven filmleri “insanın ruhsal yolculuğunu” simgeler, filmde aslında anlatılan insanoğlunun bu dünya üzerindeki serüvenidir. O tür filmlerdeki karakterlerle kolay özdeşleşiriz, onların durumu bilinçaltımızda “dünyada bulunuş amacımızın Tanrı’yı bulmak olduğu” bilgisiyle örtüşür, bu yüzden çok değerlidir.

Prometheus”u daha iyi anlayabilmek için birkaç küçük ek daha yapmamız lazım.

Ridley Scott’ın bilimkurgu klasiği “Alien / Yaratık” da temelde bir serüven filmidir, fakat uzayda seyahat eden kahramanlar baba-Tanrı yerine korkunç bir yaratıkla karşılaşırlar. Aralarından sadece biri (Ripley adında bir kadın) Yaratık’ı öldürüp sağ kalmayı başarır. Böylece “Yaratık” iki kulvarda manayı derinleştirir: Öncelikle bir tokattır; aya gitmeyi başaran kibirli insanoğluna “ya uzayda kabuslarında bile görmediğin kadar korkunç şeyler varsa?” sorusunu sorar, onu sarsar. Öte yandan, yine bilinçaltımızda, ama bu kez daha derinlerde bir başka karşılığı vardır, şöyle özetlenebilir: Tanrı’yı ararken önce kendi içindeki karanlık tarafla (Yaratık bunu simgeler) çarpışmayı göze almalısın ve bu savaşta içindeki feminen enerji tek gücün olacaktır…

Yaratık” hem aklımıza, hem bilinçaltımıza seslenen ve her iki alan için iki çok güçlü önermesi bulunan bir filmdi. Şahane yazılmış, çekilmiş ve oynanmıştır ama bir klasik olarak anılagelmesini asıl bu mana derinliğine borçludur.

30 küsur yıl önce “Yaratık”ı çeken bir yönetmenin hem sinemasal öğeler, hem de mana derinliğiyle çok daha ileri bir seviyeye çıkması beklenir. Scott’ın elinden geleni yaptığını söylemek mümkün. “Prometheus” teknik açıdan mükemmel, mana bakımındansa durumu vahim… Fakat bu senaristlerin veya Scott’ın kabahati değil, Batı uygarlığının şimdilik yapabileceğinin en iyisi bu. Bir başka deyişle, bir açmazdalar, düşünme biçimlerinden ancak böyle bir hilkat garibesi çıkıyor.

70’ler uzay çağı idi, “Yaratık” filmi bu alana ilişkin anlamlı bir uyarı yaptı. İçinde bulunduğumuz dönem ise ruhsal uyanış çağı; “Prometheus” bu alanı deşiyor ve önemli bir soru soruyor: “Ya Tanrı/Yaratıcı seni onaylamıyorsa, hatta insanlığı var ettiği için pişman olmuşsa ve hatta yok etme arzusu duyuyorsa?”…

Bu, bilimsel çalışmalarını evrenin nasıl var olduğuna yoğunlaştıran, bir başka deyişle gerçekten Yaratıcı’yı arayan Batı uygarlığının sorabileceği en anlamlı soru. Bize saçma gelmesi ise doğal çünkü İslam kültürüne göre Allah kişisel olarak herhangi birimizin babası değildir ve bireysel bir sınav söz konusudur. Yani Müslümanların doğal düşünme biçiminde Allah’ın toplam olarak insanlıktan memnun olup olmadığı sorunsalı yoktur, dolayısıyla bizim mantığımız işi Tanrı’nın insanlığı yok etmeye çalışması noktasına vardırmaz. Peygamberlerinin insanların günahı yüzünden kendini feda ettiğine inanan Batı mantığına göreyse böyle düşünmek doğaldır, akılcıdır, bu mantığın sonucu “insanlığı yok etmek amacıyla kimyasal silah falan kullanmak yerine, bir gezegen dolusu eciş bücüş yaratık yaratmak” gibi bir akıl dışılığa varsa bile… Böyle bir filmden beklenmeyecek derecede basit, adeta fıkra gibi bir mantık, ama hikayenin varabileceği başka durak yok. Çünkü bu filmde de içimizdeki dişi enerji ve karanlık tarafla ilgili bir önerme olması gerekiyor.

Tüm bunlardan sonra, filmin mana bakımından değerli tarafı ortaya çıkıyor: Bu kez Scott, insanlığa Tanrı’dan onay beklemekten vaz geçmesini öneriyor.

Evet, Prometyus…

Prometheus
Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: Jon Spaihts, Damon Lindelof
Yapımcılar: David Giler, Walter Hill, Ridley Scott, Tony Scott
Oyuncular: Noomi Rapace (Elizabeth), Michael Fassbender (David), Charlize Theron (Meredith), Idris Alba (Janek), Guy Pearce (Weyland), Logan Marshall-Green (Charlie), Sean Harris (Fifield)
2012 ABD yapımı, 124 dakika
Gösterim tarihi: 1 Haziran 2012

 

27 Aralık 2013 Cuma

Komplo Teorisi

Filmin ilginç yönlerinden biri ise ülkemizle ilgili: Jerry’nin iddiasına göre Amerikan devleti NASA’nın uydularını kullanarak yapay deprem üretebiliyor. Jerry NASA’nın bütçesini azalttığı için dönemin Başkan’ını öldürmeye karar verdiklerini ve suikasti Başkan Türkiye’deyken yapacaklarını söylüyor. Daha sonraki bir sahnede Türkiye’de 7.3 şiddetinde deprem olduğu TV’den duyuluyor

IMDB: 6.6 
Metacritic: % 49
Manalı Filmler: 9.0 
 
Tamer Baran

Meraklısı hatırlayacaktır, 1960 sonlarından itibaren yaklaşık 10 yıl Holivud’da benzeri önceden görülmemiş sayıda ve güçte muhalif eser yapıldı, farklı sosyal ve siyasi meseleler bu filmlerde işlendi. Bunların bir kısmı Amerikan (derin) devletini merceğe alıyor, CIA gibi kurumları eleştiriyordu: O dönemde “Three Days of the Condor / Akbabanın Üç Günü”, “All the President's Men / Başkanın Bütün Adamları” gibi hala önemini koruyan başyapıtlar çıktı.

Derken devir değişti, 80’lerde Yeni Sağ iktidara geldi, Holivud da rüzgara uydu, muhalif eserlerin sayısı çok azaldı. 1990’lar bir anlamda geriye dönüş dönemi oldu; çoğunlukla “politik gerilim” türünde yapılmış, ama özünde ciddi bir eleştiri barındıran “Enemy Of the State / Devlet Düşmanı”, “Wag the Dog / Başkanın Adamları” gibi filmler yapılmakla kalmadı, popüler de oldu.

“Komplo Teorisi” bunların en ilginç olanlarından biri.  

Filmin ana karakteri Jerry Fletcher, “Devlet Düşmanı”nda Gene Hackman’ın canlandırdığı komplo teorisyenine benziyor. Onun aklı karışmış hali. Daha bilinçsiz, taksisine aldığı insanlara fikirlerini anlatmaktan öte gitmiyor. Bir de bülteni var, sadece 5 kişiye ulaşıyor. Her taşın altında komplo arayan birisi Jerry, bulduklarını Adalet Bakanlığı’nda çalışan Alice’e anlatıyor, kadın da onu ciddiye almıyor.

Dile getirdiği teorilerden biri doğru çıkınca karanlık bazı adamlar Jerry’yi ele geçiriyor, konuşturmaya çalışıyorlar. Adamın işkence görmesi Alice’in ona inanmasına neden oluyor. Bundan sonrası, ikisinin kötü niyetli “büyük birader”den kaçma çabası…

Daha sonra yazdığı “Mystic River / Gizemli Nehir” gibi işlerle övgü toplayan Brian Helgeland, dram ile gerilim ve macerayı harmanlamayı iyi bildiğini “Assassins / Suikast Çemberi” senaryosuyla da kanıtlamıştı. Bu kez paranoyak komplo teorisyeni ve karanlık adamlardan oluşan soğuk dünyaya çarpıcı bir aşk hikayesi yerleştirmiş. Yalnızlık, toplum dışı kalmışlık vb temalar da cabası.

Film ilerledikçe Jerry’nin aslında bir trajedi kahramanı, Bir tür Ikarus olduğu daha iyi anlaşılıyor; Mel Gibson bu karakteri hayli inandırıcı bir performansla canlandırıyor. Düzenli, mantıklı, disiplinli bir insan olan Alice ile Jerry güçlü bir ikili oluşturuyorlar, iki oyuncu arasındaki kimya da hayli etkileyici. 

Bu kimyadan da büyük destek alarak Donner, hem Jerry’nin gel gitlerini, hem zor aşk ilişkisinin birbirine zıt özelikteki evrelerini, hem de duygusal sahnelerle macera ve gerilimi ustalıkla dengelemeyi başarmış. Bu dengeden söz etmişken –daha önce “The Rock / Kaya” ile beğeni toplayan- görüntü yönetmeni John Schwartzman’ın kurduğu müthiş görsel dünyadan da söz etmek gerekir.

Filmin ilginç yönlerinden biri ise ülkemizle ilgili: Jerry’nin iddiasına göre Amerikan devleti NASA’nın uydularını kullanarak yapay deprem üretebiliyor. Jerry NASA’nın bütçesini azalttığı için dönemin Başkan’ını öldürmeye karar verdiklerini ve suikasti Başkan Türkiye’deyken yapacaklarını söylüyor. Daha sonraki bir sahnede Türkiye’de 7.3 şiddetinde deprem olduğu TV’den duyuluyor.

Meraklısı hatırlayacaktır: 17 Ağustos’un ABD kökenli, yapay bir deprem olduğu iddiaları epey konuşulmuştu.

Depremden iki yıl önce tamamlanmış bir filmde de aynı iddialarla karşılaşmak hayli ilginç…

Meraklısına:
ABD devletinin kirli işlerini açıklayanların başına neler geldiğini anlatan “Fair Game / Dürüst Oyun”un DVD’si de ülkemizde yayımlandı; bu iki filmi birlikte seyretmek yararlı olabilir.

Jerry Alice’e devletin yetiştirdiği katillerin üç ismi olduğundan söz ediyor ve “Sadece Sirhan Sirhan’ı anlayamıyorum, onun göbek adı yok” diyor. Bahsi geçen kişi Senatör Robert Kennedy’nin katili ve tam adı Sirhan Bishara Sirhan.

Açık Gazete, 9 Aralık 2011

Conspiracy Theory / Komplo Teorisi
Yönetmen: Richard Donner   
Senaryo: Brian Helgeland
Oyuncular: Mel Gibson (Jerry Fletcher), Julia Roberts (Alice Sutton), Patrick Stewart (Dr. Jonas), Cylk Cozart (Ajan Lowry), Steve Kahan (Bay Wilson), Terry Alexander (Flip)
Yapımcılar: Richard Donner, Joel Silver
1997 ABD yapımı, 135 dakika
Gösterim tarihi: 17 Ekim 1997
DVD firması: Tiglon / Warner Home video