Alıntı

Toplumsal hayat bizi doğadan kopardı, onunla yeniden bütünleşmek zorundayız. “Ağaca sarılan hippi” imajını kastetmiyorum, onda yanlış bir şey yok da, demek istediğim, bir psikolojik ve ruhsal evrimin çok gerektiği. Şimdiki hayat tarzımızla ilgili en büyük sorunun ruhsallık eksikliği olduğunu düşünüyorum…

Julian Goldberger ("Şahin"in yönetmeni)

10 Haziran 2013 Pazartesi

Fatih Pelle



Günün birinde Pelle zor bir şeylerin üstesinden gelir, “fatih” adına layık işler başarabilirse, bunda babasından aldığı bu güvenin büyük payı olacak. Sözün kısası adam küçük ama oğluna çok büyük değerler kazandırmayı başarıyor



IMDB: 7,8
Rotten Tomatoes: % 100
Manalı Filmler: 10

Tüm sinema tarihinin en etkileyici baba karakterlerinden biri…

Ayrıca: Müthiş bir baba-oğul ilişkisi portresi…

Ustaca yazılmış bir klasik roman, yetenekli bir yönetmenin ellerinde epik bir destana dönüşmüş… Ama bu metin kahramanlığı anlatmıyor, bu destanın ana temaları yoksulluk ve sevgi; ana karakterleri ise yaşam savaşı veren fakir amele…

Hikayemiz 19. yüzyıl sonlarında geçiyor. Başka göçmenlerle birlikte yoksul köylü Lassefar ve 9 yaşındaki oğlu Pelle, Danimarka’nın Bornholm adasına göçüyor, bir çiftlikte çalışmaya başlıyorlar. Burada zulme, ırkçılığa ve haksızlığa, aşka ve neşeye tanık oluyor, acı tatlı olayların içinde kalıyorlar. Klasik romanlarda adet olduğu üzere geniş bir çerçevesi olan eser, baba-oğul ilişkisini merkeze alarak, çiftlik sahibinin eşinin dramından kahyayla kavga ederken kafasından sakatlanan Erik’in trajedisine uzanıyor, renkli kişilikler, birbirinden ilginç ilişkiler resmediyor.

Tüm bu sıkıntı ve acıların, çoğunlukla karlar içinde, en azından buz gibi havada yaşanıyor oluşu, filmin içeriğine çok uygun düşmüş, esere puslu gri bir atmosfer kazandırmış. Yönetmen August ve görüntü yönetmeni Jörgen Persson, usta işi renk ve ton çalışmasıyla bu etkiyi güçlendirmiş, insanın ruhunu etkileyen bir film yapmışlar.

Filmin adının kaynağı, küçük Pelle’nin arkadaş olduğu Erik’in hayalleri. Diğerleri gibi üç kuruşa çalışan bir amele olan Erik, yaşama sevgisiyle dolu, böyle bir kaderi kabullenmek istemiyor, Çin’i, Avustralya’yı, ABD’yi görmek, hatta fethetmek arzusunda. Yaşlı Lassefar’ın en büyük düşü ise oğluna ve kendisine bakacak bir kadın bulup pazar sabahları yatakta kahve içmek…

Metnin en etkileyici yanlarından biri bu baba kişiliği. Bergman filmlerinin gediklisi Max Von Sydow’un akla seza bir yetkinlikle canlandırdığı Lassefar, bir küçük ademoğlu. Adaletsizliğe, insanların acımasız davranışlarına karşı çıkması gerektiğini biliyor ama buna asla cesaret edemiyor. Oğlunu hırpalayan çocukları pataklamak, taş kalpli kahyaya meydan okumak gerektiğinde Pelle’ye söz verdikleriyle yapabildiği arasında derin bir uçurum oluyor.

Fakat Pelle suçlamıyor babasını. Onun elinden gelenin en iyisini yaptığını biliyor. Küçük köşesinde huzurlu birkaç gün daha geçirmekten başka bir amacı yok adamcağızın, etliye sütlüye karışmadan yaşarken oğluna hayatın değerli yönlerini öğretmeye de çalışıyor, onu seviyor ve her şeyini beğeniyor, onaylıyor.

Günün birinde Pelle zor bir şeylerin üstesinden gelir, “fatih” adına layık işler başarabilirse, bunda babasından aldığı bu güvenin büyük payı olacak.

Sözün kısası adam küçük ama oğluna çok büyük değerler kazandırmayı başarıyor.

Lassefar’ı bunca etkili kılan da bu…
  

Ödülleri:
En İyi Film dalında Altın Palmiye
En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre ve Oskar ödülü; En İyi Erkek Oyuncu dalında Oskar adaylığı (Sydow)
Ayrıca 20 ödül ve 4 adaylık.

Meraklısına:
New York Times gazetesinin hazırladığı “En  İyi 1000 Film” rehberinde yer aldı.

“Den Goda Viljan / The Best Intentions” gibi başka Bille August filmlerinde de çalışan besteci Stefan Nilsson, En İyi Yabancı Film dalında Oskar’a aday gösterilen “As It Is in Heaven / Cennetin Müziği”nin (Kay Pollak, 2004) etkileyici müziklerini de imzasını atmıştı.

Açık Gazete, 22 Haziran 2012

Pelle the Conqueror / Pelle erobreren / Fatih Pelle
Yönetmen: Bille August
Senaryo: Per Olov Enquist, Bjarne Reuter, Bille August (Martin Andersen Nexö’nün aynı adlı romanından)
Yapımcı: Per Holst
Oyuncular: Pelle Hvenegaard (Pelle), Max von Sydow (Lassefar), Erik Paaske (Forvalter), Björn Granath (Erik), Astrid Villaume (Bayan Kongstrup), Axel Strobye (Bay Kongstrup)
1987 Danimarka, İsveç yapımı, 157 dakika
Gösterim tarihi: Mart 1989
DVD Firması: ANS / Palermo


10 Mayıs 2013 Cuma

Tibet'te Yedi Yıl


Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor  

IMDB: 6,8
Rotten Tomatoes: % 61
Manalı Filmler: 9,0

Bir “dünya yönetmeni”dir Annaud, içinde doğup yetiştiği ülkenin ve kültürün sınırlarıyla kısıtlamaz kendini, farklı coğrafyalarda, değişik zaman dilimlerinde geçen ve birbirine hiç benzemeyen öyküler anlatmaktan hoşlanır. Bir bakarsınız 14. yüzyılda, Franziskan rahipleri arasındadır, bir cinayet soruşturmasına dalmıştır (“The Name Of the Rose / Gülün Adı”). Derken 1920’lerde, Hindiçin’de geçen bir tutku hikayesine odaklanır (“L’Amant / Sevgili”). Oradan 2. Dünya Savaşı’na ışınlanır, ama yurttaşlarının yaptığı gibi bir Direniş hikayesi anlatmaz, biri Rus, diğeri Alman iki keskin nişancı arasındaki rekabet ona daha ilginç gelmiştir (“Enemy at the Gates / Kapıdaki Düşman”).

Ülkemizde halen gösterimde bulunan “Black Gold / Kara Altın” ise petrolün bulunmasının Arap yaşantısını nasıl değiştirdiğini anlatan bir epik. Fransa’yla herhangi bir ilişkisi olmayan bir öykü, ancak bir dünya yönetmeninin çekebileceği bir film. Özellikle bakış açısıyla… Kendi ülkesinin sınırlarını aşabildiği içindir ki Annaud’nun filmlerinde yargıya rastlanmaz, taraf bile tutmaz o, sadece inceler, üstelik her karaktere eşit mesafede kalmayı başararak, hepsiyle sağlıklı biçimde empati kurarak.

Bu yeteneği o kadar ileri seviyededir ki hayvanlarla da ileri derecede duygusal bağ kurabilir, hatta iki filminin ana karakterleri ayılar ve kaplanlardır (“L’Ours / Ayı” ve “Deux frères / İki Kardeş”). Aynı kabiliyet Annaud’nun, bir Nazi dağcı ile Tibet’in ruhsal lideri Dalay Lama arasında gelişen beklenmedik dostluğu da anlatabilmesini sağlamıştır.

“Tibet’te Yedi Yıl”ın önemli bölümü, Himalayalar’a tırmanmaya çalışan Avusturyalı iki dağcının, “talihin yönlendirmesiyle” kendilerini buldukları Llasa’da geçiyor. Dalay Lama ile tanışan Harrer, genç lidere ders vermeye başlıyor, zamanla yakınlaşıyorlar. Dalay Lama ile dostluğu sayesinde Harrer, hayata ilişkin ileri bir bilinç kazanıyor, olgunlaşıyor. Filmin en etkili bölümleri bu iki aykırı insan arasındaki sohbetler ve Harrer’in Tibetlilerden öğrendiği hayat dersleri… Örneğin sinema salonu inşa edilirken çalışanların kazdıkları topraktan çıkan solucanları incitmeden alıp başka bir yere götürmelerine çok şaşırıyor Harrer, zamanla Budistlerin tüm hayatın tek bir Bütün olduğuna inandıklarını ve bu yüzden hiçbir canlıya zarar vermemeye çalıştıklarını öğreniyor.

Tüm Annaud filmleri ortalamanın çok üzerindedir, izlenmesi gereken eserlerdir, ama “Tibet’te Yedi Yıl” diğerlerinden bir açıdan üstün: Bu filmde Annaud, tipik bir Batı insanının, kendi kültürünün “ilkel” diye aşağıladığı Doğu uygarlığının üstün yönlerini keşfetmesini ve bu keşiften yararlanarak dönüşmesini etkili bir biçimde anlatıyor.  

Meraklısına:
Yine 1997’de Martin Scorsese Dalay Lama’nın yaşamını “Kundun” adıyla sinemaya aktardı. Bu iki filmin artarda izlenmesi, çağımızın en önemli kişiliklerinden biri olan Dalay Lama’yı yakından tanımak için önemli bir imkan veriyor.

Tibet Çin işgali altında olduğu için film gerçek mekanlarda çekilememiş, Himalayalar yerine And Dağları kullanılmış, kutsal kent Llasa ise Arjantin’de kurulmuş. Film gösterime çıktıktan sonra Annaud, bir ekibi Tibet’e yolladığını ve orada gizlice çekim yaptırdığını açıklamış. Çin devletini eleştirdiği için filmi protesto eden Çin yönetimi Pitt ve Thewlis’in de ömür boyu ülkeye girişini yasaklamış. 

Tibet’te Yedi Yıl
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Senaryo: Becky Johnston (Heinrich Harrer'in kitabından)
Yapımcılar: Jean-Jacques Annaud, John H. Williams, Iain Smith
Oyuncular: Brad Pitt (Heinrich Harrer), David Thewlis (Peter Aufschnaiter), BD Wong (Ngawang Jigme), Mako (Kungo Tsarong), Jamyang Jamtsho Wangchuk (14 yaşındaki Dalai Lama), Sonam Wangchuk (8 yaşındaki Dalai Lama)
1997 ABD, İngiltere ortak yapımı, 136 dakika
Gösterim tarihi: 15 Mayıs 1998
DVD firması: Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment

15 Nisan 2013 Pazartesi

Food, Inc.


Bu belgesel, büyük şirketlerin bizi yavaş yavaş zehirlediklerini kanıtlıyor, bunu neden ve nasıl yaptıklarını anlatıyor. İş o kadar vahim boyutlara varmış ki, marketlerde satılan et ve tavuğu asla almadığımıza şükretmekle kalmadık, eşim buzdolabındaki yumurtaları da çöpe attı

IMDB: 7,8
Rotten Tomatoes: % 96
Manalı Filmler: 9,5

Beden, ruh ve zihin bir bütün olduğuna göre, soluduğumuz havanın kalitesi hayatımızı doğrudan etkiliyor demektir. Aynı şekilde, yaşadığımız ve çalıştığımız mekanların özellikleri, düzeni ve enerjisi (Feng Shui’nin ana konusu) de ve tabii ki içtiklerimiz ve yediklerimiz de…

Fakat maalesef, konunun önemine rağmen, çoğumuz bilinçsiz yaşıyoruz. Çocuğumuza içirdiğimiz kolanın, çamaşır yıkarken kullandığımız deterjanın, soframıza koyduğumuz yemeğin içerdiği maddeleri, üretim sürecini, sonuç olarak bedenimize zarar verip vermediğini bilmiyoruz, daha da kötüsü çoğumuz bunu önemsemiyoruz.

Oysa yaşamımız tehlikede…

Birinin yemeğinize fare zehiri kattığını düşünün; iş işten geçmeden bu bilgiyi edinirseniz, hemen polise haber verir, o kişinin cinayete teşebbüsten yargılanıp hapse atılmasını beklersiniz.

Bu belgesel, büyük şirketlerin bizi yavaş yavaş zehirlediklerini kanıtlıyor, bunu neden ve nasıl yaptıklarını anlatıyor. İş o kadar vahim boyutlara varmış ki, marketlerde satılan et ve tavuğu asla almadığımıza şükretmekle kalmadık, eşim buzdolabındaki yumurtaları da çöpe attı.

Çünkü bu filmden, mümkün olan en kısa zamanda, mümkün olan en yüksek miktarda ete dönüşebilmeleri için tavukları, ahlaka, vicdana sığmayan biçimde yetiştirdiklerini öğrendik.

Aynı şeyi büyükbaş hayvanlara da yaptıklarını, maliyet düşsün diye onları otla değil, genetiğiyle oynanmış mısırla beslediklerini, aynen tavuklar gibi bir adım bile hareket etmelerine izin vermediklerini öğrendik. Bu, kendi dışkılarının içinde yaşadıkları anlamına geliyor.

Dahası var: Hayvanın postuna yapışan pisliğin içindeki bakterilerin ete bulaşması engellenemiyor.

Daha da fecisi: O bakteriler ki, hayvana verilen antibiyotikler yüzünden gerçek birer canavara dönüşmüşler. Bu ölüm makinesinin kurbanı olan bir çocuğun hikayesi de anlatılıyor filmde. Hamburger yediği için hayatını kaybeden, 3 yaşındaki Kevin’in…

Kevin’in ailesi bu meseleyle hala uğraşıyor, dava açmışlar, yetkilileri uyarmaya, gıda şirketlerinin daha iyi denetlenmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kevin’in davası ABD’de o kadar ünlü olmuş ki, bazı restoranlar ve şirketler ciddi miktarda para kaybedebileceklerini anlayınca, e-koli denen o bakteri cinsini yok edecek bir yol araştırmışlar. Buldukları çözüm tüylerinizi diken diken edecek: Ete amonyak püskürtüyorlar…

Evet o; canlılara zarar verdiği bilinen, ama parfümeride, ilaç sanayiinde, hatta sigara üretiminde kullanılan madde…

Bu çok ciddi bir durum; bu kötü niyetli yöneticilere, insan sağlığını hiçe sayan şirketlere karşı çıkmazsak, mısır şurubunun, şekerin, organik olmayan bitki ve gıdaların zararları konusunda bilgili ve bilinçli davranmazsak, neredeyse tüm insanlığın sağlık seviyesi giderek düşecek…

Ve belki de sizin oğlunuz, kızınız da ciddi biçimde hasta olacak, hatta ölecek…

Ödülleri:
En İyi Uzun Metrajlı Belgesel Film dalında Oskar adaylığı.
En İyi Belgesel Film dalında Bağımsız Ruh Ödülü adaylığı.
Ayrıca 4 ödül ve 6 adaylık

Meraklısına:
Amonyağın sigara üretiminde neden ve nasıl kullanıldığını, gerçek olaylardan hareketle yapılan “The Insider / Köstebek” filmi anlatıyordu.

Filmin yapımcıları belgeselde adı geçen gıda şirketlerinin yöneticilerini canlı yayına davet etmişler, tabii ki hiçbiri kabul etmemiş.

Food, Inc.
Yönetmen: Robert Kenner
Senaryo: Robert Kenner, Elise Pearlstein, Kim Roberts
Yapımcılar: Robert Kenner, Elise Pearlstein
2008 ABD yapımı, 94 dakika

Açık Gazete, 5 Ekim 2012

27 Mart 2013 Çarşamba

Öldüren Cazibe


Senaryosu, oyunculukları ve yönetmenliğiyle bütün olarak film, kılı kırk yaran bir ustalıkla kotarılmış, baştan sona ölçülü bir yapıt olduğunu her haliyle belli ediyor

IMDB: 5.8
Rotten Tomatoes: % 44
Manalı Filmler: 8.5

İnsanlığın ruhsal uyanış çağını yaşıyor olması, doğal olarak sinemacıların illüzyonistlere de ilgisini artırdı. İlginç yaşantıları, mesleki tutkuları ama asıl gerçekliği eğip bükme (veya en azından kitleleri buna inandırma) becerileri, bu renkli kişilikleri sinema için ilgi çekici kılıyor. Nitekim “Hokkabaz”, “Prestij” ve “The Illusionist / Sihirbaz”da seyrettiğimiz kurmaca karakterlerinin ardından sıra gerçek bir gözbağcıya geldi.

İllüzyonist ve kaçış ustası Harry Houdini o kadar ilginç bir kişilik ki, araştırma kitaplarına, şarkılara, romanlara konu olmuş, hakkında filmler yapılmış. Bu filmler içinde tipik biyografi olanlar da var, önde gelen metafizik araştırmacı-yazar (Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı) Sir Arthur Conan Doyle’la dalgalı ilişkisini işleyenler de… Onu perdede canlandıranlar arasında Harvey Keitel ve ünlü romancı Norman Mailer da bulunuyor. 

Gillian Armstong’un yönettiği “Öldüren Cazibe”, Houdini’yi üzerinde pek durulmamış yönlerini ön plana çıkararak işliyor: Annesinin ölümüne ilişkin vicdan azabı ve ruhunu karartan o soruyu yanıtlamak için duyduğu yakıcı arzu: Ölümden sonra yaşam var mı? 

Houdini’nin, filmde de bahsi geçen meydan okumaları, annesinin son sözlerini aynen iletecek bir medyuma vereceği para ödülü vb tüm çabalarının kökeninde bu soru var aslında… Ve tabii ki ölüm korkusu… Ve tabii ki ölümsüzlük arzusu… Sadece bunlar değil, “paranormal” denen olgulara ilişkin merakı da çok fazla, örneğin insanların doğaüstü güçlere sahip olup olmadığını öğrenmek istiyor, “A Magician Among the Spirits” (Ruhlar Arasında Bir Sihirbaz) isimli bir kitap yazacak denli uğraşmış bu meselelerle (Houdini’nin o efsanevi kilit açma, zincirden kurtulma gibi numaralarını yaparken başka alemlere ait ruhlardan yardım aldığı da iddia edilmiş)... 

“Death Defying Acts”, Houdini’nin hayatına bu felsefi çerçevede yaklaştığını öncelikle orijinal adıyla belli ediyor: “Ölüme Meydan Okuma Numaraları” biçiminde çevirebileceğimiz isim, Houdini’nin sadece sahnede sergilediği şovu değil, hayat içindeki duruşunu da simgeliyor… Tam da bu nedenle senaryo, ünlü illüzyonisti öykünün ana eksenine son derece uygun –kurmaca- karakterlerle çevrelemiş: Büyük ödülü kazanmak için ünlü gözbağcıyla yakınlaşan sahte medyum Mary McGarvie, birlikte gösteri yaptığı kızı Benji ve Houdini’nin menajeri, yardımcısı Sugarman... Gösterileri sahtekarlığa dayanmasına rağmen Mary ve Benji’nin içlerinde bir “acaba” var, Houdini’yle geçirdikleri günlerden sonra olumlu yönde cevap almaya başladıkları bir soru… Sugarman ise spiritüel olgulara tamamen kapalı biri, herhangi bir arayışa girmeyecek kadar da düşüncesinden emin... Yani kadınlar Houdini’nin inanmak isteyen yanına sesleniyor, o yönüyle etkileşim içinde oluyorlar, Sugarman ise mantık cephesinde.

Armstrong’un rejisi kadar, oyuncu seçimi de senaryonun temel hedeflerine çok uygun: Şimdiden çağdaş klasik mertebesine erişen “Memento”nun başrol oyuncusu Guy Pearce, Houdini’yi ser verse de sır vermez bir kapalılık içinde yorumluyor, eylemleri adamın içinde olup bitenleri gösteriyor ama yüzü inançlarını ve sorularını yadsıyor. Pearce sayesinde Houdini, perdede ilk kez, gerçek hayatında da bir kaçma ustası olarak görüntülenmiş oluyor… Ken Russell’ın efsanevi filmi “Gothic”in ana oyuncu kadrosundan anımsadığımız Timothy Spall’ın Sugarman yorumu da takdire şayan: Materyalizm dışında bir şeye inanmamanın getirdiği tükenmişlik rahatça izlenebiliyor bu karakterde. Jones ve Ronan da muhteşem oynuyorlar, göründükleri ilk plandan sonuncusuna oyunculukları dengeli bir seviyede ve olağanüstü kontrollü.

Böylece “Öldüren Cazibe”, oyunculuklarla da oldukça zor bir dengeyi tutturmayı başarıyor. Bu filmin en olumlu tarafı da bu zaten: senaryosu, oyunculukları ve yönetmenliğiyle bütün olarak film, kılı kırk yaran bir ustalıkla kotarılmış, baştan sona ölçülü bir yapıt olduğunu her haliyle belli ediyor. 

Gillian Armstrong’u alkışlamamız boşa değil: Bu türden bir filmin başarısı için elzem olan dengeyi yakalamakla kalmamış, Mary ile Harry arasındaki inişli çıkışlı aşk öyküsünde veya Houdini’nin annesiyle ilgili duygularının yansıtıldığı sahnelerde bile ustaca korumayı da başarmış. Ne rejisinin, ne de oyunculukların ölçüsüz olmasına izin vermiş. Ele aldığı temaları ne sulandırıyor, ne de sömürüyor… Tavrı, yaşlı bir bilgenin olay ve olgulara mesafeli yaklaşımını anımsatıyor… 

Sonuçta ortaya, çok tartışmalı bir konu olan ruhsallıkla ilgili, gayet ölçülü, belki izleyicinin ruhunu alt üst etmeyen ama kesinlikle gönlünü fethedebilecek bir yapıt çıkmış, Houdini’nin annesinin ölümünden beri peşinde koştuğu sorunun yanıtını çoktan bulmuş olanları da hoşnut kılabilecek bir film…

Sinema, Temmuz 2008

Death Defying Acts / Öldüren Cazibe
Yönetmen:
 Gillian Armstrong
Senaryo: Tony Grisoni, Brian Ward
Oyuncular: Guy Pearce (Harry Houdini), Catherine Zeta-Jones (Mary McGarvie), Timothy Spall (Sugarman), Saoirse Ronan (Benji McGarvie)
2007 İngiltere, Avusturalya ortak yapımı, 97 dakika
Gösterim tarihi: 6 Haziran 2008

14 Mart 2013 Perşembe

Bakış Açısı

Filmin yaptığı en büyük hizmet de bu: Görme hakkında düşünmemizi sağlıyor ki bu da bizi gerçeğin ne olduğu sorusuna götürüyor: “En gerçek” sandığımız şeyler bile “yapılmış” olabilir

IMDB: 6.6
Rotten Tomatoes: % 35
Manalı Filmler: 8.5


Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

“Bakış Açısı” bu cümleyi çeşitli kereler düşünmemizi sağlıyor: Örneğin Ajan Barnes meydana bakan odalardan birinde tülün kıpırdadığını görünce orada biri var sanıyoruz, sonra açık unutulmuş bir vantilatörün perdeyi oynattığı bilgisi geliyor. Film ilerliyor, bu kez de terörist grubun lideri Suarez’in uzaktan kumanda ederek o vantilatörü çalıştırdığını görüyoruz, amacı Barnes’ı meşgul etmekmiş…

Seyirci defalarca ters köşeye yatıyor, sonunda pes ediyor, filmin sunduğu gerçekliği almaya hazır hale geliyor. 

Zaten ilk kısım, gerçekliğin sunulma biçiminin seyirciye anımsatılmasına ayrılmış: TV’de izlediğimiz her haber, gerçekliğin belli kısımlarının kaydedilmesi ve tekrar düzenlenmesiyle oluşuyor, farklı biçimde düzenleyerek aynı görüntülerden (aynı gerçeklikten) farklı anlam çıkarılmasını sağlamak mümkün. Film tam olarak bunu yapacağını, çünkü gerçeğin algılanma ve aktarılma biçimleriyle ilgilendiğini ilk dakikalarında açıkça belirtiyor.

İlk bölümünde film, seyircinin TV haber programı yapımcısı Rex’le özdeşleşmesi ve -hep olduğu gibi- gördüklerini “gerçekmiş gibi” izlemesi için elinden geleni yapıyor, ama o bölüm bittiğinde, gösterdiği her şeyi başa sarıyor ve bu kez Barnes’ın bakış açısıyla izletiyor. Bu ikinci kısmı izlerken artık seyircinin Rex’le özdeşleşmesine imkan yok. Dolayısıyla film, tam 6 kez bir gerçeklik oluşturuyor ve yıkıyor, böylece seyirciyi alt üst ediyor (en azından filme “direnmeyen” kişileri).

Üstelik aynı olayı 6 ayrı “görme noktası”ndan, Rex, Ajan Barnes, İspanyol sivil polis Enrique, Amerikalı turist Howard, Başkan Ashton ve teröristlerin “ana kahraman” olduğu 6 ayrı kısa film gibi izletiyor (“Tanrısal” denen genel bakış açısıyla kotarılmış yedinci film her şeyi toparlıyor)… 

Özdeşleşmenin kurulup yıkılması şart çünkü filmi gerçekleştirenler tüm ana karakterlere eşit mesafede durmayı yeğlemiş ve bu tavrın gereğini yerine getirmişler. Diyelim ki Enrique’in ana kahraman olduğu bölümde, diğer kahramanlar da dahil olmak üzere herkes ve her şey “Enrique’in filmi”ne hizmet ediyor. 

Aynı hikayenin örneğin sadece Barnes’ın kahraman olduğu bir öyküleme tekniğiyle anlatılabileceği belli. Öyle yapılmış olsa, diyelim ki Howard’ın ifadesi alınırken onun gördükleri geriye dönüş sahneleriyle verilse (yani daha sıradan bir film yapılsa) filmi gerçekleştirenlerin işi çok kolaylaşırdı: Örneğin Ashton’ın vurulmasını, meydanın değişik bölümlerine 8-10 kamera yerleştirerek çeker, böylece aynı sahnenin değişik açı ve/veya objektifle çekilmiş 8-10 görüntüsünü elde eder, ve bunları kurguda kullanırlardı (tüm büyük bütçeli filmler böyle yapar zaten). Büyük ihtimalle bu durum Salamanca’daki Plaza Mayor’un bir benzerinin Meksika’da inşa edilmesi gibi masraflardan da kurtaracaktı yapımcıları. Fakat böyle yapsalardı, ayrı açılardan da görünse hep aynı şey oynayacaktı perdede (bir golün farklı açılardan yinelenmesi gibi).

“Bakış Açısı”nda ise her seferinde farklı görüntü var. Sadece açı değil; ışık, objektif, kullanılan film, kamera hareketi vb unsurlar farklı kılınarak, birbirinden değişik planlar elde edilmiş, seyirci üzerinde birbirinden farklı etkisi olan planlar… Örneğin Başkan’ın meydana girdiği anı içeren sahnelerde, onu alkışlayan kalabalık her seferinde aynı, ama o kişileri, seyircinin Ashton’ın başrolde olduğu bölümde sevimli, sevgi dolu, Barnes’ın gözünden gördüğünde ise şüpheli, tehditkar algılaması sağlanmış (o karakterlerin gerçekliği öyle olduğu için), hatta oyuncular kahraman ya da yan karakter olmalarına göre farklı farklı oynatılmış.

Filmin yaptığı en büyük hizmet de bu: Görme hakkında düşünmemizi sağlıyor ki bu da bizi gerçeğin ne olduğu sorusuna götürüyor: Yarın akşam TV’de ana haber bülteninde Başkan Bush’un suikaste uğradığını görürsek, belki de kendisinin değil, dublörünün öldüğü geçmeyecek mi aklımızdan? Bir sonraki Bin Ladin videosunda, ekranda tehditler savuran kişiye bakarken onun belki de bir oyuncu olduğunu, Bin Ladin diye birinin belki de var olmadığını düşünmeyecek misiniz? “Wag the Dog / Başkanın Adamları”nda anlatıldığı gibi, aynı işlemleri uygulayarak, film yapar gibi TV haberi yapılabildiğini, dolayısıyla haber sandığınız şeyin “kurmaca” olabileceğini… 

Yönetmen Pete Travis’in filmin her anında, az sonra bu izlenimi kıracağını bile bile, o plan alabildiğince gerçek görünsün diye bunca uğraşmasının nedeni de bu: “En gerçek” sandığımız şeyler bile “yapılmış” olabilir.

Tüm o “yapılmış” şeyleri aşıp “gerçeğe” ulaşması için insanın, kendi “bakış açısını” terk etmesi, filmdeki 7. bölüm gibi “Tanrısal” bakış açısına ulaşması gerek (Filmin orijinal adının vurgu yaptığı “üstünlük noktası” orası)... İşte o zaman gerçekte anlatılan hikayeye nüfuz edilebilir…

Ve bu da filmi gerçekleştirenlerin öyküsünü anlamamızı sağlar: Gerçekliği algılayış ve kabulleniş biçimine bu kadar darbe indirdiğiniz seyirci kitlesini rahatlatmadan salondan çıkaramazsınız (bu yüzden filmin son 15 dakikası adeta klişe üstüne klişe yığılıyor ve tüm “kötü”ler cezasını buluyor).

Bu ödünü verdiğiniz anda da, “farklıymış gibi görünen bir gişe filmi” damgası yersiniz. 

Ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir…

Sinema, Mayıs 2008

Vantage Point / Bakış Açısı
Yönetmen: 
Pete Travis
Senaryo: Barry Levy
Yapımcılar: Neal H. Moritz, Ricardo Del Rio Galnares
Oyuncular: Dennis Quaid (Thomas Barnes), Matthew Fox (Kent Taylor), Forest Whitaker (Howard Lewis), Bruce McGill (Phil McCullough), Edgar Ramirez (Javier), Said Taghmaoui (Suarez), Ayelet Zurer (Veronica), Zoe Saldana (Angie Jones), Sigourney Weaver (Rex Brooks), William Hurt (Başkan Ashton)
2008 ABD yapımı, 90 dakika
Gösterim tarihi: 4 Nisan 2008
DVD firması:  Tiglon / Sony Pictures Home Entertainment